Mustafa Akgül: Aktivistlere şifreleme tekniklerini öğretmeliyiz!

Akgül Hoca’yı bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Söyleşi: Gamze Göker-Mutlu Binark
Mustafa Akgül’le görüşme 15 Mart 2013 tarihinde Bilkent Üniversitesi’nde yapıldı.

Bu söyleşi, 2013 yılında “Hack Kültürü ve Hacktivizm – Mustafa Akgül’e Armağan” isimli derleme kitap çalışmasında yayınlanmıştır. Kitabın tamamına https://ekitap.alternatifbilisim.org/ adresinden erişilebilir.

Mustafa Akgül “Türkiye İnternet’inin babası” payesini tümüyle hakeden emektar bir aktivist. Türkiye’de henüz İnternet’in esamisinin okunmadığı yıllardan başlayarak İnternet’in ne işe yaradığını ve neden gerekli olduğunu büyük bir özveriyle anlattı. Cansiperane sürdürdüğü mücadeleyle 12 Nisan 1993’te memleketimize İnternet’in gelmesine öncülük eden ekipte önemli bir rol aldı. İnternet’e bağlandıktan sonra günün koşulları gereği kendisine biçilen “İnternet’i tanıtma ve sevdirme” görevi günden güne artarak 26 yıldır devam ediyor. İnternet Haftası, İnternet Konferansı, Akademik Bilişim gibi bilişim etkinliklerinin baş organizatörü; TRUUG, İnet-D, LKD, Bilişim STK Platformu gibi sivil örgütlerin kurucusu. İnternet’i çok sevdi, her tür toplumsal ve siyasal değişimin merkezinde olması gerektiğini söyledi. Ama teknokratik ya da teknolojik determinist yaklaşımlara yüz vermedi. Aksine İnternet’i hep demokrasiyle, insan haklarıyla, en başta özgürlüklerle birlikte zikretti. İnternet’in toplumsal mücadelelerin bir aracı olması gerektiğini hep hatırlattı. Örgütlenmeye çok inandı.

Her zaman İnternet’le ilgili meselelerin sadece teknolojik değil aynı zamanda ve daha çok politik meseleler olduğunu vurgulayarak konuştu. Enseyi hiç karartmadı, hep yarına, daima umutla, “iflah olmaz bir iyimserlikle” ve genç enerjiyle baktı. O yüzden hiç gerçekten yenilmedi. Bir İnternet misyoneri olarak, bilgi toplumu hayalini büyük heyecanla, emek emek ördü.

Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Teknolojisi ve Bilişim Sistemleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Akgül’ün “İnternet: Bilgiye Erişimin Yeni Araç ve Olanakları” adlı kitabı 1995’te yayımlandı.

“Mustafa Akgül’e Armağan” kitabımız için kendisiyle özgür yazılımdan hacktivizme ve şifrelemeye, Türkiye’de İnternet’in ve İnternet etkinliklerinin tarihçesinden hükümetlerin bilişim politikalarına ya da politikasızlıklarına kadar bir dizi konuda uzun uzun söyleştik.

“İnternet yaşamdır” sloganı ilk nasıl çıktı?

İnternet Haftası’nın üçüncüsünde, yani 2000 yılında çıktı. İnternet konferanslarında hep böyle bir slogan peşindeydik. İnternet’i büyütelim, geliştirelim falan derken, İnternet haftalarında o slogan önce şöyleydi, “İnternet’le tanışın…İnternet yaşamdır!” Burada … çünkü anlamında düşünülmüştü. Bu slogan daha sonra “İnternet yaşamdır”a dönüştü. İlk açıklarken aklımızda olan “İnternet’le tanışın, çünkü bundan sonra hayatınız İnternet’le olacaktır”dı, yani bunun geri dönüşü yok anlamında söylüyorduk. Daha sonra “İnternet yaşamın bir yansıması, yaşamda ne varsa hepsi İnternet’te, artılarıyla eksileriyle” olduğunu ağırlıkla vermek istedik, bizim için yaşamsal önemde olduğunun altını çizmek istedik. “Yaşamda olan bütün sorunlar da İnternet’te var, farkında olun ve tedbirini de alın” anlamında da söylüyoruz. İnternet hem dünyaya açılan bir sokaktır, aynı zamanda dünyaya açılan bir pazardır ya da dünyaya açılan bir kültür ortamıdır. Herkese erişebilirsin, herkes sana erişebilir. Zaman ve mekânın etkisi yok ya da azaltılmış durumda. Dolayısıyla en sık söylediğimiz şey, Hakkâri’de olmanın, bir dağ başında olmanın sakıncalarını ortadan kaldırıyor İnternet. Yani sen yeterince çalışmaya, terlemeye hazırsan, beyinsel gücün varsa herhangi bir dalda uzman olabilirsin. Örneğin radyolog gibi belli uzmanlıklarda dağ başında yaşayıp bütün dünyaya hizmet verebilirsin. İnternet’in ciddi bir eşitleyici olduğunu anlatmak için bunları söylüyorduk.

Dağ başındaki insan ideal olarak İnternet’e erişebilir ve diğer tüm engelleri aşabilir görünüyor ama bir de sayısal uçurum diye bir gerçeklik var…

Tabii tabii, yurttaşın altyapıya erişebilmesi ve teknoloji için gerekli bilgi ve becerisinin olması gerekiyor. Anayasalara İnternet erişimi temel bir hak olarak girmeye başladı. Okuma yazma nasıl bir haksa, bilgiye erişebilmek, İnternet’i kullanabilmek hem olanak olarak hem de beceri olarak bir hak haline geldi. Çünkü, İnternet’te olamayan insanlar bir dönem sonra hiçbir şey yapamayacaklar. Ne iş arayabilecekler, ne devlet ilişkilerini yapabilecekler, ne sağlık hizmeti alabilecekler. Dünyadan kopuk yaşayacaklar. Sayısal uçurumu önlemek için önceden evrensel hizmet düşünülüyordu. Daha sonra Fransa, Finlandiya başladı ve diğer başka ülkelerde geniş bant erişimi temel bir insan hakkı olarak hayata geçmeye başladı. Ben şu benzetmeyi çok sık yapıyorum, insanlar nasıl ki elektriği ve telefonu sorgulamıyorlarsa İnternet’i de artık sorgulamazlar, onlar kadar doğal bir şey haline geldi artık İnternet. O bakımdan ülkelerin sayısal uçurumu engellemek için çok ciddi çaba harcaması lazım. Artık İnternet’e ve bilgiye erişim temel yurttaşlık hakkı haline geldi. Hem fiyatı uygun sağlamak lazım, parası olmayanlara bunu sağlamak lazım hem temel becerileri kazandırabilmek lazım. Gelişebilmek için, dünyayla rekabet eden, yarışan bir ülke olabilmek için İnternet çok önemli bir role sahip. Temel zenginlik kaynağı bilim ve teknoloji haline geldi. İnternet ve bilim-teknoloji sarmal bir şekilde birbirini destekleyerek birlikte gelişiyorlar. İnternet hem ekonomi için vazgeçilmez bir araçlar bütünü, aynı zamanda bir yurttaş olarak yönetime katılma, yönetimden bilgi alma gibi, demokratik yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda. Yaşamı sürdürmek için gerekli, olmazsa olmaz bir noktaya geldi. Bütün dünya da oraya doğru gidiyor. Biz tabii bunu tam anlama noktasında değiliz, donanım boyutlarına daha fazla odaklanıyoruz.

Türkiye şu an bilişim ve İnternet’e ne kadar önem veriyor? Sayısal uçurum ne durumda?

Ciddi bir eksiğimiz, İnternet bağlantılı konuları ölçecek yapılarımız eksik. KİEM’ler (Kamu İnternet Erişim Merkezi) buna güzel bir örnek. 2010’da biten Bilgi Toplumu Stratejisi içinde önemli bir maddeydi. Pek çok yerde KİEM açıldı, TTnet açtı, başkası açtı. Bunların ne kadar kullanıldığını, ne kadar çalıştığını, ne işe yaradığını ölçen hiçbir çalışma yok. Ben Rize’de gittim, hiç kimse gelmiyordu.

Ulaşılabilir bir yerde miydi?

Çok kötü bir yerde değildi. Erişilebilir bir yerdeydi. Kızılcahamam civarında bir kaymakamla konuştum, “bizde kullanılıyor” dedi ama gidip kontrol edemedim. Ama bununla ilgili doğru düzgün bir yönetmelik çıkmadı. Bilişim eğitimi vermek ve KİEM’leri çalıştırmak konusu Milli Eğitim Bakanlığı’na verildi ama çalışmadı, çalıştığına dair bir bilgi yok yani. Toplum sorgulamıyor zaten. İnternet kullanım oranlarıyla ilgili elimizde doğru düzgün Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) istatistikleri var. Onlarda da bir tıkanma görüyorum ben. Son iki üç yılda artış çok az. Hanelerde erişim ve kullanıma bakıyorlar. Hanede ve nüfus oranında %48 civarında, %50’yi bulamadı iki üç yıldır. Her ne kadar Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) zaman zaman yüzde 55 diye açıklama yapsa da ellerinde bir şey yok, onlar garip bir hesap yapıyor. “Hesabı açıklayın” dedim, açıklamadılar. “Bilgi Edinme”yle başvurmak lazım, ama onu yapamadık, unuttuk. Mobil, 3G, fiberde gelişme var ama xDSL’de gerileme var. Yeni kullanıcı kazanmaktan çok, mevcut kullanıcı yeni teknolojileri kullanmaya başlıyor

Türkiye’nin İnternet’e yaptığı yatırımlar ve yapılan yatırımların geri dönüşüyle ilgili şeffaf bilgi üretimi ve araştırmalar da eksik görünüyor…

Çok ciddi bir araştırma eksikliği var. Bazı meraklı akademisyenler ya da STK’lar çalışıyor. Ama ülkede adında İnternet olan bir araştırma enstitüsü benim bildiğim kadarıyla yok. ODTÜ’de bir e-devlet merkezi var. Bir şey yaptığını pek görmedim, okullarla ilgili ya da KİEM’lerle ilgili bir iki şey yaptılar, raporu istedim, ne web’de vardı, ne de gönderebildiler. Bir görünürlüğü yok zaten. Merkezi kurmak için bilişim şirketlerinden para aldılar, sonra bir şey olmadı.

İzleme, ölçme, değerlendirme konusunda ciddi bir sıkıntı var…

Var tabii. Ama ülkenin araştırma gündeminde İnternet yok. Yani Tübitak’ın çağrıları falan var ya, bunlardan bir tanesi İnternet değil. Yeni bir alan olarak, İnternet konusunda doğrudan doğruya bir master programı var mı?

Yeni medya programları var, bilişim anabilim dalları var.

Yeni medya daha genel bir boyut. Üç tane oldu galiba. Bahçeşehir, Kadir Has…

Ankara Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi’nde ders olarak var. Yeni medya doktora dersleri var…

Daha çok master tezi var. Az sayıda doktora tezi var. Bunlar daha çok sosyoloji, iletişim bölümlerinde. Ama bir İnternet merkezi, bir araştırma merkezi, araştırma konusu ağırlıklı olarak İnternet olan bir yüksek lisans, doktora programı olan bir üniversitemiz bile yok şu an. Ayrıca izleme konusunda ciddi bir çaba yok, devletin böyle bir endişesi yok, Avrupa Birliği baskısıyla TÜİK birtakım anketler yapıyor. Hane halkı kullanımı ve ticari kullanımı ölçmeye çalışıyor. Bunlarla ilgili bir geribesleme yapılamıyor. Devlette bununla ilgili genel olarak bir yapı yok. Bugün Bilişim Komisyonu’nun raporuna bir bakayım istedim yine, giriyorsun, komisyonun sıra sayısını bilmen lazım, Allahtan ben o komisyonda konuşmuştum, yazışmalardan o numarayı buldum, raporların olduğu sayfadan, daha önce almıştım bazı raporları, yeni raporu ordan buldum, bin küsur sayfa rapor. Bir yönetici özeti yok. Beş bölüm yapmışlar, her bölümün sonuna önerileri koymuşlar. Türkiye’nin bakış açısını göstermesi bakımından, o komisyon raporundaki ana çıkış noktası “İnternet’in zararlarına karşı Türkiye’yi nasıl koruruz?” idi.

Bu birkaç ay önce çıkan rapor değil mi?

Evet, altı ay kadar oldu galiba. “İnternet’ten nasıl yararlanırız” anlayışı yaygın. Ama İnternet’in olmazsa olmaz bir şey olduğunu hâlâ algılamış değiller. AKP biraz daha ilgili davranıyor, ama İnternetin Türkiye’yi sıçratacak bir teknolojiler bütünü olduğunu kavramış durumda değil kimse. Çünkü hiçbir yerde Bilişim Komisyonu gibi yapılar yok. Kendi içlerinde ‘nasıl yararlanırız’ diye bazı çalışmalar yapıyorlar. Ama Türkiye geneline yönelik pek bir şey yok. CHP seçim öncesinde bir broşür çıkarttı. Onun dışında örgütlü, kapsamlı bir çaba yok. Aksünger ya da Aydemir bir çok şey yapmaya çalışıyorlar, ilgili, meraklı insanlar var ama bunlar yeterli kapsamda değil ve örgütlülük eksik. Hatırlarsın bir toplantıya gitmiştik, orada da çok dar bir alanda bakmışlardı, olayın bütününe ilişkin ya da partinin diğer boyutlarıyla bunları bütünleştirmeye dönük bir çaba gözükmüyor.

Bir yama, bir eklenti olarak duruyor…

Yani “konulardan biri de İnternet” diye bakıyorlar. İşin kilit rolünü kavramış değiller.

Bir anaakımlaştırmaya ihtiyaç var…

İnternet’i merkeze koymaları lazım. Ama onun için de lider lazım. Ağırlığı olan, derleyip toplayacak. CHP’de Erdal Aksünger ve meraklı beş-altı kişi var. Herhangi biri bir şey yaptığında kendi başına yapıyor. Kendi aralarında yeterli bir haberleşme yapısı kurmuş gözükmüyorlar. “Şu konuda bir şey yapalım” deyip beşinin birlikte hareket etmesi lazım. Tek tek Adana milletvekili, Bursa milletvekili yerine, altı milletvekili birlikte yaptığı zaman belki partinin geri kalanını da harekete geçirebilecek bir şey yapabilir.

Hangi konuların öncelikle araştırılmasını önerirsiniz, hangi konuları araştırmacılar öncelikle çalışsın?

İnternet konferanslarında görüyoruz, bazı araştırmalar çok kötü. Onlara bir yönlendirme yapılabilir. Türkiye İnternet’i nasıl algılıyor, sorunlar nerde, temel sorunları kimse konuşmuyor. Türkiye’de hala serbest rekabet yok. Bunu araştıran kimse yok. Mesela Oxford’da İnternet Enstitüsü var. Orada master programları var, İngiltere’ye yönelik araştırmalar yapılıyor. Olumlu bir şekilde yaklaşıp işin içine girince araştırma konuları da çıkar tabii. Türkiye’de nasıl algılanıyor, sorunlar nelerdir, ayrıca teknik olarak birçok şey tartışılabilir, neye ihtiyaç var gibi. İnternet kafeler biraz zayıfladı ama hala önemliler. Sadece onlara yardımcı projeler olabilir. Ülkemizdeki İnternet bağlantılı çabalarda bir bütünlük yok, bütünlük olduğu zaman çok şey çıkar.

Sizce bir bilişim bakanlığına ihtiyaç var mı?

Bakanlığın artıları ve eksileri var. Mevcut bakanlık algısını esas alınca birtakım itirazlar var ve o itirazların da bir haklı tarafı var. Daha dinamik bir yapı kurmadığın sürece, bakanlık hantal. Türkiye’de hem devletin konuyla ilgili işlerini koordine edecek hem Türkiye’deki çalışmaların temas noktası olacak, bağlantıyı sağlayacak bir yapı şart. Hem devlete hem Türkiye’ye mesaj verecek, koordine edecek, savunacak bir yapı şart. O yapı nasıl olur tartışılabilir. DPT benzeri bir müsteşarlık daha esnek olabilir. Çünkü garip bir yapı var Türkiye’de. DPT Başbakanlık’tan ya da herhangi bir bakanlıktan, Ulaştırma Bakanlığı’ndan daha iyi para verebiliyor. Bu yapının özel sektörle sivil toplumla çalışabilmesi, kısa süreli uzman çalıştırabilmesi lazım. O bakımdan dar bakanlık yapısından daha esnek olmasında fayda var. Öte yandan bakanlık olması ağırlığını artırıyor tabii.

Şu an Sanayi Bakanlığı’nın içinde bilişimle ilgili birimler, Kalkınma Bakanlığı’nın içinde Bilgi Toplumu Dairesi devam ediyor…

Şu an hala dağınık yapı var. Mecliste Bağımsız Bilişim Komisyonu yok, Sanayi Komisyonu’nun içinde. Ülkede beş parçalı bir yapı var Ulaştırma Bakanlığı var, Başbakanlık’ta bir E-devlet Çalışma Grubu var, Başbakanlık İdareyi Geliştirme Dairesi Başkanlığı var. Biz Kamu-Net’i ilk yaptığımız zaman, Başkan Gürol Banger’le biz İdareyi Geliştirme altında beraber çalışmaya başlamıştık. BTK ve Ulaştırma Bakanlığı’nı bir mi sayarsın iki mi sayarsın, Türksat var, Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı ama, e-devlet kapısı projelerini ve giderek pek çok e-devlet projelerini yapıyor. Şimdi PTT giriyor, hadi PTT karar verici konumda değil ama Türksat önemli oyuncu, BTK önemli oyuncu. Ulaştırma Bakanlığı şöyle ilginç bir durumda. Tanım olarak politikalardan sorumlu bakanlık, bilişimle ilgili politikaları hala üzerinde tutuyor. Ama bakanlık içinde bir yapı yok. Haberleşme Genel Müdürlüğü içinde değerlendiriyorlar onu, onun içinde İnternet’le ilgili bir daire yok, uzmanlaşma yok. Yani Haberleşme Genel Müdürlüğü içinde, bildigim kadarıyla İnternet konusunda yeterli sayıda ne uzman ne mühendis var, ne sosyolog var, ne gazeteci var, ne hukukçu var. Yani bunun için bir kadro oluşturmuş değiller. Oradaki insanlar zaman içinde ihtiyaçlarına göre bir şeyler öğreniyorlar. Bir iki kişi aldılar, onlar da gitti. Yetişmiş uzmanın yoksa yetiştirirsin, adama master yaptırırsın. En azından bu konularda bilgili bir hukukçu, bir sosyolog, belki bir psikolog olması lazım, bir iletişimci, bir ekonomist olması lazım. Hiçbir şey yok. BTK bunu biraz yapmaya çalıştı ama BTK’nın başka hataları var.

Nasıl olabilecek peki hocam bu? Bu bakış açısının değişmesi nasıl sağlanabilir?

Bu siyasi liderlik meselesi tabii. Sorun orada. Toplumsal liderlik meselesi. Ama basında da aynı durum. Türkiye’nin gündeminin çok hızlı değişmesi nedeniyle kimse uzmanlaşamıyor.

1999’da üç hacker’la söyleşi yapmıştım Bir tanesi söyleşinin sonunda “Bence bir bakanlık kurulmalı ve Mahşerin Dört Atlısı: Mustafa Akgül, Ethem Derman, Attila Özgit ve Ufuk Çağlayan’dan biri Bilişimden Sorumlu Devlet Bakanı olmalı” demişti. Siz de tam ondan üç yıl sonra CHP’den milletvekili aday adayı olmuştunuz. Ama listede yer alma sorunu olunca, “bu Türkiye’nin bilişim ve İnternet’e verdiği değerin bir yansımasıdır, değer verilmiyor” diyerek seçimden çekilmiştiniz. O süreç nasıl yaşandı, o günden bugüne ne değişti?

Partiler kendi içine kapalı yapılar aslında. Dışarıdan birinin gelmesini pek istemiyorlar. Vitrine konacak, Türkiye’nin geneline seslenecek isimler ayrı. O dönem Türk-İş başkanını aldılar, Yaşar Nuri Öztürk’ü aldılar. Türkiye’nin geneline hitabedecek, vitrine konacak adamlar olunca onları alıyorlar. Aynı dönemde benim bir arkadaşım vardı Mersin’de, çok sevilen bir doktordu, onu almadılar, idare onu görevden almıştı, halk isyan etti, sonra geri koymuşlardı. Öyle başka bir adam vardı, onu da koymadılar. Çok açık da söylediler, parti içinde emek vermeden koymuyorlar. Kendini ispatlayacaksın partide, emek vereceksin, sadakatinden emin olacaklar ancak öyle koyuyorlar. Genel yapı zaten o partilerde, hepsinde öyle.

Siz o dönem bilişim ve İnternet’in önemini anlattığınızda bunun kavrandığını düşünmüş müydünüz?

Şu lafı çok duyarsın, herkes İnternet’i çok iyi bilir, “İnternet çok önemli”, ama yaptıklarına baktığın zaman önem vermediklerini görüyorsun. Mesela Başbakan için diyelim, bu Bilgi Toplumu Stratejisi 2006’da yayımlandı. Bir “ulusa sesleniş” ya da her neyse, öyle bir konuşmanın önemli bir parçası olacak önemde bir şey. Ama öyle algılamadıkları için hiç öyle kullanılmadı. Sonra başka konuşmalarda “Biz İnternet’i çok geliştirdik” falan diyor ama öyle bir girişimi böyle bir konuşmanın ana teması yapma ihtiyacını hissetmiyor. Sadece o hissetmiyor, liderlik hissetmiyor, yani danışmanları hissetmiyor. O dönemde basında bir iki haber oldu, “Bilgi Toplumu Stratejisi 2006-2010” Resmi Gazete’de yayımlandı, “Türkiye şuraya gelecek” diye bir iki haber yaptılar. Şimdi o bitti, bu sene yeniden yapılıyor. Parti yönetimleri arasında çok fazla fark yok bu konuda.

Kalkınma Bakanlığı’nın yaptığı değil mi bu?

Strateji ve Eylem planın süresi biteli üç seneyi geçti. O zaman da DPT yapmıştı, planlamayı DPT yapıyor, uygulamayı başkası yapıyor. DPT planlama yapar ama Bilgi Toplumu Stratejisi Grubu’nun DPT’de kurulması da yanlış. Şu açıdan yanlış, 2002’de bir müsteşarlık üzerinde çalışılıyor. O zaman Devlet Bahçeli bakıyordu bu işlere. ODTÜ’de yapılan 1. Bilişim Şurası’nın kapanış oturumunda, AKP dahil bütün partiler imza attılar, söz verdiler, “bilişim komisyonu kuracağız” diye. Sonra DSP içinde iki farklı öneri verildi. Seçimden sonra da olmadı. Ziya Aktaş’la Emrehan Halıcı iki ayrı öneri verdi. Ondan sonraki seçimde de CHP ve AKP vardı, AKP yanaşmadı. Ondan sonra 2004’te 2. Bilişim Şurası’nı yaptık, niye yaptık belli değil, AKP istedi diye yaptık. Ama aynı şekilde hiçbir şey uygulanmadı. Komisyonu bile kurmadıktan sonra. Eskiden mecliste Bilgi Toplumu Çalışma Grubu vardı, o da gitti. İşte bu yeni “Bilişim ve İnternet Komisyonu” çalıştı, koca bir rapor üretti. Bu rapor için 100 kadar milletvekilinin imzası var, 6-7 tane tekliften birleştirilmiş, ana ağırlık “İnternet’in zararlarından nasıl korunuruz?”. Birinci konu o. Erdal Aksünger’in bilişim sektörünün geliştirilmesiyle ilgili önerileri var. Başkanın demeçleri koruma ağırlıklı.

Bilişim muhabirliğine ilk başladığım zamanlar yurttaşlar olarak devletle zaman alıcı, yorucu, yıpratıcı, bıktırıcı bürokratik ilişkilerimizi kolaylaştırmak için, hepimiz kendi alanlarımızda e-devlet uygulamaları bir an önce hayata geçsin diye teşvik edici çalışmalar yaptık. Geçen zaman içersinde o dönemki çalışmalarımızın bir tür aleyhimize işlediğini fark eder olduk. Gözetlenme, dinlenme vs. gibi. Biz nerde yanlış yaptık?

Biz yanlış yapmadık aslında, devlet İnternet’in farkına vardı (gülüyor). Stratejik kadrolar tüm dünyada İnternet’in geç farkına vardı. En başta telekom şirketleri İnternet’i geç fark etti. Arpa-Net’in oluşturulma döneminde AT&T’ye gidiyorlar ve “böyle bir proje var” diyorlar. Müdürler bakıyor “Bu işte para yok” diyor ve ilgilenmiyor. TR-Net projesi ilk başladığı zaman üniversitelerin bir projesiydi. “Üniversiteler hat istedi, verdim” diye bakış açısı geçerliydi. İnternet Konferansı’nın açılışında Türk Telekom Genel Müdürü’nün yaptığı konuşmaya bakarsan, FTP nedir, mail nedir, DNS nedir onları anlatıyor, işin ne olduğunun farkında değil. İnternet Kurulu’nda Türk Telekom vardı, ancak 2000’de fark ettiler. İnternet Haftası onlara müşteri getiriyordu. TT’nin İnternet Konferansına sponsor olması, İnernet Haftasında baş oyunca olması ondan sonra oldu. AKP hükümetinden sonra, 2002’den sonra fark ettiler. 2000 ’lerde İnternet Konferansı’na sponsor olmaya başladılar. Sonuç olarak İnternet’in ne olduğunu Türk Telekom da bayağı geç, 5-6 yıl sonra fark etti. Avrupa’dakiler de öyle. ’97’de Avrupa’da sayısal bölünme ortaya çıktı. Yani kuzeyle güney arasındaki fark çok ciddi boyutlara ulaştı, ondan sonra Fransa ve Almanya da çok ciddi çabalara girdiler. Altyapıyı geliştirdiler. Onlar açığı büyük ölçüde kapadı, ama güneyde hala var, Yunanistan, İtalya, Portekiz, İspanya, bunlar hala çabalıyor. Bizde asıl olarak yasaklama ve kontrol kavramları etrafında konuşuldu. Basın Kanunu’na dahil etmek istediler, çok sancılı bir süreçti o.

Güncellenen her bir İnternet sayfasından çıktı alıp savcılığa gidilecekti…

Basın Kanunu’na dahil olması o demek, bizim onu algılamamız da biraz zaman aldı. O teklifin gelişi de çok ilginç. Anayasa Komisyonu’nda, üçlü koalisyondan birer milletvekili imza atıyor, isimlerini de çok geç öğrendik, ama karar üç ortak tarafından birlikte alınmıştı. Ondan sonra hatalarını fark ettiler ama geri dönemediler. Cumhurbaşkanı veto etti. Ama yasalaşma sırasında son aşamada Emrehan Halıcı onu yumuşattı. Çünkü ne olduğunu anlayınca kıyamet koptu. Ankara’da Milli Kütüphane’de bir toplantıya gitmiştik, orada yumuşatma yönünde işaret gelmişti. Biraz yumuşattılar, hakaret halinde sadece para cezasına dönüştü ama maddi tazminat talebini çıkartamadılar. Benim TBD dergisinde bir yazım vardı “Ve devlet İnternet’i keşfetti” diye. Çünkü alternatif medya o zaman ortaya çıkmaya başlamıştı, çok eleştiriler vardı, Hüsamettin Özkan’la Mesut Yılmaz eleştirilerden kurtulmak için o zaman İnternet’i Basın Kanunu’na dahil ettiler. Onların asıl motivasyonu şuydu: “basında hakaretin cezası yüzde 50 artırılıyor, İnternet’te de bu uygulansın”. İnternet’te bu yoktu. Cezada düzenleme olmadan uygulayamıyorsun, emsali esas alarak uygulamak her zaman mümkün olmuyor. Hırsızlık her zaman olur da, “benim bilmem ne kimliği çaldı”yı Ceza Kanunu’na uygulayamıyorsun, başka bir kanunla yapman lazım. Kanundaki hırsızlık maddesi başka bir şey olduğu için hırsızlık maddesinden onu yapamıyorsun.

Gözetleme, denetleme, izlemeyle ilgili ne dersiniz?

Bütün dünyada devletler aslında bu yola gidiyorlar. Devleti yönetenlerin bakış açısına bağlı, demokratik olmayınca, kontrol etme arzusu fazla olunca bunu yapıyorlar. Türkiye’de de yasalar kötü ama yasaların uygulaması daha kötü. Denetleme yapıları ve saydamlık hiç yok. Türkiye’deki ana sorun bu. Teknoloji buna uygun. “1984” romanındaki öngörü de öyleydi. Belki o derece değil ama, teknoloji buna uygun. Kaçınılmaz olarak belki kayıt tutması gerekiyor. Sistemin yapısından dolayı kayıt tutmak çok kolay hale gelmiş durumda. Bu siyasal bakış açısı bunu istediği sürece teknoloji buna uygun. Bizim görevimiz siyasal olarak özgürlükleri savunarak bununla mücadele etmek. Bunun olmaması gerektiğine geniş kitleleri ikna etmek.

Siz ne tür mücadele yöntemleri öneriyorsunuz?

Eldeki bütün olanakları kullanmak gerekiyor. Önce ne olduğunu anlatmak, bilgilendirmek, ikna etmek. Wikileaks, Anonymus, RedHack gibi çabalar bunların ne olduğunu ortaya koyması açısından önemli. Geleneksel yapılar bu tür çabaları desteklemek bakımından uygun değil. Her ülkede, devlette her ne kadar bu bakış açısı

olsa da, henüz devletlerarası işbirliği yok en azından. Bir de bakış açıları farklı. Çin, Rusya, Kuzey Kore, İran ile İsveç, Norveç’in arasında ciddi bir farklılık var. O bizim lehimize işleyecek, işliyor şu anda zaten. Dünyada ciddi bir mücadele sürüyor. Bu demokratikleşme, özgürlüğü savunmakla, insan haklarını savunmakla paralel bir şey. Mücadele sürecek.

Assange’ın son kitabında sözünü ettiği şifreleme konusunda ne dersiniz? Gözetlenme ve baskıyla mücadele etmenin tek yolunun şifrelemeden geçtiği…

Şu anda şifreleme önemli tabii. Ama teknoloji nasıl gelişecek bilmiyorum, kestiremiyoruz. Tekniğin bütün olanaklarını kullanmamız lazım. Özünde siyasal bir mücadele. İnsanı özgürleştirme mücadelesi. O çerçeveyi unutmamak gerekir.

Herkes bir şifreci olacak mı?

Bu teknikleri öğretebilmemiz lazım. En azından aktivistlere öğretebilmemiz, onların kullanabiliyor olması lazım. Bütün toplumun şifreci olmasına gerek yok ama önderlerin, organizatörlerin şifreci olması lazım. Aktivistler, siyasal mücadelelerin önderleri bu teknolojilerle daha iç içe olurlarsa toplumu da o yöne çekebilirler, en azından kendileri daha iyi mücadele edebilirler.

Türkiye’de şifrelemeyle ilgili yeni bir düzenleme var, tüm şifrelerin BTK’ya devredilmesi gerekiyor…

Çok kötü bir yönetmelik çıktı. Biz de INETD olarak Danıştay’a gittik onunla ilgili, Danıştay daha farkında değil, bir cevap vermedi, anlamamışlardır da. Belki kafalarındaki sadece cep telefonlarıyla ilgili bir düzenlemeydi, ama öyle bir şey yapmışlar ki aslında https’i kullanmak bile suç. Çünkü şifre kullanıyorsun onda da.

Sizin bir ticari değeriniz de olabilir değil mi? Sizin ticari bilgilerinizin, sırlarınızın güvenliğini sağlıyor mu bu yönetmelik, bu devlet kurumu?

Tabii, tabii çok sorunlu. Nedense o konuda özel sektörden ses çıkmadı.

Onlar da farkında değiller mi acaba?

Farkında olmayabilirler. Biz bir açıklama yaptık, birkaç yerde yazıldı, bizim dışımızda pek çok kişi de yazdı. Ama büyük bilişim örgütleri, TÜBİSAD (Türkiye Bilişim Sanayicileri Derneği), TBD (Türkiye Bilişim Derneği), TBV (Türkiye Bilişim Vakfı) bile gürültü etmedi. Onlar farkında değilse bile asıl TÜBİSAD’ın gürültü etmesi lazım. Ben hatırlamıyorum gürültü ettiklerini, en azından dava açmadılar. Onlar da rahatsızlar ama bizim kadar bir şey yapmadılar. Onunla bağlantılı olarak bu kişisel verilerin korunması ile ilgili kanunun çıkmasını herkes istiyor, çünkü AB Türkiye’yi yeterli güvenli bulmuyor, o yüzden bazı işleri yapamıyorlar, onun için bazı işlere giremiyor bizimkiler. Türkiye’de veri toplayamıyorlar. AB şirketleri Türkiye’de çalışma yürütemiyor güvenli olmadığı için, onun için düzeltmek istiyorlar ama kendi içlerindeki “ben daha öncelikli olayım” kavgasını çözemedikleri için yönetmeliği tekrar geri almışlar, düzeltecekler. Bilişim STK Platformu diye bir şeyi kurmaya çalıştım, başlattım, daha sonra TBV’nin önderliğinde devam etti, aylık toplantıları olan bir yapı. Bu yapı BTK ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’la ortak çalışıyorlar. Bir şeyler başarıyorlar. Öyle bir işbirliği var. İstanbul’da bir bilişim vadisi projesi var. Başbakan’ı kimse kızdırmayı göze alamadığı gibi, bürokratlarını, bakanlarını kızdıracak bir şey söylemeyi de göze alamıyorlar. Her şey biter o zaman. Zaten bilişim vadisi projesini Nihat Ergün kendi seçim bölgesi olan Kocaeli’ne aldı. Ne durumda bilmiyorum, bir Bakanlar Kurulu kararı çıktı ama daha bir şey yapılmadı bir kaç yıldır. Kendi kontrolünde olmayan bu tip şeylerde çok yavaş çalışıyorlar. Kendi kontrolüne almak istiyor AKP’liler.

Assange’ın son kitabındaki “İnternet insan uygarlığı için bir tehdittir” cümlesini nasıl yorumluyorsunuz?

Ben o kadar kötümser değilim, bütün özgürlükler için aynı şey geçerli, mücadele etmezsek o özgürlüğü alamayız. İnternet bir araçlar topluluğu, bu araçları iyi kullanmak da mümkün kötü kullanmak da. Onun için bizim yeterli mücadeleyi vermemiz lazım. Çok güçlü bir araç. “İnternet yaşamdır” dediğimiz gibi, artık kimsenin İnternet kullanmama gibi bir tercihi olamaz. Yok, geçti artık o. Dün akşam bir şey okudum, bir iki listeye gönderdim, İspanya’da 180 bin kişilik küçük bir şehirde “smart city ( akıllı kent)” diye bir deney yapılıyor. 10 bin tane sensör koymuşlar, her bilgiyi topluyor. Trafikti, hava kirliliğiydi, şuydu buydu. Şu anda elinde akıllı telefonla duraktasın, tutuyorsun, sana ordan geçen otobüslerin hangileri olduğunu, hangi durumda olduğunu, trafikte tıkanıklık var mı yok mu gibi bilgileri veriyor. Kim olursan ol bir mobil cihaz hayatımızın kaçınılmaz bir parçası haline gelecek. İnternetsiz bir yaşam mümkün değil. İnternet’i özgürlüklerimizi, daha katılımcı bir yapıyı, insan haklarını geliştirici bir biçimde ve daha insanca bir yaşam için kullanmak üzere mücadele etmek gerekiyor, kendi kendine olacak değil. Devleti elinde tutanlar tabii ki İnternet’i de kendi çıkarları açısından kullanmak isteyecekler.

Dünyada ve Türkiye’de bu mücadelelerin gelişimi açısından iyimser misiniz peki?

Ben genellikle iyimserim. “İflah olmaz bir iyimser” olarak tarif ediyorum kendimi. Her yenilgiden sonra yeniden başladığımıza göre…

RedHack ve Anonymus gibi örgütleri yakından takip ediyor musunuz, eylem politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok yakından takip edemiyorum ama bu tür örgütler kanunları çok fazla zorlamadan, ciddi zarar vermeden, açıkları, bazı bilgileri ortaya koyuyorlar. Herkesin bilgisini alıp satmıyorlar, herkesin e-mail adresini alıp spam’cilere satmıyorlar. Ya da sistemleri çökertmiyorlar, birtakım bilgileri alıp sistemdeki sağlıksızlıkları, kötülükleri ortaya koyuyorlar, o bakımdan iyi ediyorlar. O ülkenin kanunlarını çiğniyorlar, ama bilerek, sonuçlarına katlanarak yapıyorlar. Biraz Robin Hood benzerlikleri var, doğru yapıyorlar. İnsanoğlunun kahramanları demek lazım. Az sayıda adam teknik becerisini kullanarak insanlık için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bence saygı duyulması gereken bir şey.

Wikileaks?

Saydam olması gereken yönetimlerin saydam olmayan, kanuna aykırı biçimde vatandaştan sakladığı bilgileri bulup ortaya koyuyorlar, olması gereken bir davranış. O anki kanunlar buna aykırı olabilir, ama bunlar detay. Manning ne yaptığından onur duyarak yaptığını açıkladı.

Manning ve Assange’a karşı devletin tepkileri ya da Türkiye’de devletin RedHack’e karşı tepkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Devlet elindeki olanakları kullanmaya çalışıyor. Hukukun temel ilkelerine aykırı. Bunların açtığı bilgilerin zaten halktan gizli olmaması gerekir. Pek çoğunun yapılmaması gerekirdi. ABD Assange’a karşı uluslararası hukukun, evrensel hukukun kurallarını çiğniyor. Vatandaşların Wikileaks’e bağışını engellemek mesela, böyle bir hakkı yok. Güçlü devlet olmanın verdiği güvenle, baskıyla yapıyor. İnternet servis sağlayıcı şirketler kendi yaptıkları sözleşmeye uymadılar. Wikileaks’e karşı olan taraf da işlerine geldikleri zaman mevcut hukuk kurallarına uymuyor zaten. Bu siyasi bir mücadele. İş kitleye geldiğinde, savaş ordan çıkıyor zaten, kimse kuralları dinlemiyor.

RedHack terör örgütü suçlamasıyla karşı karşıya, RedHack’ciler şu an terörist olarak yargılanıyor. Twitter’da onlara destek twit’leri atanlara da yardım ve yataklıktan ceza verileceği söylenmişti…

O terimi abuse etmek, kötüye kullanmak. Bu eylemlerinin kimseye bir zararı yok ki. Kanunları istedikleri gibi yorumlayacaklarını zannediyorlar. Hukukun evrensel ilkelerine, çok temel insan haklarına aykırı bunlar. RedHack zarar vermiyor. Yani gidip BTK’nın bütün makinelerine gidip silseler, zarar vermiş olurlar. Bir zarar verdikleri yok, sadece biraz rezil etmeye uğraşıyorlar, bir de olmaması gereken bir bilgiye ulaşırlarsa, zaten saklanması illegal olan, yani kamudan saklanmaması gereken bilgileri açığa çıkarıyorlar. Genel hukuk açısından ben bir zarar görmüyorum, meşru görüyorum. Yazılı hukuk açısından sorunlu olabilir, aslında değil, o da tartışmalı da hala. İnsan hakları savunucusu olarak ben bir sorun görmüyorum, zarar vermedikleri sürece.

Size Türkiye’nin Richard Stallman’ı diyorlar…

Büyük onur, ama benim o kadar büyük bir katkım olduğunu düşünmüyorum. Stallman’ın birkaç rolü var. Birincisi lider. Özgür yazılım hareketinin yılmaz bir savunucusu, ödünsüz, ama aynı zamanda çok ciddi kod geliştirmiş olan birisi. Benim kod geliştirme konusunda bir katkım yok ama savunma anlamında elimden geleni yapmaya çalıştım, çalışmaya da devam edeceğim.

Özgür yazılımla İnternet’i sarmal, içiçe geçmiş olarak görüyorum, çünkü İnternetsiz özgür yazılım bu noktaya gelemezdi, özgür yazılımsız İnternet de bu noktaya gelemezdi. Dolayısıyla karşılıklı bir dayanışma söz konusu. Özgür yazılımın temsil ettiği açıklık, katılımcılık fikirlerinin de çeşitli yansımaları var, açık ders malzemeleri, online dersler, açık biyoloji, açık ilaç geliştirme yapıları, açık kitap gibi şeyler gündemde. Bütün fikri haklar özgür yazılım felsefesinin yansımasıyla değişme sürecinde, değişmek de zorunda. Orada da çok ciddi bir savaş sürüyor, sürecek de. İnternet devrimsel bir gelişme olduğu için birçok şeyi yıkacak, yıkıyor. Bunlardan bir tanesi fikri haklar, bir tanesi devletlerin kapalılık boyutu, bu uzun sürecek bir savaş, devletler

kolay kolay teslim olmayacaklar. Biz kazanacağız diye umuyorum ben, bu tabii kitlelerin bu işe sahip çıkmasıyla bağlantılı, demokrasi mücadelesi uzun süren bir mücadele. Fransız ihtilalinden bugüne ne acılı şeyler yaşandı. Fransa’yı düşünün, kaç defa gitti geldi, gitti geldi. İnsanlık istenen noktada değil, gelişmiş dünya bile istenen noktada değil.

Fikri haklar ve kişisel mahremiyet konuları uzun sürecek bir mücadele. İnternet fikri haklar ve mahremiyet ve gizlilik boyutunda, farklı kesimlerin, iç içe geçmiş kesimlerin saldırısı altında. Daha bu uzun sürecek, daha başındayız, daha yeni yeni uyanıyorlar. Bizde de sanatçıların “biz satamıyoruz, para kazanamıyoruz” şeklinde karşı çıkışları var. Farklı bir model gelişiyor, onu algılamış durumda değiller. Nasıl bir çözüm bulacağız konusunu henüz bilemiyoruz. Çünkü fikri haklar konusunda bizim bir taraftan yaratıcılığı geliştirecek yapılar kurmamız lazım. Eski yapı kırılacak, bu kaçınılmaz olarak böyle. Yani eskiden bir plak satacaklar şu kadar para kazanacaklar devri geçti artık. Eskiden binler düzeyinde plak satılırken şimdi milyonlar düzeyinde bütün dünyaya ulaşıyorsun, dağıtım yapısı kökten değişiyor. Sayısal ürünlerde marjinal maliyet sıfır. Bunun bir etkisi olacak tabii ki. Plakta falan marjinal maliyet sıfır değil, hem dağıtım maliyeti çok yüksek hem üretim maliyeti var. Lastik de olsa, kağıt da olsa öyle, bir de dağıtım maliyeti var. İşte bunlar sıfırlandı. Zaman sıfırlandı. Ama öbür taraftan da milyonlara, milyarlara erişebiliyorsun. Bunun bir etkisi olacak. Yani insanlığın, az sayıda insanın çıkarlarıyla, milyonların, milyarların hayati çıkarları arasında seçim yapmak zorunda kalınca tabii ki geniş kitlelerin çıkarı tercih edilecek. Bu ilaçta da böyle, elektronik dergilerde de böyle.

Kapanmak durumunda olan şeylerden biri de bilimsel dergiler. Dergiler devam edecek ama şu andaki yapı yıkılacak. Şu andaki dergiler o kadar pahalı ki pek çok üniversite alamıyor. Asıl üreticiler para kazanmıyor, onlar emeklerini veriyorlar, onlara para gitmiyor. Dergilerin finansörü büyük ölçüde kamu. Araştırmaları kamu finanse ediyor, araştırmacılar yazıyor, hakemler para almıyor, çok az sayıda kişi, yani firmada çalışan editörler para alıyordur, dağıtım, reklam, onlar daha çok para alıyor, çok pahalı olduğu için ihtiyacı olan pek çok kişi erişemiyor bunlara. Bu saçma şey uzun sürmeyecek. Yavaş yavaş kırılıyor zaten.

Birtakım insanlar ders kitaplarını yazıyor, değişik formatlarda İnternet’e koyuyor, onu destekleyen malzemeleri de koyuyorlar. İstiyorsan alıyorsun kitabı yayıncıdan, istiyorsan indirip okuyorsun. Böyle birçok kitap var artık, gittikçe de artıyor. Çünkü basılı, ciltli kitabın erişebileceği kişi sayısı sınırlı. Şimdi ABD’den bir kitap almaya kalksan astarı yüzünden pahalıya geliyor. Ve vakit sorunu. Öbür taraftan anında indirebiliyorsun. Sonuçta daha geniş kitleye ulaşmak, çok daha az paraya bu işi yapmak anlamlı hale geliyor. Resim değişiyor. Sayısal ürünlerle ilgili endüstrilerde çok köklü değişiklikler oluyor. Birileri hala direniyor. Mahremiyet boyutunda çok ciddi sorunlar oluyor. Pek çok sektör yeniden yapılanma sürecinde. Pek çok şeyin nasıl gelişeceğini şu an kestiremiyoruz, mümkün değil. Bu kestirme konusunda örnek vereyim. Biliyorsun Youtube’u üç tane üniversite öğrencisi kurdu. Bir buçuk yıl sonra bir tanesi “ya bu iş yürümeyecek, ben üniversiteye dönüyorum” dedi, altı ay sonra milyar dolara sattılar. İşin içinde olanlar, tasarlayanlar öngöremiyor.

Özgür yazılımla ilk ne zaman tanıştınız?

Ben Bilkent’e ilk geldiğim zaman Latex diye bir şey vardı. Knut diye Stanford’lu bir matematikçi var, bilgisayarcı aslında, onun Amerikan Matematik Derneği ile birlikte kendi kitapları için geliştirdiği TeX denen bir sistem var. O sistem Bilkent’e ilk geldiğinde birtakım araştırma raporlarına kapak yapılacaktı. “sen bu işi biliyorsun, sen yap” dediler. Sonra Türkiye’de bunu yaymaya çalıştık. Matematik kongrelerinde falan, kamu hizmeti olarak bununla uğraştım. İnternet’i Amerika’dayken, yani Bilkent’e gelmeden önce o anki haliyle kullanmaya başlamıştım. ‘87’de Bilkent’e geldim. O zaman Türkiye’de Bitnet kurulmuştu. ODTÜ’den bir terminal alarak başladık, sonra bir iki ay içinde kendimiz Bitnet’e bağlandık. O zaman Bitnet üzerinden haberleşmek ve dosya almak mümkündü. O arada ben Trickle diye Ege Üniversitesi’nde bir dağıtım ağını buldum. Onun içinde Unix vardı, Unix’in arasında GNU’yu farkettim. Türkiye İnternet’e tam bağlanmadan, Bitnet sırasında ben Bilkent’te bir GNU arşivi kurmaya başladım. ’87, ’88, ’89 yıllarında Stallman’ın yazdıklarını derleyip Bilkent’te herkesin kullanımına açmıştım. ‘89’da bizim Bitnet üzerinde bir kavgamız oldu. ’89 öncesinde Bilkent’te “İnternet’e bağlanalım” başvurusu oldu. O dönem Bilkent’te Amerika’dan gelmiş pek çok kişi var, o anki İnternet’i kullanıyorlar, özellikle haber grupları var. “Biz de bağlanalım” diye yukarıya önerdiler, çok pahalı olduğu için onaylanmadı. Ondan sonra Bitnet’te Dost diye bir haberleşme ağı vardı, “niye biz İnternet’e bağlanmıyoruz” diye bir tartışma oldu. Bitnet’le İnternet’in protokolleri farklı. Bu arada ben haberleşme yapıları kuruyorum, o zaman e-posta temelli şöyle bir sistem vardı:. “Şu var mı diye mesaj gönderiyorsun”, “var” diyor, parçalayıp gönderiyor. Öyle bir yapıyı ben kullanıyordum, Bilkent’e de kurdum, Bilserv adıyla, 89-90 falan. Bu Bitnet-İnternet kavgaları oldu. Sonra 92’de Kemal Gürüz Tübitak başkanı oldu ve “iyi üniversiteler bana öneri getirsin para vereceğim” dedi. DPT’nin hala var olan bir projeleri destekleme birimi vardı, onun yönetimini Tübitak’a verdiler o zaman galiba ya da projeleri seçme konusunda inisiyatif verdiler. Bu kavgaların üzerine o zamanki Tübitak Bilgi İşlem Daire Başkanı Selçuk Yeralan ile Attila Özgit bir öneride bulundular. Böylece Tr-Net projesinin önerisi verilmiş oldu ‘91’de.

92’de Hollanda’daki RIPE’a X25 üzerinden bağlandık. Erdal İnönü’nün de başbakanlığının son çeyreği falan. ODTÜ Bilgi İşlem’de bir çekim yapıldı, televizyonda da yayımlandı. X25 paket sayısına göre fiyatlandırılır, kaç paket gitti, onu sayıyor, ona göre fiyatlandırma yapıyor. POS cihazları hala X25 kullanırlar, az bilgi olduğu için. Belki artık kullanmıyorlardır ama. RIPE bağlantısı çok pahalı geldi. Ülkelerarası konuşma yapıyorsun, bir de paketler sayılıyor. Onun üzerine ertesi gün İnternet kesildi, Türk Telekom’a başvuru yapıldı. 12

Nisan 1993’de İnternet bağlandı. Biz de o yüzden İnternet’in doğum gününü 12 Nisan olarak kutluyoruz. Biz tabii çok kavga ettiğimiz için, bu kez de bağlanınca herkese İnternet’in ne olduğunu gösterme görevi çıktı. O yüzden diyorum “elimizi verdik, kolumuzu kurtaramadık”. Yani ondan sonra İnternet’in ne olduğunu anlatmaya çalıştık. Bilkent’te o dönem öyle bir yapı vardı ki, herkese mail atabiliyorduk. O dönem Bilkent’te olan herkesin bir Akgül dizini vardır. Dışarıda da öyle şeyler yapıyorduk ama çok yavaş gelişti her şey. ’93’te Bilişim Kurultayı’nda bir etkinlik yaptık. Orada Ufuk Çağlayan ve Attila Özgit ile tanıştık. Attila orda Tr-Net’i anlattı, Ufuk e-devlete giden yolda GOSIP’i (Government Open System Interconnection Profile) anlattı. Erol Arkun o zaman Bilkent’in rektör yardımcısı, Bilgi İşlem’e de bakıyordu. “Sen İnternet’i bir anlat” dedi. Yani İnternet’in genel kamuya ilk tanıtımı orada oldu. Amerika’dan bir kovboy gelmişti, o da X25’le ilgili bir şeyler anlattı. Yani modemle yurtdışına bağlandı. Orada bir şeyler gösterdi, ’93 yılında, ama tam Mozilla’nın çıktığı yıl, biz Nisan’da İnternet’e bağlandık, Mozilla Ağustos’ta tanıtıldı, Bilişim Zirvesi de Eylül’deydi. 94’te etkinlik yaptık. 93’te Attila Elektrik Mühendisleri Odası’nda bir konuşma yaptı, onlar bir broşür çıkarttılar “İnternet nedir?” diye. ’93 sonunda TÜİK’te 1. İstatistik Kongresi vardı. TÜİK’in, o zamanki adıyla DİE’nin, başında Orhan Güvenen vardı. Bir şekilde tanışıklığımız vardı, çekti beni, “gel sen de İstatistik Derneği’nin kurucu üyesi ol” diye, o zaman rektörlükten izin almak gerekiyordu dernek üyesi olmak için, İstatistik Kongresi’nde ben İnternet konusunda bir konuşma yapmak istedim. Orda 16-17 sayfalık bir metin ürettim. Attila’larınki daha teknik bir şeydi, benimki daha kullanıcıya yönelik bir şeydi. Sonra ’94 Şubat’ında Tübitak’ta bir tanıtım toplantısı oldu.

Yani İnternet’i tanıtan ilk kamusal konuşma Attila Özgit tarafından EMO’da yapıldı, ikinci etkinlik Bilişim Kurultayı’nda Ufuk Çağlayan, Attila Özgit ve sizin katılımınızla yapılan bir oturum oldu, üçüncüsü de İstatistik Kongresi’ndeki sizin daha çok kullanıcıya yönelik olan konuşmanız…

Kasım ya da Aralık’tı, DİE’de bir konferansta Orhan Bursalı ve Şafak Alpay’la tanıştım. Şafak o zaman Sabah’ta sayfa editörüydü. Ben onlara İnternet’i tanıtan bir yazı hazırlayıp verdim, ondan sonra Cumhuriyet Bilim Teknik’te çıktı. Sanırım ‘93’tü. ‘94 Bilişim’inde bir çalıştay yaptık, “İnternet’i nasıl büyütürüz” diye kafa yormaya çalıştık. Ondan sonra bir şey olmadı. ‘95’te TRUUG (Türkiye Unix Kullanıcıları Grubu-TR Unix User Group) Açık Sistem Kullanıcıları Derneği adını almıştı. Oradan biriyle tanışınca, “bir etkinlik yapalım” dendi, TRUUG’da birkaç ciddi konuşma oldu. Ben İnternet’le ilgili bir konuşma yaptım, Nusret Dalfes bir konuşma yaptık. Şu anda İTÜ Bilişim Enstitüsü Müdürü. Galiba Dicle de konuşma yaptı orda. Dicle Eroğul Türk Telekom Data Dairesi’nde, o zaman daha bilişim ağları da yok. ‘93’te Ege’de Bitnet bağlantısı vardı, ODTÜ’de Tr-Net bağlantısı vardı. Boğaziçi Üniversitesi de kendi kiraladığı hatla Tr-Net’e bağlanmıştı. İnternet gelmeden Bitnet üzerinde TÜVAKA (Türkiye Üniversite ve Araştırma Kurumları Ağı) vardı. Bitnet yönetimiyle ilgili birkaç komite vardı, biri bilgi işlem daire başkanlarının olduğu, diğeri teknik adamların olduğu iki komite vardı. İki komite, tam ne zaman karar verdiler emin değilim, .tr’nin yapılanmasına 95 öncesinde karar verdiler. O teknik komite karar verdi. Ben tabii sonra öğrendim, o yapının içinde değildim, ben kavga ediyordum sadece (gülüyor). Tr-Net projesi başlayınca dediler ki “biz ağ kuralım”. Araştıralım, öğrenelim gibisinden bir şey yapıldı. O ağın içinde Yıldız Teknik Üniversitesi, İTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi vardı, kendi aramızda bağlanıyorduk, Anadolu Üniversitesi de vardı. İnternet gelmeden önce biz bir FTP servisi kurduk, arşiv vardı dedim ya, Türkiye’deki herkese açık olan ilk FTP servisi muhtemelen biz Kemal’le (Oflazer) yaptık. Nisan’da İnternet geldi, birkaç ay sonra İstanbul’dan Boğaziçi falan kendi bağlantısını yaptı. Mesela bizim bağlantımız 19.2 idi. Bilkent’le ODTÜ arasındaki bağlantı. Tübitak’la ODTÜ arasındaki bağlantı muhtemelen 64 K idi. Yurtdışı 64K zaten, iki sene 64K’da kaldı. Bizim Bitnet’le kurulan bağlantıda Fransa’yla bağlantı 9.8’di. Biraz bu işler gelişmeye başlayınca, e-posta ile dediğim gibi paketlerin parçalanıp gelmesiyle tıkanmalar başladı. Haber gruplarından resimleri falan isteyince insanlar, resimler o zaman şimdiki kadar büyük değildi ama, kapasite tıkanıyordu. Stallman’ın yazdığı şeyleri, GCC’yi (The GNU Compiler Connection) örneğin, 150 parçada aldığım oluyordu. 150 parçayı alıyorsun, ona göre adlandırıyorsun, sonra birleştiriyorsun, sonra başka işlemlerden geçiriyorsun, sonra derliyorsun.

Acayip bir emek..

O zaman öyleydi. Bir parça en fazla 64K olabiliyor, aksi takdirde bir parça kayboluyor, her şey yeni baştan başlıyor. Uygun bir büyüklük seçmen gerekiyor. Ege Üniversitesi ’94 sonuna doğru bağlandı ama o sırada kavgalar başladı. İnternet Konferansı’nı anlatacağım asıl. Biz de ‘95 Nisan’da İstanbul’da bir panel yaptık, sonra Ankara’da yaptık. Ondan önce bu kavgalar sırasında İnet-tr diye bir listemiz vardı ODTÜ’de. Orada bir öneride bulundum, “kavga ediyoruz madem, bir araya gelelim de konferans yapalım, şunları konuşalım” dedim, kimse ilgilenmedi. 95 nisanındaki panelin bitişinde panelistlere önerdim. “Olur” dediler, bunu tartıştık. Anlaşamadık, ODTÜ’yle sürtüştük. “Şu zaman şu yerde olsun” demedim. “Bizde yapalım” desem, “niye sizde olsun” diyecekler. ODTÜ o zaman kendisinde olsun istemiyor, başkası yapsın da istemiyor, “bunu otelde yapalım” diyor. Ortada para falan da yok zaten. Nisan’dan Eylül’e kadar zaman geçti.

Sizin rektör destekliyor mu o zaman sizi?

Ali Doğramacı’ya gitmedim ben o zaman, rektör yardımcısı Erol Arkun “biz evsahipliği yaparız” dedi, teklif ondan geldi, “biz yapalım” demedim yani, sanırım yukarıyla konuştu. Onun üzerine ben “Bilkent olarak talip oluruz” dedim, Ufuk ( Çağlayan ) destekledi. Ufuk’la ikimiz eşbaşkandık, o zaman eşbaşkan sistemini uyguluyorduk. Kavga gürültü Kasım’da yaptık burada. İlk İnternet Konferansı böyle bir sürecin sonunda çıktı. Ama şöyle komik şeyler var, konferanstan bir gün önce Don Topsec, Kanadalı arştırmacı (Wikinomics, Digital Economy kitaplarının yazarı), İnternet’le ilgili çok yazan biri. Özel sektör onu getirdi bir gün önce konuştu, ne bizim haberimiz var bu etkinlikten ne de onların bizim konferansımızdan haberi var, tipik Türkiye yani. Adam İstanbul’da konuştu gitti. Onu getirenlerin İnternet Konferansı’ndan haberi yok, bizim onlardan haberimiz yok. O zaman BT Haber’de yazıyordum, yazdım, İnternet Konferansı’nı duyurdum, liste yaptım. O sırada Babür Özden’in bir lafı vardı, Superonline’ın Genel Müdürü, Super Offline demiştik, onun için çok kızmışlardı. ‘95’te ben duyuru yaptığımda, konferansın sonunda kalktı “biz Superonline diye bir şey kurduk, 2 megabitlik bağlantı kuracağız, siz kumda oynayın.” Dediği esas olarak buydu. O zaman servis sağlayıcıya bağlanıyorsun, onun içinde forumlar, dosyalar falan var, e-postan oraya geliyor, başka yere gitmiyorsun. American Online falan da öyle yapıyordu.

Japonya’da da öyleydi. Eudora. Üniversitenin ağında kalınıyordu. İntranet gibiydi. Ama e-posta geliyordu.

E-posta hizmeti var, forumlar var, birtakım dokümanları koyuyorlar. Bilgiler sınırlı tabii. Belki FTP servisi var. Haber gruplarına erişebiliyorsun. Kendi e-postalarına falan erişebiliyorsun. O, o modeli anlattı. Biz konferansı bir sonraki yıl İstanbul’a taşıdık. Bir dönem Ankara-İstanbul arasında gittik geldik. Sonra Askeri Müze’yi keşfettik, bir dönem orda kaldık. Sonra sektör ilgisini yitirdi, özel sektör biraz çöktü, Türk Telekom daha aktif duruma geldi. O zaman üniversitelere geri döndük, o arada bir sene atladık tabii, 2004’te ben bypass oldum, o zaman yapmadık. Dediler ki “senin sağlığın önemli” onlar bir şey yapmayacaklar nasıl olsa (gülüyor). Ertesi yıl sponsor bulamadık, Askeri Müze’de yapamadık, Bahçeşehir Üniversitesinde yaptık. En son Eskişehir’de ve öncesinde İzmir’de yaptık. Sonra gene benim sağlık sorunlarım ortaya çıktı.

Bitnet sırasında ben Unix biliyordum ama özgür yazılım bilmiyordum, orada özgür yazılımları indirip ne olduğunu kurcalayınca ne olduğunu anladım. İnternet gelmeden bir sene kadar önce BSD (Berkeley Software Distribution) salgını vardı, PC’ler için BSD, onları izledim, ama kurmadım. Sonra Linux çekirdek olarak ’91’de ortaya çıktı, ’92’de Türkiye’ye gelmeye başladı, ama ‘93’te bir olgunluğa erişmişti. İnternet’e bağlanınca, bu yazılımları kurarak kendimi bir sistem admin konumuna getirmiştim. Sistem odasına gidiyordum, root alıyordum, onlar veriyordu falan. Sonra default webmaster oldum ben (gülüyor). Orda Linux dizini açıp, Linux’la ilgili şeyleri toplamaya başladım. Temel GNU yazılımları ile başlamıştık. ‘93 sonunda ODTÜ’de de bir şeyler vardı. İki tane liste açıp birbiriyle haberleşmesi de mümkündü; biz de öyle başladık. Sonra ODTÜ’dekini kapadık ve linux@bilkent.edu.tr listesi üzerinden haberleşmeye başladık. Sonra da kurtulamadık.

LKD’yi 2000’de kurduk. İlk İnternet Konferansı’nı Bilkent’te yaptık, Müzik Fakültesi Konser Salonun ilk etkinliğiydi, resmi açılışından önce yaptık. İlk gün Konser Salonu doldu. İkinci gün Mithat Çoruh Anfisi ve sınıflarda yaptık, onlar da yetmedi, ilgi vardı, ilk gün 800 kişi gelmişti. İkinci gün Linux’cuları bilgi işleme havale ettik, orada bir araya geldiler. Linux camiasının ilk yüzyüze bir araya gelişi oydu. Ondan önce bizim Bilgi İşlem’de Yavuz Selim Komür, o zaman Akdeniz Üniversitesinde idi. O bir liste açmıştı, orada tartıştılar, “ne yapalım” diye, ondan sonra Konferans’ta bir araya geldiler. İkinci konferansı Yeditepe Üniversitesi’nde yaptık. Orada Linuxculara büyük

Linux Kullanıcıları Derneği, 1 Mayıs 2010

bir salon verdik, bir ağ kurdular, informal eğitimler verdiler. Üçüncü İnternet Konferansı’nı ODTÜ’de yaptık, o derli toplu bir konferans oldu, bir İnternet kafe kuruldu. Linux çalışan bilgisayarlar kuruldu. Bir Linux dağıtımı, Türkçe dokümanlar CD’ye hazırlandı, bir de kitapçık dağıttık. İlk ciddi etkinlik ’97 İnternet Konferansı’nda oldu. Konferans içinde de Linux eğitimleri başladı. Bir sonraki konferans, İstanbul Teknik Üniversitesi evsahipliğinde Lütfi Kırdar’daydı, orada Turkuaz CD’si dağıtımı yapıldı. Kitapçık da dağıtıldı. Turkuaz RedHat temelli, Hayri Turgut Uyar önderliğinde ülkemizde üretilen/paketlenen ilk dağıtımdır. Birkaç sürümü yapıldı. Tekir ve Sarman olarak hatırlıyorum isimlerini. Eğitimler verilmeye başlandı. Ondan bu yana İnternet Konferansı’nda bir salon Linux kullanıcılarına aittir. Gençler o kadar dernek kurmak istemiyorlar, sonra kurulması gerektiğini kararlaştırdık, Ankara Üniversite’nin Çöplük Restoran’ı vardı, oradaki toplantılardan sonra derneğin kurulmasına karar verdik. 2000’de kurduk, fakat Emniyet’le haberleşmede bir sıkıntı yaşadık, bir sene sonra haberimiz oldu. 2001’de onay verdiler. 2002’de genel kurulu yaptık. İlk toplantıda çoğunluk sağlamaya çalıştık, eksiktik ama sahtekarlık yaptık (gülüyor). Ondan sonra o sıralarda ODTÜ’de bir serbest yazılım konferansı yapıldı. ODTÜ Teknokent’te küçük bir Linux şirketi var, İdea, onun başındaki arkadaşlarla IEEE’deki Bora Güngören ODTÜ’de bir serbest yazılım konferansı yaptı, bir iki günlük. “Biz Linux Şenliği yapacağız” dedik orada, “Niye Linux’culara haber vermeden yaptınız” diye eleştirdik biraz onları, çünkü bize haber vermeden kendi başlarına yapmışlardı. Sonra bu dernek genel kurulundan sonra Linux Şenliği lafını ilk Ahmet Derviş ortaya attı, sonra “tamam sen görevlisin” dedik. Bir sene sonra 2002’de ilk Linux şenliğini yaptık, şimdi adı Bilgi Üniversitesi ile birlikte Özgür Yazılım Günleri olsa da…

Akademik Bilişim’lere ne zaman başladık dersen, aslında en başından beri, Akademik Bilişim’de bir Linux oturumu vardır. İlkini ‘99’da ODTÜ’de yaptık, onda da yine Linux eğitimleri vardı. Ondan sonrakilerde daha da yoğun oldu. İlk birkaç yıl Linux eğitimlerini İnternet Haftası olarak biz örgütledik. Asıl Konya’dan sonra gezici seminerler ortaya çıktı. LKD dedi ki, “isteyene biz gelip Linux anlatırız”. Devrim, Fatih, Doruk, başkaları bir iki hafta Türkiye’yi dolaşıp ikişer gün farklı şehirlerde kalarak Linux’u anlattılar. Ben de gittiğimde zaman zaman İnternet Haftası’nda İnternet’i anlatırken Linux’u da anlatıyorum, uygun olduğu zaman, bazen iki konuşma yapıyorum.

İnetD ne zaman kuruldu?

Aslında o çok eski bir dernek. Türkiye’deki ikinci bilişim derneği. ’90’da TRUUG olarak kuruldu. 2000’e doğru, ’95-’96 gibi Açık Sistem Kullanıcıları Derneği adını aldı, Posix’i esas alarak kuruldu. 2000 yılında ben dernek başkanı oldum. Benden önce Ufuk’tu. 2000’de İnetD olarak Stallman’ı Türkiye’ye ilk biz getirdik. İstanbul’da konuştu, Ankara’da konuştu, İzmir’e gitti, orda konuşmadı. İlkeleri var, “ben bedava konuşmam” diyor. “Konferans dışında bu konuları konuşmam” diyor. Kendi adamlarıyla konuşuyor da, herhangi biri geldiği zaman konuşmuyor. İzmir 9 Eylül Üniversitesi’nde bir toplantı yaptılar. Ama Stallman para ödemedikleri için konuşmadı. Burada 1000 TL mi 1000 dolar mı verdik. Bilkent’te yemekte “yok burada konuşmam” dedi. “Konuşmamdan sonra tartışabiliriz” diyor. Biz tabii uçak biletini verdik. Bir anlamı var tabii onun öyle yapmasının, ona öyle çok talep geliyor. Bunun daha ciddi bir çaba olmasını istiyor. Para olunca daha ciddi bir çaba oluyor. Para veren adam duyurmak için daha çok çaba sarfediyor. LKD etkinliklerine bazen gidiyorsun kimse olmuyor, duyurmuyorlar çünkü. Aslında para almanın öyle bir yararı var.

Siz hem anaakım yazılım ortamlarında hem özgür yazılım üretim ortamlarında bulundunuz değil mi? İkisini karşılaştırınca çalışma kültürü, birlikte üretme kültürü, insan ilişkileri bakımından bir farklılık oluyor mu? Özgür yazılımın kendisinden kaynaklı..

Oluyor tabii. Ben yazılımcı değilim, dolayısıyla hiç bilgi işlemde çalışmadım. Ama bu işlerin içinde olan biri olarak biraz sezebiliyorum, bir kültür farklılığı var tabii. Özgür yazılımcılar daha çok İnternet üzerinden çalışıyorlar, onun getirdiği bir felsefe farklılığı oluyor.

Biraz tanımlayabilir miyiz? Hakikaten bu hediye ekonomisi algısı insan ilişkilerine yansıyor mu iş üretim süreçlerinde? O felsefe farkı nedir tam olarak?

Benim gördüğüm kadarıyla etkileşime daha yatkın, daha dostça, daha dayanışmacı kesin tabii. Paylaşmaktan çekinmiyorlar. Genelleme yapmaktan çekiniyorum, çünkü çok fazla insan tanımadım ama rekabet daha az gibi geliyor bana. Bu felsefe pek çok alana yansıyor. Açık ders malzemeleri, online kurslar, açık kitap, açık biyoloji, açık bilim gibi şeyler var yani. Hepsinin çıkış noktası özgür yazılım felsefesi.

Birlikte üretme mantığı, kollektivite değil mi?

Bilimin temel çıkış noktası yani. Herkesin tekerleği keşfetmesi yerine varolan üzerine kurmak.

Sizce Türkiye’deki özgür yazılım gönüllüleri Türkiye’deki bilişim politikalarının üretilme süreçlerine müdahil oluyor mu, olabiliyor mu? Ne derece olabiliyor?

Çok olabildiğimizi söylemek mümkün değil. Bu çabayı göstermeye çalışıyoruz. Bilişim sektörü müdahil olmaya çalışıyor ama bizim bilişim sektörü içindeki gücümüz zayıf. Örgüt olarak buna sıcak bakan birkaç örgüt var, parmakla sayabileceğimiz. Şimdi biz daha özgürlükçü olanlar OSTK diye bir oluşumla bir araya geldik. Özgürlükçü, other ya da o anlamında…Alternatif Bilişim Derneği, Bilgisayar Mühendisleri Odası (BMO), LKD, İnet, Pardus Kullanıcıları Derneği (PKD), belki şimdi PHP Kullanıcıları Derneği’ni ekleriz. Telekomcular Derneği tam girmediler. Aslında birkaç tane dernek var, örgütlenme reflekslerimiz zayıf.

Peki bu politikalara müdahil olmanın önünde ne gibi engeller var? Gerek karşı taraftan gerek bu dernekler tarafından?

Birincisi, sivil toplumun bu süreçlere katılmasına genel bir direnç var. Sivil toplumla işbirliği yapmak istemiyorlar. Siyasi partiler sıcak baksalar bile organik bir yapı kuramıyorlar. Her ne kadar her siyasi partinin sivil toplumla ilgili bir başkan yardımcısı varsa da onların hiçbiri bilişim sivil toplum örgütleriyle ya da özgür yazılımla ilgili bir şey yapmıyor. Özgür yazılımı CHP biraz kullanmaya çalışıyor, MHP kullanıyor, BDP’liler kullanıyor sanıyorum. Herkesin kendi önceliği olduğu için özgür yazılımla ilgili bir görevleri yok, bırak komisyonu falan, böyle bir temas olmadı şimdiye kadar.

Dünyadaki özgür yazılım hareketini takip ediyor musunuz?

Edebildiğim kadarıyla…

Türkiye’deki özgür yazılım hareketinin dünyadaki özgür yazılım hareketi ile ilişkileri nasıl, bağlar sıkı mı? Birlikte herhangi bir şey yapılıyor mu?

Dünyadaki kampanyaları takip ediyoruz, onlara katılıyoruz. 27 Mart’ta Open Document Günü var. O tip etkinlikleri takip ediyoruz. Yer yer Türkiye’deki gruplar özgür yazılım gruplarının içinde, yerelleştirme çalışmalarının içinde. Değişik gruplar tarafından Türkiye’de özgür yazılım konferansları yapıldı. BSD’nin önerisiyle yapıldı, PHP için de öyle bir şey yapılacak galiba. Küçük grupların ilişkileri var. Çok düzgün bir yapısı yok, Türkiye’de kendi aramızda ilişkiler biraz zayıf. Yani LKD dışında da küçük gruplar var. Onlarla LKD arasında da tam bir organik bağ kuramadık. İnternet’in ve gençliğin getirdiği bir şey var, insanlar kimseye haber vermeden ya da izin almadan bir grup kurup çalışabiliyor, bir özgür yazılım camiasının parçası olabiliyor. Mint Grubu var, Türkiye’de birkaç bağımsız Linux geliştirme çabası var. Denizli’de Truva Linux’u var. İstanbul diye bir çekirdek geliştirme projesi var. Bunların her biri “ben yaparım” diye bağımsız hareket ediyor. Tamam bağımsız olsunlar ama bir haberleşme çabasını gösterebilirler, onu LKD’nin yapması lazım, yapamadık onu da. Dünyada da Linux International var, o da çok özel bir yapı. Bir Türk onun yönetim kurulu üyesiydi, hala da üyesi olabilir. Kişisel bağlantılarımız vardı, LKD kurulmadan önce, bize “dernekleşin” diye önerileri vardı. Oraya iletmek için bir izleme sistemi yok, o yapılar henüz oluşturulmuş değil. Biraz fazla bağımsız şeyler. Özgür yazılımın belki özelliğinden dolayı, Linux International’ın bir çatı yapısı yok. Torvalds’ın başında bulunduğu bir laboratuar var. Herkes kendi içinde bir şeyler yapıyor ama, dünya ölçüsünde bir network sözkonusu değil. Biz paramız olmadığı için gidemiyoruz, Linux konfe-

ransları var, oralarda belki bir şeyler dönüyor, oralara gitmek bayağı pahalı olduğu için gitmek için bir çabamız olmadı. LKD’nin gönderecek yapısı yok tabii.

Bu akışta bir soru geldi aklıma, biz hep özgür yazılımdan bahsediyoruz ama web’i sosyal medya sarmış durumda ve bunların hiçbirinin de özgür olmadığını biliyoruz. Ama Türkiye’de sanki İnternet’i kullanmak web 2.0 uygulamalarını kullanmaya, sosyal medyayı kullanmaya dönmüş durumda. Bütün eğitimler sosyal medya kullanımı, sosyal medyada itibar yönetimi, sosyal medyada istihdam, sosyal medyada iş gibi bir yöne evrilmiş durumda. Bu gelişen atağa, gidişata ne diyorsunuz? Bu gerçekten İnternet mi?

İnternet’in sıradan insana sunulan yüzü sosyal medya haline geldi.

Siyasi partiler için de böyle oldu..

Bu hızlı tüketme alışkanlığının belki bir yansıması. Burada araştıran, sorgulayan yurttaşa geçiş sorunu var tabii. Bu sosyal medya uygulamalarına bakarsan özgür yazılım üzerine kurulu. Onları kullanıyorlar, öyle bakmak lazım. Facebook özgür tasarım eşliğinde ve onu paylaşmaya da yanaşıyor. Facebook kendi sunucusunun mimari tasarımını da kendisi yaparak tasarruf ediyor ve bunu yayınlıyor. Google da özgür yazılım üzerine kurulu. Ama tabii ki abuse söz konusu. Bizim hoşlanmadığımız pek çok şeyi hepsi de yapıyor. Ticari yapılar oldukları için belki de kaçınılmaz olarak yapıyorlar. Bunlara özgür alternatifler var. Bir sosyal ağ yazılımı kullandık, ama pek tutmadı, ben bile pek bakmıyorum. Ama bugün bahsettiğim İspanya’daki şehirde, şehir yönetimi kendi sosyal ağını kurmaya çalışıyor. Şehir yönetimi şehir içinde geri besleme yapısı olarak öyle bir şeyi deniyor. Avrupa Birliği kendi özgür sosyal ağlarını teşvik ediyor. Youtube dışında birkaç yapı daha var ya, Türkiye’de sık sık kapatılıyor, onları destekliyor mesela.

İzlanda’da mesela devlete katılma, anayasa pratiği sosyal ağlar üzerinden oldu, nüfus da az…

Avrupa’da, ABD’de ciddi deneyler var. Nasıl olması gerektiğini bilmiyoruz tabii. Daha çok başındayız bu işlerin. Şu benzetmeyi çok sık yaparım, nasıl ki buharlı makine bulunduğu zamanla sanayi toplumu arasındaki ilişki çok az, İnternet’te de öyle. Daha 20 yıldan söz ediyoruz ve nasıl gelişeceğini de hiç kestiremiyoruz. Google çıkmadan kimse Google’ı hayal edebilir miydi? Daha oturmuş şeyler vardı.

Altavista’yla Netscape vardı. Şimdi yoklar değil mi?

Yahoo dominanttı. Yahoo kapanmak üzere neredeyse, yani kapanmaz kolay kolay ama çok zorlanıyor. İleriyi kestirmek çok zor şu an. IBM’in başındaki kişinin ‘50’lerde ettiği bir laf var: “Dünyaya iki ya da üç bilgisayar yeter”. Bu IBM’in efsanevi bir başkanı. Bill Gates’in meşhur bir lafı vardır: “640K kime yetmez ki?”. Ama o koşullarda ancak o kadarını görebiliyorsun. İki çoban dağ başında zengin olma hayalleri kuruyorlar, biri diğerine soruyor, “zengin olsan ne yaparsın?”, öteki cevaplıyor: “soğanın cücüğünü yerim”. Bu kez diğerine dönüp soruyor “sen ne yapardın?” diye. Öteki diyor ki “Yapacak bir şey bırakmadın ki!”. Adamın aklına dünyayı turlayım, şampanya içeyim, karides yiyeyim diye gelmez ki. Çünkü bilmiyor. Hayaller bile bildiklerinle sınırlı. Olmayan kavramı üretemezsin ki. Dolayısıyla ileride ne olacak, birtakım öngörülerde bulunuyoruz ama, bazıları tutuyor, bazıları da o kadar tutmuyor.

Siz hiç hackleme yaptınız mı?

Yok yapmadım ama beni hack’lediler. İnetD’nin sayfasında, benim blogumda öyle bir şeyler oldu. Ben birinde bir şeyleri ihmal etmişim, makine bir anda sıfırlandı, LKD’nin birtakım arşivleri de gitti.

İnternet için aktivist olmak, biraz önce kısa tarihi verdiğiniz sürecin en başından bu yana nasıl ilerledi? İlk zamanlarda daha zordu şimdi kolaylaştı mı ya da tam tersi mi?

Konular değişti. Şimdi farklı alanlarda ilerliyoruz. İlk başlarda biz İnternet’in ne olduğunu anlatmaya çalışıyorduk. Gerçi hala onu anlatıyoruz ama (gülüyor), şimdi fark şurada, eskiden bilmiyorlardı, şimdi herkes bildiğini düşünüyor. Şimdi “Türkiye’de İnternet’te sorun var” desek, birçok İnternet kullanıcısı “hadi canım sen de” diyecek. Pek çok kimse sorun olmadığı kanısında. Youtube’a giremediği zaman herkes onu bir sorun olarak görüyor ama filtreyi bir sorun olarak görmüyor.

Nitelikli kullanım da yok, o da bir sorun.

Şu anda İnternet kullanan ya da kullanmayan insanlara sorsak büyük çoğunluğu İnternet’le ilgili bir sorun söyleyemeyeceklerdir, belki pahalı derler o kadar.

Yeni medya okur yazarlığının olup olmaması da bir sorun olarak görülmüyor…

Ethem’in (Derman) bir lafı var “Bilgisayara dokunan herkes kendini uzman zannediyor.” Hiçbir eğitim almadığı, neyi bilmediğiyle ilgili bir fikri olmadığı için her şeyi bildiğini sanıyor. Kendi duyduğu şeyleri yapabiliyor, çevresindekilerin yaptıklarını yapabiliyor, dolayısıyla “her şey budur” diye değerlendiriyor, her şeyi de biliyor. Sorunlar üzerine düşünme alışkanlığı yok. Bu biraz kültürle ilgili ama biraz da bilgiyle ilgili. Bazı şeylerin dışarıdan verilmesi lazım, çoban örneğindeki adama dışarıdan vermen gerekiyor. İnsanlar kendi başlarına “bu konuda da bir uzmanlık vardır” demez, bilişim kültürü olmayan adam “gidip birine sorayım” demez. Yani aç olduğunu bilirsin, hastaysan da bilirsin ama bilgi fakiriysen fark etmen mümkün değil, onun için birazcık kültür alman lazım.

Siz inşaat mühendisliği eğitimiyle başlamışsınız, arkasından matematik eğitimi almışsınız, bu eğitim sürecinden geçip daha sonra nasıl bir İnternet misyonerine dönüştünüz Türkiye’de?

Bilkent Endüstri Mühendisliği’ne geldim, sonra LaTeX’te başladım, kavgaların sonucunda İnternet’in ne olduğunu anlatmak zorunda hissettim kendimi, sonra elimi verdim, kolumu kurtaramadım işte (gülüyor). İnternet konferansları, İnternet Kurulu derken genişleyerek, büyüyerek devam etti.

Alternatif Bilişim Derneği’nin şu anki konumu, rolü nedir sizce?

Alternatif Bilişim klasik bilişim STK’larına ciddi bir alternatif oluşturdu. Onların boş bıraktığı alana güçlü bir şekilde girdi aslında. Yapılması gerekenlerde öncülük ediyor. İyi bir kadroyu da topladı etrafında. O bakımdan büyük STK’ların çeşitli nedenlerle bulaşmadığı şeylere büyük bir cesaretle bulaşıyor ve bu bakımdan büyük bir hizmet veriyor. Ona destek olan LKD, İnetD, BMO falan var ama Alternatif

Bilişim derneği belli bir liderliği yapıyor.

Bu sizin kişisel görüşünüz mü, yoksa genel olarak böyle bir algı var mı gözlemlediğiniz?

Yani çok insanla konuşmadım o yüzden genel durum nedir değerlendiremem ama birazcık bu alanda ne olduğunu izleyen bu görüşe varır. TBD’nin hiçbir şeye sesi çıkmıyor, TBV’nin de öyle.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey…

İnternet’i özgürlükler ve demokrasi bağlamında düşünmek lazım ve ülkenin kalkınması, rekabet etmesi ve kişisel gelişim açısından olmazsa olmaz olduğunun altını çizmek lazım. İnternet’i her şeyin merkezine koymak gerekiyor. İnternet ve demokrasi bağlantısı çok önemli. Ülke bir yere gidecekse, bu demokrasiyle olacak, İnternet orada önemli bir araç, sadece demokratik anlamda değil, kalkınma ve bireylerin gelişmesinde çok kritik bir rolü olduğunu düşünüyorum. Demokrasiyle iç içe bir şekilde değerlendirmek lazım, demokrasi olmadan da İnternet bir işe yaramıyor.

Mustafa Akgül’le görüşme 15 Mart 2013 tarihinde Bilkent Üniversitesi’nde yapıldı.

Bu söyleşi, 2013 yılında “Hack Kültürü ve Hacktivizm – Mustafa Akgül’e Armağan” isimli derleme kitap çalışmasında yayınlanmıştır. Kitabın tamamına https://ekitap.alternatifbilisim.org/ adresinden erişilebilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: