Doğa Tarihi’ni, Sosyal Medya ve Benlik İlişkisini Okumak-Yazmak I: BİR BEN VARDIR BENDE SOSYAL MEDYADAN İÇERİ…

Yazan: Bilgesu SAVCI, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişim Bilimleri Y.Lisans Programı

Dostoyevski’nin “yeraltı adamı” bugün eğer bir sosyal medya kullanıcısı olsaydı, hali ne olurdu? O da kendini hürce ifade edebildiği bir uzam olarak mı görürdü sosyal medyayı, yoksa imaj imajlarının mecrası olarak mı? Bir Facebook kullanıcısı olsaydı örneğin, “arkadaşları” nın paylaşımlarını “like” mı ederdi yoksa bulunmayan “unlike” tuşunu kendisi üretip bu paylaşımlara savaş mı açardı? Kurulan gruplara katılır mıydı yoksa bu benzer severliklerin karşısında olup bu grupları troller miydi?
Sosyal medyanın en belirgin özelliklerinden birinin bireylere kendi benliklerini hürce temsil edebilecekleri, otorite ve hegemonya ilişkilerinden kısmen bağımsız alanlar sunması olduğu yönündeki görüşler yaygın niteliktedir. Peki, eğer ortada hürce ifade edilecek bir benlik kalmamışsa, o zaman ne olacaktır? Eric From, “dış otoriteden kurtulma hürriyeti[nin] ancak kendi ferdiyetimizi kurmamıza izin veren psikolojik şartlar mevcut olduğu takdirde sürekli bir kazanç” (1979:307) olduğunu belirtir. Yaşam boyu bin bir mücadele, olumsuzlanma, olumlanma, kayıp, kazanç, sergileme, geri çekilme ve daha birçok yolla edindiğimiz tecrübelerden oluşan benliğimiz, doğumundan itibaren kültürle yoğrulmuş bakışlardan “azat edilince”, varsayılan bütünlüğünü koruyabilecek midir? Yoksa internet sekmelerince bölünüp yabancısı olduğumuz parçacıklara mı dönüşecektir? Görece kontrolü, daha çok bizim ellerimizde olan ve daha yeni yeni tanımaya başladığımız sosyal medya uzamında benliğimize ait olmayan fakat mükemmel tasarımını bizim yaptığımız benlikcikler mi var olmaya başlayacaktır? Dahası bu benlikcikler Hakan Bıçakçı’nın Doğa Tarihi (2014) romanındaki ana karakter olan Doğa’nın “küçük adamlar” ı gibi gözle görünür mü olacaktır, yoksa onların varlığını yalnızca hislerimizle mi duyacağızdır? Aslında bu “küçük adamlar”, Doğa’ya yönelen kendisi dışındaki bakışların bedenlenmiş halleridir. Fakat içlerine üflenen ruh Doğa’nın “mükemmel” tasarlanmış benliği/imgesinin yanılgılı esintileridir.
Roland Barthes, imgesinin bir kopyasının oluşturulacağı sırada (fotoğraf makinesinin karşısına geçtiğinde), benliğini bir türlü “sıfırlayamadığı”ndan bahseder. Ona, gerçekte zaten var değilmiş gibi, bir duruş bir anlam kazandırmalıdır birkaç saniye içinde. Bunun kendisine dışardan bir göz olarak bakmakta olduğundan ileri geldiği kanısındayım. Fakat sosyal medyada yaratılan anonim/nonim kimlikler, içerik paylaşımları/örüntüleri veya profil sayfaları aracılığıyla kendine dışardan bakmaktan farklı bir bakış etkinliğidir bu. Çünkü fotoğraftaki tekil imgemiz artık belirli bir zamana sıkışmıştır ve ölüdür. Oysa sosyal medyada oluşturduğumuz türlü benlik görüngüleri bizimle birlikte, eş zamanlı olarak farklı uzamlarda yaşamaya devam etmektedir.
Zaten sosyal medyanın benlik bütünlüğünü tehdit ettiği düşüncesi benim için tam da bu noktada belirmektedir: Aynı anda iki farklı uzam içinde yer almanın dayanılmaz “hafifliği”. Bir uzamda sağlanamayan koşulların, bir diğer uzamda sağlanmasının pek çok açıdan reddedilemez oluşu. Şöyle bir konuşmaya tanık oluyorum: “Sevgi senin marulların benimkilerden niye daha çabuk büyüyor?” Düşünüyorum bu soruyu telefonda bir arkadaşına soran kişinin bir bahçesi yok. Öyleyse hangi marullardan bahsediliyor? Bahçeli bir eve sahip değilken ve böyle bir bahçenin insanın üretkenliği ile doğaya dokunuşu için ne denli gerekli olduğu üzerine düşünmezken, Farmville’de bahçeler yetiştirip komşular edinmenin yadsınamaz gerçekliği içinde büyüyen marullardan tabi. Bu marullar bahsi geçen kişiyi heyecanlandırıyor, üzüyor ve ondan belirli bir bakım bekliyor. Tahir Musa Ceylan, Cumhuriyet gazetesinin Bilim ve Teknoloji ekinin hatırlayamadığım bir sayısındaki köşe yazısında, canlıların en kolay yoldan en fazla hazza ulaşmaya güdümlü olduklarını belirtmişti. Şu halde çevrim dışı uzamda çevrim dışı bir bahçeye sahip olmanın zorlayıcı koşullarını tartışmak ve oluşturmaktansa, çevrimiçi bir uzamda yine haz sağlayacak bahçe yetiştiriminin çok daha az maliyetle mümkün kılınması hangi seçeneğin daha seçilebilir olduğunu zaten bildiğimiz anlamına geliyor. Üstelik bu bahçeyi yetiştirirken komşularla laflayabiliyor olmak da (chat sekmesi sayesinde) cabası. Görüntünün görüntüsünün içinde yaşama hali böylece normalleşip yaygınlaşırken, bütün bahçelerin aynı olması, komşuların birbirlerinden farklı sebze ve meyve alışverişinde bulunmalarını engellemiş oluyor. Zaten komşunun sizin bahçenizi “like” etmesi de kendininkine benziyor olması yüzünden değil mi?
Öte yandan Barthes’ın başarısızlığı bizim yapmayı zaten tercih etmediğimiz bir noktaya denk gelir. Sosyal medyada yarattığımız kimliklerle benliğimizi sıfırlamak pahasına da olsa mükemmelleşebilmekteyiz. Kendine bakışın, başkalarının bakışları ve bakış alanımıza giren diğer insanların sayısız imgeleriyle dönüşüme uğraması alışmakta olduğumuz ve yeniliğiyle heyecan duyduğumuz bir durumdur. İmgemizi sosyal medya aracılığıyla yeniden yeniden denetlerken yanımızda olan biricik yardımcı da işte budur. Kendine uzak dış bakışlar geliştirip sonra yine bu bakışlardan çekinme durumu ise yalnızca sosyal medyada yer almanın bir sonucu elbette ki değildir.
Sosyal medyanın kişiler arası duvarları kaldırmada da etkin olduğunu bilmekteyiz. Yolda dağıtılan bir etkinliğin bildirilerini pek çok farklı sebepten dolayı durup almıyorken, herhangi bir sosyal paylaşım sitesindeki etkinlik davetinin üstüne rahatlıkla tıklayıp katılıp katılmayacağımızı belirtmeden önce kimlerin orada olacağına göz atabiliyor olmamız bizi sevindirmekte. Arkadaş veya takipçi listemizdeki insanların hangilerinin bu etkinliğe; kesin veya belki katılacağını, kimlerinse katılmayacağını gördükten sonra seçimimizi yapıyoruz. Çünkü orada bulunacak kişilerin ne tür özellikte insanlar olduğunu öncelikle kontrol etmek istiyoruz. Herkesin bakışından çekilmek için perdeleri kapatıp dünyanın penceresi önüne yerleşerek yaptığımız tüm bu eylemler/click’ler Facebook/Twitter vb ile aramızda kalıyor. Sosyal medya en yakın arkadaşımız.
Gündeliğin (sokağın, havanın, toprağın, basılı kağıt bildirinin ve benliğin ögelerinden olan başka nesnelerin) kendine has bir gerçekliği bulunan bir başka uzamdaki aksini daha denetimli bir biçimde oluşturmanın ardından, aksini bulamadığımız iş, okul, aile, sevgili, arkadaş ve akraba hayatının yakıcı unsurlarıyla baş etmek, biraz soluklanmak için denetimli gerçekli başka bir alana geçiyoruz. Burada Dr. Jekyll mi yoksa Mr. Hyde’mı* olunacağı kişinin kendisine kalıyor.
Yedi yaşındaki doğum günü partisine kimsenin gelmediğini hatırlayan bir çocuk olarak, yetişkinliğe adım attığı yıllarda geçen yıl doğum gününü nerede kutladığını (veya kutlayıp kutlamadığını) arkadaşıyla birlikte dakikalarca hatırlamaya çalışan biri olarak ben, ne kendimin ne de arkadaşımın hafızasından tatmin olmayıp açıyorum Facebook’u. Biz unutsak da neyse ki unutmuyor o. Kendi zihnimiz dışında ikinci bir hafıza olarak hep yanımızda. Aynı şekilde kimin ne zaman tutuklandığı, o esnada üzerinde hangi renk giysilerin olduğu ve hangi koşullarda ele geçirildiği gibi pek çok bilgiler de tarafımca hatırlanmıyor fakat sosyal medya unutmuyor. Böyle sıralamak doğru mu bilmiyorum ama kurulan ikinci, üçüncü vb. fizikler (bedenler) bizlere adeta bir üçüncü dördüncü göz de sunuyor. Ben bir davayı takip edemesem de biliyorum ki (neredeyse) fizik ötesi bir bulunma haliyle orada olmaya devam edeceğim saatler sonra da olsa.
Burada zamanın değişkenliği ve sosyal medyanın zamanının oldukça hızlı akıyor olmasından da bahsetmek gerekmektedir. Ünlü mikro tarihçi Braudel, Maddi Uygarlık (2004) adlı kitabında zamanın herkes için farklı bir anlamı ve hızı olduğunu belirtir. Bir rahibin zaman algısıyla bir esnafın, bir Twitter kullanıcısıyla yalnızca bir Facebook kullanıcısı olan kimselerin bile zamanı algılayışlarında önemli farklılıklar olacaktır. Daha bir gün önce dolaşıma sokulan içeriklerin bir gün sonra tüm yeniliğini ve etkisini neredeyse kaybettiği, bir video içeriğinin en fazla bir hafta dolaşımda kaldığı bir akış içinde benliğin büyük bölümünü oluşturan hatıraların çağırılma hızı oldukça yavaş nitelikte kalacaktır. Metropollerin tanıtım videolarında cadde ve sokaklardan geçen araba ve insanların, yanıp sönen ışıkların ve gidip gelen bulutların hızlandırılarak gösterildiğindeki hızlılık hali gibidir sosyal medyada zamanın hızı. Yani Dünya’nın dönüş hızının çok çok üstünde. Dolayısıyla duygu geçişleri ve düşünmenin hızı da bu yöne doğru değişim göstermektedir. Bir önceki karede duygulandığınız bir resmin hemen ardından gelen bir “komikli kedi videosu” sizi ve benliğinizi o anda sarmak isteyen melankoliye bir anda bir tokat savuracak ve yerine gülücükleri oturtacaktır. Bu davet elbette ki geri çevrilemezdir ta ki sağ üst köşedeki çarpı işaretine tıklayıncaya kadar.
Sosyal medyanın toplumsal yaşamın diğer mecralarında olduğundan çok daha görülür şekilde ferdin önemsizlik ve güçsüzlük hissine dair yaptığı vurguların temsili bir resmini gördüğümüz Bıçakçı romanı karakteri Doğa, çarpı işaretine tıklamayan bir kimse olarak, benliğini büyük ölçüde teslim etmiş bulunmaktadır. “Özsaygı kaybının bir telafisi” olarak daima sosyal medyada uzamı içerisinde bulunması, çevrim dışı yaşamında yolunda gitmeyen meselelerin bir çözüm evidir. “Karşı tarafça daha kabul edilebilir bir benlik ve öteki anlayışı”yla (Goffmann, 2012:161) daima çırpınır fakat en sonunda benliğinin üstünü örten yansımanın ayna parçaları gibi tuzla buz oluşunu seyretmek zorunda kalır. Döndüğü yer ise yine korunaklı yuvası olan, eksik, hatalı ama asıl benliğidir.
Son söz olarak çok sevgili Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanındaki ana karakter Dirmit eline radyoyu alıp gecesini gündüzünü bu müzikli-eğlenceli büyülü kutuyla geçirmeye başladığında, zavallı annesinin hem kendi hem de kızı Dirmit’in saçını başını yolduğu zamanki iç burkan duruma düşmemek için, sosyal medyanın toplumlar için olduğu kadar tekil bireylerin benlikleri için de devrimci bir rolü olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Belki eleştirel yaklaşımlarla, belki de zaman zaman belirli mesafeler koyarak bu büyülü müzikli-resimli-videolu ve bol metinli uzamı bir hürlükler uzamına dönüştürmek mümkün olabilir. Evet, devrim televizyonlardan yayınlanmayacaktır ama Tweetlerle tüm dünyaya duyurulabilecektir.

*Bruce HOOD’un, Benlik Yanılsaması isimli kitabında bir deney grubundaki internet kullanıcılarının çevrim içi ve çevrimdışı etkinliklerindeki tutum ve davranışlarındaki değişimleri belirtmek için Dr. Jakyll
Kaynakça
Barthes, R. (2011) Camera Lucida- Fotoğraf Üzerine Düşünceler. İstanbul. Altıkırkbeş Basın Yayın
Bıçakçı, H. (2014) Doğa Tarihi. İstanbul. İletişim Yayınları
Braudel, F. (2004) Maddi Uygarlık: Gündelik Hayatın Yapıları. Ankara. İmge Kitabevi Yayıncılık
Fromm, E. (1979) Hürriyetten Kaçış. Ankara. Tur Yayınları
Goffman, E. (2009) Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu. İstanbul. Metis Yayınları. s.161
Tekin, L. (1998) Sevgili Arsız Ölüm. İstanbul. Everest Yayınları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: