Dr. Özgür Uçkan ile Sansür Üzerine [Röportaj 1. Bölüm]

Röportaj: Salih Çaktı

Nisan 2011′de kurulan sosyalsosyal.com birinci yılını doldurdu. Birinci yılımızda birçok önemli röportaja imza attık. Röportajlarımıza buradan ulaşabilirsiniz. 2012 yılının ilk röportajını İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi ve Alternatif Bilişim Derneği üyesi Dr. Özgür Uçkan ile yaptık. Röportajımız epey uzun ve kapsamlı olduğundan dolayı röportajı 3 bölüm halinde sunacağız.

1-  Özgür Bey röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi henüz tanımayanlar için kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisiyim. Ayrıca Yeditepe Üniversitesi’nde de MBA dersleri veriyorum. Bunun dışında çeşitli danışmanlık faaliyetleri de yürütüyorum. Türkiye İhracatçılar Meclisi bilgi ekonomisi danışmanlığı veya İstanbul Ticaret Odası Bilişim İhtisas Komitesi üyeliği gibi faaliyetlerim de var. Ekonomi, politika ve uluslararası ilişkiler alanlarını birleştiren disiplinler arası bir alanda doktora yaptım. Normalde ileri teknoloji ekonomisi, ağ ekonomisi, inovasyon ekonomisi ve elektronik iletişim yönetimi alanlarında uzmanlaştım, ama ülkemin köklü demokrasi zafiyeti beni politika ve iletişim ilişkileri konusunda da çalışmaya da itti.

Alanım gereği internet benim için öncelikli bir konu olduğu için, Türkiye’de internetin yaygınlaşmaya başladığı 2000’den beri internet sansürüne karşı çeşitli akademik ve aktivist faaliyetler yürütüyorum. Alternatif Bilişim Derneği (http://www.alternatifbilisim.org/wiki/Ana_sayfa)  ve SansüreSansür (http://sansuresansur.blogspot.com/) üyesiyim. İnternet Sansürüne Karşı Ortak Platform kurucularından biriyim (http://www.sansursuzinternet.org.tr/). Çeşitli dergilerde ve internet yayınlarında politika, insan bilimleri, medya, bilişim, kent planlaması, ekonomi, internet ve hukuk, kültür ve sanat konularında düzenli olarak makaleler yayınlarım, arada sırada çeviri yaparım. 2003’te Literatür Yayınları tarafından “E-Devlet, E-Demokrasi ve Türkiye” adlı kitabım, Nisan 2011’de ise, Cemil Ertem ile birlikte yazdığımız “Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hpşgeldiniz” adlı kitabımız Etkileşim yayınları tarafından yayınlandı. Haftalık bilgi teknolojileri gazetesi BThaber’de köşe yazarıyım.

2- Türkiye’de internet medyasında sansür ilk olarak ne zaman başladı ve hangi dönemlerde sansürün şiddeti arttı ?

Türkiye’de internet 1997 yılından itibaren kullanılmaya başlandı. Ama bu kullanım akademisyenler ve bazı iş çevreleriyle sınırlıydı. 2000’e doğru internet kullanımı yaygınlaşmaya başladı. İnternet nüfusunun hızla tırmanışa geçtiği 2011 yılına kadar pek bir müdahale olmadı, bir iki vaka hariç: Mesela eski Türk Ceza Kanunu’nun 159. Maddesinin 1. fıkrası uygulanarak mahkumiyetle sonuçlanmış Emre Ersöz ve Coşkun Ak davaları… Her iki dava da kurumları “tahkir ve tezyif etmek” suçlamasıyla açılmıştı. (Daha sonra 159. Madde yeni TCK’ndaki ünlü 301. Maddeye dönüştü.) İnternet ile ilgili, sansüre de yola açan ilk cezai düzenleme DSP-MHP-ANAP koalisyonundan 2001’de geldi. Basın Yayın Yasası’na interneti de dahil edip her yayının bir kopyasının valiliğe ve basın savcılığına gönderilmesini şart koşan, yeni suçlar yaratan ve kısaca RTÜK Yasası diye adlandırılan bir kanun tasarısıydı bu (Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı). Bu yasa interneti sadece medyaya indirgeyen bir yaklaşıma sahipti. Her internet yayınının künyesi ve sorumlusu olmasını istiyorlar ve TCK’nın ilgili yasalarını işleterek ciddi hapis cezaları öngörüyorlardı. İşin ilginç yanı aynı niyet şimdiki iktidarda da var. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, geçtiğimiz aylarda interneti basın kanununa dahil edecek bir düzenleme üzerinde çalıştıklarını duyurdu.

2001’deki bu girişime karşı güçlü bir muhalefet yürütüldü. Baroların çoğunu da arkamız aldık. O zamanlar, internetin hukuksal boyutları üzerine çalışan bir sivil inisiyatif olan İnternet ve Hukuk Platformu’nun üyesiydim. Etkili bir muhalefet yürüttük. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yasayı veto etti. Yasa aynı şekilde tekrar gönderildi ve geçti. Ama bu yasa kadük oldu, hiç uygulanmadı. TCK’daki bilişim suçları ve internetle ilgili sorunlu maddeler de DSP-MHP-ANAP koalisyonunun eseridir. Bu aynı hükümet, Genelkurmay Başkanlığı’nın hazırladığı Bilgi Güvenliği Yasasını da çıkarmaya çalıştı. Ama yasa geri çekildi. Çünkü başta çokuluslu şirketler olmak üzere ciddi bir karşı lobi faaliyeti yürütüldü. Medeni Kanun’da yer alan hakaretle ilgili maddelerin internete uygulanması da bu hükümet döneminde başladı. Şimdi mesela Adnan Oktar o dönemde yerleşmiş hukuki teamülleri kullanarak sitelere erişimi engelletebiliyor. Bu sırada koalisyonun da sonu gelmişti zaten.

İnternet sansürünün şiddetlenmesi AKP iktidarıyla birlikte başladı ve aşamalı olarak arttı. İlk iki yıl pek bir şey yapmadılar. Hatta Avrupa Birliği dalgasıyla sivil toplumla birlikte çalışma sözleri filan verdiler. Ama cicim ayları çabuk geçti. 2007, 5651 sayılı internet sansürü yasasıyla bir milat oldu…

Herkes internet sansürünü 2007’den başlatma eğilimindedir. Oysa 2001-2006 yılları internet sansürünün yükseliş dönemidir. 2000 ile 2007 yılları arasında, sanıldığının aksine, bir çok site engelleme olayı yaşanmıştır. Nedense bunlar pek göze batmadı. Başta Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri olmak üzere, Medeni Kanun, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) gibi düzenlemelerin hükümlerine dayanarak, yetkili mahkemeler tarafından verilen pek çok erişim engelleme kararı, doğrudan internet servis sağlayıcıları tarafından uygulandı. (Bunların en ünlüsü subay.net sitesidir.) Bu engelleme kararlarının büyük kısmı, devleti ve kurumlarını aşağılama gerekçesiyle verildi. 2005’te MÜYAP’ın “FSEK Ek Madde 4” yoluyla “yetkili kurum” statüsü kazanmasının ardından engellemelerin sayısı bir anda arttı. 2005-2007 arasında 1500’den fazla site sadece MÜYAP girişimiyle engellendi.

 

AKP’nin ikinci dönemi ile birlikte iktidar sansürcü yüzünü göstermeye başladı. Bu arada AB süreci de tavsamıştı zaten. 2006 sonu ve 2007 başı, etkili bir medya operasyonuyla, önce satanizm, sonra da çocuk pornografisi bahanesiyle internetin “halk düşmanı” ilan edildiği dönem oldu. Gençler ve çocuklar internetten korunmalıydı, yoksa ya satanist olup intihar edecekler, ya da çocuk tacizcilerinin eline düşeceklerdi Böyle bir hava estirildi. Önce Adalet Bakanlığı 2006 Haziran’ında bir taslak hazırlamaya başladı. Taslak bir ceza hukuku metniydi ve bilişimle ilgili tüm suçları bir torbaya atıp tüm cezaları da ½ oranında artırmayı amaçlıyor, hatta yeni suçlar yaratıyordu. Taslak sansür değil kıyım yasasıydı. Sessizce ortadan kayboldu. Bir başka taslak daha hazırlanmaya başlandığı duyuldu. Bu kez taslak metin içerik suçlarını düzenleyecek, bunu için de AB Siber Suçlar Konvansiyonu’na uygun olarak iki temel suçu ele alacaktı: Çocuk pornografisi ve ırkçılık… Ama birden bire Adalet Bakanlığı devre dışı bırakıldı, sanki üzerine vazifeymiş gibi, Ulaştırma Bakanlığı bu taslağın yerine 5651 kod adlı internet sansür yasasını geçiriverdi! 5651 Sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” Meclis’ten hızla geçti. Bir kaç kişi dışında bu yasaya muhalefet eden milletvekili olmadı. Hatta, başta CHP olmak üzere muhalefet partileri “Torba Yasa”nın içini daha da doldurmak için uğraştı. Atatürk’e hakaret de bu arada muhalefet milletvekillerinin önerisiyle torbaya girdi, ama neyse ki “laikliğe ters davranış” gibi ekstra öneriler devre dışı kaldı! Yasa Cumhurbaşkanı’na gönderildi. 2002′de RTÜK yasasını hak ve özgürlükleri kısıtlıyor diye geri çeviren Cumhurbaşkanı Sezer, 2007′de 5651′i şak diye onayladı… (İktidar erozyonuyla bulaşan “devlet refleksi” bu olsa gerek…)

Yasa çıktıktan sonra, interneti hedef alan dezenformasyon kampanyasının birdenbire dindiğini gördük. Satanistler ortadan kayboldu. Çocuk pornografisi suçlamasıyla tutuklananların çoğu salıverildi (çünkü “yakalanan” materyalin çocuk pornografisi değil normal pornografi olduğu ortaya çıktı). Ama bu bilgi toplum hafızasında hiç yer tutmadı.

5651’in ne demek olduğunu anlatmayacağım. Yakın tarihin bu bölümünü herkes yeterince biliyor: 60 bine yakın sansürlü site, yönetmeliklerle giderek ağırlaştırılan ve sansüre denetimi, izlemeyi, dinlemeyi de ekleyerek temel hak ve özgürlükleri ihlal eden bir mekanizma… Oto-sansürün yaygınlaşması, kurum ve kuruluşların, üniversitelerin, belediyelerin keyfince uyguladığı filtreleme ve denetim sitemleri… Üzerine Bilgi Teknolojileri Kurumu’nun (BTK) devlet eliyle merkezi filtre uygulaması… Böylece Türkiye internet sansürcüsü ülkeler ligindeki ayrıcalıklı yerini almış oldu…

Yani, ne zaman internet rüştünü ispatladı, nüfusu arttı, ordu, emniyet, istihbarat ve bürokratik elitler bastırmaya başladı, bu işe el atın diye. 2001-2005 döneminde gördüğümüz olumsuz düzenleme örnekleri bu baskının bir sonucudur. Siyasilerin de canına minnet. İnternet gibi dinamik, ele avuca gelmez bir ortamı başıboş bırakmaya gönülleri razı olmadı! AKP’nin ilk döneminde havanın biraz değişip sansür ve denetim mekanizmasının yeraltı nehri gibi akması, yapılan tek tük olumlu düzenlemeler, sadece AB sürecinin dinamizmi yüzündendir. (O dönemde ciddi bir baskıcı girişim olmadığı için toplumsal tepki de yoktu. Siteler sessizce, dağıtık mahkeme kararlarıyla ve internet hizmet sağlayıcılar eliyle engelleniyordu.)

Kısacası sansürün doğrudan siyasi partilerle değil, Türkiye’deki devlet mekanizması ve onun merkeziyetçi yönetsel modeliyle ilgisi var. İktidara kim gelirse gelsin, bu mekanizma dönüştürülmeden, temel hak ve özgürlüklere saygılı bir demokratik hukuk devleti kurulmadan, daha ne sansür, ne izleme, ne denetlemeler göreceğiz! Çünkü sansür Türkiye’de bir devlet refleksidir!

3-  Devletler neden sansüre ihtiyaç duyuyor ?

Sansür çok eski bir iktidar aygıtı ve tekniğidir. Çünkü devletler, özellikle de ilk burjuva devrimleri sonrasında kurulmuş olan ulus-devletler, toprağı değil nüfusu yönetmeye odaklanmıştır. Bunu da ancak o nüfusun bilgisini yöneterek yapabilirler. Bu durum ortaya şöyle bir denklem çıkarır: Devlet bilginin tamamına sahip olacak, vatandaş da mümkün olan en az bilgiye… Devletler her zaman vatandaşlar arasındaki bilgi dolaşımını kontrol etmek ister. Bilginin özgür dolaşımı devlet iktidarını sınırlar, onun şeffaflığını ve hesap verebilirliğini artırır. Bu da devletlerin işine gelmez. Demokrasinin gelişimi bilgi dolaşımının özgürleşmesiyle doğru orantılıdır. Bu yüzden sansür, devletin iktidarını mutlaklaştırmak için baş vurduğu en kullanışlı araçtır.

Ya da “araçtı” diyelim. Çünkü internet çıktı oyun bozuldu. Medyayı kontrol etmek devletler için görece kolaydır. Ama interneti, yani küresel, gayrimerkezi, açık, sınırsız, etkileşimli, kullanıcı-denetimli ve altyapıdan-bağımsız bir yapıyı kontrol etmek devletleri aşıyor. İnterneti düzenlemek ve denetlemek konusundaki o durmak bilmez hırsları da buradan kaynaklanıyor.

Bunu “Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz” adlı kitabımızdan bir bölümle anlatayım: “Sansür, her zaman iktidarın bilgiyi denetiminden kaçırma korkusundan kaynaklanır. Bu, haklı bir korkudur, çünkü tarihin hiç bir döneminde hiç bir iktidar bilgiyi mutlak bir biçimde denetleyememiştir. İktidarlar her zaman uyruklarının bilgiye erişimini ve aralarındaki iletişimi kontrol etme hayali kurar. Ama bu boş bir hayaldir. Bu bakımdan sansür iktidarların en kullanışlı yönetim araçlarından biridir. Ağır sansür, her zaman iktidarların ömrünü bir miktar uzatır, ama mükemmel bir araç olmadığı için de geri teper ve bu ömür birden bire kısalır. Sansür eskiden de mükemmel değildi. Ama her şeyin merkezi olarak sevk ve idare edilebildiği sanayi toplumlarında elverişli bir araçtı. Buna rağmen bilgi bir yerden sızıveriyordu günün birinde. Ama merkezi yönetim mekanizmalarının çöktüğü, iletişimin tamamen gayrimerkezi, sınırsız, yatay yayılan ağlar, özellikle de internet üzerinde gerçekleştiği bir dönemde, sansür giderek daha da atıl hale geldi. İktidarlar değişimi arkadan takip ederler doğaları gereği. Mevcut iktidar yapıları da olup biteni ancak iktidardan düştüklerinde anlıyor. Yeni iktidar yapıları daha etkili sansür teknolojileri üretecek, halk da bunları aşmak için yeni katılım, şeffaflık ve bilgi teknolojileri geliştirecek. Bu savaşta eli güçlü olan kim dersiniz?” (Etkileşim Yayınları, sf. 18 – 19)

4- Sizce sansür neye çözüm oluyor ?

Sansür, eğer başarılı olursa, vatandaşların bilgiye erişimini kısıtlayıp devlet mekanizmasının işleyişini gölgeleyerek, devletin hukuk dışı faaliyetlerinin hesabını vermekten kaçmasına yarar. Bu durum aslında devletin hukuksal meşruiyetini sakatlayarak, kendi vatandaşlarına karşı çalışan yozlaşmış, suça batmış bir mekanizmanın doğmasına zemin hazırlar.

En başından beri basın özgürlüğü bu yozlaşmanın ilacı olarak düşünülmüştür. Ama zaman içerisinde medyanın endüstriyelleşmesi ve basın dışındaki iş alanlarına el atarak devletlerle, iktidarlarla akçeli iş ilişkileri geliştirerek yozlaşması sonucunda, medyadaki bilgi dolaşımı da tamamen devlet kontrolüne girmiştir. Endüstriyel medya dışında kalan alternatif medya da baskı, şiddet ve ağır sansürle susturulur. Bu oyunu bozan, devletlerin denetiminden kaçan internet olmuştur. O yüzden devletler internete bu kadar saplantılı bir şekilde saldırıyor. Ama yapacakları pek bir şey yok. Pandora’nın kutusu açıldı bir kere. İnterneti tamamen sansürlemenin yolu yok. Bilgi özgürlüğüne alışacaklar… Bu onlar için de iyi olacak. Yozlaşmaktan, kendi vatandaşlarının düşmanı olmaktan kurtulacaklar…

Sansürün bir kısmı da her zaman ideolojiktir. Yani iktidardakiler, kendi ideolojileri dışında kalan bilgi, görüş ve düşünceleri sansürlemeye, böylece kendi kafalarındaki tek tip muteber vatandaş kalıbını, ahlak anlayışlarını, toplumsal değerlerle karıştırdıkları kendi “değerlerini” tüm topluma zorla dayatmaya çalışırlar. Bu kalıpların dışında kalan her şeyin sansürlenmesi, söz konusu faşizan ideolojik dayatmanın öncelikli yoludur.

İktidarı rahatsız edecek ne varsa internette: Vatandaş haberi medyanın yönetilebilir internet uzantılarından değil, Twitter’dan, Facebook’tan alıyor; yorumları bloglardan okuyor; utanmadan yayıncı / haberci haline gelip haber veriyor, yorum yapıyor; HES direnişlerinden Deniz Feneri davasına, öğrenci eylemlerinden alternatif sendika inisiyatiflerine, ÖSYY skandalından N.Ç. rezaletine, Van depreminden tutuklu gazetecilere tüm tepkisini internet üzerinde örgütleyip demokrasiyi sokağa taşıyor; bir de üstüne dünyayı sarsan Arap Baharı’nı, ABD’deki Wall Street işgalini, Yunanistan’daki, İspanya’daki Öfkeliler (Los Indignados) hareketini, küresel işgal eylemlerini izleyip halkın gücüne uyanıyor; ülkeyi dışarıya dışarıyı içeriye şeffaflaştırıyor. İnternet sayesinde iktidarın keyfini kaçıracak ve geleneksel medyada santim yer bulamayacak ne varsa ortalığa dökülüyor ve sonunda medya bile bunları görmek zorunda kalıyor. Şimdi, iktidar internet bastırmaya çalışmasın da ne yapsın?

Bilgiyi tekeline almaya alışmış iktidarlar, zaman içerisinde birer Büyük Birader’e dönüşür. Vatandaşlarına ait her türlü bilgiyi kendi malı addeder. Bu yüzden onların mahremiyetini çiğnemekten, onları gözetleyip fişlemekten çekinmez. Ama şimdi bunu yapmak için kullandıkları teknolojiler, ağ yapısı sayesinde onlara karşı da kullanılabiliyor. Artık internette bilgiyi durdurmanın yolu yok! Dolayısıyla devletlerin şaibeli faaliyetlerinin bilgileri de ortalığa saçılıyor. WikiLeaks bize bunu veciz bir şekilde gösterdi.

Büyük Birader’in mahremiyet savunucularına karşı sık sık kullandığı bir söylemi vardır: “Gayrimeşru bir şeyler yapmıyorsanız gözetlenmekten neden çekiniyorsunuz?”. Eh işte artık bizler de dönüp devletlere, iktidarlara karşı aynı söylemi kullanabiliriz: “Gayri meşru bir şey yapmıyorsan, neden bilgiyi sansürlemek istiyorsun?”.

Açık ve şeffaf olması gereken devlettir, vatandaşlar değil… Bilgi iktidardır ve devletler iktidarlarını bizlerle, yani halkla paylaşmak zorunda. Demokrasi devlet iktidarının bireyden yana sınırlandırıldığı düzenin adıdır. Aksi takdirde faşizme doğru yola çıkarız.

5- Sansür biterse eğer bundan kimler rahatsız olur ?

Sansürün bitmesinden devletin karar verme mekanizmalarına yerleşmiş ve kendilerini vatandaşlarının üzerinde gören, hesap vermekten kaçmaya alışmış herkes rahatsız olur. Başta da iktidardaki hükümetler, ordu, yargı, üst düzey bürokrasi gibi odaklar… Bu odaklar, sansürün yokluğunda, halkın oyuyla elde ettikleri gücü sadece halkın faydası için kullanmak zorunda kalırlar çünkü. Attıkları her adımın hesabını vermek zorunda kalırlar. Şeffaflık katılımı getirir. Bilgi edinme hakkının uluslararası standartlarda yerleştirilmesi ve sansürün kaldırılması, halkın yönetime katılımını mümkün kılar. Türkiye’de bilgi edinme hakkı yasayla düzenlenmiştir. Ama yasa o kadar çok istisna ile doldurulmuştur ki, kendisi bilgi edinme hakkının önünde bir engel haline gelmiştir.

Sansürün kalkmasından rahatsız olacaklara, devletle akçeli iş ilişkisi yürüten, lobi faaliyetleriyle temsili demokrasiyi sakatlayıp kendi çıkarlarını halkın faydasının üzerine çıkaran şirketler ve rüşvetleriyle besledikleri kamu görevlilerini de eklemeyi unutmayalım.

Kısacası, sansürün kalkmasından, kendini vatandaşından yukarda gören, kendi çıkarını toplum çıkarının önüne koyan, kafasındaki tek tip toplum anlayışını topluma zorla dayatmakta beis görmeyen her güç sahibi rahatsız olacaktır. Sansürün hali hazırda bu kadar zorlaşmasından kimler rahatsız oluyor, onlara bir bakın…  Durumu anlarsınız.

not: Röportajımızın diğer bölümlerini en kısa zamanda yayınlayacağız.

Kaynak: http://www.sosyalsosyal.com/dr-ozgur-uckan-ile-sansur-uzerine-roportaj-1-bolum (Erişim: 03.01.2012, 20:00)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: