İnternette yaşıyoruz

Tuba Deniz

Hayatımızı işgal eden internet, yeni bir yaşama pratiği. Yeni ikametgâhımızda arkadaşlarımız çok, laflamak için imkânlar belli. Peki, ekrana bağlı bu samimiyetler daha çok sosyalleşmemize mi, hayattan kopmamıza mı sebep oluyor?

Çok değil, 1990’lı yıllarda tanıştık internetle. Sanal âlemin ‘taş devri’nden aklımızda kalanlar; internete bağlanırken uzun süre kulaklarımızı çınlatan sinyal sesi, beş-on dakikada bir hattan düşmeler… Bilgisayar ekranlarının boyutu küçüldükçe internette vakit geçirme süremiz de arttı. Nihayetinde cep telefonlarımıza, avucumuzun içine kadar girdi bu imkân.

Yolda, işte, havada, karada, hâsılı her ortamda bu ‘nimet’ten faydalanabiliyoruz artık. Fatura ödemelerimiz, alışverişimiz, okul kaydımız, haberleşmemiz, arkadaşlıklarımız dahi artık internet üzerinden. Dost sohbetlerinin arasında, aile buluşmalarının ortasında, toplantılarda gözümüz daha çok ekranda, daha az çevremizde, hava kadar bu arayüzü de soluyoruz. Diyebiliriz ki sanal âlem fizik dünyamızın sınırlarını gittikçe daraltıyor. Peki, bu hal algılarımızı, hayat biçimimizi nasıl etkiliyor?

İnternet, teknolojik değişimin toplumsal dönüşümler oluşturma kapasitesi açısından bakıldığında bir açıdan inanılması zor bir buluş. Silikon Vadisi’ndeki ve Pentagon’daki sınırlı ilk kullanımlarının ardından bütün “ağların ağı” olarak internetin tasarımı ve kamusallaşması günümüz toplumsal dünyasının ayırt edici özelliklerinin başında gelmekte. İnternetin bu açıdan günlük hayatımızı işgal etmenin ötesinde anlamları var şüphesiz. Öncelikle internet, şirketler, devletler, bireyler ve tüm topluluklar arasındaki iletişimi zaman ve mekânın caydırıcı baskısından kurtardı. İletişimin ve gönderinin hızı farklı mekânlar arasında eşzamanlı bir biçim aldı. Bazı sosyologların zaman-mekân sıkışması dediği bu durum, ekonomiden diğer toplumsal hayat alanlarına kadar yapıları dönüştürdü. Manuel Castells’in ‘ağ toplumu’ olarak adlandırdığı ve küre çapında ağlarla birbirine bağlı toplumsal oluşumlar doğdu.

İnternetin devasa kapsamından ziyade bu ağlara takılan müstakil hayatlardaki değişim dosyamızın konusu, ‘zaman-mekân sıkışması’nın dönüştürdüğü kavrama biçimimiz. ComScore World Metre’deki istatistik verilerine baktığımızda, Avrupa genelinde Türkiye’nin internet kullanımında kişi başına en fazla ekran karşısında zaman geçiren ülke olduğunu görüyoruz. Nisan 2009’da 17 milyon Türkiyeli internet kullanıcısı, kişi başına ortalama 3044 sayfa içerik izlemiş ve bir ayda ortalama 32 saatini internette geçirmiş. Devlet Planlama Teşkilatı ve üniversitelerin yaptıkları anket sonuçlarına göre internet kullanıcıları en çok e-postalar, sosyal medya ve haber sitelerinde vakit geçiriyor. Sosyal medya seçeneklerinde ise ilk sırada Facebook var. Facebook yeni bir ‘sosyalleşme’ mekânı, beraberinde bir tür bağımlılık. Evin bir köşesinde, iş yerinde her daim açık bilgisayarların çekim gücünü artıran bir link, günde en az 10 defa ziyaret edilen, kim ne yazmış, ne fotoğraf eklemiş merakının tatmin edildiği sanal bir magazin âlemi. Facebook ve muadilleri twitter, friendfeed, delicious şüphesiz bu handikaplarının yanı sıra sempatiklikler de barındırıyor; arkadaşlar için yeni bir buluşma mecrası, etkinlikler ve gündemdeki tartışmalardan haberdar olmak için keyifli bir yol…

Sosyalleşme tanımını değişti

Peki, ‘sosyal medya’ başlığı altında bizi neredeyse anaokulu arkadaşlarımızla buluşturan bu sanal mekân gerçekten sosyalleşmemizi mi sağlıyor yoksa bilgisayar ekranına yapışan yüzümüz hayattan gittikçe kopuşumuzun bir işareti mi? Bu sahanın uzmanlarına kulak verecek olursak, artık sosyalleşmenin tanımı değişti. Zira internet yeni bir sosyalleşme biçimi oluşturdu. “Normatif değerlendirmelerin ötesinde, olgusal olarak bakılırsa, internet kişilerarası iletişimdeki aracı yapıları ortadan kaldırmıştır. İletişim bireyselleşip kişiselleşmiştir. Bireysel email hesabı, cep telefonu, web sitesi ve daha pek çok yenilikler yüz yüze etkileşimin doğasını da dönüştürmüştür.” diyor Pamukkale Üniversitesi’nden sosyolog Alim Arlı.

Van’da yaşayan 23 yaşındaki Erkan Rua, 15 yaşından bu yana bilgisayar ile haşır neşir. Öyle ki bu alakası onun mesleğini bile belirlemiş. Bilgisayar teknolojisi ve yazılım üzerine uzmanlaşmış. Bütün gün işi sebebiyle ekran başında; fakat akşam eve geldiğinde de kendini bu çekim gücünden alıkoyamıyor: “Zamanımı harcamayayım, dışarıda arkadaşlarla vakit geçireyim, ailemle konuşayım diyorum ama bilgisayar çekiyor içine. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorsun.”

Rua, bilgisayarı kontrollü kullanmak için çaba sarf ediyor. İstanbul’da üniversitede okuduğu yıllarda minibüse bindiğinde dahi laptopunu çalıştırmaktan kendini alıkoyamazmış, Van’a gittiğinden bu yana biraz daha dikkatli, en azından özel hayatına zaman ayırabiliyor. Rua’nın arkadaşları ile ilişkileri üzerine söyledikleri sosyolog Arlı’nın cümleleri üzerine yeniden düşündürüyor. Van’da pek yaşıtı, akranı yok, “İnternette olsalar buluşacağım ama burada o kadar çok kullanılmıyor bilgisayar.” diyor. Belli ki bulunduğu mekândaki insanlarla bir araya gelebilmesi için önce ekran yüzeyinde iletişim kurmayı yeğliyor. Rua açısından internet iki açıdan çok önemli. İstanbul’da üniversitede arkadaş ortamına girmekte zorlandığı halde bu sıkıntısını internet vesilesiyle aşmış. Eski arkadaşları ile okuldayken kuramadığı iletişimi sosyal medya üzerinden sağlamış. Günlük hayatta ulaşılması güç, kendi iş sahasında uzman kişilerle, gökdelenlerin tepesindeki müdürlerle de yine aynı yolla irtibata geçebilmesi ise bir başka fırsat onun için. Normalde haberdar olamayacağı birçok etkinliği de internet aracılığı ile takip etmekte. Van’da internette olmak ile dışarıda olmak arkadaşlıklar açısından pek farklı değil söylediğine göre: “İstanbul biraz yalnızlaştırıyor ve o ihtiyacı internette kapatıyorsun.”

Hareketsiz toplumsallaşma

“İnternette mi yoksa günlük hayatta mı daha sosyalsiniz?” sorusuna verilen cevaplar farklı. Kimi normal hayatta kendini daha iyi ifade edebilirken, kimileri de sanal âlemde çok daha konuşkan, tanışıklıklarıyla içli dışlı. “İkisi birbirinden çok farklı.” diyen 29 yaşındaki İsmail Çimen, ilkokuldan bu yana bilgisayar ile meşgul. Günde en azından on saatini ekran karşısında geçiriyor yine de gündelik hayatta daha sosyal olduğunu söylüyor. Sosyal medyadaki ilişkiler çok sofistike ona göre ve nereye evrileceğini kestirmek güç. Bu konu üzerine kafa yoran çok sayıda uzman var. İnternet üzerinden sosyalleşme biçimini İnternet Toplumu (İnternet Society) kitabının yazarı Dr. Maria Bakardjieva ‘hareketsiz toplumsallaşma’ şeklinde kavramsallaştırıyor. Başkent Üniversitesi’nden Prof. Mutlu Binark ve arkadaşları, 2007-2008 yıllarında Ankara ölçeğinde, internet kafelerde, bu kavramı doğrulamak adına bir alan çalışması yapar. Amaç, internet kafelerde herkesin aslında bireyselleştiği ve ara yüzeye daldığına dair yaygın düşüncenin sorgulanmasıdır. Binark, ara yüzey üzerinden hem çevrim içi hem çevrim dışı sosyalleşmenin mümkün olduğuna inanıyor. Artık geleneksel sosyoloji kavramlarından yola çıkarak insanlar sosyalleşiyor ya da sosyalleşmiyor diye yargıda bulunmanın anlamı yok ona göre. Zira internet yeni sosyalleşme pratiklerini de beraberinde getiriyor. Mesela çevrimiçi oyun oynarken bir klanın üyesi olabiliyorsunuz. Bu, elli kişi ile oynanan oyunun bir parçası olmanız ve koordineli hareket etmeniz anlamına gelmekte. Günlük hayatta sık yaşadığımız bir durum değil. Başka klanlarla birlikte oyun oynanması ise bir araya gelen kişi sayısının ikiye, üçe katlanması demek. Oyun, blog ya da sosyal medya gibi herhangi vesileyle ekran başında yaşanan bu tanışıklık, gündelik hayata da intikal ediyor kimi zaman.  Mesela bazı blog yazarları üç-dört ayda bir sözleşip buluşuyor.

Yeni tanışma ortamları, yeni arkadaşlıklar. Daha çok ekran başında, daha az karşılıklı görüşmeler… “Yeni sosyalleşme pratiklerinin yanı sıra internet üzerinden haberleşme, getirdiği muazzam kolaylıkların yanında, bireyselleşmeyi yalnızlaşma biçiminde de ortaya çıkarıyor.” diyor Alim Arlı. Bir tür mesaj bombardımanı, iletişim ve duyurma fetişizmi bahsedilen. İnternet bağımlılığı, özellikle ergen bireylerde ortaya çıkan, teknolojinin yeniçağ hastalıklarının ilk örneği sayılabilir. Aşırı iletişim haberleşmeyi artırıyor, doğru; fakat aynı zamanda tanışıklığı da artıyor mu tartışılır. Fiziksel birlikteliğin gittikçe azaldığı, yeni bir yaşantı biçimine doğru evriliyoruz belki de. Beden ve fiziksel şartların getirdiği sınırlamalar, internetin insanların nazarındaki cazibesini gün geçtikçe artırmakta. Bu konuda Psikiyatr Kemal Sayar’a kulak verelim: “İnternet kullanımı artık sadece hayatı kolaylaştırdığı için değil; sosyal endişelerimizi gölgelediği, sakladığı, toplumsal sorumluluklarımızı ve birlikte yaşama ihtiyacımızı örttüğü için de ‘internet yaşamı’ tercih ediliyor.” Sayar, internetin faydalarını görmezden gelemeyeceğimize değiniyor, bununla birlikte hayatımızı nasıl istila ettiğini de vurguluyor.

‘Görmek’, ‘görünmek’ günümüz için artık çok daha farklı anlamlar barındırıyor. Yaşadığımız çağa bir nevi görüntü medeniyeti demek mümkün. İnternetin hayatımızın bu kadar merkezine yerleşmesindeki en etkili sebeplerden biri belki de bu. Andy Warhol’un dillere pelesenk cümlesine hak vermemek elde değil: “Öyle bir gün gelecek ki herkes 15’er dakikalığına ünlü olacak.” Sebebi varlığı sadece bu 15 dakikayı yaşamak olan kim bilir kaç kişi var çevremizde? Prof. Mutlu Binark’a göre internetin kullanıcıyı en çok etkileyen yanı bu. Sosyal medyada profillerin paylaşılıyor olması, fotoğrafın değişebilmesi, etiketlenebilmesi, bloglarda görsel öğenin kullanılması, gündelik hayatın bu ortama aktarılabilmesi… Bunların hepsi görüntü kültürü temelli yaşadığımızın da göstergesi. Görüntü kültürü, görsel kültür çok önemli ama biz bunu ne şekilde kullanıyoruz sorusu önemli. Yaygın tecrübeden yola çıkacak olursak, internet serüvenimizin sadece bakmaktan alınan bir haz boyutunda kaldığı söylenebilir. Aşılması gereken ciddi bir problem bu. Hali hazırda sosyal medya ortamları teşhir etme ve teşhir edilene bakmaktan haz alınan bir linke indirgenmiş durumda. Gündelik hayatta komşuya kim geldi diye kapı deliğinden gözetlemekten ne farkı var? Alfred Hitckok’un kült filmi Arka Pencere’deki, karşı dairede neler yaşandığını merak ettiği için oturduğu yere mıhlanan Jeff karakterini hatırlatıyor halimiz.

Orwell’ın 1984’ünü aştık

Sosyal medya yeni kimlik kurgularına da bir zemin. Sanal bir ‘şahsiyet’in içine sığınarak orada teselli bulmak kimileri için. Yazılan twitler, paylaşılan ya da beğenilen linkler, her daim mutlu fotoğrafların buluştuğu bu zemin biraz da ‘ben böyle biriyim’ diye bağırmanın yeni yolu. Gerçek hayatın farklı bir uzantısı, beraberinde somut yaşantıya da sirayet eden bir hal. İnternet gibi yaşıyoruz dersek çok mu abartılı olur? Her daim farklı linklerde dolaşıyor, her baldan tatmak istiyor, bir türlü tatmin olmayan doyumsuzluğun içerisinde boğuluyoruz. Hayatımız da bilgisayardaki üst üste açılan ekranlar gibi şizofrenik bir hale sürüklenmekte. İnterneti ‘öcü’ ilan etmek ya da nimetlerini yok saymak değil niyetimiz fakat günümüzün en azından üçte ikisini ekran karşısında geçirmemiz, hayatımızı bu sanal ortama kilitlememiz ne kadar sıhhatli? İnternet sadece gündelik hayatımızın işleyişini değil, mahremiyet algımız üzerinde de belirleyici. Filvaki mahremiyet algımız, internetten çok daha evvel değişmişti. Geleneksel medya, özellikle televizyonda izlediğimiz Biri Bizi Gözetliyor tarzı programlar sayesinde başkasının hayatına bakma hazzını medyatik ortamda çoktan tecrübe etmiştik. İnternet vesilesiyle bu, meşru bir hal aldı. Şimdilerde aynı deneyimi iki tarafın uzlaşısıyla sosyal medya ortamında yapıyoruz. Özel fotoğraflar, içimizden geçenler her daim kayıt altında ve paylaşımda. Adeta bedenimizi şeffaflaştıran bir aygıt muhatabımız.

Alim Arlı, yeni beyaz teknolojinin mahremiyeti kökten dönüştürdüğünü söylüyor: “Şimdiki durum bana, bireylerin internet ortamlarında kendi benlik stratejilerini ve beden temsillerini ifşa etme, bir tür ben de varım deme durumu gibi görünüyor.” Böyle bir şey çok değil, 30 yıl önce çok yadırgatıcı kabul edilebilirdi. Yapılan araştırmalara göre, çağımız bireylerindeki beğenilme arzusu geçmişe göre çok daha fazla. Bu biraz da medya, reklam sanayii, kadın bedeninin sömürüsü gibi olgularla alakalı. Gözetlenmekten açık-gizli haz duymanın, bedenlerin kodlandığı devasa bir eğlence ve reklam sektörünün temel doksası olduğunu düşünürsek bu şaşırtıcı değil. Ayrıca sosyolog David Lyon’un ‘gözetim toplumu’, Deleuze’ün ‘denetim toplumu’ dediği durum Panoptikon’dan Sinoptikon’a ve hatta herkesin birbirine erişebildiği bir iletişimsel duruma geçişle de ilgili. İnsanlar birbirini yüz yüze olmayan ortamlarda gözetliyor ve aynı anda kendi de görünür olmak istiyor. Diğer taraftan herkes kendi özgürlük ve mahremiyet alanının korunmasını da talep ediyor. Bu çelişkili durumların değişimi hızlandırdığı ve modernliğin getirdiği mahremiyet politikalarını yeniden düşünmeyi gerektiği açık. Sosyolog Alim Arlı, çağımızın bu anlamda Orwell’in 1984’ünü aştığına inanıyor.

İnternetin en önemli özelliği kişiyi tüketici olmaktan üretici olmaya dönüştürmesi. Tabii burada mühim olan, bu üretimin nitelikli olup olmaması. Sorunun köklerini derinlerde aramak gerekiyor. Okuma yazma kültürü ile kurduğumuz problemli ilişkinin yeni medyayı nitelikli kullanmamıza mani olduğunu savunuyor Mutlu Binark. Yeni medyayı nitelikli kullanıyor muyuz, sorusuna kafa yormak asıl mesele olmalı ona göre. İnternet özgürlük politikalarını dönüştürdüğü için, herhangi bir olaya bir tepkiyi örgütlemek eskiye nazaran çok daha kolay. Bu açıdan internetin yararları ortada lâkin bunun kullanım biçimleri ve hukuku da önemli. Misal; röntgencilik çoğu zaman organize bir suskunlukla gizli bir talep olarak karşımıza çıkabiliyor. Kişisel mahremiyeti tamamen yok eden gizli görüntü çekimlerine güçlü olmayan toplumsal muhalefet ve bu görüntülerin etik dışı kullanımları röntgenciliğin zannedildiğinden çok daha fazla kabul gördüğünün işareti gibi. Bu tür ahlaki tutarsızlıklar Richard Sennett’in ‘karakter çürümesi’ olarak adlandırdığı olgunun bir diğer yüzü.

İnternet: Teknolojik mimari

“İnternetin dışında kalma çabası, onun varlığının yok olduğu anlamına gelmiyor, sadece siz dışında kalmış oluyorsunuz.” diyor grafik tasarımcı Esra Bulut. Ortalama günde 13 saatini internet başında geçiriyor, çalıştığı iş sebebiyle de bilgisayarın başında uzun süre oturmak zorunda. Evde iki kişi yaşamalarına rağmen beş bilgisayarları var. Eşi de büyük oranda bilgisayar başında çalışıyor. Bulut için internette bu kadar çok vakit geçirmek artık bir yaşam şekli, aksi takdirde hayatlarının mutsuz olacağını düşünüyor: “İnterneti kendi inisiyatifinizle dönen ‘küçük bir dünya’ olarak düşünürseniz varlık olarak yitirdiklerinize tosluyorsunuz. Sosyal anlamda yitirdikleriniz, ontolojik kaygılar, zaman vesaire… Dünyanın kendi büyüklüğünü hesaba katarak düşündüğünüzde ise sağladığı avantajların keyfini çıkartmaya başlıyorsunuz. Dünyayı kendi büyüklüğünde düşünmek bana daha gerçekçi geliyor.”

İnternetin faydaları ve zararları girift bir yapı halinde hayatımızı sarmalamış durumda. Bulut’un da işaret ettiği gibi artık internet sadece hayatımızın bir parçası değil, bir yaşam biçimi. Peki, tüm bu bahsettiğimiz imkanlar ya da risklerden ne kadar haberdarız? Araştırmaların izini sürecek olursak gençler internetin imkânlarını çok fazla bilmiyor, risklere ise doğrudan maruz değiller. Türkiye’de risklerle çok karşılaşılmamasının sebebi internetin toplumun tüm kesimlerinde homojen bir dağılımla kullanılmıyor olması. İnternet risklerinin en az karşılaşıldığı ülkeler listesindeyiz. Şüphesiz ileriye dönük düşünüldüğünde internetin başından hiç kalkmayanlar kadar bu teknolojinin cahili olanlar da bir sorun. Öyle ki internet yeni bir dil, iletişim aracı. Sadece günlük hayatın değil, dilin de üzerine baskı kuran, kaçınılmaz bir teknolojik mimari. Bu lisanı bilmeyenleri ileride sıkıntılar bekliyor. Hele ki tüm hayatın hızla sanal dünyaya nakledildiğini düşünecek olursak. Mesela, e-devlet uygulamasına geçiliyor ve ileride resmi işlemler büyük oranda internet aracılığı ile sağlanacak. Ülkemizde internet kullanmayan yüksek bir yüzde var, internet okur yazarı olmayan 55 yaş grubu koca bir güruh. Bu insanlar nasıl bu imkânlardan faydalanacak? Kendi bilgilerini başkasına vermeleri, kişisel verileri açısından güvensiz olacağına göre… Mutlu Binark, internet okuryazarlığının yaygınlaşması için internet kafelerin önemine vurgu yapıyor. Bu mekânların ana akım medya tarafından olumsuz manada etiketlenmesini talihsizlik olarak değerlendiriyor. Binark haklı, internet kafe denilince aklımıza her daim kafası bilgisayara gömülü kişilerden müteşekkil, her türlü yasadışı ya da ahlaksız görüşmelerin yapılabildiği, üzeri dumanlı, kasvetli ortamlar geliyor.

Neredeyse bütün gününü internet başında geçirenlerin serzenişlerinin başında ise ne sosyalleşme pratiklerinin değişmesi ne de vakit kaybı var. Bilgisayar ekranına eğik gözlerin bozulması, kasılmışçasına sabitlenen bedenin ağrıları en çok konuşulanlar. Erkan Rua, bilgisayar başındayken yemek yemeyi dahi unutuyor. O sebeple çok zayıf. Onun aksine bilgisayar başında sürekli atıştırıp hareketsizlikten ötürü obez vakalara dönüşenler de çok. Grafik tasarımcısı Esra Bulut için internetin en büyük olumsuzlukları fiziksel rahatsızlıklar; zamanla gözlerin bozulması, sırt ve bel ağrıları bazen ilaç kullanmak zorunda bırakması.

Psikiyatr Kemal Sayar ise fizyolojik sıkıntılardan ziyade dikkat edilmesi gereken psikolojik rahatsızlıklara işaret ediyor. İnternet başında aşırı zaman geçiren gençlerin, gerçek dünyada birebir ilişki kurma, konuşma, sorunlar karşısında çözüm üretme melekelerinin dumura uğradığına değiniyor. Gençler hayatta nasıl var olacaklarıyla ilgili belirsizlikler yaşıyor. Hayatı bilgisayar başında kazanılan oyunlar gibi algılıyorlar. Nasıl arkadaşlık kuracaklarını, nasıl insani iletişime geçeceklerini bilemiyorlar. Zira “ötekine” dokundukları en önemli alan sanal âlem. Mutluluklarını nasıl paylaşacağını, hüzünlerini nasıl açacağını bilemiyor bu gençler. Öfke kontrol sorunları had safhada, dikkat dağınıklığı, öğrenmede güçlük, kendini ifade etmede başarısız olmak gibi diğer sorunlar da beraberinde geliyor…

Yeni ikametgahımız internet yeni bir zaman ve mekan önerisi aynı zamanda. Berdevam hayatımız üzerinde belirleyici bir sanal yaşama pratiği. Herhalde hayatımız üzerinde en büyük iddiası hız mefhumumuzu değiştirmesi. Tüm yukarıda bahsettiklerimiz biraz da bu duygu haline paralel. Mesela, internete gözünü açmış bir insanın, küçük bir tıklama hareketiyle dünyanın öbür ucundaki bilgiye ulaşan bir gencin kitap okumanın ağır ritmine ayak uydurması çok güç. Hepimizi bir imaja dönüştüren bu yeni dünyadan uzak durmak, kaçmak ise artık söz konusu değil. Umarız birgün hayatımıza direkt bağlı, bir nevi soluk alıp verdiğimiz internetin fişi çekilmez. Yoksa halimiz nice olur?

İNTERNETİ EN ÇOK KİMLER KULLANIYOR?

Bölge, toplumsal cinsiyet, eğitim durumu, ekonomik sermayeye göre yeni medya imkânları, özellikle bilgisayar okuryazarı olma durumu değişiyor. İstatistiklere baktığımızda Türkiye’de hâlâ sayısal uçurum var. Devlet Planlama Teşkilatı’nın 2010 istatistiklerine göre Türkiye’de internet en çok 16-24 yaş arasındakiler tarafından kullanılmakta. Yaş arttıkça bu oran azalıyor: 30-35 yaşlarda yüzde 30’a düşüyor, daha yüksek yaş gruplarında ise yüzde 10 ortalama. Aktif çalışan kesimin yaşı dikkate alınacak olursa sayısal uçurum çok yüksek. Kadın-erkek kullanıcılar arasındaki fark gibi bölgesel uçurum da oldukça fazla. İnternet en çok Marmara ve sahil bölgelerinde kullanılıyor, Karadeniz Bölgesi, Doğu Anadolu’ya gidildikçe bu oran düşüyor. İnterneti daha çok büyük kentlerde oturanlar, belli bir eğitim seviyesine ulaşanlar, erkekler ve gençler tercih ediyor.

ÇOCUKLAR VE İNTERNET

Aslında Türkiye’de çocuklar çok erken yaşta internetle tanışmıyor. Bunun sebebi sosyal uçurum. Ebeveynler de dijital medya okur yazarı değiller. Avrupa’da Prof. Dr. Sonia Livingstone, EU KIDS ONLINE isimli bir proje yürütüyor, Türkiye de katılımcılardan biri.  Raporun sonuçlarına göre Türkiye’de çocukların internet kullanma yaşı ortalamaya kıyasla oldukça düşük: 10 yaş… Bu rakam ülkede çocukların üçte birinin internete girdiğini gösteriyor. Genel itibarıyla çocukların temel okur yazar olduktan sonra internet ile tanışmaları tavsiye ediliyor, bunun bir eğitim süreci içinde olması elzem. Ebeveynin de internet okur yazarı olması mühim. Çocuklar arama motorlarını nitelikli kullanmıyor, gizlilik ayarları ile ilgili problemler var. Bilgisayar başına daha çok oyun için geçiyorlar fakat ebeveynlerin oyunların üzerindeki akıllı işaretleri bilmemesi, daha çok korsan kopyalara meyletmesi problem.

Kemal Sayar, çocukların internette gelişimlerini sekteye uğratmayacak derecede ve içerikte vakit geçirmesinde kesinlikle bir sorun olmadığına değiniyor. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, çocuğun sosyal, duygusal ve hatta fiziksel varlığını tehlikeye atacak derecede internette vakit geçirmemesi: “Şahsi kanaatim çok erken yaşlarda çocukların internete ihtiyaç duymadığı yönünde. Ancak büyüklerin dünyasında son derece önemli olan bu ‘şeyi’ merak edebilir ve tecrübe etmek isteyebilirler. Dengeyi ayarladığımız takdirde sorun olmayacaktır.”

Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-31525-internette-yasiyoruz.html (Erişim: 12.01.2012, 16:08)

İnternette yaşıyoruz için 1 cevap

  1. […] Türkçe: Buradan , buradan ve buradan […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: