Türkiye’de İnternet’in 2013 Durumu Raporu yayınlandı…

HAZIRLAYAN: ALTERNATİF BİLİŞİM DERNEĞİ

PDF indirme bağlantısı: Dosya:Turkiyede-internetin-durumu-2013.pdf

Türkiye’de İnternet’in 2013 Raporu/Durumu [1]

Alternatif Bilişim Derneği olarak daha önceki yıllarda ürettiğimiz gibi 2013 yılı biterken Türkiye’de İnternet’in durumunu tüm boyutlarıyla ele alan kapsamlı bir rapor hazırladık. Bu yıl, diğer yıllardan farklı olarak, sosyal medya ortamlarında üretilen ve dolaşıma sokulan içeriğe ilişkin başlatılan yasal işlemler ve Gezi Parkı Eylemlerine koşut olarak siyasi iktidarın sosyal medya ortamlarının kullanımına yönelik ürettiği söylem nedeniyle daha bereketli ve tartışmaya açık olgular ortaya çıkmıştır.

Bu noktada Türkiye’de yeni medya ortamlarının kullanımı ile ilgili sayısal verilere kısaca göz atmakta fayda vardır. TÜİK 2013 verilerine göre [2] İnternet erişimi olan bireylerin yüzde 73,2’si İnternet’i, sosyal gruplara katılmak amacıyla kullanmaktadır. Araştırmada dikkat çeken bir nokta olarak kentte bu oranın yüzde 72,1 iken, kırda bu oranın yüzde 78,3 olmasıdır. Aynı araştırmada bir önceki yıla göre İnternet’i haber okuma, haber alma amaçlı kullananların sayısının arttığı görülmektedir. 2012 yılında oran yüzde 72,5 iken 2013 yılında bu oranın yüzde 75,6’ya yükseldiği görülmektedir. Türkiye sosyal medya ortamlarının kullanımı bakımından dünyada en üst sıralarında yer almaktadır.

Financial Times tarafından derlenen ve Webrazzi tarafından yayınlanan Twitter kullanım rakamlarına göre Türkiye, Twitter’ın İnternet kullanıcıları arasında en yaygın olduğu ülkedir. [3] Türkiye’nin İnternet popülasyonunun yüzde 31.10’u Twitter kullanmaktadır. Derlenen bu rakamlara göre İnternet nüfusunun 36,455,000 olduğu Türkiye’de Twitter kullanıcı sayısı 11,337,505’tir. Ki bu rakamlar Gezi sürecinde yaşanan sosyal medya savaşları ertesinde Twitter tarafından sahte, ya da ‘yumurta’ olarak tabir edilen hesapların silinmesinin ardından elde edilen verilerdir. TTNet tarafından yapılan araştırmaya göre ise geçtiğimiz Şubat ayında Türkiye’de Facebook kullanıcı sayısının 32 milyonu aştığı belirtilmiştir. [4]Google+ kullanıcısı 1 milyon, Twitter kullanıcısı 6 milyon ve Linkedin kullanıcısı 1 milyon civarındadır.

New York Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre, [5] Gezi Parkı olaylarının alevlendiği 31 Mayıs Cuma günü saat 16.00 ile 00.00 arasında gösterilerle ilgili 2 milyon tweet atılmıştır. Bu doğrultuda, New York Üniversitesi Sosyal Medya ve Siyasi Katılım laboratuvarı, eylemin yoğunlaştığı günlerde Türkiye’nin Twitter haritasını çıkardı. Türkiye’den sosyal medya kullanımının, benzer olaylarda diğer ülke yurttaşlarının sosyal medya faaliyetlerine kıyasla da yüksek olduğu ifade edildi. Türkiye’den gösterilerle ilgili Twitter kullanımının “olağanüstü” ve “benzersiz” olduğu belirtilen raporda, atılan tweet’lerin yüzde 90′ının Türkiye kaynaklı olduğuna yer verildi.

Görüldüğü üzere, Türkiye’de yeni medya ortamlarının kentte yaşayanlar tarafından yaygın ve yoğun kullanımı söz konusudur. Kentli nüfusun, özellikle de genç nüfusun sosyal medya ortamlarını yaygın kullanması hem ortamda kullanım pratikleri temelli bir takım sorunlara yol açmakta hem de siyasi iktidarın tüm dünyada olduğu gibi bu ortamları da yönetme arzusunu kamçılamaktadır. Öyleyse, bu sayısal veriler ışığında Türkiye’de İnternet’in 2013’deki durumunu ve sorunları değerlendirmek yerinde olacaktır.

Bu raporda yedi alt başlık altında, yukarıda kısaca özetlediğimiz 2013 yılına ilişkin durum saptamamızı değerlendirmek istiyoruz. Değerlendirme çerçevemizde İnternet’in sahipliğinden ve mevcut hukuksal durumdan başlayarak, ekonomik ve siyasi iktidarın İnternet ve İnternet’in dolayımı ile yurttaşlar üzerinde tahakküm kurma girişimleri olan dijital gözetim, profilleme, veri eşleştirme, veri madenciliği olguları, ardından kişisel verilerin korunması durumuna ilişkin saptamalarımızla devam edecektir. Bunları nefret söyleminin 2013 de farklı nefret söylemi türlerinde İnternet ortamında ne şekilde tezahür ettiği örneklendirilerek, önerilerimiz sunulacaktır. Ardından Gezi Direnişi süreci ve sonrasında sosyal medya ortamlarına yönelik geliştirilen günah keçileştirme söylemi ve örnekleri, ortamın kullanıcılarına yönelik yasal tahkikatlar ve tutuklamalar ile sansür olgusu sıralanacaktır. Son olarak da, yeni medya okuryazarlığı kavramsal ve kuramsal düzlemde açımlanarak Türkiye’deki mevcut durum ortaya konacaktır.

1. Ağ tarafsızlığının gerçekleştirilememesi sorunu

“Ağların ağı” İnternet’in karakteristik özellikleri, temel yapısını oluşturan “ağ mantığı”ndan dolayı, “küresel”, “gayri-merkezi”, “açık”, “sınırsız”, “etkileşimli”, “kullanıcı-denetimli” ve “altyapıdan-bağımsız” nitelemeleriyle konumlanabilir. “Ağ tarafsızlığı” (net neutrality) ve bir ağ olarak İnternet’in tarafsızlığı, ağın bu yapısal özellikleri üzerinde temellenen bir ilkedir. Ağ tarafsızlığı meselesi 1990’ların sonunda İnternet’in yaygınlaşması ile birlikte yoğun olarak dile getirilen pek çok dinamiği olan bir sorunsal. Esas meselenin İnternet’e katmanlı erişim olduğu, bununla birlikte İnternet servis sağlayıcıların ve devletlerin İnternet politikalarının, tüm İnternet tabanlı verilere eşit şekilde davranması, buna bağlı verilere kısıtlama getirmemesi zemininde birleşmektedir.

Ağ tarafsızlığı her ne kadar yasalarımızda yer almamakta ise de “ifade özgürlüğü” ile taban tabana örtüştüğü tartışmasızdır. İnternet’e erişimin engellenmesi ya da denetlenmesi İnternet kullanıcılarının ifade özgürlüğüne de ket vurmaktadır. Son zamanlarda sosyal medyaya ilişkin yapılmak istenenler de savunduğumuzun aksine ağ tarafsızlığını engeller şekilde yapılan denetimler ve kayıt altına alma işlemleridir. Bunun yanı sıra devletler; İnternet’teki hangi verinin kime, ne zaman, ne şartlarda iletildiğini kontrol etmektedirler ki yaşanan NSA skandalları bunun somut izahıdır. Ağ tarafsızlığı tezini savunup internetin özgürleştirilmesinden yana olan fikri birlik açısından; İnternet trafiğinin video, müzik vb. olmasının önemi olmadığı bilinmektedir. İlkesel olarak, servis sağlayacıların, İnternet üzerinden paylaşılan herhangi bir içeriğe müdahalesi ifade özgürlüğüyle ve ağ tarafsızlığıyla bağdaşmamaktadır.

Ağ tarafsızlığının korunabilmesi için yasal düzenlemelere ihtiyaç olduğu ortadadır. Ancak Türkiye’de buna karşılık gelebilecek herhangi bir düzenleme söz konusu değildir ve gündeme de gelmemektedir. Yasal olarak bu konuyla alakalı sayılabilecek 5651’in ise oldukça eksik ve sıkıntılı olduğu görülmektedir.

Burada Dernek olarak, önceliğimiz kullanıcı haklarının korunmasıdır ve bu yüzden ağ tarafsızlığını savunuyoruz. Önerimiz ise; kullanıcı haklarının savunulduğu, ağ tarafsızlığının ve en geniş hâliyle ifade özgürlüğünün korunduğu yasal düzenlemelerin en kısa zamanda gerçekleştirilmesidir.

2. 5651 Sayılı Yasanın Mevcudiyeti ve Erişim Engelleri Sorunu

Türkiye’de erişim engelleri bütün hızıyla devam etmektedir. “Engelliweb” inisiyatifinin tespit edebildiği erişime engelli alan adlarının sayısı Ekim sonu itibariyle 33 binin üzerine çıkmıştır. Geçtiğimiz Nisan ayından bu yana, geçen 6 aylık sürede yaklaşık 5000’den fazla alan adı 5651 numaralı yasa gereğince erişime engellenmiştir. Yani Türkiye’de ayda ortalama 1000 alan adı erişime kapatılmaktadır.

2007 yılından beri son derece yanlış ve eksik bir düzenleme olarak sivil toplumun tepkisini çeken 5651 sayılı kanun ve bağlı idari/yasal düzenlemeler, yeni yapılan eklemelerle giderek ağırlaşmakta ve daha büyük problemler yaratmaya aday hale gelmektedir. Torba yasalarla yapılan özensiz değişikler sonucunda şans oyunları kapsamında özel kişilere site kapatma yetkisinin önü açılmıştır.[6]

Mevcut düzenlemeler herşeyi kayıt altına almayı öngören bir ruh ile hazırlandığı için, uygulamada da gerekli gereksiz bir çok noktada kayıt tutulmaktadır. Bu durum kişisel verilerimizin gizliliğini tehdit etmektedir. Bu sebeple kayıtların ne şekilde ve kimler tarafından tutulacağı ve kimler tarafından tutulmayacağı açıkça düzenlenmelidir. Tutulan kayıtların yok edilmesi zorunluluğu ve ne zaman yapılacağı, gerektiğinde bu kayıtlara kimler tarafından ve nasıl erişilebileceği açıkça ifade edilmelidir. Türkiye’de yurttaşlarımızın ihtiyacı temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi bakış açısı ile hazırlanmış düzenlemelerdir. Bu da ancak kişisel verilerimizin ve iletişimimizin gizliliği, ifade özürlüğünün önceliği ve ağ tarafsızlığı gibi prensiplerle mümkündür.

5651 sayılı yasanın değiştirilmesi amacıyla yapılan onlarca toplantı ve çalıştaya rağmen hiç bir somut adım atılmamaktadır. AİHM’in bu yılın başında verdiği kararla temel hak ve özgürlüklere aykırı bulduğu bu yasa tümüyle yenilenmelidir. Ayrıca özellikle Gezi parkı eylemlerinin ardından İnternet ve dijital aktivizm, hükümet sözcüleri tarafından çok defa hedef haline getirilmiş, bu da sansür ve gözetimin arttırılacağı yönlü kaygıları arttırmıştır. Bu gibi açıklamalar hukuki olmadığı gibi yersiz ve yararsızdır. Yurttaşların ifade ve örgütlenme özgürlüklerine müdahaledir.

Dernek olarak diyoruz ki, erişim engelleme suçla mücadele etmenin etkin bir yolu değildir. Çok özel haller dışında kesinlikle başvurulmamalıdır. Basın ve terörle mücadele kanunları gibi ifade özgürlüğünü tehdit ettiği çok sayıda örnekle teyit edilmiş kanunlar aracılığı ile İnternet siteleri kapatılmamalıdır. Bunlar açıkça politik sansür anlamına gelmektedir. Ayrıca mahkemeler tarafından verilen koruma tedbiri kararları süresiz olduğu için cezaya ve nihayetinde kalıcı sansüre dönüşmektedir.

3. Dijital gözetim ve gözetim devleti

“Biraz güvenlik için biraz özgürlük vermeye hazır olan herhangi bir toplum, ikisini de hak etmez ve hem güvenliğini hem de özgürlüğünü kaybeder.” Benjamin Franklin

Teknolojinin iletişimi toptan gözetlemek için hızla geliştiği ve devletlerin vatandaşlarının mahremiyet, ifade özgürlüğü ve bilgi edinme haklarını ihlal etmek için giderek daha fazla iştah duyduğu bir dönemde yaşıyoruz. Devletlerin artık gemi azıya almış iletişim gözetimi, dinleme ve fişleme faaliyetleri, ne yasayla meşrulaştırılmış ne de hukuksal gereklilik ve ölçülülük ilkelerine uyan bir karakter taşımaktadır. Her biri için mahkeme kararı çıkartılması gereken “hedefli gözetim”den, tüm hukuk nosyonlarını alt üst edecek bir biçimde, tüm vatandaşların tüm iletişimini sürekli gözetleme, dinleme ve kaydetmeye dayalı “toptan gözetim” paradigmasına geçiyoruz. Bu, nereden bakarsanız bakın, insan haklarına aykırı bir durum oluşturmaktadır.

Küresel gözetim ve güvenlik endüstrisinin (Gamma, Blue Coat, Amesys, Vupen, Phorm gibi karanlık veya daha “aydınlık”, büyük, hepimizin tanıdığı oyuncularının geliştirdiği) şaibeli araçlara, yeni arama ve profilleme algoritmalarına odaklanmıştık ki, NSA’in PRISM ve X-Keyscore programlarıyla gezegende internet ve mobil iletişim kullanan hemen herkesi gözetleyebildiğini, bu hukuk dışı faaliyetinden bir çok devletin de sebeplendiği ortaya çıktı. Önemli işletim ve donanım sistemleri üreticilerinin bıraktıkları arka kapılar; e-posta, bulut bilgiişlem, sosyal medya paylaşımları gibi iletişim ve veri işleme faaliyetlerimizi yürütmemizi sağlayan küresel şirketlerin derin işbirlikleri sayesinde özel hayatımızın derinliklerine casusların sızdığını öğrendik. Bunlara eşlik eden büyük bir tehdit de kendimizi korumak için umut bağladığımız şifreleme, anonimleştirme, erişim maskeleme tekniklerinin de saldırı altında olmasıdır. ( [1] [2] ).

Blue Coat’dan FinFisher’a, Phorm, TTNET ve DPI’dan (Deep Packet Inspection) tüm İnternet Hizmet Sağlayıcıları ve Telekom operatörlerini TİB’e bağlayan özel hatlara, Türkiye’nin de çok ciddi bir hukuksuz gözetim sabıkası var ( [3]; [4]; [5]; [6]; [7]; [8]; [9]; [10]).

Ortaya bu bilgiler büyük tepkilerle karşılandı. ABD ve İngiltere’de sivil inisiyatiflerin başını çektiği çok sayıda dava açılıyor devlet otoritelerine. Türkiye’de de Alternatif Bilişim Derneği olarak Phorm ve TTNET’e karşı dava açtık; BTK soruşturma açarak TTNET’e ceza verdi ([11]; [12] ). Türkiye’de toptan gözetim paradigmasının yükselişi ciddi bir kamuoyu tepkisi toplamaktadır. Başta KCK ve Ergenekon davaları olmak üzere, bu gözetim çorbasına kepçe sallayıp delil üretmek gündelik hukuki skandallar haline geldi. Mahremiyet ve kişisel veri koruması bakımından ise hukuki düzeyimiz “Vahşi Batı” seviyesinde ( [13]; [14]).

Son olarak Brezilya’dan da kovularak Türkiye dışında bir yerde faaliyet gösteremeyen karanlık Phorm şirketinin TTNET altyapısına gömdüğü DPI uygulamasından Gamma International’ın FinFisher ve FinSpy kötücül yazılımlarına, Blue Coat sistemlerinden TİB ve ISS’ler arasında kurulduğu söylenen doğrudan hatlara, güvenli protokolleri aldatmaya yarayabilecek sahte güvenlik sertifikalarından PRISM ve x-Keyscore casusluk sistemleriyle yapılan işbirliği iddialarına, mahremiyet ve kişisel veri haklarının düzenli olarak ihlal edildiği, hemen herkesin dinleme şüphesiyle yaşadığı bir ülke haline geldik ( [15]; [16] ).

Phorm: “İnternetin hainleri”…

Bu sözleri biz söylemiyoruz, “internetin babası” olarak adlandırılan Tim Berners-Lee, “Phorm” için söylüyor. Yani, İngiltere’de geliştirdiği, “deep packet inspection” (DPI) üzerine kurulu “webwise” teknolojisi, BT, Virgin Media ve TalkTalk gibi büyük İSS’ler tarafından kullanıldığında ciddi mahremiyet tartışmaları koparan ve sonunda tüm müşterilerini kaybederek bir AB Parlamentosu kararıyla ülkeden dışlanan Phorm şirketi ve onunla çalışarak “kullanıcılarının güvenine ihanet eden” İSS’ler için kullanıyor bu tanımı. Ve ekliyor: “Eğer kullandığım İSS Phorm gibi bir DPI sistemini içeriyorsa hemen başka bir İSS’e geçerim”. [7]

“Deep Packet Inspection” (DPI), “Derin Veri Analizi” şeklinde Türkçeye çevirebileceğimiz teknoloji, veri iletişimi içeriğini yakalayabilecek, değiştirebilecek, inceleyebilecek, sınırlandırabilecek veya kopyalayabilecek ağ donanımının kullanımına işaret etmektedir. Üstelik bunu devasa boyutlardaki veri için ve gerçek zamanlı olarak, hem İnternet, hem mobil internet hem de 3G gibi mobil şebekeler düzleminde de yapılmaktadır. DPI’ın ağ optimizasyonu, veri güvenliğinin sağlanması ve ağa yönelik saldırılardan korunma gibi ağ yönetimi ile ilgili konularda yararları olduğu tartışılmaz. Ama, veri iletişimiyle ilgili bu eylemlerin her birinin, DPI’ı aynı zamanda hak ve özgürlük ihlalleri için de elverişli bir araç kıldığı da tartışılmaz. Nitekim, en azından dört, beş yıldır bu nedenle DPI, mahremiyet, internet sansürü, ağ tarafsızlığı, ifade ve iletişim özgürlüğüyle ilgilenenler başta olmak üzere insan hakları savunucularının ilgi odağına girmiş durumda.

DPI kullanımı, bu niteliklerinden dolayı hem özel yaşamın gizliliği hakkını hem de üçüncü kuşak insan hakkı olarak tescil edilmiş bulunan iletişim hakkını ve haberleşme özgürlüğünü ihlal edebiliyor. Çünkü teknik olarak DPI hem gerçek zamanlı olarak incelediği veri akışının içeriğine bakabiliyor, hem de bu akışa müdahale ederek istendiği takdirde bu verinin değiştirilmesi veya akışın tamamen kesilmesi için de kullanılabiliyor. Bu da DPI’ı aynı zamanda bir dinleme, gözetim, fişleme ve sansür teknolojisi haline getiriyor. Hatta DPI veri akışının kitlesel olarak tamamen kesilmesine de imkan tanıdığı için, yani interneti kesmeye yarayan bir tür “kill switch” olarak da işlev gösterebildiği için, iletişim özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırılabilmesi için de kullanılabilmektedir.

Phorm, kullanıcıların İnternet kullanımlarını izleyip fişleyerek onları profilleyen ve böylece reklam amaçlı “davranışsal hedefleme” veri bankası oluşturan bir şirket. Ama bunu yaparken kullandığı DPI teknolojisi ve kullanıcıların kimlikleriyle kullanım fişlemeleri arasında kurulan doğrudan bağlantı, şirketin uygulamalarını gerek ABD gerekse AB mahremiyet ve kişisel veri düzenlemelerine aykırı hale getirmektedir. Nitekim şirketin ürünleri önde gelen virüs önleme sistemlerince “kötü amaçlı yazılım” olarak algılanmaktadır. Bu yüzden, önce ABD’den, sonra da AB’den kovulan Phorm, benzeri bir kaderi Güney Kore’de de paylaştıktan sonra, Romanya, Brezilya ve Türkiye gibi, maalesef mahremiyet ve kişisel veri koruması bakımından “Vahşi Batı” düzeyinde seyreden ülkelere göç etti. Ancak önce Romanya, sonra da Brezilya’dan kovulan Phorm’un şu an faaliyet gösterebildiği tek ülke Türkiye’dir.

TTNet ile bir ortaklık kuran şirket, içinde “Phorm” adı geçmeyen, ama elde edilen veriyi “Gezinti” isimli sunuculara gönderen bir hizmeti devreye aldı. Kullanıcılar bu hizmetle ilgili yeterince bilgilendirilmedi; hizmet seçime bağlı görünse de, neredeyse “phishing” sayılabilecek yöntemlerle hizmete abone olmuş buluverdiler kendilerini. Alternatif Bilişim Derneği olarak “EnPHORMasyon” adı altında, Phorm ve “Gezinti” hakkında kullanıcı farkındalığı yaratacak bir kampanya düzenledik. [8] Dernek, ayrıca hukuki bir süreç de başlattı, çünkü sistemin elde ettiği kişisel veriler, bizim yasalarımıza göre kullanıcı onayı olsa dahi erişilmemesi, fişlenmemesi gereken veriler. Ayrıca şirketi AB’den süren Parlamento kararı, aday ülke olarak bizi de kapsamaktadır.

Bu girişimlerin sonucunda BTK, TTNET hakkında, şaibeli Phorm şirketi ortaklığıyla başlattığı Gezinti servisi aracılığıyla kullanıcıların kişisel veri gizliliğini ihlal etmesi nedeniyle soruşturma başlattı. BTK soruşturmayı tamamladı ve TTNET’in suçunu sabit görerek şirketi 1,5 Milyon TL. para cezasına çarptırdı.[9] [10]

Bu karar, kullanıcıların özel yaşamının gizliliğine saygı çerçevesinde “hiç yoktan iyidir” sınıfında değerlendirilebilir belki, ancak yeterli değildir. Öncelikle, bu para cezasıyla şimdiye kadar verilerinin güvenliği çiğnenen kullanıcıların mağduriyeti giderilmiş değil. İkincisi, bu para cezası Phorm’un sığınabildiği son ülke olan Türkiye’de faaliyetlerine son vermedi. Üçüncüsü, bu karar ne Phorm ne de onun TTNET altyapısına gömerek bu gayrimeşru uygulamayı mümkün kıldığı DPI sistemi hakkında herhangi bir atıf içermemektedir.

Hukuk çerçevesinde yapılması gereken, mevcut bölük pörçük kişisel veri düzenlemelerimizin ve anayasal mahremiyet hakkının açık ihlali olan bu sistemin yasadışı ilan edilmesi ve TTNET’in herhangi bir biçimde bu faaliyeti sürdürmekten men edilmesiydi.

Derneğimizin bu gelişmelerle ilgili olarak yaptığı “İletişim araçları ve gelişen ihtiyaçlar üzerine” başlıklı açıklamasında şöyle denilmektedir: “Phorm meselesi bir şirketin haksız kazanç sağlamasından ibaret olarak görülemez. Phorm olayında yaşananlar, BTK’nın ve TTNET’in yaklaşımları, iletişim araçlarımızın hem ticari hem de ideolojik tekel altında bulunduğunu bize hatırlatmalıdır. TTNET herhangi bir şirket değildir, ticari anlamda tekel olmasının dışında elinde tuttuğu şey “iletişim” araçlarımızdır. BTK ise mevcut hükümeti korumak üzere ideolojik olarak biçimlendirilmiş bir kurumdur. BTK ve TTNET’in internet kullanıcıları üzerindeki ideolojik işlevlerini “Güvenli İnternet Hizmeti” filtresini yaygınlaştırmak için gösterdikleri koordineli gayretkeşlikten biliyoruz. (…) İnternet bugün haberleşmenin yanı sıra düşünce özgürlüğü ve kamuoyu oluşmasında da en kritik bir konum almıştır. (…) Son yıllar boyunca “basın”, yani gazete ve televizyonların sağladığı haberleşme ve düşünce özgürlüğü, ekonomik şartlar, kanuni yükümlülükler, devletin sansür aygıtları gibi çeşitli etkenlerle kısıtlanırken, hatta gazeteciler mesleklerinden olurken, İnternet’in işlevi giderek artmış, nihayetinde basın ve gazeteciler de kendilerini İnternet yoluyla anlatmak zorunda kalmışlardır. Kısacası, günümüzde vazgeçilmez bir konum edinen sosyal medya araçlarının giderek daha geniş işlevler edinmesi söz konusudur. Bu da sansürsüz olmaları, güvenli olmaları, anonim kullanım imkanı sağlamaları, özerk olmaları gibi bazı yeni gereklilikler getirmektedir. Bugün için bütün bu şartları sağlayan bir iletişim aracı ne yazık ki bulunmuyor fakat zaman içinde geliştirilmesi ve kullanıma girmesi kaçınılmazdır. İnternet kullanıcılarının şimdiden bu ihtiyaçları görerek hareket etmeleri önemlidir.”[11]

Bu konu şimdilik gündemden düşmüş gibi görünse de Kişisel Verilerin Korunması konusunda önümüzdeki günlerde yapılacak tartışmalar ekseninde yeniden alevlenecek ve İnternet kullanıcıların tepkilerini çekmeye devam edecektir.

Blue Coat

Toronto Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren insan hakları izleme ve araştırma grubu “The Citizen Lab”, iki önemli bir rapor yayınladı. Bunların ilki, “Blue Coat Gezegeni: Küresel sansür ve gözetim araçlarının haritalandırılması” adını taşımaktadır.[12] [13] (Raporun özet çevirisi için bkz. [17] ). Raporlar bizi de yakından ilgilendiriyor. Çünkü Türkiye de bu haritada yer almaktadır.

Blue Coat, adını Arap Baharı’ndan sonra duyduğumuz, Kaliforniya’da yerleşik bir ABD şirketi. Şirket, masumane “ağ gözetim ve denetim araçları” adı altında sansür ve izleme donanımı satmaktadır. Şirketin faaliyetleri, sağladığı bu araçlarla Suriye yönetiminin, dijital aktivistleri takip edip, tutuklayıp işkenceye tabi tuttuğunda ortaya çıktı. Şirket ise Suriye’ye bu teknolojileri “yanlışlıkla” sattığını söyleyerek kendisini savunmaya çalıştı. Ancak WikiLeaks’in “Casus Dosyaları”nı [14] yayınlamasıyla şirketin sicilinde Burma’dan Mısır’a, Suudi Arabistan’dan Çin’e insan hakları konusunda pek de “temiz” olmayan bir çok “müşteri” olduğu ortaya çıktı [15]. Şirketin bir de Türkiye “benzeri” olduğunu öğrendik: Inforcept Networks [16].

Blue Coat’un iki temel ürün platformu bulunmaktadır: “Blue Coat ProxySG” ve “PacketShaper”. “ProxySG”, “SSL Inspection” “hizmeti” sağlayarak İnternet filtrelemeye odaklanan bir ürün, ama tersine işletilerek “istenmeyen” içeriğe kimin ulaştığını da belirleyebiliyor. “PacketShaper” ise, 600 web uygulamasını gözleyip istenmeyen trafiği engellemeye yarayan bulut temelli bir network yönetim aleti; Blue Coat’ın, içerik kategorisine göre uygulama trafiğini gözetleyen “WebPulse” gerçek zamanlı istihbarat hizmetiyle entegre çalışmaktadır. Rapora göre, ilk ürüne Mısır, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler rağbet ederken, ikinci ürünü satın alıp kullanan çok sayıda ülke arasında ülkemiz de yer almaktadır. Bu rapor, Türkiye’de “güvenli internet” adı altında hayata geçirilen, devlet eliyle merkezi filtre uygulamasının ardından, ISS’lerin bu ürünü alıp kullanmaya başladıklarına da dikkat çekmektedir. [17] Rapora göre bu ürün Türkiye’de TTNET altyapısı üzerinde kullanılmaktadır.[18] Blue Coat 2008’den beri, Prolink ile anlaşarak Türkiye’deki distribütörlük çalışmalarına hız vermiş görünmektedir. [19] Ayrıca Innova ortaklığıyla “ProxySG” satışına da odaklanmış durumda. [20] Citizen Lab, Blue Coat hakkında yeni bir rapor yayınladı: “Bazı aygıtlar yanlışlıkla şaşırtır: Blue Coat Gezegeni ortaya çıkıyor”. [21] [22] Citizen Lab’ın son raporunda, Blue Coat donanımlarının ağ üzerindeki varlığını ve davranış biçimlerini belirlemek için farklı ağ ölçüm ve tarama yöntem ve araçları (Shodan, WhatWeb vb.) kullanılarak elde edilen veriler işlenmektedir. Yani bu rapor “Blue Coat Gezegeni”ne derinlemesine bir bakış olarak nitelenebilir. Rapor, 83 ülkede bu donanımların kullanılmakta olduğunu teknik olarak kanıtlamaktadır. Bu ülkelerin 20’sinde hem ProxySG hem de PacketShaper kullanılırken, 56 ülkede sadece PacketShaper kullanılmaktadır. Rapor aynı zamanda bu donanımların insan hakları sicili sorunlu bir çok ülke tarafından da kullanıldığını ortaya koymaktadır. Bu ülkelerin üçü ise, ambargo kapsamında olduğu için bir ABD şirketinin ticari bağlantısı bulunmaması gereken İran, Suriye ve Sudan [23].

Türkiye’nin kamusal ağlarda Blue Coat donanımı kullandığı da raporla kanıtlanmış durumdadır. Buna göre, Blue Coat’ın “PacketShaper” ürünü yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Raporun veri seti bölümü bu kullanıma dair ayrıntılı veri sunuyor: Buna göre Türkiye’de dört kurum Blue Coat donanımı kullanıyor: Doğan Online, Anadolu Bilişim Hizmetleri AŞ, TTNET ve “BORUSAN TELEKOM – Vodafone Alternatif Telekom Hizmetleri AŞ.”[24] Bu dört şirketten TTNET’in hem altyapı sahipliği hem de kullanım yaygınlığı açısından fiili tekel olduğunu da göz önünde tutarsak, Blue Coat donanımlarının hemen hemen tüm internet trafiği üzerinde çalıştığını varsayabiliriz. Dolayısıyla bu kurumların Blue Coat gibi şaibeli bir şirketin kirli bir sicile sahip sansür ve gözetim donanımlarını hangi amaçlarla kullandıklarını kamuoyuna açıklamalarını beklemek hakkımız.

Gamma International ve FinFisher

The Citizen Lab, küresel güvenlik ve casusluk endüstrisiyle ilgili bir rapor daha yayınladı: “Sadece onların gözleri için: Dijital casusluğun ticarileştirilmesi”. [25] Rapor, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 36 ülkenin kendi vatandaşları üzerinde ileri dijital casusluk sistemleri kullandığını kanıtlıyor. Söz konusu sistem, İngiliz Gamma International şirketinin devletlere sattığı FinFisher ve FinSpy. Kullanıcıları aldatmak için, ünlü Firefox tarayıcısının logo ve kodunu da kullanan bu “ağlara sızan ticari kötücül yazılım”a karşı Mozilla Vakfı da şikayette bulunmuş. [26] Bu rapor, Türkiye’de de halen FinFisher Command & Control sunucularının çalıştığını saptamış. Bu casusluk “malware”lerinin şimdiye kadar özellikle devletler tarafından tamamen yasal muhalefet yürüten kişi ve grupları hedef alarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu kullanımın ne ülkemizin anayasasına, ne Ceza Kanunu’na ne de imza koyduğumuz uluslararası sözleşmelere uygun olmadığı açık.

ISSWorld toplantıları

WikiLeaks, geçen yıl başladığı ve küresel gözetim, güvenlik ve casusluk endüstrisinin kirli sırlarını ortaya döktüğü “Casus Dosyaları” serisinin üçüncüsünü de yayınladı [27]. 92 küresel istihbarat taşeronuna ait yeni 249 belge, istihbarat dünyasının nasıl özelleştiğini, ABD, AB ve gelişmekte olan ülkelerin istihbarat servislerinin, toplulukları, vatandaşları ve bütün nüfusu gözetlemek için ileri gözetim ve casusluk teknolojilerine nasıl üşüştüklerini, döktükleri milyonlarca doları gözler önüne sermektedir. [28]

Gamma, Dreamlab, Hacking Team gibi küresel gözetim endüstrisi taşeronları, Türkmenistan, Azerbeycan, Bahreyn, Brezilya, İspanya, Meksika ve elbette Türkiye gibi ülkelerde karlı sözleşmeler koparmaktadır. Silah endüstrisinin “hard”dan “soft”a dönmesiyle, gelip buna eklemlenen çokuluslu gözetim, denetim ve casusluk endüstrisi, bir çok ordu faaliyetinin “özelleştirilmesi” sayesinde ortaya çıkan küresel askeri-endüstriyel kompleksin yeni bileşeni haline geldi.[29]

Casus Dosyaları, Türkiye’de uluslararası gözetim ve casusluk endüstrisiyle işbirliği içinde çalışan firmalar listesine bir Türk firması ismi daha ekledi: Tamara Electronics ve TMR 16E1 PCle adlı ürünü.[30]

Casus Dosyaları’nın ışık tuttuğu bir alan da bu şaibeli endüstrinin gizli pazarı konumunda olan, tıpkı silah fuarları gibi sıkı bir biçimde korunan, ancak davetlilerin girebildiği teknoloji fuarları ve toplantılar. “Örneğin sırf Telestrategies firması tarafından her yıl Amerika, Asya ve Avrupa’da ayrı ayrı “Yasal Teknik Takip, Suç Soruşturmaları ve İstihbarat Toplamada İstihbarat Destek Sistemleri” ya da kısaca ISSWorld adı altında toplantılar düzenleniyor. Bu toplantılara kim katılıyor diye baktığımızdaysa yine WikiLeaks belgeleri ISSWorld 2012 yılı versiyonlarına Türkiye’den devlet düzeyinde BTK-TİB, Başbakanlık Ofisi, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara Emniyeti, İstanbul Emniyeti, Jandarma Genel Komutanlığı gibi kurumların yanı sıra operatör ve servis sağlayıcı düzeyinde Turkcell’in ve entegratör düzeyindeyse BASE, BTT Bilgi Teknoloji Tasarım, C2 Tech, Inforcept, Komtera, Kron Telecomunications Systems, Nokia Siemens Networks ve Tamara Electronics firmalarının katıldıklarını göstermektedir. [31]

NSAGate, PRISM, X-Keyscore ve Türkiye

ABD Milli Güvenlik Ajansı’nın (NSA) kendi vatandaşları başta olmak üzere dünyanın büyük kısmını, PRISM adı verilen bir sistem aracılığıyla, özel hayat ve anonimlik haklarını ihlal ederek dinlediği, gözetlediği, fişlediği bilgisi sızdı. Bu arada internet kullanıcılarının PRISM’den korunmasına yardım eden projeler de ortaya çıkmaya başladı: [18] . Daha sonra bu ihlalin PRISM’den ibaret olmadığı, gizli mahkeme emirleriyle NSA’in yetkilerinin olağan üstü hukuk dışı boyutlarda genişletildiği de ortaya çıktı [32]. Öyle ki, skandal “NSAGate” adıyla tarihteki yerini aldı.

Bu skandal bizi de yakından ilgilendirmektedir: çünkü NSA’in gözetlediği ülkeler arasında Türkiye de var. [33] [34] Snowden’ın sızdırdığı belgeler, ABD’nin Avrupalı “müttefikleri”ni ve AB’nin kendisini de gözetlediğini ve yasadışı dinlenenler arasında, AB konsolosluklarının ve hedef olarak seçilen AB parlamenterlerinin yanı sıra, Türkiye “hedef”lerinin olduğunu ortaya çıkardı. “Snowden tarafından sızdırılan belgelere bakılırsa, bu amaçla kullanılan yöntemler arasında; elektronik cihazlara böcek yerleştirerek veri toplama, hedeflenmiş bilgisayarlardaki her türlü verinin kopyasını çıkaran yazılımlar var.” [35]

Bütün bunların ortaya dökülmesi AB tarafında büyük gürültü kopardı. AB yetkilileri bunu soğuk savaş operasyonlarına benzeterek Washington’dan açıklama talep etti. Zaten ABD lobilerinin ağır baskı uygulaması yüzünden şaibeli hale gelen ve gizli olarak yürütülmesi başta dijital aktivistler olmak üzere demokrasi savunucuları tarafından protesto edilen ABD – AB serbest ticaret bölge anlaşmaları (TTIP ve TAFTA) da şimdilik suya düşmüş görünmektedir [36]. Benzer biçimde, ABD lobisinin geçmemesi için uğraştığı yeni AB kişisel veri koruma düzenlemesinin yürürlüğe girmesi de hemen hemen kesinleşti; ki bu ABD’nin canını çok sıkacak ve yakacak bir gelişme. Avrupa Parlamentosu da acil bir toplantı yaptı ve NSA casusluğunu kınayan bir karar metni ortaya çıktı.[37]

Bir çok ülkenin yanı sıra Türkiye’nin de dinlendiğinin ortaya çıkmasına rağmen, bu konuda doğru dürüst tek bir resmi tepki gelmemiş olması düşündürücü. Oysa AB’de ve diğer ülkelerde yer yerinden oynadı, ABD’den resmen bilgi talep edildi. Çünkü konsolosluk dinlemelerinin dışında, ülkelerin demokratik olarak seçilmiş vekilleri, şirket yöneticileri, gazetecileri vb. de NSA tarafından hedef olarak alınmıştı. Gine seçimleriyle ilgili bile açıklama [38] yapan Dışişleri Bakanlığı sitesinde NSA ve PRISM hakkında tek kelime yok. Öte yandan İngiltere’nin bakan Mehmet Şimşek’i dinlediği ile ilgili haberleri kaygı verici bulan bir açıklama var. [39] Ancak NSA ve PRISM konusunda tek bir açıklama yok. Bu suskunluğun ikrardan kaynaklanmadığını umuyoruz. Türkiye’nin acilen bağımsız bir hukuk devleti gibi davranması ve ABD’den bilgi talep ederek biz vatandaşları da bilgilendirmesi gereklidir.

Snowden’ın açıklamalarından NSA’nın başını çektiği “beş göz”ün (ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın elektronik casusluk teşkilatları) en önemli faaliyet alanlarından birinin kuvvetli şifrelemeyi çözmek olduğu anlaşılmaktadır. Ancak henüz bunu başaramadıkları için sorunun etrafından dolaşıp yapay kırılganlıklar oluşturmaya çalışmakta. Diğer bir deyişle sıradan bilgisayar kullanıcısı için sorun asıl olarak güçlü şifreleme algoritmalarından değil, NSA ve GCHQ gibi elektronik casusluk teşkilatlarının ABD kaynaklı büyük yazılım ve donanım şirketleriyle işbirliğinden kaynaklanmakta. Microsoft, Google, Facebook, Apple ve Yahoo gibi şirketler kasıtlı olarak NSA ve GCHQ’ya kendi kullanıcılarını takip etmeye yarayan “arka kapılar” açıyorlar. Buna ek olarak NSA ABD’de teknik standartları belirleyen resmi kurum olan NIST ile beraber çalışarak şifreleme için gerekli olan “rastgele sayı” üretiminin kendi istediği şekilde çalışmasını sağlıyor. Buna göre oluşturulan NIST standardını kullanan yazılım ve donanım ürünlerinin şifreleme sistemleri NSA’nın kolayca kırabileceği hale gelmektedir.

Bu olaylar açık bir şekilde ABD’li yazılım üreticilerinin nasıl çalıştığı belirsiz ürünleri yerine açık kaynak kodlu yazılım kullanılması gerektiğini göstermektedir. Bunun ülkemizdeki en önemli izdüşümü casusluk teşkilatlarıyla içli-dışlı Microsoft şirketinin Windows işletim sisteminin yerine ücretsiz ve güvenli Linux sürümlerinden birinin kullanılması gerekliliği. Ancak “ekonomi dışı zor”dan “açık korsanlığa” kadar bir yelpazede tanımlandırılacak şekilde ülkemizde her yeni alınan bilgisayarla birlikte Windows’un da alınması zorunlu tutuluyor. Bilgisayar fiyatını yüzde on-yirmi artıran bu eylem karşısında hukuksal yollara başvurmak bile –henüz- sınırlı sonuçlar vermektedir.

BTK’nın sitesine koyup kaldırdığı STH takip kararı, ISS’lerle TİB arasındaki doğrudan hatlar, kara kutular…

Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) 17 Temmuz 2013 tarihinde çok önemli bir karar aldı. Bu karar BTK’nın kendi sitesinde yayınlandı fakat karar bir kaç saat sonra apar topar siteden kaldırdı. [40] 2013/DK-TİB/401 numaralı karara göre

“… (H)er bir STH (Sabit Telefon Hizmeti) işletmecisinin tüm POP noktalarına ait trafiğini Başkanlık (TİB) Ankara lokasyonuna IP (Internet Protocol) protokolü üzerinden noktadan noktaya özel hatlar ile teslim etmesi” isteniyordu.

Özel yaşamın ve iletişimin gizliliğini sağlayan TC Anayasasının 20. ve 22. maddelerinin açık ihlali olan bu karar Türkiye’de olup biteni açıkça gösteriyor. Devlet kendi imkanlarının el verdiği ölçüde tüm vatandaşların telefon görüşmelerini dinlemek ve kaydetmek istemekte, bunun için de işletmecileri kendisiyle işbirliği yapmaya zorlamaktadır.

Günümüzde Türkiye’de yaşayan herkes telefon konuşmalarının dinlendiğinden ve kaydedildiğinden emindir. Vatandaşların arzusu BTK’nın hafiyelik misyonunu bırakması ve asli görevi olan “düzenleyici kuruluş” durumuna geri dönmesidir. Bu herkes için önemlidir, zira ABD gibi yönetimin iyi-kötü bir süreklilik arz ettiği Batı ülkelerinin aksine Türkiye’deki istikrarsızlık kimsenin gelecekte neler olacağını kestirememesine yol açmaktadır. Örneğin, on sene önce telefonları dinlendiğinden yakınanlar şimdi iktidarda olup telefon dinleyenlerin bir kısmı halen cezaevlerindedir.

İletişimi gözetlemek ve insan hakları

10 Temmuz 2013’de, aralarında Türkiye’den Alternatif Bilişim Derneği’nin de bulunduğu 150’den fazla uluslararası sivil toplum kuruluşu ve sivil insiyatif bir bildiri yayınladı: “İletişim gözetimine insan haklarının uygulanması konusunda uluslararası ilkeler”. [41] [42] Teknolojinin iletişimi toptan gözetlemek için hızla geliştiği ve devletlerin yurttaşlarının özel yaşamın gizliliği, ifade özgürlüğü ve bilgi edinme haklarını ihlal etmek için giderek daha fazla iştah duyduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu bildiri, her bir devletin iç hukukunun üstünde tutmak zorunluluğunu kabul ederek imzaladığı uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve içtihatlarının iletişimin gözetlenmesi alanına uygulanmasıyla ilgili ilkeler belirliyor ve bu yüzden çok önemli. Çünkü bu ilkelerin uygulanmadığı her durum, devletlerin gözetim faaliyetlerini hukuksuz hale getiriyor ve bu faaliyetleri yargılamak için temel oluşturmaktadır.

Bu bildiri, hukukun öncelikli ilkeleri olan “gereklilik ve ölçülülük” alt başlığını taşımaktadır. Çünkü devletlerin artık gemi azıya almış iletişim gözetimi, dinleme ve fişleme faaliyetleri, ne yasayla meşrulaştırılmış ne de hukuksal gereklilik ve ölçülülük ilkelerine uyan bir karakter taşıyor. Her biri için mahkeme kararı çıkartılması gereken “hedefli gözetim”den, tüm hukuk nosyonlarını alt üst edecek bir biçimde, tüm vatandaşların tüm iletişimini sürekli gözetleme, dinleme ve kaydetmeye dayalı “toptan gözetim” paradigmasına geçiyoruz. Bu, nereden bakarsanız bakın, insan haklarına aykırı bir durum oluşturmaktadır.

Bir kaç yıl önce, özellikle sosyal medya patlamasıyla gündeme gelen “mahremiyet bitti” trendi tam tersine dönmektedir. Artık mahremiyet ve özel yaşamın gizliliği İnternet kullanıcıları için hiç olmadığı kadar önemli. Hak ettikleri yasal korumayı elde edemeyen kullanıcılar da kendilerini koruyacak alternatif yöntemlere başvuruyor ve bu tamamen meşru: Erişim maskeleme, anonimleştirme teknikleri, güçlü şifreleme kullanımı, VPN, PGP, Tor vb. korunma teknolojilerinin kullanımı yükseliyor. [43] Devletler ve küresel gözetim-casusluk endüstrisi de bu tekniklere saldırıyor. Bu korunma teknolojilerini geliştirenler saldırılara karşı daha korunaklı teknikler geliştiriyor ve çıta giderek yükseliyor. Temel haklarımız için hayati önemde olan özel yaşamın gizliliği hakkını elimizdeki her türlü yöntemle korumamız da bir hak ve meşru. Farklı yöntemleri bir arada kullanmak önemli. Ama politika ve hukuk alanına da gereken önemi atfetmemiz gerekiyor.

Türkiye’de devletin İnternet’e yönelik tehdit algısı değişmeyecek. Ama eğer demokrasi, devletin vatandaşlar tarafından denetlenerek demokratik zor yoluyla hukuk sınırları içinde tutulması anlamına geliyorsa, internetle donanan yeni tür etkin, katılımcı yurttaşların bu algıyı törpüleyerek devleti demokrasiyle sınırlaması mümkün. Artık hiç bir şey gizli kalmıyor. İletişim çoklu kanallardan akıyor. Öte yandan İnternet devletlere hukuk dışı yöntemlerle vatandaşlarını gözetleme ve fişleme imkanı tanıyor. Bu bir mücadele ve muhtemelen kısa vadede bir kazananı olmayacak. Bu bir çıta yükseltme oyunu. [44] Bu bir demokrasi mücadelesidir.

4. Dijital ortamlarda kişisel verilerin korunması hakkı

Mahremiyet, özel yaşamın gizliliği hakkı ve buna bağlı olarak iletişimin gizliliğinin ve kişisel verilerin korunması, demokratik toplumların varlığı için merkezi konumdadır. Çünkü ifade ve bilgi özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel hakların uygulanmasının koşulunu oluşturmaktadır. [45] Özel yaşamın gizliliği hakkının yokluğunda ifade, bilgi edinme, bilgiyi yayma, iletişim ve örgütlenme haklarının varlığından söz edilemez. İletişim gözetimi de dahil olmak üzere, özel yaşamın gizliliği hakkını sınırlandıracak faaliyetler yalnızca yasayla ve, meşru bir hedefe ulaşmak için gerekli ve bu hedef doğrultusunda ölçülü bir biçimde konumlandırılırsa meşru olabilir. [46]

“Kişisel Verileri Koruma” yasa tasarısı hala yasalaşmamıştır. Yasa olmadan Anayasa’ya konulan ilgili maddeler göstermelik olmaktan öteye gitmemektedir. Bu da devlet kurumlarının ve şirketlerin diledikleri gibi at oynatabileceği bir boşluk doğurmaktadır. Bu boşluk sebebiyle dinleme skandalları gündelik olay haline gelmiştir. İnsanların hukuksuz dinleme ve izleme faaliyetlerinden hareketle hazırlanan iddianamelerle tutuklanması hiç sorgulanmamaktadır. Adım adım kurulan ve herkese kendisinin gözetlendiğini hissettiren “süper-panoptikon” temel hak ve özgürlük ihlallerini sıradanlaştırmaktadır.

“Kişisel Verileri Koruma” yasa tasarısının 10 yıldan fazla bir süredir Meclis’e gidip geri dönmesinin başlıca iki nedeni vardır: Birincisi devlet, kolluk ve istihbarat birimlerini hukukun üzerinde görerek yasadan muaf olmalarını istemektedir. Diğer bir deyişle eski “yasal fişleme” düzeninin devam etmesi için bu birimlere istisna konmasını istemektedir. İkincisi, dünyada ciddiye alınan Kişisel Verileri Koruma ile ilgili kanunlar, özerk bir “Kişisel Verileri Koruma Kurumu” öngörmektedir. Hazırlanan birçok taslaklarda böyle bir Kurumun oluşturulmasını öngörülmesine rağmen, Kurum üyelerinin çoğunluğu Hükümet ataması ile görevlendirilecektir. Bu durum uluslararası ölçekte Kanunun ve Kurumun ciddiye alınmamasıyla sonuçlanacaktır. Yasa bu sorunları gidermeden çıkarsa, Türkiye ticari olarak “güvenilmez ülke” statüsünü tescil edeceğinden düzenlemeyi çıkarmak yasa koyucunun işine gelmemektedir. Maalesef kanun koyucunun yurttaşların verilerini korumak gibi öncelikli bir sorunu olmadığını, yasanın bir bir türlü geçmemesinden ve istenilen ayrıcalıklardan anlayabiliyoruz. [47] Hükümet, en son açıkladığı “demokrasi paketi”nde “Kişisel Verileri Koruma” yasasının çıkarılacağı sözünü verdi. Ancak Ama eğer 2012 tarihli tasarıdan [48] söz ediliyorsa, bu metnin bırakın ilgili AB standartlarını karşılamayı, içerdiği muafiyet ve istisnalarla mahremiyet hakkı konusunda ülkeyi daha geri bir duruma götüreceği açıktır.

Elektronik haberleşme sektöründe “Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğin Korunması Hakkındaki Yönetmeliği”ne, bazı değişikliklerle güncelleme yapıldı ve yeni yönetmelik Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. [49]

Avrupa Birliği veri koruma standartlarına (95/46/EC sayılı AB Veri Koruma Direktifi) biraz daha yaklaşılmış olması; kişisel verilerin yurtdışına çıkarılamaması; kullanıcı rızasının sadece alınan hizmete özgü olarak kullanılabilmesi; kişisel veri korunması ve güvenliğinden işletmecilerin sorumlu tutulması ve güvenlik risklerinden kullanıcıları haberdar etme yükümlülüğünün getirilmesi; saklanan verilerin ilgili faaliyetten sonra silinmesi veya anonim hale getirilmesi; kullanıcılara rızalarını istedikleri zaman geri alma imkanı tanınması; veri saklama sürelerinin sınırlandırılması gibi maddeler bu yönetmeliğin pozitif taraflarıdır. Ama öte yandan “Kurum, gerekli gördüğü hallerde işletmecilerden, kişisel verilerin saklandığı sistemlere ve alınan güvenlik tedbirlerine ilişkin tüm bilgi ve belgeleri isteme, ayrıca söz konusu güvenlik tedbirlerinde değişiklik talep etme hakkını haizdir.” gibi ciddi hak ihlallerine gebe muğlak ifadeler tedirgin edicidir. Ayrıca “kişisel veriler yurtdışına çıkarılamaz” şeklindeki uygulama, diğer maddeler 24 Temmuz itibariyle yürürlüğe girerken, 1 Ocak 2014 itibariyle yürürlüğe girmektedir. Bu ertelemenin sebebi de süphelere neden olmuştur. Bu yönetmelik, AB standartlarına biraz yaklaşsa da, Ocak 2012’den beri Avrupa Birliği’nin, 1995’ten kalma veri koruma düzenlemelerini reforme edecek ve kullanıcı haklarına odaklanan yeni bir çalışmayla [50] standartlarını yükseltecek olması bu yönetmeliği kadük bırakacaktır.

Kişisel Verileri Koruma Yasasının çıkmamasının bir nedeni de toplanan verilerin çok kârlı bir meta olmasıdır. Bir kaç örnek verelim: MEB, 17 milyon öğrencinin bilgilerini GSM şirketlerine sattı [51]/; Sağlık Bakanlığı, SağlıkNet 2 sistemiyle topladığı hasta bilgilerini satışa çıkartıyor [52] [53] [54][55] [56]; (bu konuda bir imza kampanyası: [19]); SGK’nın elindeki verileri 72 milyon liraya sattığı ortaya çıktı [57] [58] Satılan veriler sayesinde firmalar hedefledikleri yurttaşların peşlerine düşmekte ve mesela evinize gelen bir anketör “Kürtaja karşı mısınız”, “alkol kullanıyor musunuz”, “boşanmışsınız, eski eşinizin mesleği neydi” gibi sorular sorabiliyor.[59] Yeni çipli kimlik kartlarının ardında kurulan sistemle tüm veriler ilişkilendirildiği zaman olacakları düşünmek ise bizleri oldukça kaygılandırmaktadır.

Son olarak Sağlık Bakanlığı’nın bir duyuru yayınlayarak ilgili kurumlardan hastaların sağlık verilerini bakanlığa ulaştırmalarını istemesine Anayasa Mahkemesi, bakanlığın bu verileri toplama yetkisinin olmadığını söyleyerek karşı çıktı ve işlemi iptal etti.

Gerek ticari şirketlerin gerekse devletlerin yurttaşların kişisel bilgilerine giderek daha çok göz dikmeleri yurttaşlarda rahatsızlıkları arttırmakta, Web 2.0’ın gelişmesiyle zayıflayan özel yaşamın gizliliği talebi yeniden güçlü bir yönelim haline gelmektedir. Dünyanın her yerinde, devletlerin direncine rağmen kişisel verileri koruma düzenlemelerinin bireyler lehine güçlendirileceğini göreceğiz. Mahremiyet ve özel yaşamın gizliliği hakkı, İnternet’le ilgili sivil toplum örgütlenmelerinin düşünce ve ifade özgürlüğü ile birlikte en temel dinamiklerinden biri haline gelecektir.

Şeffaf olması gereken, devletler, iktidar odakları, kurumsal yapılardır, bireyler değil. Aksi takdirde demokrasiden söz edilemez. Özel alanımızı kendimizin belirleyebileceği, farklılıkları ve çeşitlilikleriyle zenginleşen bir açık kamusal alanda yaşamak için hertürlü sivil inisiyatifle birlikte uzun bir mücadele bizleri beklemektedir.

5. İnternet ortamında nefret söyleminin varlığı

Sıradan insanın çevresinde tanık olduğu ve haber niteliği taşıdığını düşündüğü materyalleri Twitter, Facebook, YouTube, bloglar gibi sosyal medya ortamlarında paylaşması sonucunda ortaya çıkan yurttaş gazeteciliği ile birlikte evrilen gazetecilik, geleneksel medyada veya anaakım medyada temsil edilmeyen kimliklerin ve olguların temsil edilmesine olanak vermekte ve bu anlamda toplumların demokratikleşmesine olumlu bir katkı yapmaktadır. Ancak öte yandan bu yeni medya ortamlarında, bizatihi kullanıcılar tarafından fütursuzca üretilen olumsuz içerik örneklerinin yanı sıra geleneksel medyada rastlanan olumsuzlukların (erkek egemen söylem, temsil sorunları, nefret söylemi, vb.) yeniden üretildiği ve yeni medya ortamlarının bu olumsuz içeriklerin yayılımını kolaylaştırdığı gözlenmektedir. Diğer bir deyişle yeni medya ortamları bir yandan demokratikleşme için diğer yandan da nefret söylemi gibi olumsuz pratikler için alternatif ortamlar sunmaktadır. Özellikle mobil iletişim araçları sayesinde, yeni medya ortamlarına her an her yerde kolaylıkla ulaşılabiliyor olması nefretin de mobil hale gelmesine neden olmakta ve bu bağlamda İnternet ortamlarındaki kimlik performansları nefret performanslarına dönüşmektedir. Geleneksel ve yeni medya ortamlarında dolaşıma giren, çoğunlukla önyargı ve negatif stereotiplerden kaynaklanan nefret temelli söylemsel pratikler, nefretin sıradanlaşmasına, normalleşmesine ve sonucunda da kanıksanmasına yol açmakta ve bu durum, en uç noktada nefret suçlarına kadar gidebilecek sonuçlar doğurabilmektedir. Böylelikle toplumsal yaşamda gündelik hayatta karşılaşılan fiziksel, duygusal ve cinsel şiddetin yanına bir de dijital şiddet eklenmektedir (Özarslan, 2013)[60].

Ocak-Kasım 2013 tarihleri arasında Türkiye’de İnternet ortamında üretilen nefret söyleminin ele alındığı bu bölümde öncelikle bu dönemde Türkiye’nin gündeminde olan ve geleneksel medyada öne çıkan bazı önemli olaylara/ifadelere bakılmış, bu olayların/ifadelerin İnternet’teki farklı ortamlarda nasıl algılandığı üzerinde durulmuştur. Geleneksel medyada olduğu gibi İnternet ortamında da önyargılı, provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil kullanıldığına tanık olunmuştur. Türkiye’deki ekonomik, sosyal ve kültürel çatışmalar sonucunda ortaya çıkan toplumun farklı kesimlerindeki kutuplaşmaların İnternet ortamında daha da keskin bir şekilde sürdürüldüğü, İnternet ortamında her kullanıcının iletisi ile yeniden üretildiği ve kişilerin ya da grupların kendisinden farklı olana -“öteki”ne- yönelik tahammülsüzlüğünün giderek arttığı gözlenmiştir. Genellikle “taraftarlık” ruhuyla hareket edilen gerçek yaşamdaki siyasi ortamda karşıt gruba yönelik siyasi üstünlük sağlama çabaları aynı şekilde İnternet ortamındaki politik atmosferi de belirlemektedir. Tarafların birbirlerinin ifadelerini referans alarak yürüttüğü siyasi söylemlerde, İnternet ortamının verdiği sanallık ve özgürlük sayesinde, tarafların kimi zaman bilinçli kimi zaman da bilincinde olmadan abartma, çarpıtma, karalama, aşağılama, itibarsızlaştırma, hakaret ve hatta küfre varan ifadeleri daha rahat kullandığı görülmektedir. Buna ek olarak gerçeğe dayanmayan ya da abartılı bilgilerin çok da sorgulanmadan dolaşıma girmesi İnternet ortamlarındaki siyasi atmosferde belirleyici olabilmektedir. Tüm bunlar, geleneksel medyada sıklıkla kullanılan ayrımcı dil sonucu toplumun farklı gruplarına mensup olan ya da olduğu varsayılan kişi ya da kişilere yönelik düşmanca algı ve tutumların İnternet ortamlarında sıradan insanlar tarafından da üretildiğini/tekrarlandığını göstermektedir. Diğer bir deyişle bir yandan geleneksel anaakım medyanın İnternet ortamlarındaki nefret söylemini tetiklediği, diğer yandan da İnternet ortamlarının kendine has dinamikleri nedeniyle daha rahat üretilen ve dolaşıma giren nefret söyleminin hem anaakım medyayı hem de gündelik hayatı olumsuz etkilediği görülmektedir. Politikacıların da zaman zaman nefret içeren söylemler üzerinden politika yapmaları ve totaliter yaklaşımları, eyleyemeyen insanları söylemeye itmekte ve manipülasyona açık olan İnternet ortamı bir uzlaşı zemini olmak yerine kutuplaşmış grupların nefret ürettiği bir zemin haline gelebilmektedir. Ayrıca gerek geleneksel medyada gerekse yeni medya ortamlarında nefret söyleminin yaygınlaşması, nefreti gündelik hale getirmekte, normalleştirmekte ve kanıksanmasına neden olmaktadır. Bu noktada nefret suçlarını önceleyen nefret söylemi ile mücadele aciliyet kazanmaktadır.

Ocak-Kasım 2013 döneminde etnik kökene, dini kökene, politik gruplara, kadınlara ve LGBT bireylere yönelik nefret söylemi açısından öne çıkan bazı olayların/olguların İnternet ortamlarındaki tezahürleri ve İnternet ortamlarında nefret söylemi ile mücadele örneklerinden bazıları şöyledir:

Politik grup/etnik kökene yönelik nefret söylemi: Şubat 2013’de bazı BDP’li milletvekilleri çözüm sürecine destek amacıyla Karadeniz illerine gitmiş ancak Sinop ve Samsun’da çıkan olaylar nedeniyle Karadeniz turu iptal edilmiştir. Milletvekillerinin Karadeniz’e gitmesi, Twitter, Facebook, YouTube gibi sosyal medya ortamlarında küfür, hakaret içeren sözcüklerle tartışılırken, haber sitelerindeki okur yorumlarında da benzer nefret söylemi örnekleri hatta nefret suçuna davetiye çıkaran tehditler hiçbir moderasyon müdahalesi olmaksızın yayınlanabilmiştir.

İsrail ve Yahudiler de geleneksel medyada olduğu gibi İnternet ortamlarında hedef alınan gruplardan olabilmektedir. İslami Yardım Vakfı İHH Başkanı Bülent Yıldırım, 10 Ekim 2013’de attığı tweet’te, 2010′da Mavi Marmara Gemisi olayıyla ilgili olarak Türkiye’de yaşayan Yahudi yurttaşları hedef haline getirmiştir. “Gemide bize saldıranlar arasında Türkçe bilen Türkiye’de yaşayan siyonist Yahudiler vardı. Bunların hesabını verecekler.” Yine Taksim Gezi Parkı protestolarının dış odaklar tarafından örgütlendiği iddiası ve “faiz lobisi” söylemi Yahudi lobisinin hedef alınmasına neden olmuştur. Ayrıca Yıldız Teknik Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Ahmet Atan’ın Gezi eylemleri ile ilgili olarak “Yahudi, Ermeni ve Rumsanız Gezi eylemlerinde aktif rol almanızı anlayışla karşılıyorum. Lütfen soyunuzu araştırın” şeklindeki ırkçı tweeti, Yahudi, Ermeni ve Rumlara yönelik nefret söylemi örneğidir. Yine geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Hrant Dink cinayeti ve Hocalı olayları üzerinden Ermenilere yönelik nefret söylemi üretilmiştir.

Yabancılara ve göçmenlere yönelik nefret söylemi: 2013’de iktidar ve muhalefet Türkiye’ye yerleştirilen Suriyeli göçmenler üzerinden sert bir tartışma yürütmektedir. Benzer bir kutuplaşmanın İnternet ortamlarında da yaşandığı gözlenmiş ve Suriyeli mültecilere yönelik nefret söyleminin İnternet’te yayıldığı görülmüştür. Özellikle Suriyeli mültecilere üniversite sınavına girmeden üniversiteye girebilme hakkı verilmesi sosyal medyada gündem olmuş ve kullanıcıların nefret içeren ifadeler kullandığı görülmüştür. Örneğin Ekşi Sözlük’te “türkiye’de suriyeli istemiyoruz kampanyası” şeklinde bir başlık açılmış, 38 sayfalık başlıkta bunun ayrımcılık olduğunu belirten girişler kadar yabancı düşmanlığını teşvik eden girişlerin bulunduğu tespit edilmiştir.

Kadınlara yönelik nefret söylemi: Geleneksel medyanın erkek egemen dili neredeyse başından beri kadınları eksik/yanlış temsil, ayrımcı dil ve nefret söyleminin hedefi haline getirmiştir. Bu söylem gerek çevrimiçi medya içeriklerine yapılan yorumlarda gerekse sosyal medya ortamında yeniden üretilmekte hatta içerdiği nefret söyleminin tonu da artmaktadır. Örneğin TRT 1’de yayınlanan bir iftar programına katılan Ömer Tuğrul İnançer’in hamilelere yönelik ayrımcı söylemi ne programın sunucusunun müdahalesine uğramış ne de düzenleyici kurumlar tarafından uyarıya konu olmuştur. Söz konusu tartışmaların dozu sosyal medyada daha da artmış, Twitter’da #direnhamile etiketi (hashtag), Ekşiszlük’te “Ömer Tuğrul İnançer”, “yolda hamile kadın görünce rahatsız olan dinci”, başlıkları altında sert tartışmalar yaşanmıştır. Bu ortamlarda hamilelik/kadın bedeni ve din üzerinden kutuplaşma yaşandığı ve tarafların birbirlerine karşı nefret söylemi ürettiği gözlenmiştir.

Yine son dönemde siyasi ve sosyal olayları soyunarak protesto eden bir kadın örgütü olan Femen’in Türkiye’ye gelişi gerek anaakım medyada gerekse sosyal medyada önemli gündem maddelerinden biri olmuştur. Ancak Femen’e karşı tepkiler kullandıkları yöntemin eleştirisinden çıkıp yabancı düşmanlığına, kadına ve kadın bedenine hakarete dönüşmüştür. 30 Ekim 2013 tarihinin trending topic’lerinden (popüler başlık) biri #Femen_Türkiyeden_Defol’dur.

2013 boyunca Türkiye’deki cinsel tecavüz vakalarıyla ilgili olarak yıl boyunca zaman zaman tecavüzcünün tutuklanmaması ya da serbest bırakılması, toplumda gerginliklerin artmasına neden olmuştur. Bir insanlık suçu olan tecavüzlere karşı ses çıkarmak ve toplumsal farkındalığı yükseltmek için İnternet ortamlarında duygu ve düşünceler paylaşılmıştır. Yıl boyunca kamuoyu vicdanını rahatsız eden herhangi bir tecavüz olayında kişiler örneğin Twitter’da #tecavuzleresessizkalma, #cocuktecavuzuneson, #kadınasiddeteson, #kadınkıyımınasonver, #tecavuzculerserbestbirakılmasinsessizkalma etiketleri altında duygularını paylaşmıştır. Yine gündemi oldukça meşgul eden Sara Sierra cinayeti ile ilgili olarak Ekşi Sözlük’te ve Twitter’da bu konu ile ilgili açılan etiketlerde (örneğin #saraisierra) komplo teorilerinin üretildiği görülmektedir. Buna ek olarak Gezi Parkı eylemlerine katıldığı için tutuklanan Elif Kaya, Şakran Kadın Cezaevinde tacize uğramış, taciz güvenlik kameraları tarafından kaydedilmiştir. Tacize karşı dava açan Elif Kaya için #tacizedirenenelifiyanlızbırakma etiketi açılmış ve destek tweet’leri yazılmıştır.

Kadın bedenin İnternet ortamlarında gündem olduğu bir başka olay ise Bakan Hüseyin Çelik’in sunucu Gözde Kansu’nun dekolte kıyafeti ile ilgili ifadeleridir. Bunun üzerine Twitter’da #direndekolte, #direngozdekansu gibi etiketler açılmıştır. Sunucunun işten atılması üzerine sunucuya destek eylemleri sosyal medya üzerinden organize edilmiştir. Gündelik hayatta kadına yönelik nefret söylemi ve suçlarına karşı yeni medya ortamlarında yürütülen farkındalık kampanyaları olarak değerlendirilebilecek bu pratikler, yeni medya ortamlarının nefret söylemi ile mücadelede de etkin olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

LGBT bireylere yönelik nefret söylemi: Medya izleme gruplarının raporlarında görülmüştür ki LGBT bireylere yönelik nefret söylemi ülke gündemine bağlı kalmaksızın sürekli olarak özellikle muhafazakâr medyada kendine yer bulabilmektedir. Buna müdahale edilmeyen okur yorumları da eklendiğinde bu bireyleri hedef alan nefret söyleminin hem sayı hem de nicelik bakımından ciddi boyutlarda olduğu söylenebilir.

Bunu bir örnekle somutlaştırmak durumun ciddiyetinin anlaşılması açısından yararlı olabilir. Habervaktim adlı site düzenli olarak LGBT bireyler ve etnik/dini kökenleri hedef alan nefret söylemi örnekleri yayınlanmaktadır. 4 Şubat 2013 tarihinde yayınlanan “BDP’den ‘Ahlaksızlık Terörü’ne De Destek”[61] başlıklı haber bunların en çarpıcı olanlarından biridir. Haberde LGBT bireyler “sapkın” olarak nitelendirilirken habere konu TSK Disiplin Suçları Kanunu’nda değişiklik talep eden Kaos GL Derneği’ne destek veren BDP de terör destekçisi olarak tanımlanmıştır. Haberdeki ton okur yorumlarında daha da uç boyutlara taşınabilmiştir.

Diğer tarafta sosyal medya da bu konuda nefret söylemi örnekleri ile doludur. Örneğin cinsiyet değiştirme ameliyatı olan oyuncu Nil Erkoçlar’ın (Rüzgar Erkoçlar) durumu, Ekşi Sözlük’te “Rüzgar Erkoçlar” başlığı altında ele alınmıştır. Buradaki bazı ifadeler olayı insan hakları temelinde ele alırken bazı ifadeler nefret söylemi içermektedir. Twitter’da açılan #ruezgarerkoclar etiketinde ise bir birey üzerinden adeta tüm LGBT bireylere yönelik hakaret ve nefret söylemi örneklerine rastlanmıştır. Bunların pek çoğunun esprili içerik üretmek adına kullanılması dikkat çekicidir. Mesela her iki sosyal medya ortamında da cinsiyetçi dil, örneğin sözü edilen kişinin “yakışıklı”lığı ya da cinsel yönelimi komiklik üzerinden sıkça vurgulanmıştır.

Buna karşın İnternet ortamları LGBT bireylere yönelik nefret cinayetleri konusunda farkındalık yaratmak için olumlu bir zemin de olmuştur. Örneğin, Temmuz 2013 boyunca Gaye, Dora, Doğa, Özge isimli 4 trans bireyin öldürülmesi nedeniyle Twitter’da #transcinayetlerinedurde, #transfobioldurur, #transcinayetlerinesescikar, #transcinayetleripolitiktir etiketleri açılmıştır. Yine 2008’de eşcinsel olduğu için babası tarafından öldürülen Ahmet Yıldız’ın davasının olduğu Temmuz 2013’de #nefretcinayetlerinedurde etiketi altında paylaşımlar yapılmıştır.

Dini inanç ve mezhep temelli nefret söylemi: Nisan 2013’de besteci ve piyanist Fazıl Say’ın, Twitter üzerinden paylaştığı Ömer Hayyam rubaisinde “dini değerleri alenen aşağıladığı” iddiasıyla açılan davada suçlu bulunması öncelikli olarak nefret söylemiyle mücadele için oluşturulmuş bir yasa maddesinin (TCK 216) amacından farklı olarak düşünce özgürlüğünü kısıtlamak için kullanımının yeni bir örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Karar tanımı konusunda kafaların henüz net olmaması nedeniyle ülkeyi nefret söyleminin kapsamı hakkında da ikiye bölmüştür. Dolayısıyla konu sosyal medyada da yoğun biçimde tartışılmıştır. Say’ı destekleyenler ve protesto edenlerin kutuplaştığı hem Say’a karşı hem de birbirlerine karşı nefret söylemi ürettikleri görülmüştür. Bkz: #direnFazılSay, #direnHayyam. Ekşi Sözlük: “Fazıl Say”, “Fazıl Say’a 10 ay hapis cezası verilmesi”, “Fazıl Say’ın 1,5 yıl hapis istemiyle yargılanması” “Müslümanların piyanodan nefret etmesi” vb. Benzer şekilde 2012’de Hz. Muhammed’e hakaret ettiği gerekçesiyle Mayıs 2013’de 13,5 ay hapis cezasına çarptırıldığı haberi üzerine Sevan Nişanyan 2012’de olduğu gibi 2013’de de yine sosyal medyada nefret söyleminin hedefi haline gelmiştir: Bkz: #sevannisanyan. Peygambere hakaret içeren bir başlık açtığı gerekçesiyle Ekşi Sözlük de Twitter’da hedef alınmıştır: #soysuzekşisözlük, #haddinibilsoysuzekşi, #ekşisözlükkapatılsın.

Son olarak Ankara Tuzluçayır’da cami-cemevi projesinin protesto edilmesiyle Alevilere yönelik nefret söylemi de ilgili dönemin kayıtları arasında yerini almıştır. Bu kayıtlar arasında çeşitli forum gönderileri de bulunmaktadır[62]. Özellikle gündemde yer alan ve farklı inanç ya da etnik aidiyetlere sahip grupları ilgilendiren konularla ilgili yorum ve gönderilerde, sıklıkla üzerine konuşulan konun dışına çıkılarak, kutuplaşmalar artmakta ve bu doğrultuda çevrimiçi ortamların nefret söylemi üretimi/dağıtımı/yayılımı için bir uzam olarak kullanıldığı söylenebilmektedir. Bununla birlikte Alevilerin protestoları da sosyal medya ortamlarına taşınmış ve #alevilerdireniyor, #direntuzluçayır, #İzettinDoğanİstifaet etiketleri altında paylaşımlar yapılmıştır.

Engellilere yönelik nefret söylemi: Aralık 2012’nin son günlerinde AKP Malatya İl Gençlik Kolları Üyesi Melik Birgin, Twitter hesabından İstanbul Milletvekili Şafak Pavey’e “Allah bir bacağını almış, hâlâ küfürden uyanmazsın, nedir bu inatçılık!” şeklinde ayrımcılık ve nefret içeren Twitter mesajı göndermiş ve mesajın yankıları 2013 başında da devam etmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekili Şafak Pavey, Başbakan Erdoğan’a mektup yazmış ve kendisi hakkında ayrımcı tweet atan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) üyesinin görevden alınmasını istemişti. “İslam’a karşı nefret suçu için BM’ye başvuracağınızı açıklamalarınızdan öğrendim. Ancak partinizin yerel bir üyesinin küstah tweet’ine karşı bir uygulama yapmazsanız, insanlığa karşı işlenmiş suçlardaki en güçsüz ve en sessiz çoğunluğa karşı ahlaki borcunuzu yerine getirmeyip, sadece sempati bağlarınız olan nefret suçu mağdurlarına karşı hassasiyet gösterdiğinizi düşüneceğim. Sizden ricam şahsımda kimlik olarak temsil edilen ülkemin bütün engellileri adına AKP Malatya Gençlik Kolları MYK üyesi ayrımcı fanatiği görevinden, tam da bu nedenle almanız… Belki bunu yaparsanız nefret suçlarına karşı tavizsiz bir samimiyet başlangıcını seçmeninize gösterebilir ve bundan sonra partinizde bu tür yaklaşımlarda bulunanlara karşı insanlığın ortak değerleri konusundaki yaklaşımınızı sunmuş olursunuz.”

Gezi Parkı Eylemleri sürecinde artan nefret söylemi: İnternet ortamında Gezi Parkı protestolarına ilişkin çok sayıda paylaşım yapılmıştır. Özellikle sosyal medya ortamlarında net bir kutuplaşma olduğu görülmüştür. Politikacıların protesto gösterilerine ve gösterilere katılanlara dair söyledikleri üzerinden şekillenen tartışmalarda taraflar arasında zaman zaman küfürleri de içeren nefret söylemlerine rastlanmaktadır. Ancak öte yandan Gezi süreci İnternet ortamlarında nefret söylemine yönelik farkındalık yaratılması konusunda da katkıda bulunmuştur. Ayrımcı, cinsiyetçi dil ve/veya küfür içeren ifadelerin paylaşılmaması yönünde çağrılar da yapılmıştır. Kimi zaman da olumlu olmayan ve hatta aşağılamak amacıyla politikacılar tarafından kullanılan ifadeler, hedef alınan grup tarafından bir kimlik olarak benimsenmiş ve hatta sosyal medya profil ismi olarak kullanılmıştır. Örneğin “çapulcu.” Bu durum da nefretin her zaman amaçlandığı gibi işlemediğini ortaya koymaktadır. Gezi Parkı protestoları döneminde bazı ünlülerin de bu protesto gösterilerini desteklemesi, bazı gazetelerin bu kişileri hedef göstermesi, sosyal medyada da hedef haline gelmelerine neden olmuştur. Örneğin Mehmet Ali Alabora’ya yönelik #mehmetalialaborasilivriye etiketi üzerinden linç kampanyası başlatılmasıyla #direnMehmetAliAlabora ve #direnMemetAliAlabora, #MemetAliAlaboraCANdır, #memetalialaborayanındayız, #memetalialaboraonurumuzdur etiketleri üzerinden tarafların birbirlerine saldırdıkları gözlenmiştirOoyuncu Levent Üzümcü için de benzer etiketler üzerinden linç kampanyası yapılmış ve oyuncuyu destekleyenler de yine benzer etiketler kullanmıştır: #haddinibilLeventÜzümcü ve #LeventÜzümcüCandır, #LeventÜzümcüonurumuzdur.

Burada altı çizilmesi gereken bir diğer tespit ise bazı siyasetçilerin Twitter mesajlarıyla ya da açmış oldukları etiketlerle tartışmaların tansiyonunu yükseltmesi, nefret söylemine yol açabilecek tartışmaları tetiklemesidir. Örneğin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın Gezi protestocularını hedef alan #VatanHainiGeziciler, #HainlerOkmeydanında gibi etiketleri desteklemesi ya da BBC Muhabiri Selin Girit’i #INGILTEREADINAAJANLIKYAPMASELINGIRIT etiketiyle hedef göstermesi, bu etiketler altında yorum yazanları cesaretlendirmiştir. Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın Türkiye’nin 2020 Olimpiyatları’nı kaybetmesinin ardından attığı “Kına stokları tükenmiş!” tweeti de tartışmaları alevlendirmiş, karşılıklı açılan etiketlerde taraflar birbirilerini “vatan hainliği” ile suçlarken diğer taraf #AldınızmıOlimpiyatı gibi etiketlerin altında zaman zaman hakaret dozunu epey yükseltmiştir.

Nefret içerikleriyle ilgili olarak Twitter etiketler üzerinden farklı düşünen kesimlerin sözlerini birbirine taşımasına ve bu yolla karşılıklı nefret söylemi üretiminin görünür biçimde bulunmasına olanak tanımaktadır. Belirtmek gerekir ki farklı görüşlere ait içeriklerin bir arada bulunduğu pek çok yeni medya aracında/ortamında/uygulamasında bizatihi kullanıcılar tarafından nefret söylemi üretimi sıklıkla görülmektedir. Ne var ki Facebook gibi, bir sayfa sahibinin ya da yöneticisinin olduğu ve belirli bir görüşü temel alan içeriklere yönelik ortamlarda, oluşturulmuş sayfa içeriğine karşı çıkan kullanıcılar tarafından üretilen içeriklerin büyük bölümü, sayfanın sahibi/yöneticisi tarafından ortamdan kaldırılmaktadır. Karşıtlık, kutuplaşma ve ötekileştirme pratiklerinin yayından kaldırıldığı Facebook benzeri ortamlarda üretilen nefret söyleminin takip edilebilmesini güçleştirmektedir. Ancak geriye dönük takibin çoğunlukla yapılamıyor olması, bu ortamların nefret söyleminden arındırılmış ortamlar olduğu anlamına gelmemektedir. Özellikle toplumsal niteliği olan Facebook grup ve sayfalarında üretimine başlanan nefret söylemi, daha sonra bireysel hesaplar üzerinden karşılıklı biçimde devam edebilmektedir. Farklı görüşteki içeriklerin bir arada bulunduğu forum gibi uygulamalarda ise, uygulamada moderasyonun bulunup bulunmaması ya da moderasyonun düzeyi ve moderatörlerin kendi görüşleri nefret söylemi barındıran içeriklerin ortamda “asılı” kalabilmesine sebep olabilmektedir.

Yukarıda kapsamlı olarak farklı nefret söylemi türlerini örneklerle somutladık. Bu bulguları değerlendirecek olursak; Ocak-Kasım 2013 tarihleri arasında Türkiye’de İnternet ortamında üretilen nefret söyleminin kaynağının çoğunlukla nefret dili ve ayrımcı söyleme sıkça yer veren muhafazakâr yayın çizgisine sahip haber siteleri ve onlara gelen okur yorumları ile sosyal medya olduğu tespit edilmiştir. Haber kaynakları geleneksel medyada olduğu gibi çoğunlukla etnik/dini köken, politik grup ve cinsel yönelim nedeniyle nefret söylemine başvururken bazen bu grupların birden fazlasını birlikte hedef alabilmektedir. Türkiye’de haber kaynaklarının okur yorumları kısmı çoğunlukla moderatör denetimindedir. Ancak çoğu zaman küfür, nefret, hakaret içeren yorumlar moderasyon müdahalesiyle karşılaşmadan yayınlanabilmektedir. Ayrıca konuyla ilgili yaptığımız genel bir tarama sonucuna göre Türkiye’de İnternet haber sitelerine yorum ekleme sürecinde ayrımcı söylem, nefret söylemine ilişkin herhangi bir uyarı bulunmamakta, bazı haber sitelerine üyelik gerekmeden doğrudan yorum eklenebilmektedir. Sosyal medyada ise gündemle ilişkili olarak tartışmalar, politik kutuplaşmanın da etkisiyle, taraftarlık düzeyinde yürütülmekte, İnternet ortamının verdiği sanallık ve özgürlük sayesinde, tarafların kimi zaman bilinçli kimi zaman da bilincinde olmadan abartma, çarpıtma, karalama, aşağılama, itibarsızlaştırma, hakaret ve hatta küfre varan ifadeleri daha rahat kullandığı görülmektedir. Buna ek olarak bazı siyasetçilerin, gazetecilerin tweet’lerinde kullandıkları üslubun politik kutuplaşmayı daha da derinleştirdiği, tartışmalardaki üslubun tonunu yükselttiği ve nefret söylemini tetiklediği tespit edilmiştir.

Alternatif Bilişim Derneği olarak, İnternet ortamlarında nefret söylemi ile mücadele etmek için geliştirdiğimiz önerilerimiz şunlardır:

  • Türkiye’de genellikle hedef alınan gruplara yönelik anahtar sözcüklerin belirlenmesi ve buna göre İnternet ortamlarının izlenmesi ve bu konuda bilimsel araştırmalar yapılması
  • Nefret söylemi içeren içeriğin yayınlandığı siteye/şirkete/servis sağlayıcıya vb. şikayet bildirilmesi ancak bu şikayetlerin ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi.
  • Yeni medya okuryazarlığı konusunda eğitimler verilmesi ve toplumsal farkındalığı arttırıcı kampanyalar yürütülmesi
  • Nefret söylemi/suçu mağdurları ile dayanışma yapılması ve destek olunması
  • Uluslararası işbirliği yapılması
  • Akademik çevrelerin, STK’ların ve mağdurların taleplerinin dikkate alındığı yasal düzenlemelerin yapılması

6. Sosyal medya ortamlarına yönelik günah keçileştirme, tutuklamalar ve sansür

Türkiye izlenen yasakçı uygulamalar nedeniyle Freedom House Report’a göre, İnternet Sansürü’nde son 3 yıldır izlenen ülkeler arasındadır. Sosyal medya gerek haber alma, gerekse insanları bir araya getirme gücü nedeniyle hükümetin yeni hedefleri arasındadır. Bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve bir çok hükümet yetkilisi tarafından ‘baş belası’, ‘ehlileştirilmesi’ gereken olarak tarif edilen sosyal medyayı denetlemek, sansürlemek ve hatta insanları gözaltına almak için birimler kurulması gündemdedir. Siyasi ikitidarın İnternet’te uyguladığı sansürü ve denetimi sosyal medyaya da taşımak istemektedir. YouTube sansürünün hem Türkiye’de hem de dünyada ciddi tepkiye neden olması büyük sosyal medya sitelerine erişim engeli seçeneğini ortadan kaldırmaktadır. Ancak hükümet yetkililerinin açıklamaları ve takiben kurulan birimler sosyal medyanın da sansür tehdidi altında olduğunu göstermektedir.

PKK saldırılarının ardından Bursa, Sakarya ve Gaziantep’de yaşanan Kürtlere dönük linç girişimlerinin ardından sosyal medyaya ‘anlık engelleme’ uygulamasını gündeme getirmişti.[63] Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Yıldırım “Tunus, Libya ve Mısır devrimini yapan sosyal medyadır. Bunlar, iletişim devrimidir. O yüzden orada belki hayırlı işe vesile oldular ama sosyal medya bazen büyük toplulukları gaza getirebiliyor ve yanlış yöne de yönlendirebiliyor. Bu bir tehdittir. Bunun tedbirlerinin alınması lazım. Zor, nasıl alınır, bilmem. Bunun aramızda konuşulması lazım.” açıklamasını yapmıştı. Ancak açıklamanın hemen ardından gelen tepkiler üzerine Bakan, sosyal medyaya düzenlemenin gündemlerinde olmadığını açıkladı. Sosyal medyanın denetlenmesi gerektiği fikri dönem dönem farklı bürokratlar tarafından dile getirildi. 31 Mayıs günü başlayan ve Gezi süreci olarak anılan günlerin başlamasının hemen ardından 2 Haziran 2013 günü Fatih Altaylı’nın programına konuk olan Başbakan Erdoğan’ın “Twitter denilen bir bela var. Abartı, yalanın daniskası burada. Sosyal medya denilen şey şu anda toplumun ve toplumların bana göre baş belasıdır”[64] sözleri ise yeni operasyonun işaretini verdi. Takip eden günlerde hükümete yakın kaynaklar, gazeteciler sosyal medyanın bir manipülasyon aracı olduğunu, dış mihraklar tarafından yönlendirildiğini iddia etmeye başladı. Yine aynı süreçte ‘yumurta’ hesaplar bir anda türemeye başladı. Bir anda belki de binlercesi açılan ve kullandıkları dilin benzerliği ile dikkat çeken hesaplar ‘tahrik’ amaçlı kullanıldı.

Yapılan açıklamaların ardından 4 Haziran günü bir ilk yaşandı ve 38 kişi Twitter ve Facebook’ta paylaştıkları nedeniyle gözaltına alındı[65]. Gözaltına gerekçe yapılan tweetler ise bilgi paylaşmaya dönük, “Direniş için kullanılabilecek Wi-Fi şifreleri”, “19.30’da Gündoğdu Meydanı’nda buluşuyoruz”, “Lozan Meydanı ve Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde polis var, gitmeyin”, “Gündoğdu Meydanı’na biber gazı atıldı, buraya gelmeyin”, “Tomalar gidiyor gaz sıkıyor, sopayla vuruyorlar” idi. Daha sonra gözaltına alınanlar kendilerine ‘Kaç tweet attın’ sorularının da sorulduğunu anlattı.[66] İzmir’in ardından çeşitli illerde de benzer gözaltılar yapıldı.

Haziran günlerini takip eden günlerde Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın Gezi Parkı eylemlerini ele aldığı zirvede, eylemlerin organize edildiği sosyal medyanın istihbarat birimlerince takip edilmesi kararı alındığı bilgisi basına yansıdı.[67] Yine aynı dönemde devlet yetkilileri Facebook ve Twitter ile görüşerek, kullanıcıların bilgisini istedi. İki firma da yetkililerin kendilerinden istedikleri bilgileri vermediklerini açıkladı.

Bir diğer sansür biçimi de profil ya da sayfa kapatmalar oldu. Türkiye’de BDP, Ötekilerin Postası, Yeni Özgür Politika, Kürdi Müzik gibi sayfalar kapatıldı. 6 Temmuz-12 Ağustos tarihleri arasında kapatılan ve sayıları onu aşan sayfaların sahiplerinin Kürt sorunu ekseninde politika yapan siyasetçiler olması da dikkat çekiciydi. Ezgi Başaran’a konuşan Facebook Politika direktörlerinden Richard Allan kapatmaları; şikayet ve -adını tam olarak böyle koymasa da – devletlerin kırmızı çizgileri ile açıkladı.[68] Bu durum kar mantığıyla işleyen şirketlerin, çıkar çatışmalarına göre hareket ettiğinin bir başka yansıması oldu. Türkiye Google, Facebook ve Twitter gibi şirketlerden bilgi ve müdahale isteyen ülkeler arasında.[69]Açıklanan rakamlara göre Facebook devletlerle en çok bilgi paylaşan firma.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sosyal medya için her ne kadar ‘baş belası’ nitelendirmesi yapsa da bu alanda da hükümetin iktidar mücadelesi verdiği söylenebilir. AK Partinin tüm parti teşkilatlarında sosyal medya eğitimleri vermenin yanı sıra basına yansıyan bilgilere göre 6 bin kişilik de bir sosyal medya ekibi oluşturdu. [70] Birimin temel amacının parti aleyhinde olan durumun lehe çevrilmesi, eleştirilerin bastırılması olduğu da yine haberlerde yer alan iddialar oldu. Ekim-Kasım döneminde TT listelerinde AKP lehine oluşturulan hashtaglerin uzun süre kalması da bu iddiayı doğrular bir yan taşıdı.

Toplu sosyal medya gözaltılarının yanı sıra tek tek bireylere açılan davalar da tablonun bir diğer yanını oluşturdu. Açılan dava sayısı, verilen cezalar konusunda net bir rakam bulunmasa da çok sayıda kişinin paylaştıkları ya da ürettikleri içerik nedeniyle soruşturmaya maruz kaldığı hatta ceza aldığı görüldü.[71] Twitter davalarında en bilineni Fazıl Say’ın yargılandığı ve ceza aldığı dava oldu. Say paylaştığı Hayyam’ın dizeleri gerekçe gösterilerek 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.[72] Mahkeme tarafından açıklanan gerekçeli kararda [73] ifadelerin düşünce özgürlüğü olarak değerlendirilemeyeceği belirtilirken Say’ın söz konusu tweetleri paylaşarak toplumda tartışma yarattığı ve tweet içeriklerinin toplumda yaşayan insanların yaşamış oldukları hukuk düzenine olan güvençlerini zedelediği de savunulmuştur.

Bir diğer örnek ise, AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet Hotar’ın şikayeti oldu. Hotar, gazeteci Süleyman Gençel’i kendisi hakkında sosyal medyada eleştirel yazılar yazmakla suçladı. Bunun üzerine Gençel’in evine Siber Suçlarla Mücadele ekipleri gitti. [74]

Sosyal medya alanına çeşitli müdahale biçimleri somutlaşmaya başladı. Bakanlıklar bünyesinde sosyal medya birimlerinin kurulmasının yanı sıra ‘Sanal polis düzenlemesi’ olarak tanımlanan düzenleme de hayata geçirildi. Bakanlar Kurulu 2014 programında siber suçlarla mücadele konusu da yer aldı.”Ulusal ve uluslararası güvenlik stratejilerine paralel olarak birey, kurum ve devleti tehdit eden siber suçlarla etkin bir şekilde mücadeleye devam edilecektir” ifadelerinin yer aldığı programda sorumluluk Emniyet Genel Müdürlüğü’ne verildi. [75]

“İnternette suç unsurları bulunan yayınlar tespit edilerek sayısal deliller elde edilecek, yurtdışında yapılan yayınlarla ilgili içerik çıkarma, profil kapatma ya da erişim engeli kararının alınması amacıyla Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı ile koordinasyon kurulacaktır” ifadesi ise başta fikir özgürlüğü olmak üzere en temel hakların ihlal edileceğinin sinyalini verdi. Ayrıca (Siber Olaylara Müdahale Ekipleri)’lerin kuruluşuna ilişkin tebliğ de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi [76] Hükümetin İnternet’e ilişkin genel politikalarının sosyal medyada da etkin bir şekilde hayata geçirilmek istendiği görülmektedir. Dünya çapındaki ağların kapatılması büyük yankı uyandıracağından kapatma yoluna gitme yerine denetim, gözetim ve bireylerin yargılanması yolunun izlendiği görülmektedir. Kullanıcılar bakımından Facebook, Twitter gibi büyük şirketlerin uyguladığı/ uygulayacağı sansüre karşı alternatif mecralar yaratmanın gerekliliği görülmüştür.

7. Yeni Medya Okuryazarlığı: Kuramsal ve Kavramsal Değerlendirme ve Türkiye’deki Mevcut Durum

Gezi Direnişi ve sonrasında demokratik katılımın ve müzakere kültürünün gelişimi için yeni medya/dijital okuryazarlıklar gerektiğini bir kez daha anladık. Her türlü açık ve özgür kaynağa erişimin önemini defalarca fark ettik. Özellikle siyasi otoriteler arasında sosyal medya savaşlarının yaşandığı bugünlerde, bu meseleye serinkanlı eğilmenin önemli olduğunu düşünüyoruz.

(Yeni) Medya Okuryazarlığına kuramsal bir bakış Medya Okuryazarlığı hareketinde Renee Hobbs tarafından öne sürülen yedi büyük tartışma yer almaktadır. Bunlar aşağıdaki başlıklarda toplanabilir.

1. Medya Okuryazarlığı Eğitimi Çocukları ve Gençleri Medyanın Olumsuz Etkilerinden Korumayı Amaçlamalı mıdır?

2. Medya Üretimi Medya Okuryazarlığı Eğitiminin Temel Bir Özelliği Olmalı mıdır?

3. Medya Okuryazarlığı Popüler Kültür Metinlerine Odaklanmalı mıdır?

4. Medya Okuryazarlığının Daha Doğrudan bir Politik ve İdeolojik Gündemi Olmalı mıdır?

5. Medya Okuryazarlığı Okul Temelli İlk ve Orta Öğretim Eğitim Ortamlarına Odaklanmalı mıdır?

6. Medya Okuryazarlığı Özelleşmiş bir Konu Olarak mı Öğretilmelidir, yoksa Mevcut Konuların Bağlamı İçine mi Yerleştirilmelidir?

7. Medya Okuryazarlığı Girişimcileri Medya Kuruluşları Tarafından Maddi Olarak Desteklenmeli midir?

Kanımızca, yeni medya okuryazarlığında interdisipliner bakış açısı ve kavrayış mutlaka gereklidir. Öğrenciler arasında kaynakları keşfetmek ve paylaşmak amaçlı öğrenen özerkliği gerçekten önemlidir. Açık uçlu, tehditten uzak, zevkli ve maceraperest enformel bir ortam sunan YouTube gibi sosyal medya platformları ve çoklu medya içeren etkileşim ortamları aracılığıyla kitlelere ulaşmak ve okuryazarlık kavramını iletmek daha kolay olacaktır.

Bu anlamda ‘yeni medya ve yahut dijital okuryazar’ olmak, bilişsel otorite, güvenlik ve mahremiyet, dijital medyanın yaratıcı, etik ve sorumlu kullanımı, yeniden kullanımı (küratörlük, varolan medyanın yeniden üretimi ve dolaşıma sokulması) konularını kapsar. Yeni medya okuryazarlığın eksikliği, öğrenci, çalışan ve yurttaş olarak İnternet ve yeni medya ortamlarındaki her türlü potansiyelimizi eksik kullandığımızı gösterir.

Yeni medya okuryazarlığı, medya iletilerinin eleştirel sorgulamasını ve çözümlemesini merkez alan bir dizi çekirdek yetkinliği kapsar. Jenkins’in (2006) katılımcı kültürde olmazsa olmaz “çekirdek yeni medya okuryazarlık becerileri” olarak üzerinde durduğu beceriler şunlardır:

1. Oynama: Çevreyle sorun çözme amaçlı deney yapma yetisi

2. Performans: Doğaçlama ve keşif amaçlı alternatif kimlikler benimseme yetisi.

3. Simülasyon: Gerçek dünya süreçlerinin dinamik modellerini yorumlama ve oluşturma.

4. Sahiplenme: Medya içeriğini anlamlı şekilde örneklendirme ve remikselem.

5. Çoklu görev: Kişinin çevresini tarama ve gerektiğinde odağını çarpıcı ayrıntılara kaydırma.

6. Dağınık biliş: Zihinsel kapasiteleri genişleten araçlarla anlamlı etkileşimler kurma.

7. Ortak zekâ: Ortak bir hedef doğrultusunda bilgiyi havuzlama ve notları diğerleriyle karşılaştırma.

8. Yargılama: Farklı bilgi kaynaklarının güvenilirliğini ve inanırlığını değerlendirme.

9. Medya arası gezinme: Birçok yaklaşım arasında öykülerin ve bilginin akışını izleme.

10. Ağ kurma: Bilgi arama, özetleme ve dağıtma.

11. Uzlaşma: Çeşitli topluluklar arasında gezme, alternatif perspektifleri ayırt ederek saygı gösterme, kavrama ve izleme . Jenkins’in “demokratik kapasite gelişimi için yeni medya okuryazarlığı” (2006) vurgusu web 2.0 sonrası ortak üretim, DIY (kendin üret ve paylaş) dönemini açtı ve yapısal olarak ilgi çekici (Chase ve Laufenberg, 2011) hale geldi. Bu bağlamda yeni medya okuryazarlığı konusuna farklı çerçevelerden bakmak gerekir. İlk çerçeveye göre, bilgi toplumu yetilerine sahip olmak yeni medya okuryazarlığının gereğidir (Eizenberg, Lowe and Spitzer). İkinci. çerçeve, Buckingham’ın medya okuryazarlığı kavramı üzerinden temsiliyetler, dil, üretim ve izleyicileri kapsar. Bu bağlamda aşağıdaki soruların sorulması gerekir.

*Hangi gruplar hangi nedenlerle temsil edilmiyor?

*Ne tür kimlikler sansüre uğruyor?

*Hangi dillerden yola çıkan üretimler çarpıtılıyor? Hangi kavramlar gizleniyor?

Üçüncü çerçeve, çoklu okuryazarlıklar çerçevesidir (Black, 2008; Coiro, 2003; Gee, 2007; Jenkins, 2006; Kist, 2007; Lankshear & Knobel, 2006; Lessig, 2005; Leu, et al. 2004; Prensky, 2006). Burada katılım anahtardır. Sosyal öğrenme ve akran paylaşımı esas teşkil etmektedir. Çoklu medya çoklu okuryazarlık gerektirir. Sembolik yaklaşımları çözmek ve özellikle çoklu ortamda içerik üretimi yapabilmek için bu yetkinlik şarttır. Stripling’in ifade ettiği altı aşamanın; “bağlan, meraklan, araştır, inşa et, ifade et ve yansıma yap” oluşturduğu sorgulama modeli öğrenme ortamlarında uygulanabilir. Yeni medya okuryazarlığı [77] konusunda yansımacı öğrenme gerekir. Jenkins’e göre (2006) bu katılımı yaratır. Araçları dijital olan bir aktöre dönüşmek için bu şarttır. Bu süreçte kolaylaştırıcılardan da yararlanmak gerekir:

Bu noktada, creative commons (anti-ticari, telifsiz, ortak kullanım), Mashups (yeniden kullanım araçları), etkileşim ve oyun tasarım portalları önerilebilir. Yeni medya ortamlarında gerçek etkileşim diğerlerini eşit olarak görmekten geçer ve tartışma etiğine uygun davranmakla, medeni olmakla mümkündür. Etkileşimli öğrenme ve paylaşım böylece gerçekleşir. Akran desteği ve paylaşımı ve öğretirken öğrenme (mentörlük) yaklaşımı, altı aşamanın en sağlıklı biçimde gerçekleştiği mekanizmaları barındırır.

2013 yılında neler yapıldı? Ve bu konuda Türkiye’de neler yapılabilir? Google Türkiye ve Toplum Gönüllüleri işbirliğinde Ocak-Haziran 2013’te gerçekleşen “web gezginleri” başlıklı proje Türkiye genelinde 4 kentte gerçekleşti: Sakarya, Antep, Bursa ve Hatay. Her ilden seçilen 6 üniversite öğrencisi, toplam 24 kişi öncelikle Google tarafından eğitildi. Eğitim alanları temel web bilgileri, güvenli kullanıma dair ipuçları ve Google araçlarıydı. Bu öğrenciler 4 ayrı ilde 6 ilköğretim okulunda okuyan 5’er öğrenciye ulaştı. Dolayısıyla her ilde 13-15 yaş grubundan 30 gence, 4 ilde toplam 120 gence uygulamalı yeni medya okuryazarlığı eğitimi verildi. Projenin ölçme ve değerlendirmesi de yapıldı. Sürdürülebilirliğinin sağlanması için kalıcı web portalleri ve illerde bulunan Valiliklerle direkt temasa geçildi. Öğrenci ve katılımcı seçimleri Valilik desteğiyle yapıldı. Proje belli yaş odaklı ve özellikle dijital okuryazarlık hedefleyen ilk örnek olarak başarılı sayılabilir.

İstanbul Şehir Üniversitesi’nde Eylül 2012’de gerçekleştirilen Grundtvig destekli “Demokratik Kapasite Gelişimi için Yeni Medya Okuryazarlığı” başlıklı proje ise 7 farklı Avrupa ülkesinden 23-48 yaş aralığında 23 katılımcıyla, alan gezilerini de kapsayan 10 günlük yoğun program şeklinde gerçekleşmiştir. Farklı üniversitelerden ve sivil toplum kuruluşlarından uzmanların katılımıyla, mentörlük yaklaşımını esas alan ve sonunda katılımcı projelerinin sunulduğu çalıştay, yurttaşlara dijital kapasite geliştirme olanağı sunan alternatif bir model teşkil edebilir.

Yeni medya okuryazarlığı alanında TAREM Derneğimiz ile birlikte ve Tekgıda-İş üyesi kadınları, Deri-İş, Hava-İş, TÜMTİS uzmanı kadınları kapsayan “Sendikalar, Kadın İşçiler ve Sosyal Medya-Yurttaş Gazeteciliği Eğitim Programı”nı 2013 yılında yaşama geçirdi. Yine aynı çerçevede Ekim ayında Eğitim-Sen İstanbul 3 No’lu Şubeye yönelik 12 haftalık eğitim programı başlattı. Ayrıca 4. haftasını geride bırakan bu program kapsamında geçtiğimiz Cumartesi sendikada bir atölye yapılarak 23 Kasım tarihinde Ankara’da gerçekleşen mitinge yönelik “#23KasımdaAnkaraya” hashtagiyle bir sosyal medya ‘kampanyası’ hayata geçirildi. Bu amaçla bir blog hazırlandı, Twitter ve FB hesapları açıldı bir de viral video yayınlandı.

Geçen yıl içinde Yeni Medya Okuryazarlığı çalışmaları bağlamında sınıflanabilecek diğer etkinlikler:

  • İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilgi Eğitim bünyesinde Yurttaş Gazeteciliği Sertifika Programının ikincisi 2013’te düzenlendi: [20]
  • İstanbul Üniversitesi Çocuk Üniversitesi’nde “Yeni Medya Okuryazarlığı (4,5,6,7 Sınıflar)” sertifika programı 24 Haziran – 12 Temmuz 2013 arasında düzenlendi: [21]
  • 5 Haziran 2013’te Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenen Yeni Medya Konferansı’nın kapanış oturumu da Yeni Medya Okuryazarlığı üzerine idi: [22]
  • 8 Mayıs 2013’te düzenlenen Yeni Medya Kongresi nin ana konularından biri yeni medya okuryazarlığı idi. [23]
  • 9 Mayıs 2013’de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından “Yeni İletişim Teknolojileri ve Eğitimde Dönüşüm” konulu bir panelin gündemlerinden biri de yeni medya okuryazarlığı idi. [24]
  • Alternatif Bilişim Derneği de Prof. Mutlu Binark ile özel bir video hazırladı: [25]
  • Geçen yıl içinde Yeni Medya Okuryazarlığı TRT Haber’de yayınlanan Sosyal Medya programının özel bölümlerinden birinin konusu oldu: [26]

Yeni medya ortamlarında varolan çeşitli sorunlar, örneğin; hashtag viral yayılım, Facebook dezenformasyonu, Twitter yumurtaları (sahte hesaplar), yaftalamalar ve sosyal medya üzerinden ayrımcı ve nefret yayan söylemler konusunda tedbirli olmak geekir. Ayrıca dijital gözetim, profilleme, veri madenciliği konusunda farkında olmak gerekir. Ancak tüm bu olumsuzluklar karşısında kendimizi çaresiz hissetmemek gerekir. Yeni medya okuryazarlığı ve onun potansiyelleri yurttaş olarak bizi güçlendirecektir.

Bunun için, kanımızca yukarıda sıraladığımız projeler benzeri projelerin, eğitimlerin farklı yaş gruplarına eğilen, ve mümkünse farklı toplum kesimlerinin çeşitlilik gösteren ihtiyaçlarına yönelik tasarlanması gereklidir. Bu tip işbirliklerinin sağlanabilmesi için fikirlerin toplandığı ortak havuz yaratılıp, sivil insiyatiflerin kamuyla ortaklaşa hareket ettiği, kitle-kaynaklı fikirlerin gerçekleştirilmesini sağlayan, özel sektör sponsorluklarının esneklik sağladığı özerk alanlar yaratılmalıdır. Yurt dışından örnekler analiz edilip, çeşitli ortaklıklar kurulabilir.

Günümüzde, teknoloji erişimi, uzmanlık ve sosyal destek gibi konular artık sorun olmaktan çıkmaktadır. Bundan sonraki sorun, yeni medya okuryazarlıkları nasıl anlayıp ölçebileceğimiz ya da değerlendirebileceğimizdir.

Alternatif Bilişim Derneği olarak özgür, eşit ve temel insan hakkı olarak İnternet’in gereğinin altını çiziyoruz. Yeni medya okuryazarlığı ile yeni medya ortamlarının olanaklarını kullanabilen ve risklerden sakınabilen yurttaş katılımın olanaklı olduğunu düşünüyoruz. Kendi sözünü üretebilen, paylaşan ve tartışan yurttaş demokrasin asıl öznesidir. Yeni medya ortamları da bunun için temel bir kamusal mekandır ve kitlesel öziletişim aracıdır.

Alternatif Bilişim Derneği 23 Kasım 2013

METİN İÇİ REFERANSLAR:

  1. Raporu hazırlamada emeği geçen üyelerimiz Ahmet Sabancı, Ali Rıza Keleş, Aslı Telli Aydemir, Ceren Sözeri, Erkan Saka, İlden Dirini, Melih Kırlıdoğ, Mutlu Binark, Özgür Uçkan, Tuğrul Çomu ve Zeynep Özarslan’a teşekkür ederiz.
  2. http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=46
  3. http://www.webrazzi.com/2013/10/07/twitterin-internet-kullanicilari-arasinda-en-yaygin-oldugu-ulke-turkiye/
  4. http://sosyalmedya.co/ttnet-turkiye-sosyal-medya-verileri/
  5. http://www.farklibirbakis.com/su-sosyal-turkler/
  6. http://t24.com.tr/yazi/sirketler-internet-sitelerine-erisimi-engelleyebilir-mi/7514
  7. http://news.bbc.co.uk/2/hi/technology/7299875.stm
  8. http://www.enphormasyon.org/
  9. http://btk.gov.tr/mevzuat/kurul_kararlari/dosyalar/2013%20DK-SDD-228.pdf
  10. http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=42248
  11. http://www.alternatifbilisim.org/wiki/İletişim_araçları_ve_gelişen_ihtiyaçlar_üzerine
  12. https://citizenlab.org/2013/01/planet-blue-coat-mapping-global-censorship-and-surveillance-tools/
  13. http://www.nytimes.com/2013/01/16/business/rights-group-reports-on-abuses-of-surveillance-and-censorship-technology.html?_r=2&
  14. http://wikileaks.org/the-spyfiles.html
  15. http://citizenlab.org/2011/11/behind-blue-coat/
  16. http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=34764
  17. http://www.freedomhouse.org/report/freedom-net/2012/turkey
  18. http://www.tmtfinance.com/news/turk-telecom-announces-re-shuffle
  19. http://www.tcf-me.com/client_portal/26/news_releases/1004364240
  20. http://www.albawaba.com/news/blue-coat-partners-turkey%E2%80%99s-innova-extend-regional-presence
  21. https://citizenlab.org/2013/07/planet-blue-coat-redux/
  22. https://citizenlab.org/storage/bluecoat/CitLab-PlanetBlueCoatRedux-FINAL.pdf
  23. http://www.washingtonpost.com/world/national-security/report-web-monitoring-devices-made-by-us-firm-blue-coat-detected-in-iran-sudan/2013/07/08/09877ad6-e7cf-11e2-a301-ea5a8116d211_story.html
  24. https://docs.google.com/spreadsheet/pub?key=0AtJqKcMmUwTKdEMxMDk4VV80em1mclRqVzFDeGN5VEE&gid=0
  25. https://citizenlab.org/2013/04/for-their-eyes-only-2/
  26. http://arstechnica.com/information-technology/2013/05/spyware-used-by-governments-poses-as-firefox-and-mozilla-is-angry/
  27. http://wikileaks.org/spyfiles3
  28. http://www.slate.com/blogs/future_tense/2013/09/05/wikileaks_spyfiles_new_documents_examine_spy_tech_companies_like_gamma_hacking.html
  29. http://www.bthaber.com/kuresel-guvenlik-ve-istihbarat-endustrisi/
  30. http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=43744
  31. http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=43744
  32. http://www.nytimes.com/2013/07/07/us/in-secret-court-vastly-broadens-powers-of-nsa.html?pagewanted=all&_r=0
  33. http://www.radikal.com.tr/turkiye/abdnin_bocekleri_turkiyeyi_de_dinlemis-1139824
  34. http://www.haberturk.com/dunya/haber/851246-abd-turkiyeyi-de-dinlemis
  35. http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=42873
  36. http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=42921
  37. http://www.europarl.europa.eu/sides/getDoc.do?type=MOTION&reference=P7-RC-2013-0336&language=EN
  38. http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?83cda90b-7854-4194-999f-8dd6c1033efe
  39. http://www.mfa.gov.tr/no_-174_-17-haziran-2013-the-guardian_-gazetesinde-yayimlanan-haber-hk.tr.mfa
  40. http://www.telkoder.org.tr/files/2-decision/BTK_kk_18_07_2013_DK_TIB_401.pdf (Karar BTK resmi sitesinden kaldırıldığı için resmi bağlantıyı veremiyoruz.)
  41. https://en.necessaryandproportionate.org/text
  42. http://www.alternatifbilisim.org/wiki/International_Principles_on_the_Application_of_Human_Rights_to_Communications_Surveillance
  43. http://www.bthaber.com/veri-korumaya-giris/
  44. http://www.bthaber.com/cita-yukseltme-oyunu/
  45. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, m. 12; Birleşmiş Milletler Göçmen İşçiler Sözleşmesi m. 14; Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarının Korunması Sözleşmesi m. 16; Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Sözleşmesi m. 17; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları vb.
  46. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, m. 29; Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Sözleşmesi’nin 40. maddesinin 4. paragrafı ve İnsan Hakları Komitesi’nin kabul ettiği 27 no.lu Genel Yorum
  47. http://www.bthaber.com/turkiye-kisisel-verilerin-vahsi-batisi/
  48. https://dl.dropboxusercontent.com/u/3676007/kisisel%20verilerin%20korunmasi%20kanun%20taslagi.docx
  49. http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/07/20130711.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/07/20130711.htm
  50. http://ec.europa.eu/justice/data-protection/
  51. http://www.radikal.com.tr/ekonomi/17_milyon_ogrencinin_bilgileri_satildi-1104844
  52. http://istabip.org.tr/index.php/haberler/2727-hasta-mahremiyeti-en-temel-nsan-hakkdr.html
  53. http://istabip.org.tr/index.php/haberler/2729-salk-net2-le-lgili-meslektalarmza-oenemli-duyuru-ve-car.html
  54. http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/143113-mahremiyet-ihlalleri-konusunda-yapilmasi-gerekenler
  55. http://www.sendika.org/2013/01/bu-ayrimcilik-niye/
  56. http://www.radikal.com.tr/saglik/saglikta_mahremiyet_tartismasi_basladi-1113122
  57. http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=40702
  58. http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/sgk-para-karsiligi-veri-satacak-haberi-65717
  59. http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/kisisel-bilgilerimiz-iste-boyle-satiliyor-bosanmissiniz-haberi-66717
  60. Bu konuyla ilgili daha detaylı bir analiz Zeynep Özarslan tarafından “Yeni Medya Ortamlarında LGBT Bireylere Karşı Üretilen Nefret Söylemi” başlığıyla 7-8 Mayıs 2013 tarihlerinde Kocaeli Üniversitesi’nde düzenlenen Yeni Medya Çalışmaları I. Ulusal Kongresi’nde sunulmuştur.
  61. Haberin ve okur yorumlarının detaylarına ulaşmak için: http://www.habervaktim.com/haber/311155/bdpden-ahlaksizlik-terorune-de-destek.html (Erişim tarihi: 3 Kasım 2013).
  62. Örneğin bkz. http://forum.memurlar.net/konu/1899467/ (Erişim tarihi: 2 Kasım 2013).
  63. http://www.radikal.com.tr/turkiye/twitter_ve_facebooka_devlet_mudahalesi-1099176
  64. http://yenisafak.com.tr/politika-haber/basbakan-erdogandan-sosyal-medya-elestirisi-02.06.2013-528936
  65. http://t24.com.tr/haber/gozalti-sayisi-29-oldu-iste-gozaltina-neden-olan-tweetler/231367
  66. http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/07/130731_altug_twitter.shtml
  67. http://siyaset.milliyet.com.tr/twitter-a-gezi-kontrolu-geliyor/siyaset/detay/1773705/default.htm
  68. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/pkkya_ait_her_sey_kapatma_nedenidir-1148259
  69. http://www.webmasto.com/facebook-twitter-verileri-turkiye
  70. http://www.zaman.com.tr/politika_ak-parti-secimlere-6-bin-kisilik-twitter-ordusu-ile-girecek_2135304.html
  71. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/9563/Erdogan_a_Facebook_tan_hakarete_1_yil_hapis_cezasi.html http://www.haber3.com/facebooktan-erdogana-hakarete-2-yil-hapis-haberi-2318030h.htm
  72. http://www.cnnturk.com/2013/turkiye/09/20/fazil.saya.10.ay.hapis.cezasi/724161.0/
  73. http://www.sabah.com.tr/Yasam/2013/10/21/fazil-saya-avam-agzi-gerekcesi
  74. http://www.haberler.com/ak-parti-genel-baskan-yardimcisi-ndan-gazeteciye-5262229-haberi/?utm_source=feedburner&utm_medium=feed&utm_campaign=Feed%3A+son-dakika-haberleri+%28Haberler.com+Son+Dakika+Haberleri%29
  75. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/7885/Polis_sanal_devriyeye_cikacak.html#
  76. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/11/20131111-6.htm
  77. Bu konuda ayrıntılı okuma listesi için bakınız: Chase, Z., & Laufenberg, D. (2011, April). Embracing the Squishiness of Digital Literacy. Journal of Adolescent & Adult Literacy, 54(7), 535–537. doi: 10.1598/JAAL.54.7.7 Gee, J.P. (2007). Good video games + good learning. New York: Peter Lang. Jenkins, H. (2006). Fans, bloggers and gamers: Exploring participatory culture. New York: New York University Press. Hobbs, R. (1998). The seven great debates in the media literacy movement. Journal of Communication, 48(1), 16-32 Kist, W. (2007). Basement new literacies: Dialogue with a first-year teacher. English Journal, 97(1), 43-48. Kress, G. (2003). Literacy in the new media age. London: Routledge. Gerber, H. R. (2009). “From the FPS to the RPG: Using Video Games to encourage reading YAL.” The ALAN Review 36(3), 87-91. Gui, M. & Argentin, G. (2011). Digital skills of internet natives: Different forms of digital literacy in a random sample of northern Italian high school students, New Media & Society. Volume 13 Issue 6 http://nms.sagepub.com/content/13/6/963 Lacasa, P., Martinez, R., & Mendez, L. (2008). Developing new literacies using commercial videogames as educational tools. ‘Linguistics and Education, 19.’ Lankshear, C., & Knobel, M. (2006). New literacies: Everyday practices & classroom learning (2nd ed.). New York: Open University Press and McGraw Hill. Lessig, L. (2005). Free culture: The nature and future of creativity. New York: Penguin. Leu, D. J. (2000). Literacy and technology: Deictic consequences for literacy education in an information age. In M. L. Kamil, P. Mosenthal, P. D. Pearson, and R. Barr (Eds.) Handbook of Reading Research, Volume III (pp. 743–770). Mahwah, NJ: Erlbaum. Leu, D. J. (2001). Exploring literacy on the internet: Internet Project: Preparing students for new literacies in a global village. The Reading Teacher, 54(6), 568-572. Leu, D. J. Jr., Coiro, J., Castek, J., Hartman, D. K., Henry, L. A., & Reinking, D. (2008). Research on instruction and assessment of the new literacies of online reading comprehension. In C. C. Block, S. Parris, and P. Afflerbach, (Eds.), Comprehension instruction: Research based best practices. New York: Guilford Press. Leu, D. J., Kinzer, C. K., Coiro, J. L., & Cammack, D. W. (2004). Toward a theory of new literacies emerging from the Internet and other information and communication technologies. In R. B. Ruddell & N. J. Unrau (Eds.), Theoretical Models and Processes of Reading (5th ed.) (1570–1613). Newark, DE: International Reading Association. Leu, D. J., O’Byrne, W. I., Zawilinski, L., McVerry, J. G., & Everett-Cacopardo, H. (2009). Expanding the new literacies conversation. Educational Researcher, 38, 264-269. Leu, D. J., & Zawilinski, L., Castek, J., Banerjee, M., Housand, B. C., Liu, Y., & O’Neil, M. (2007). What is new about the new literacies of online reading comprehension?. In Secondary School Literacy: What Research Reveals for Classroom Practice (Chapter 3, pp. 37–68). Retrieved from http://teachers.westport.k12.ct.us/ITL/wkspmaterials/NCTE%20chapter.pdf Lewis, C., & Fabos, B. (2005). Instant messaging, literacies, and social identities. Reading Research Quarterly, 40, 470-501. November, A. (2010). Empowering Students With Technology. Thousand Oaks, California: Corwin. Prensky, M. (2006). Don’t bother me Mom—I’m learning. New York: Paragon.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: