Yeni Medya’nın Gücü: Özel Olan Herşey Kamusallaşıyor…

Mehmet Fiğan, Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Bölümü, Y.Lisans

GİRİŞ

Modernleşmeye ve kapitalizme bağlı olarak gelişen yeni medya ve iletişim teknolojileri, bireylerin gündelik yaşamlarında büyük dönüşümler yaratmıştır. Çağımız toplumlarında temel biyolojik ihtiyaçlar kadar önemli hale gelen bu teknolojiler, kullanımlarına bağlı olarak sosyal yapıların farklılaşmasına ve bazı kavramların yeniden sorgulanmasına sebebiyet vermişlerdir. Söz gelimi, “kamusal alan”, “gündelik yaşam”, “katılımcı kültür” gibi kavramlar bu açıdan önemlidir.

Yeni medya teknolojileri, sürekli güncellenebilirliği, çoklu kullanım olanakları ve sanal paylaşımlara olanak tanıması sebebiyle, günümüzün etkili sosyalleşme mecralardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanlar bu araçlar sayesinde, özel alanlarından çıkma gereği duymadan kamusal tartışmalara dâhil olabilmektedir. Bu özelliği sayesinde, yeni medyanın kamusal ve özel alan arsında kolay bir geçişkenlik hatta içiçelik durumu yarattığı ifade edilebilir. Örneğin sosyal medya kullanan bir insan, yemek masasından kalkmaya hiç gerek duymadan, duygu ve düşüncelerini aynı ortamda kullanıcı olan insanlarla paylaşıp, tartışma imkânı bulabilmektedir. Paylaşımların salt siyasi ve toplumsal olması şartı gerekmez. Birey gayet kendisiyle ilgili özel durumları da kamusal olarak adlandırılan bu alanda tartışmaya açabilir. Böylelikle yeni teknolojilerin oluşumuna imkân tanıdığı ve kamusal olarak nitelenen bu mecralarda, gündelik yaşam, özellik ve kamusallık iç içe girer.

Habermas’ın kavramsallaştırdığı “burjuva kamusal alanı” son dönemlerde, özellikle internetin sağladığı katılımcı ortamın bir kamusal alan olup olmadığı tartışmalarıyla birlikte yeniden gündeme gelmiştir. Genelde yeni medya özelde de, internetin olanak tanıdığı bu ortam ve imkânlara yönelik olumlu ve olumsuz bakış açıları mevcuttur. Bizim tartışmamız içerisinde olumlu bakış açısı daha çok, Casstells ve Kellner gibi bu yüzyılın etkili düşünürlerin tezleri üzerinden, şüpheci yaklaşım ise yine bu alanın önde gelen isimlerinden Van Dijk ve Morozov’un tezleri üzerinden tartışmaya açılacaktır. Yine tartışmaya somutluk kazandırması için yeri geldikçe, Bıçakçının hikâyelerinden örnekler sunulacaktır.

Gündelik Hayat ve Benliğin Dijital Ritmi

Gündelik hayat, toplumsal ilişki biçimlerinin sürdürüldüğü, karşılaştığı ve etkileşim içerisinde yeniden üretildiği bir alanı belirtir. Birey genel olarak gündelik hayat ilişkilerine benliğini kurucu bir öğe olarak dâhil eder, karşılaşmalar ve etkileşimler bu farklı benliklerin temasına bağımlıdır. Bu doğrultuda “benlik kavramı, kişinin kendisi hakkında sahip olduğu ve onu diğerlerinden ayıran imge anlamına gelir” (Morva, 2016, s. 41). Benliğin oluşumu, öteki’den farlı olunduğuna dair duyulan güçlü inanca sıkı sıkıya bağlıdır. Gündelik hayat ise, esasen öteki’lerin karşılaşması üzerine kurgulanır.

Kapitalizm öncesi toplum biçimlerinde, gündelik yaşamdaki doğrudan deneyime yönelik büyük bir saygı ve güven vardır.  Zaman ile mekân birlikteliğinin henüz kopmadığı geleneksel toplumlarda mistifiye edilmemiş bilgiyle ölçüldüğü için deneyim ve sürekliliğe yüksek değer atfedilmiştir (Hobsbawn, 1999, s. 41). Modern toplumlarda ise, gündelik yaşam daha karmaşık bir biçimde örgütlenmiştir. Bu durum kapitalizm kentleşme ve teknolojinin belirsiz doğasından kaynaklanmaktır. Gündelik hayatın bu şekilde toplumsal yapıya bağlı olarak değişen tanımlaması, gündelik hayatla yakından ilişki olarak tanımlanan benlik kavramını da etkilemiştir. Morva’ya göre eski zamanlarda benlik, fiziksel dünyanın somut bir bedene sahip bireyi ile ilişkili olabilir. Ancak günümüzde dijital iletişim teknolojilerinin olanaklı kıldığı sanal bekanın bedensiz dijital bireyleri, benlik konusundaki geleneksel algının yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştur. (2016, s. 43). Modernleşme ve gelişmiş yeni teknolojinin belirlenmesine olanak tanıdığı bu yeni benliği, Morva, “dijital benlik” olarak tanımlar. Dijital benlik, bireylerin çevirimiçi kimliklerine gönderme yapar. Yani, kişinin kullanıcısı olduğu dijital platformlarda yaratmış ya da oluşturmuş olduğu tüm dijital enformasyonun toplamıdır (2016, s. 43). Gündelik hayatın modern dönemde enformasyon üzerinden örgütlenesi gibi dijital benlikte, kişi hakkındaki enformasyonla yakından ilişkilidir.

Gündelik hayatın esasen mevcut ilişkilerin, sistemin ve iktidar yapılarının istediği şekilde yeniden üretildiği, ritimsel bir alanı ifade ettiğini savunan yaklaşımlara karşı, Certeau (2008) gündelik hayatı, “bireyin sistem tahakkümü karşısında, kendi stratejilerini kurduğu bir direniş alanı” olarak tanımlar. Lefebvre ise, gündelik hayatın “denge” durumunun korunmasıyla varolan eski ilişkilerin sürdürülmeye devam ettiğini fakat aynı zamanda “tehdit edici dengesizliklerin” meydana gelebildiği bir alanı tarif ettiğini belirtir. Dolayısıyla potansiyel bir dönüşüm, bireylerin gündelik yaşamlarını devam ettirmelerinin mümkün olmadığı durumlarda ortaya çıkar (2013, s. 44).

Becker, toplumsal gruplar tarafından konulan ve gündelik yaşam alanında yerleşikleşen bir takım kuralların, buna uygun bir davranış bütünü meydana getirdiğini ifade etmektedir. Söz konusu kurallara uygun davranışlar, “doğru” olarak kabul edilip sürdürülmekte, uygun olmayan davranış ise “yanlış” olarak işaretlenip, yasaklanmaktadır. İşte bu noktada gündelik yaşamında söz konusu toplumsal kuralları ihlal ederek damgalanan kişi/grup “harici” olarak tanımlanır (2013, s. 23). Zhoa ise (2005), çevirimdışı ortamlarda bireyin duygularını açığa vurmasının kimi zaman oldukça zor hatta utanç verici olabileceğini söylerken, çevirimiçi anonim ortamlarda bireylerin kendilerini daha kolay bir biçimde dijital öteki’ne açabildiğini tespit eder (aktaran Morva, 2016, s. 45). Kişi, benliğinin gündelik yaşamda “harici” olarak kodlanması ve mevcut ilişkilerin dışına atılabilmesi tehlikesiyle, içe kapanabilir. Fakat çevirimiçi ortamda oluşturduğu dijital benliği sayesinde, olası tepkilerin önüne set çeker. Bu bağlamda Hakan Bıçakçının “Başka Biri mi Var?”(s. 31-35) adlı hikâyesi örnek verilebilir. Hikâyenin kahramanı Filiz, eşinin Facebook da başka bir kadınla sohbet ettiğini fark ettikten sonra, içi içini yemeye başlar. Eşine durumu doğrudan sormayı benliğine yediremez. Nitekim haksız çıktıktan sonra duyacağı utancın, benlik saygısını yitirmesine ve eşi tarafından “harici” olarak konumlanmasından endişe duyar. Gündelik yaşamlarının içine sızmış bulunan Facebook üzerinden, farklı bir isim ve avatarla hesap açan Filiz, eşinin kendine olan güvenini bu sayede test etme kararı alır. Güvenin yeniden tesisi için yüz yüze konuşmak yerine, yeni medya dolayımı tercih edilir. Zira Filiz, bu sayede kendini fiziksel olarak olduğundan farklı, fakat duygusal olarak yine kedisi gibi hissedebildiği için eşine daha rahat açılacaktır. Filiz eşini farklı biri olarak, kendisi ile görüşmeye ikna eder ve buluşma yerine doğru giderken bir benlik çatışması yaşar. Dijital benliği ve çevirimdışı benliği arasında sıkışıp kalmıştır. Filiz’in gerçekte hangisi olduğu konusunda kendisinin de bir fikri yoktur. Buluşma yerine vardığında, eşinin oynanan oyundan haberdar olduğunu fark edip, rahatlar. Zira fark edilmek, iki benliğinde birbirine uzak olmadığının kanıtıdır.

Gündelik yaşam içerisinde bireyler özellikle sosyal medya ortamlarında benliklerini sergiler ve yeniden üretirler. Bu bakımdan dijital benlik, gerçek gündelik yaşam içerisinde bir ritme sahiptir. Hatta insanlar (özellikle de genç kesimler), çoğu zaman dijital benliklerine daha fazla önem vermektedirler. Dijital benliğin veya çevirimiçi kimliklerin, çevirimdışı benlikle oldukça yakın ilişki içersinde olduğu bilinmektedir. Nitekim Binark’a göre, insanlar bilgisayar dolayımlı iletişim ortamlarına beraberlerinde toplumsal ve kültürel bagajlarını da taşırlar. Bu bagaj katılımcının toplumsal cinsiyetinden, yaşından, inancından, belirli bir mezhebe bağlılığından, sosyal ve kültürel sermayesinden toplumsal statüsünden ve yaşam deneyimlerinden kaynaklanan dünyayı ve yaşamı siyasal olarak anlamlandırma biçimleriyle doludur (2005, s. 123).

Becker (2013), medya ve gündelik yaşam ilişkisini, iletişim araçlarının oluşturduğu gündelik yaşam bilgisi üzerinden kurar. Bu bağlamda yeni medyanın bilgi ve enformasyon üretme işini giderek geleneksel medyadan devraldığını ve insan hayatının hemen her alanına kök saldığını ifade etmek mümkündür. Bireyler, gerek kendi aralarında gerekse de ağ içerisinde verili bulunan bilgiler aracılığıyla gündelik yaşamı sürekli yeniden kurarlar.

Kamusal ve Özel Alanın Akışkanlığı: Yeni Medyanın Olanakları

Habermas’a göre kamusal alan, her şeyden öce, toplumsal yaşamımız içerisinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturabildiği bir alanı ifade eder. Bu alana tüm yurttaşların erişimi garanti altına alınmıştır (2004, s. 95). Yurttaşlar hiçbir engel olmaksızın hemen her konu hakkında tartışabilirler. Bu alandaki düşünce ve ifade özgürlüğü toplumsal otoriteler tarafından güvence altına alınmıştır. Kamusal alanda yürütülen tartışmanın esas amacı konsensus/uzlaşıya varmaktır. Bu yolla toplumu ilgilendiren meseleler hakkında önemli kararlar, “katılım” ilkesi gözetilerek alınmış olur.

Habermas’a göre kamusal alanın en önemli özelliği ise, kamuoyu oluşturma tartışmalarına herkesin dâhil olabilmesidir. Bazı grupların dışlanması durumunda kamusal alanın işlevini yerine getirmediği anlaşılır (2010, s. 174). Bu açıklamasıyla da kamuoyunun ve kamusal alanın oluşumunda “katılımcı kültürü” merkeze alan Habermas, kamusal alanın bir tür antik Yunan’daki Agoralar gibi işlev gördüğünü belirtir. Fakat Habermas’ın kamusal alan kavrayışının somut toplumsal gerçekliğe uygulanmasında eksiklikler taşıdığı aşikârdır. Zira kamusal alana katılımda sınıf, yaş, cinsiyet gibi toplumsal kategorilerin belirleyici olduğunu ifade etmek mümkündür. Bu bağlamda bazı grupların bu alanın tamamen dışında bırakıldığı ve kamusal alanın ideal işlevini tam olarak yerine getiremediği söylenebilir. Ortak bir kamusal alandan bahsetmek en azından içinde bulunduğuz çağın koşullarında pek mümkün değildir. Modern toplumlarda kamusal alanın daha parçalı bir yapı arz ettiği ifade edilebilir.

Kamusal alanın büyüklüğü dikkate alındığında bu tür bir uzamda, iletişim için bilginin iletilmesini sağlayacak ve alıcıları etkileyecek özel araçlara ihtiyaç duyulur. Burjuva kamusal alanında gazete, kitap ve dergilerin bu alanda önemli bir misyon üstlendiği bilinmektedir. Yakın bir döneme kadar ise kamusal alan içersinde bu türden bir iletişimi sağlayan araçlara; radyo ve televizyon gibi görece artık gelenekselleşmiş medya araçları da eklenmiştir. Günümüzde ise internet, kamusal alanı en çok belirleyen iletişim aracı haline gelmiştir. Hatta etkisi o derece güçlüdür ki bu yeni medya teknolojisi, özel alan ve kamusal alana arasında akışkan bir durum yaratmıştır. Bu bağlamda Thomson, kamusal ve özel alanın doğasının ve bu iki alan arasındaki sınırların kitle iletişiminin ve yeni teknolojilerin gelişmesiyle, beli bir dönüşüme uğradığının (1997 s. 253) altını çizer. Yine Thomson’a göre (1997), modem dünyada kamusallığın ortak bir mevki paylaşımına bağlı olmaktan çıkmasıyla, daha çok olay, daha kamusal ve bu kamusallık da daha çok insan tarafından daha erişilebilir bir duruma gelmiştir. Yani modem dünyada kamusallık artık kitle iletişiminin teknik araçlarının (yeni medya teknolojilerinin) ürettiği ve onlar aracılığıyla ulaşılabilir farklı bir aleniyete bağlı hale gelmiştir. Medya, uzamsal sınırları bulunmayan, yüzyüze konuşmalara dayanması gerek olmayan ve özel mekânlarda konumlanmış sınırsız sayıda bireye ulaşabilir farklı bir tür kamusal alan yaratmıştır. Kitle iletişiminin gelişimi, kamusal yaşam için ölüm çanları çalmak yerine, yeni türde bir kamusallık yaratmıştır. Bu yaklaşımdan hareketle Bıçakçının “Dünyanın En Çok Yanlışlıkla Fotoğrafı Çekilen İnsanı” (s. 99-103) başlıklı hikâyesini hatırlamak yerinde olacaktır. Hikâyenin kahramanı Paulo, Eyfel Kulesine yakın küçük bir pizzacıda çalışmakta ve evlere servis yapmaktadır. Bir gün eve döndüğünde kapısında siyah takım giyinmiş iki adam görür. Bu insanlar reklam şirketi çalışanlarıdır ve Paulo’ya iş teklifinde bulunmaktadırlar. Paulo’ya kendisinin Eyfel Kulesinden yanlışlıkla dünyanın en çok fotoğrafı çekilen kişisi olduğunu söylerler ve yüklü bir miktar para karşılığında kendi armalarının bulunduğu tişört ve kazakları giymesini isterler. İnsanlar çektikleri fotoğrafları sürekli sosyal medyada paylaşarak, ya da birbirlerine göstererek Paulo’nun dolaylı bir kamusal yüz haline gelmesini sağlamışlardır. Reklam şirketi de, bu kamusal figüre ihtiyaç duymaktadır. Tabi Paulo artık sürekli fotoğraflarının çekildiği ve insanlar tarafından görüldüğünü bildiği için, adımlarını daha dikkatli atar. Bir yandan gündelik hayatını yaşarken, diğer yandan kamusal bir platformun gizli öznesi haline gelir.

Yeni medya alanında yaşanan gelişmeler –özelliklede, internetin ortaya çıkması ve önemli bir enformasyon kaynağı haline gelmesi ile– kamusal alan tartışmalarına yeni boyutlar kazandırmıştır. Özellikle internet, Habermas’ın bahsini ettiği toplumdaki tüm grupların girişine açık olma özelliği taşır. Andersen ve Diğerleri’ne göre, günümüzde internet, e-mail’den başlamak üzere kolektif iletişimi güçsüzler lehine dönüştürmüştür (1995, s. 120). Bu anlayışı benimseyenlere göre, yeni medya teknolojilerinin sağladığı iletişim ortamı sayesinde, kontrol edilemez kamusal tartışma ortamları yaratılmış ve bireyler bu yolla otoriter rejimlere karşı bağışıklık, kolay erişim, taban yaratma gibi imkânlar bulmuştur. Böylelikle eleştirel bir kamusal alan yaratma fırsatı yakalanmış ve bu alanın evrensel erişime açık hale gelmesi sağlanmıştır (Buchstein, 1997, s. 251). Genel olarak bakıldığında pek çok kullanıcının yeni medyanın sunduğu olanaklar çerçevesinde kamusal alana dâhil olabildiğini savunmak mümkündür. Bu açıdan özellikle sosyal medya’nın kamusal alana katılımı teşvik eden bir yapısı olduğu ifade edilebilir.

Her ne kadar araştırmaların çoğunda, internetin kamusal alanı güçlendirdiği iddiaları dillendirilse de, bu durumun aksini savunanlarda yok değildir. Söz gelimi Diani’ye göre, bilgisayarlar ile sağlanan internet dolayımlı iletişimde, klasik mesaj iletiminin aksine, mesajı gönderen eğer istemezse, kendi kimliğini gizleyebilir. Bu durum, kamusal alanın “açıklık” ilkesine ters düşmektedir (2001, s. 117). Yani her şeyin şeffaf olmasını gerektiren kamusal alanda, kişilerin kimliklerini gizlemesi, kosensus’un oluşmasını zorlaştırır.

Katılımcı Kültür ve Olanakları

Web 2.0 teknolojilerinin sahip olduğu özelliklerin sosyal medya ortamlarının doğuşuna yol açması, katılım ve etkileşimin yeni bir boyut kazanmasıyla pratiklerin kullanıcı odaklı bir biçimde yeniden yapılanmasında belirleyici olmuştur (Turan, 2014, s. 100) Yeni medya ortamlarının katılım, etkileşim ve kullanıcı türevli içerik üretimine olanak tanıyan bu gelişme, okuyucu, dinleyici veya izleyici pozisyonundaki kişilerin kullanıcıya dönüşmesine olanak tanımıştır. Binark ve Köker (2011), yeni medyayı geleneksel medyadan farklı kılan özellikleri, “dijitallik, etkileşimsellik, multi-medya biçimselliği, kullanıcı türevli içerik üretimi, hiper-metinsellik, yayılım ve sanallık” (aktaran Turan, s. 103) şeklinde sıralayarak, katılımı öne çıkaran bir yaklaşımı benimserler.

Jenkins ve diğerlerine göre (2009) katılımcı medya kültürü, yaratıcı ifade ve sivil katılım bariyerlerinin düşük olduğu, yaratmak ve yaratılanları paylaşmak için güçlü bir destek içeren ve deneyimli katılımcıların bilgileri acemilerle paylaştıkları bir nevi resmi olmayan mentorluğa sahip bir kültürdür (aktaran Van Dijk, 2016, s. 313). Yeni katılımcı medya kültürün esasen üç eğilim arasında şekillenir;

  1. Yeni teknolojiler, tüketicilerin medya içeriğini arşivlemesine, yeniden üretmesine, kendine mal etmesine ve bu içeriği yeniden dolaşıma sokabilmesine imkân tanır.
  2. Birçok alt-kültür, tüketicilerin bu teknoloji ürünlerini nasıl etkin kullanacaklarını şekillendiren “medya ürününü kendin yap” söylemine arka çıkar.
  3. Yatay olarak yoğunlaşan medya holdinglerini destekleyen ekonomik trendler; görüntülerin, fikirlerin, öykülerin çeşitli medya kanallarında yayılmasını ve daha aktif izleyici biçimlerinin oluşmasına katkı sunar. (Jenkins, 2002).

Yeni medya olanakları ve katılım kültürü arasında bağ kurmak ilgi çekici olsa da, bu olanakların pek çok başka kullanım amacının olduğu bilinmektedir. Söz gelimi Buchstein’e göre, insanlar yeni medya olanaklarını bilgiye ulaşmanın yanı sıra, sıklıkla duygusal ilişki geliştirme, destek bulma ya da onaylanma ihtiyacını giderme gibi pek çok başka motivasyonla kullanırlar (1997, s. 258). Yani ortamdaki kişiler çok büyük oranda bireysel amaçlarla bu alana dâhil olmaktadır.

Katılımcı Kültürü Tartışmak: Özgürlük Vahası mı, Denetim Aracı mı?

Manuel Castells’in Olumlayıcı Yaklaşımı

Castells, yeni medya olanaklarının gelişmesiyle beraber “kitlesel öz iletişim” kavramının görünürlük kazandığını savunur. Kitlesel öz iletişim, bir izleyici, dinleyici kitlesine ulaşma olanağına sahip, fakat mesaj üretiminin kişinin kendisine bağlı olduğu, mesaj alımını kişinin kendisi yönlendirdiği, elektronik iletişim ağlarından içerik kabulü ve bir araya getirme işinin kişinin kendi seçimlerine dayandığı, karşılıklı etkileşime dayalı iletişim biçimidir. İnternet ve mobil üretimin mümkün kıldığı bu iletişim biçimi, en başta merkezsiz iletişim ağlarından doğmuştur (2016, s. 1-2). Bu bağlamda Castells, “merkesizleşme” olgusu ile toplumsal alanın iktidar aygıtlarından sıyrılması ve kendine ait özerk bir alan yaratmasını kast eder. Buna olanak tanıyanda, esasen “katılımcı kültürü” teşvik eden yeni medya ortamlarıdır.

İnsanlar, kültürler ve toplumsal örgütlenmeler, kurumsal ortamlar ve kişilik yapılarına bağlı olarak, yeni medya teknolojilerini kendi ihtiyaç ve arzularına uygun düşecek biçimde, benimser, kullanır ve değiştirirler (Castells, 2016, s. 8). Bu bağlamda Castells, yeni toplumsal hareketlerin internetin alanının şekillenmesinde sistem kurucu bir misyon üstlendiğini ifade eder. Buna göre, toplumsal hareketler, varolan mücadele alanlarını geliştiren ve yeni mücadele alanları açan interneti keşfetmişlerdir. Böylelikle toplumsal hareketler, öncelikli iletişim aracı olarak internetin gelişimine katkı sunmuşlardır (2001, s. 139). Yine Castells’e göre hükümetler ve şirketler, bu yeni iletişim biçimlerini kolayca denetleyemezler, denetlemeyi başardıklarında da, bunun üzerinden örgütlenen hareketleri durdurmakta geç kalırlar (Castells, 2016, s. 21). Castells, son dönemlere damgalarını vuran, Arap Baharı ve Batı’daki bazı önemli toplumsal mücadeleleri bu kapsamda örnek olarak sunar. Türkiye’de Gezi Direnişi ve Kobane Protestoları sırasında da, internetin bu şekilde aktif kullanımından bahsetmek mümkündür. Her iki olayda da, toplumsal muhalefet bugün pek fark edilemese de, ciddi oranda başarı sağlamıştır. Sonuç olarak Gezi Parkına iktidar müdahalesi durmuş, Peşmerge ve diğer Kürt güçlerinin Kobane’de IŞİD’e karşı mücadele etmek üzere geçişlerine de, izin verilmiştir.

Kellner’de Castells’i takip ederek, internetin yaygınlaşmasıyla birlikte yeni direniş odaklarının ortaya çıkacağını belirtir. Yazar’a göre, yeni kamusal alanlar oluştukça, yeni politik aktörler öne çıkmakta, politik haber ve tartışmaların doğası değişmekte ve demokratik bir dönüşüm gerçekleşmektedir (2004, s. 797). Bu bağlamda her iki düşünürde, internet ve yeni teknolojilerin özgürleştirici etkisine vurgu yaparak, toplumsal hareketlerin bu özgürleşmenin öznesi olarak belirlerler.

Jan Van Dijk’ın Olumsuzlayıcı Yaklaşımı

İnternetin demokratik katılım kültürünü teşvik ettiğini savunanlar onun şu özelliklere sahip oluğunu belirtirler;

  1. Mevcut kitle iletişim araçlarının aksine interaktiftir.
  2. Kullanıcıların, izleyiciler, dinleyiciler ya da okuyuculardan, katılımcılara dönüşmesine olanak sağlayan yaratıcı bir ortamdır.
  3. Bireysel kullanıcıların pek çok şeyin yanında politika ve kitle iletim araçlarının merkezinde olup biteni tayin edebilmesini sağlayan doğrudan bir araçtır.
  4. Prensipte herkes için eşit ir platformdur.
  5. Ürünlerin çevirimiçi olarak ortak yaratılabileceği bir ağ aracıdır (Van Dijk, 2016, s. 156)

İnternet’in katılım kültürünü teşvik ettiğine dair tezleri eleştirenler ise, bu aracın demokratik bir etki yaratıp yaratmayacağının her zaman onun sosyal ve politik kullanımına bağlı olduğunu iler sürerler. Yine adil olmayan erişim ve internet kullanımı becerileri veya özel hayata müdahale gibi internetin negatif özelliklerinin tamamen görmezden gelindiğini savunurlar (Van Dijk, 2016, s. 157). Morozov’a göre (2011), internetin bir tür demokrasi aracı olduğunu savunanlar, bu aracın farz edilen özelliklerine o derece odaklanmışlardır ki, kullanıcıları, fiili kullanım biçimini ve kullanımın sosyal ve politik bağlamını unutmaktadırlar. Aynı şekilde, internet üzerinden kullanılan sosyal medya mecralarının otoriter olmayan rejimlerde dâhil olmak üzere, devletin baskı gücünü arttırdığını belirtir. Yazar’a göre, dijital ortamın sağlamış olduğu düşük maliyetli örgütlenme ve iletişim özgürlüğü siyasi otoriteler tarafından artan bir şekilde baskı altına alınmaya çalışılmaktadır (2011, s. 212).

Bazılarına göre yeni enformasyon ve iletişim teknolojileri, bireyler için seçim özgürlüğünü arttırdığı ve bireyler ile kurumlar arasındaki yatay ilişkileri yoğunlaştırdığı için bir özgürlük teknolojisidir (Van Dijk, 2016, s. 152). Diğerleri ise, bu teknolojilerin işletmeler ve diğer kurumlardaki liderler tarafından belirlendiği için merkezi kayıt, gözetim ve kontrol teknolojisi olduğunu savunmaktadır (Van Dijk, 2016, s. 152). Nitekim günümüz toplumlarında, birçok insanın yeni medyanın sunduğu kamusal ortamda söylediği sözlerden ya da ifade ettiği görüşlerinden dolayı, yargılandığı, hedef gösterildiği ya da işinde olduğu bilinmektedir. Siyasi iktidar ve çeşitli kurumlar, bu alanlarda kurdukları gözetim yoluyla, işlerine yarayacak enformasyonu toplayıp, politikalarını bununla orantılı bir şekilde düzenlemektedir. Kararlar alınırken çoğunlukla toplumun değil, ilgili kurum ya da siyasi yapının güç ve işlevinin pekiştirilmesi amaçlanır.

Katılımcı medya kültürü, geleneksel sosyal ve siyasi katılımın üst düzeyde olduğu anlamına gelmez ve çok daha basit bir kültürdür. Katılımcı kültüre dâhil olabilmenin yolu, bir dizi dijital beceriye sahip olmayı gerektirir. Bu da bir anlamda internetin yarattığı belirtilen alternatif kamusal alana dâhil olmanın önünde ciddi bir bariyer oluşturur. Bu bağlamda Van Dijk, İnternet kullanıcılarının çoğunun, kendileri üretim yapmak yerine,, Web’deki diğer hazır içerikleri tüketme eğiliminde olduğunu ifade eder. Bunun sebebinin ise, bir şey yaratmak için gerekli olan motivasyon ve dijital beceri eksikliği oluğunun altını çizer. (2016, s. 297).

Van Dijk, ağ toplumunda ağların toplumun yerini almayacağında ısrarcıdır. Ancak giderek artan bir biçimde toplumun bileşenlerini organize etmekte ve birbirine bağlamakta olduğunu da (2016, s. 149) kabul eder. Van Dijk, asıl muhalefet biçiminin hala gerçek gündelik yaşam içerisinde gömülü olduğunu ifade eder, ağlar sadece bu gücün örgütlenmesinde aracı bir rol oynar. Bu bağlamda, Castells’de asli olan, Van Dijk’da talidir.

Sonuç

Modern dünyada gelişen yeni medya teknolojilerine bağlı olarak, kamusal ve özel arasında akışkan bir ilişki biçimi doğmuştur. Bireyler gündelik yaşamlarını sürdürürken, bulundukları özel bağlamdan kamusal alana dâhil olma imkânı bulabilmişlerdir. Kamusal alana katılan bireylerin iletişimi, bir deneyimler arka planına gömülüdür. Gündelik yaşamda edinilmiş tecrübeler, kamusal alanın biçimlenmesinde önemli bir rol oyar. Zira birey, içinden geldiği toplumsal formasyondan bağımsız bir kamusal ya da özel yaşam pratiği sergileyemez.

Yeni iletişim teknolojileri sayesinde, artık yalnızca okumaz, izlemez veya dinlemeyiz, onları kullanır hatta onlarla beraber yaşarız, sosyal yaşamımız çoğu kez onlara bağlı olarak şekillenir. Yeni medyanın sunduğu “katılım” olanağı, kullanıcının pasif bir nesne olmaktan çıkıp, aktif bir özneye dönüşmesine olanak tanımıştır. Alanın getirdiği yeniliklerin ucuza servis edilmesi de, daha fazla kişinin “katılımcı kültür”e dâhil olmasını sağlamıştır. Geleneksel medyanın aksine, kullanıcıya sözünü anında söyleme ve etkileşim kurabilme imkânı sunan yeni medya, kamusal alanın aynı zamanda en güncel olan üzerinden örgütlenmesine olanak tanımıştır.

Hemen her sosyal olgu veya araçta olduğu gibi, yeni meydanında avantajlı ve dezavantajlı yönlerinin olduğunu belirtmek mümkündür. Nitekim bu araçlar bir yandan “katılım, örgütlenme, muhalefet” olanağı sunarken, diğer yandan iktidar ve diğer baskı aygıtları için kolay bir gözetim alanına dönüşebilmektedir.

Kaynakça

  • Andersen ve Diğerleri (1995). Universal Access To E-mail Feasibilitiy And Societal Implications. Santamonica: RAND.
  • Becker, H. (2013). Hariciler: Bir Sapkınlık Sosyolojisi Çalışması. Ş. Geniş ve L. Ünsaldı (Çev.). Ankara: Heretik Yayıncılık.
  • Bıçakçı, H. (2015). Hikayede Büyük Boşluklar Var. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Binark, Mutlu (2005), “Kimlik(lenme), Dipnotsuz İletişim ve Etnik Laflama Odaları”, Binark, Mutlu ve Kılıçbay, Barış (Der.). içinde, İnternet-Toplum-Kültür, Ankara: Epos Yayınları. s. 118-136.
  • Buchstein, H. (1997). Bytes That Bite: The İnternet And Delibetarive Democracy Constellation. 4 (2), s. 248-264
  • Certeau, M. (2008). Gündelik Hayatın Keşfi. Arslan Özcan (Çev.). Ankara: Dost Kitapevi.
  • Castells, M. (2016). İletişim Gücü. Kılıç (Çev.). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
  • Castells, M. (2001). The İnternet Galaxy. London: Oxford Universty Press.
  • Diani, M. (2001). Social Movment Networks: Virtual and Real, içinde, Culture and Politics in The İnformation Age: A New Politics? Webster (Ed.). London-New York: Routledge. S. 117-129.
  • Habermas, J. (2004). Kamusal Alan. M. Özbek (Çev.). içinde, Kamusal Alan. Özbek (Der.), İstanbul: Hil Yayınları. s. 95-103.
  • Habermas, J (2010). Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. Bora ve M. Sancar (Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Hobsbawn, E. (1999). Tarih Üzerine. Akınhay (Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • Jenkins, H. (2002). İntractive Audiences? The ‘Collective İntelligence’ of Media Fans. Erişim Tarihi: 18 Aralık 2016, http://web.mit.edu/21fms/People/henry3/collective%20intelligence.html
  • Kellner, D. (2004). Tabandan Küreselleşme: Radikal Demokratik Bir Teknopolitikaya Doğru. T. Kurtarıcı (Çev.). içinde, Kamusal Alan. Özbek (Der.), İstanbul: Hil Yayınları. s. 715-737.
  • Lefebvre, H. (2013). Modern Dünya’da Gündelik Hayat. Gürbüz (Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
  • Morozov, E. (2011). The Net Delusion: Dark Side Of İnternet Freedom. New york: Public Affairs Press.
  • Thomson, J. B. (1997). “Kamusal Alanın Dönüşümü”. Alankuş-Kural (Çev.). İLEF Yıllık ’94. Ankara: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları.
  • Turan, E. A. (2014). “Yeni Medya Ortamları ile Dönüşen İzleyicinin E-Sözlük ve Talk Show Arakesitinde İzlenmesi”, İdil Sayımer (Der.). içinde: Yeni Medya Araştırmaları: Kavramlar, Uygulamalar, Tartışmalar. Konya: Literatürk. s. 99-148.
  • Van Dijk, J. (2016). Ağ Toplumu. Ö. Sukin (Çev.). İstabul: Kafka Yayınları.

 

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: