Aktivist Videoda Etik Meselesi

Haziran 25, 2016

Yazan: Aysel YILDIZ /Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Araştırma Görevlisi

Video Aktivizm Nedir?

Aktivizm, bir grup insanın kurum ve kuruluşlar üzerinde baskı yaratarak sorunlu gördükleri politikaları, uygulamaları ya da durumları değiştirme süreci olarak tanımlanır. Genellikle aktivizm toplumdaki bazı üyelerin sorunlu bir durumu görmeleriyle ortaya çıkmakta ve yükselmektedir. Irk, cinsiyet, ekonomik farklılıklar gibi sosyal ayrılıklar aktivizmin ortaya çıkması için ön şartlar olarak görülmektedir. Bunların yanı sıra aynı zamanda politik, dini veya ekonomik, ideolojik ayrımlar da aktivizmin dikkat çektiği diğer alanlardır (Yılmaz, Dündar, & Oskay, 2015, s. 486). Aktivizm, insanların yaşamlarında değişim yaratmayı amaçlayan her türlü bireysel ya da toplumsal, kamusal ya da gayri resmi beşeri etkinliği ifade eder (Karadoğan Doruk & Akbıçak, 2016, s. 857).

Aktivizmin temelinde toplumsal hareketler yatar. Toplumsal hareketler 19. yüzyıl sonunda işçi hareketleriyle başlar, siyasal iktidarı hedefleyen, ekonomik çıkar yörüngeli sınıfsal yapısı olan bu hareketler “eski toplumsal hareketler” olarak adlandırılırlar. “Yeni toplumsal hareketler” ise, 1970’lerden itibaren ortaya çıkmış olan ekoloji hareketlerini, feminist hareketi, barış hareketini, nükleer karşıtı hareketi, azınlık hareketlerini ve yerel özerklik hareketlerini ifade etmek amacıyla kullanılır ( Karagöz, 2013, s. 134)

Dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen mesele ya da sorun video aktivizmin konusu olabilir. Geleneksel medyada kendine yer bulamayan kişisel deneyimler, politikalar ve bakış açıları örnek olarak verilebilir. Video aktivizminin tarafsız olmak gibi bir çabası yoktur, onun yerine toplumda değişimi sağlayacak, eylemi teşvik edecek yeni fikirleri yaratmayı amaçlar. Tüm bunların yanında video aktivizm sadece bir video çekme eylemi değildir. Aktivist videoların çekilmesinden dağıtılmasına kadar olan kolektif süreci de içinde barındırır. Dünyanın bir bölgesinde meydana gelen bir olayın görüntüleri diğer aktivistlerle paylaşılarak olayın küresel ölçekte duyurulmasına ve yayılmasına yardımcı olunmaktadır. Böylece video aktivistleri arasında işbirliğine dayalı yatay bir ilişki söz konusudur.

İletişim teknolojilerindeki gelişmeler, video kameraların boyutlarının gittikçe küçülmesi ve ucuzlaması, kurgu programlarının her bilgisayarda bulunması ve amatörlerin bile bu programları kolayca kullanabilmesi ve tüm bunların yanında internet teknolojisin yaygınlaşması günümüzde sıradan insanların tanık olduğu olayları kayıt altına alıp bunları internet üzerinden paylaşarak olumsuzluklara karşı güçlü kanıtlar oluşturabilmelerine yardımcı olmaktadır.

Video aktivizm ya da görgü tanığı videolar insan hakları mücadelesinde ve toplumsal adaleti sağlamada etkili birer araçlardır. Witness’ın ifadesiyle “sözcüklerin kifayetsiz kalacağı bir durumda” görüntüler oldukça etkili bir kanıta dönüşmektedir. Aktivist videonun gücü ilk kez 5 Mart 1991 yılında gerçekleşen bir olayla fark edildi. George Holiday ABD’nin Los Angeles kentindeki evinin balkonundan Rodney King’in polisler tarafından öldürülesiye dövüldüğü anları gösteren 81 saniyelik görüntüyle videonun insan hakları ihlallerine karşı nasıl etkili bir araç olduğunun göstergesidir (Widgington, 2015, s. 113)

ABD’de Paper Tiger, Whispered Media, Witness, Appalshop; Meksika’da Chiapas Media Project, Bolivya’da CEFREC, Hindistan’da Drishti Media Collevtive, Indian People’s Media Collective Kritika; İngiltere’de Undercurrents, I-contact video network, Güney Kore’de Labor News Production, Endonezya’da INSIST, İtalya’da Candida, Türkie’de Karahaber, Videa gibi birçok öncü oluşum örnek olarak verilebilir (http://www.goethe.de/ins/tr/lp/prj/art/med/str/tr9835055.htm).

Aktivist Videoda Etik

Aktivist videolar, insan hakları ihlallerini ortaya çıkarmak ya da çeşitli sorunları belgelemek açısından önemli birer kanıt niteliği taşımaktadır. Fakat videolardaki görüntülerin kamusal alanda paylaşılıp paylaşılmaması ya da nasıl paylaşılacağına karar verilmesi etik sorunları beraberinde getirmektedir. Bu konuyu Witness şu şekilde yorumlamaktadır;

Bir video görüntüsüne ait sorumluluk 3 aktöre ayrılmaktadır:

  • Filme çekilen bireyler,
  • Video yaratıcıları ve
  • İzleyici.

Filme çekilen bireylere karşı olan etik sorumluluk ilk olarak bireylerin filme çekileceğine dair bilgilendirilmesi ve bu yönde rızasının alınmasıdır. Bilgilendirilmiş onayla kişi, videonun amacını, videonun izleyicisini ve bu videonun getireceği risklere karşı uyarılır. Bireyin verdiği onay kalıcı olmayabilir, zaman içinde kararları çeşitli nedenlerden dolayı değişebilir. Bu gibi durumlarda karara saygı duymak gerekir.

Bireylerin videoya çekilirken verdiği onay değerlendirilirken tutuklular, çocuklar ve zihinsel engelli kişilere karşı hassas olunmalıdır çünkü bu kişiler videoda olmanın risklerinin farkında olmayabilirler ya da bu konuda karar vermek için yeterli özerkliğe sahip olmayabilirler. Eğer bir kişi orijinal kayda bilgilendirilmiş onay verirse, bu onay gelecek kullanımlar için de devam etmemektedir.

Filme çekilen bireylerin kaydedilmek için bilgilendirilmiş onay vermediği durumlarda, videoyu çeken ve paylaşan kişi muhtemel riskler ve insan hakları ihlalini ortaya çıkarmada amaçlanan sosyal faydayı değerlendirerek kendi profesyonel yargısını kullanmak zorundadır. Videonun gösterilmesinden ve dağıtılmasından sonra hassas konumdaki kişiler için beklenmedik bir zarara sebep olma olasılığını en aza indirmelidir. Bunun için görüntüyü göstermek yerine izleyiciye videonun bir açıklaması yapılabilir. Ayrıca bir videoyu paylaşmadan önce kimlikler gizli tutulabilir. Bu çeşitli yollarla yapılabilir;

Yüz ve Ses Tanınırlığı: Bireylerin yüzleri tanınmaz olana kadar bulanıklaştırılır. Sesini gizlemek için de bir ses düzenleyicisi kullanılır.

Diğer İpuçları: Görüntüdeki kıyafetlerin, dövmelerin, ifadelerin ve diğer görsel işitsel bilgilerin kişiyi tanıtacak bilgileri açığa çıkarmadığına dikkat edilir.

Meta Veri: Videonun nerede ve kim tarafından çekildiğine dair bir meta veri varsa video paylaşıldığında bu veriler ortaya çıkmayacak şekilde düzenlenmelidir.

Bazı videolarda filme alınan bireylerin onayını almak mümkün olmayabilir ya da birden fazla kişinin yer aldığı durumlarda videonun asıl odağı olmayan bireylerin kimliği kasıtlı olarak açığa çıkarmamaya dikkat edilmelidir.

Fail videolarında istismarı açığa çıkarmak için çekilen videonun kullanılması görüntüdeki kişileri tekrar mağdur edebilir. Hassas ve genellikle insanlık dışı bir durumda olan kurban kaydedilmeye onay veremeyecek durumdadır. Bu tarz bir olayı paylaşmak ve kişilerin kimliklerini ortaya çıkarmak psikolojik travmaya ve daha fazla istismara neden olabilir.

Filmi çeken kişiye karşı etik ilk sorumluluk onun güvenliğidir. Çatışmanın yaşandığı ya da son dakika olaylarında olay yerinden görüntü alan kişilerin güvenlikleri, getirecekleri görüntülerden daha önemlidir. Güvenlik sebeplerinden dolayı videoyu çeken kişi anonim kalmak isteyebilir. Bu durumda kaynağın anonimliği korunmalıdır. Bazı videolarda çeken kişinin kimliğinin açığa çıkması o kişiyi tehlikeye sokabilir. Bu durum görüntünün gerçek olup olmadığı doğrulamaya çalışanlar için güçlük oluşturmaktadır. Bir videonun gerçekliğini doğrulayacak birçok araç ve yöntem mevcuttur ancak bazen yeterli bilgi sağlanamaz. Böyle zamanlarda görüntünün paylaşılıp paylaşılmaması kişinin kendi profesyonel yargısına kalmaktadır. Eğer videoyu paylaşmaya karar verirse, görüntü hakkında ne bilindiği ve ne bilinmediği açık bir şekilde izleyiciye aktarılmalıdır.

Zaman zaman videoyu çeken kişiler güvenlik dolayısıyla kimliklerini gizli tutarlar ancak bazen kendilerini tanıtacak ve görüntüleri başkaları tarafından kullanıldığında izin istenmesini ve itibar edilmesini beklerler. Aktivist videoların haber kuruluşları tarafında kaynağı belirtilmeden ve izinsiz olarak kullanılmaması gerekir. Ayrıca bu videolar çok farklı görüşe sahip kişiler tarafından çekilebileceği için izleyicinin olayların hangi perspektifinin kim tarafından belgelendiğini bilmesi gerekir. Çünkü neyin çekildiği kadar nelerin çekilmediği de önemlidir. Bu nedenle videoyu yayınlayanlar videonun kaynağını açıklamalı ya da kaynağın anonimliğini sağlamak için geçerli sebeplerini belirtmelidir.

Bir videonun orijinal yapımcısı veya yükleyicisini tanıtmanın çeşitli yolları vardır. Birincisi, orijinal kaynak tarafından yüklenen çevrimiçi video ile bağlantı (link) kurulabilir. İkincisi, videoyu çeken kişinin ismi ya da kim olduğuyla ilgili içerik sağlanabilir. Son olarak, eğer kaynakla ilgili kesin bilgi yoksa veya güvenlik dolayısıyla açıklanamıyorsa izleyiciye videonun nasıl bulunduğu, neden gerçek olduğuna inanıldığı açıklanmalıdır.

İzleyiciye karşı etik sorumlulukta ilk olarak aktivist video bir bağlam içermelidir. Böylece izleyici izlediği videoyu daha iyi anlayabilir. Bir videoya küratörlük yapılırken onun sahip olduğu gerçekliğe zarar verilmemelidir. Ayrıca bazı videolar nefreti, korkuyu, yanlış bilgileri ya da stereotipleri yaymak için yapılmaktadır. Küratörlük yapılan videolarda bu tarz amaçların olup olmadığına dikkat edilmeli ve bu doğrultuda tedbirler alınarak izleyici bilgilendirilmelidir. İlave olarak küratörlük yaparken savunuculuk, adalet, toplumsal organizasyon gibi çeşitli amaçlar mevcuttur. Küratörlük yapılan videodaki amaç izleyiciye bağlam içerisinde verilmelidir.

Eğer videoda öldürme, cesetler ya da ciddi şekilde yaralanmış insanlar gibi rahatsız edici içerikle bulunuyorsa izleyicileri görmek üzere oldukları görüntüler konusunda önceden uyarmak gerekmektedir. Ya da görüntüleri görmeden istismarı öğrenebilecekleri bir seçenek verilmelidir. Video çevrimiçi bir yazıda veya blogda yer alıyorsa izleyenlerin uyarıyı görmeden videoyu izlemelerini önlemek için kişileri videoya yönlendirecek bir hiperlink koyulmalıdır.

Zaman zaman yukarıda söz edilen etik ilkelerin bazıları birbiriyle uyuşmazlık içinde olabilir, bu durumda kişi kendi tercihlerini yapmak zorunda kalmaktadır.

Kaynakça

Berkant Yılmaz, G. D. (2015). Dijital Ortamda Aktivizm: Online İmza Kampanyalarına Katılım Davranışlarının İncelenmesi (Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma). E-Journal of Intermedia , 481-504.

Karadoğan Doruk, E., & Akbıçak, A. (2016). Dijital Aktivizm Platformu Change.Org’da Başarıya Ulaşmış Kampanyalara Yönelik Bir Çalışma. 2. Uluslararası Medya Çalışmaları Kongresi Yeni Medya ve Görsel Kültür, Bildiri Kitabı 2, (s. 854-873). Antalya.

Karagöz, K. (2013). Yeni Medya Çağında Dönüşen Hareketler ve Dijital Aktivizm Hareketleri. İletişim ve Diplomasi , 131-157.

Widgington, D. (2015). Devrimi İzlettirmek Video Aktivizmle İlgili Sıkça Sorulan Sorular. A. Langlois, & F. Dubois içinde, Otonom Medya Direnişi ve Muhalefeti Canlandırmak (s. 108-128). İstanbul: Kafka.

WİTNESS https://witness.org/

http://www.goethe.de/ins/tr/lp/prj/art/med/str/tr9835055.htm Erişim Tarihi 16.06.2016

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Çeviri derlemeleri

Kasım 12, 2014

Yeni bir dünya için — McKenzie Wark derlemesi

wark-kapakSon versiyon: 3 Kasım 2014

(27 sayfa — PDFLaTeX)

İçindekiler
— Çevirenin önsözü
— Toplumsal belirlenimciliğe karşı
— Thanatisizm’in doğuşu
— Bu halen kapitalizm midir?
— Yeni bir dünya için tasarımlar

~~~

İnternetler — çeviri derlemesi

borromean-kapakSon versiyon: 14 Kasım 2014

(52 sayfa — PDFLaTeX)

İçindekiler

— Başkan Reif Aaron Swartz üzerine MIT topluluğuna yazdı (Rafael Reif)

— Matematikçiler, neden konuşmuyorsunuz? (Charles Seife)

— NSA Üzerine (Matthew Green)

— AMS, NSA İle Bağlarını Koparmalıdır (Alexander Beilinson)

— Özgür yazılım bir politik felsefedir (Richard Stallman ile görüşme)

— Apple tarihin en sıkı dijital kelepçelerine sahip (Richard Stallman ile görüşme)

— “Etkin Yönetim Teknolojisi”: Intel donanımlarında bulunabilen müphem uzaktan kumanda (Vandewege, Garrett, Stallman)

— Bulutta Özgürlük (Slavoj Žižek)

— WikiLeaks özgürlük yanılsaması karşısında nasıl gözlerimizi açtı (Slavoj Žižek)

— İstanbul’da İnternet Yönetişim Forumu’nda nasıl ayakta kalınır ve ne gereği var? (Maria Farrell)

— İnternet ulusu? (Milton Müller)

— İlkeler Bildirgesi (Radiobubble)


Kendi ağımızı örüyoruz: Mesh network atölyesi

Mart 28, 2014

amberPlatform Christoph Wachter ve Mathias Jud’u projeleri qaul.net ile StudioX İstanbul’da ağırlıyor.

qaul

Bilgi için: http://amberplatform.org/tr/project/2014/03/26/ack-okul-25/event/qaulnet-mesh-network-atolyesi-christoph-wachter-mathias-jud,218


Klavye-başı aktivizmi: sosyal medya ve siberaktivizm

Kasım 18, 2012

Burak Özçetin

Hemen söze bu yazının aynı zamanda bir özeleştiri olduğu notunu düşerek başlayayım ve meramımı en başından, lafı hiç dolandırmadan aktarayım. Siyasal alanın daraldığı, siyaset yapmanın maddi ve manevi bedellerinin arttığı ve konformizmin hayatımızın en temel belirleyenlerinden biri olduğu bugünlerde sosyal medya, ya da siberaktivizme sardık. Sosyal medya, muhalif siyasal öznenin siyasal “radikalizmini”, içindeki “zehri” akıttığı ana mecra olma yönünde aldı başını gidiyor (okuyucuyu sıkmak pahasına bolca tırnak işareti olacak bu yazıda, şimdiden affınıza sığınırım). Sıkıntı “radikal” öznenin siber uzamı siyasetin mecralarından biri olarak kullanması değil elbet. Nefret suçlarından, küfür kıyametten, cinsiyetçi içerikten, sataşmadan, vasıfsız muhabbetten geçilmeyen “sosyal medyada” elbette ki muhalif dokunuşun, içeriğin katkısı göz ardı edilemez. Sorun, siberaktivizmin “muhalif” siyasal özne için siyasal davranışın ve hazzın merkezi, yegâne mecrası haline gelmesi. Siyasal mücadelenin bir “parçasıymış gibi” yapan öznenin “muhalefet yapıyormuş gibi” yaptığı; ama anca kendi dar (takipçiler, arkadaş ve irtibat listeleri) çevresine seslendiği, “sola-sağa” sayıp döküp rahatladığı, homolojiyi (türdeşlik-benzerseverlik) üreten ve yeniden üreten bir alan. Sahi, bugün “davanız” için kaç paylaşım yaptınız?

Artık adını duymaktan gına gelen “sosyal medya” sözü, kavrama atfettiğimiz önem hayatın her yanına sirayet etmiş durumda. Küçük bir örneği pek şanlı akademimizden vereyim. Gerek iletişim fakültelerinde, gerekse sosyoloji, siyaset bilimi bölümlerinde yüksek lisans yapan öğrencilerin tez konularını sorduğunuzda yanıt ezici bir çoğunlukla “sosyal medyanın…”, “sosyal medya ve…” şeklinde başlıyor. Her konuyu sosyal medyaya bağlamak ve her konuyu sosyal medyayla ilişkilendirmek adet haline gelmiş. Şirketler sosyal medya uzmanlarına, sosyal medya stratejilerine bel bağlamış. Siyasetçilerin sosyal medya kullanımı onları rakiplerinden ayrıştırıyor. “Sosyal medya ve şu”, “sosyal medya ve bu…” Biraz sıkmaya da başladı doğrusu.

Siber uzam=kamusal alan?

İnternet teknolojilerindeki gelişim, internete erişim olanaklarının artması ve internet içeriğinin/hacminin öngörülemez ve hesaplanamaz bir şekilde artması internetin gücüne ve etkisine dair abartılı yorumların dolaşıma girmesine yol açtı. Hemen taze sayılara bakalım: internetworldstats.com, Kuzey Amerika ve Avrupa’daki internet nüfuz oranının, sırasıyla yüzde 78,6 ve 63,2 olduğunu söylüyor. Oran Okyanusya/Avustralya’da da çok yüksekken (yüzde 67,6), Afrika (%15,6) ve Asya (%27,5) nüfuz oranı en düşük kıtalar olarak göze çarpıyor. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırmasına göre internete erişimi olan hane oranı yüzde 47,2 ve her üç kişiden biri düzenli internet kullanıcısı. 31,5 milyon Facebook, 7,2 milyon Twitter kullanıcısı ile Türkiye sosyal medyayı da etkin bir şekilde kullanıyor. Bu sayılarla birlikte internetin ve sosyal medyanın etkisi-gücü etrafında koparılan fırtına daha da şiddetleniyor.

Aslında, kitle iletişim araçları teknolojilerinin tarihsel seyrine bakıldığında abartılı tepkinin sürekliliği dikkat çekiyor. Radyo ya da televizyonun yaygınlaşması, bilgi teknolojileri, küreselleşme (“dünya küresel bir köy oluyor!”), bilgi toplumu tartışmalarına bakıldığında sürekli olarak “eskisinden çok farklı” ve “yepyeni” bir tarihsel evreye girildiğine dair bir vurgu hep olagelmiştir: “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” Raşit Kaya ve Korkmaz Alemdar zamanında bununla ilgili bir not düşmüştü: “Kitle iletişim alanında çalışmaya başlayan biri, genellikle bu araçların önem ve etkisinin büyüklüğünü ileri sürerek, savunarak işe başlar. Sonra anlama çalıştıkça yaşamının önemli bir bölümü bunun tam olarak böyle olmadığını bulmakla geçer.” Acaba biz tam olarak ne zaman alnayacağız?

“İnternet”, “sanal uzam”, “siber uzam” etrafında süregiden popüler ve akademik tartışmalarda da bu hikâyenin izleri hemencecik fark edilir. Yakın zamanda sonlandırdığımız ve tamamladığımız bir çalışmada (Folklor/Edebiyat, n. 72, 2012) internet ve siyaset ilişkisi hakkındaki temel pozisyonları ele aldık. İnternetin siyaset için sunduğu olanaklar ve iddia edildiği üzere alternatif bir kamusal alan olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini sorguladık. Çalışma, internet ve sosyal medyayı sorunsallaştıran ve birbirlerine karşı konumlanmış iki ayrı kampın varsayımlarını tartıştı.

Çalışmamızda ayrıntılı bir şekilde tartıştığımız üzere, bir yanda internetin alternatif bir kamusal alan olarak ele alınabileceğine, mevcut haliyle ve gitgide genişleyen yapısıyla “siber uzamın” “gerçek” siyasal ve toplumsal ilişkiler kadar önemli ve belirleyici olduğuna dair bir iddia var. İyimserler için İnternet, siyasetteki mevcut tıkanıklıkları aşmak için bir fırsattır. Karşılıklı etkileşimi mümkün kılan yapısı, demokratik müzakere süreçlerinin işletilebilmesine, genişletilmesine ve derinleşmesine katkı sunabilir. Tam da bu yüzden iyimserlerin aklında İnternet, Habermasçı kamusal alan tahayyülünün günümüz enformasyon toplumlarındaki karşılığıdır. Yine bu yüzden internet muhalif içeriğin ve öznenin geleneksel medya kanallarına oranla daha rahat nefes aldığı bir ortamdır.

Diğer yanda da internetin asla “gerçek” siyasal ve toplumsal ilişkilere alternatif olamayacağını söyleyenler yer alır. İnternetin herkesin erişimine açık olmaması, ortak bir kamusallık için gerekli olan asgari düzenden yoksun olması (siber uzamın çok parçalı, bölük-pörçük yapısı) ve hızla ve gitgide daha fazla oranda ticari çıkarlar tarafından sömürgeleştiriliyor olması bu durumun temel sebepleri olarak sıralanır.

Siber uzamdaki siyasal faaliyet olarak tanımlayabileceğimiz siberaktivizm bahsi geçen tartışmanın önemli başlıklarından biri. Özellikle sosyal medyadaki “paylaşım” ve hızlı kanaat üretimi süreçleri bahsi geçen siyasal mücadelenin temel silahları. İyimserlere göre “gerçek” siyasal aktivite kadar etkili, hatta günümüz toplumlarında onun yerini doldurmaya aday bir tür siyasal aktivite biçimi siberaktivizm. İnternet de “örgüt olamadan örgütlenmeyi” mümkün kılan bir mecra. Bunun karşısında da İnternetin ve sosyal medyanın gözetim ve denetim araçları olarak iş görebileceğini iddia edenler yer alıyor.

İnternet: örgüt olmadan örgütlenme?

Evgeny Morozov (http://goo.gl/TRwHw) Arap Baharı ve sosyal medya ilişkisi bağlamında sıkça gündeme gelen siberaktivizmin “yalan dünya”sını şu sözlerle eleştiriyor: “belki ‘örgüt olmadan örgütlenebilirsiniz’ ama devrimciler olmadan devrim yapamazsınız.” Buradan hareketle sosyal medyanın ve siberaktivizmin bir “-miş gibi” dünyası olduğunu söylemek mümkün. Siyasal faaliyetin etik boyutu, insanın etrafında olup bitenlere müdahale etme, bunları değiştirme ve başkalarının acılarına duyarlı olma sorumluluğu ile ilgili boyutu malumumuz. Siberaktivizmin yol açtığı şey ise, özellikle muhalif siyasal özne için bu sorumluluğun konsolide edilmesi, ertelenmesi ve kimi zaman da tatmini. Genellikle türdeş bir evrende birbirlerine seslenen, birbirlerinin kimliklerini, duruşlarını teyit eden, ortak hazları paylaşan bir katılımcı kümesinin paylaştığı bir alan (yine etkin bir Facebook kullanıcısı olarak iğne-çuvaldız konusunu hatırlatayım). Kendi içinde hiyerarşileri, rütbeleri ve küçük ünlüleri/ünsüzleri barındıran kapalı bir cemaati andırıyor (sözlüklere forumlara baktığımızda gördüğümüz bu). Hangi amaca ya da pratik-politik sonuca yaradığı-hizmet ettiği bilinmeyen, her gün onlarcası akan imza kampanyaları; takibi ve kaydı imkansız 140 karakterlik kanaat enflasyonu; paylaşılan köşeyazıları, resimler, fotoğraflar, karikatürler; laf sokmalar, “ayar vermeler”. Hepsi hayata ve siyasete dair alaycı, kinik ve pasif agresif tavrın dışavurumları. Tanıl Bora’nın Sol, Sinizm, Pragmatizm’de vurguladığı, kapitalizmin ve sağcıların kötülüklerini sayıp dökerek rahat eden bir konformizmin alanına dönüşüyor gitgide sosyal medya. (Bir de Adnan Hoca videoları var, o ayrı bir hikaye).

Sterillik, politik doğruculuk ve “mükemmel” siyasal pozisyon arayışındaki sibermuhalifin siyasetle mesafesi klavye mesafesiyle bir. Onun için kafası bozulduğunda “sağ” da “sol” da hedef tahtasına kolaylıkla oturabiliyor. İki dakikada yıllarca aynı çatı altında siyaset yaptığı insanlar darbeci, Ergenekoncu, faşist vb. olabiliyor. En doğruyu o biliyor, en çelişkisizi o; çünkü siberuzamda siyaset yapmanın konforu ona bunları yapabileceği bir Arşimet noktası bahşediyor. En başta söylediğim, siyasal alanın daralması, muhalif siyasetin kendine “gerçek” yaşamda, “gerçekten”  etkili örgütlerle yaşam alanı açamamasının bunda çok büyük bir etkisi var tabii. Psikanalizi işe koşarsak eyleyemeyen muhalif öznenin eylermiş gibi yaptığı, bütünlüğünü, kimliğini inşa ettiği bir ikame alan olma yolunda ilerliyor sosyal medya. “Gerçek” hayattaki iktidarsızlığa, alternatifsizliğe bir merhem oldukça da muhalif özneyi siyasetin kendisinden uzaklaştırıyor.

İlk yayın: Birgün Gazetesi Pazar Eki 18 Kasım 2012


What has happened on the Internet in Turkey in 2012?: “Progress Report””

Ekim 5, 2012

Prepared by ALTERNATIVE INFORMATICS ASSOCIATION

September 28th, 2012

 

The “progress report” and situation assessment of the internet and social networks in Turkey as of 2012 have been prepared under seven main titles:

  1. The power operations to audit and regulate  social networks
  2. The regulations envisaged to be introduced to ensure that e-ID numbers can be entered on the Internet
  3. Filtering and blocking of the Internet by the Ministry of Health
  4. The breach of the privacy of personal communication by the company, Phorm in Turkey
  5. The hate speech that is on the rise on new social networks
  6. “Safe Internet”, the filtering application put into force by ICTA
  7. Updated information on the websites whose access has been blocked and some punishments applied to social network users

1. The power operations against social networks

Nowadays we see more and more people against whom trials have been initiated and cases have been opened and who have been arrested for their sharing on social networks. In the past, such cases used to be limited to the lawsuits that were brought against the people claimed to have insulted the Prime Minister or Ministers. However, all of a sudden such sharing on social networks started to be taken as “evidence” for criminal charges such as membership of a terrorist organization and insult to “values and beliefs”.  Astronomic penalties are demanded for very young detainees on the grounds that they make propaganda on social networks. The famous Twitter case of Fazıl Say was represented in the international media. While some States call “hacktivist” groups like Anonymous and LulzSec a “cyber threat” in a precautious manner, Red Hack, which is a group of the same kind, is declared to be a “terrorist” organization in a legally disputable way. Moreover, according to some news, a prosecution is likely to be started against several people following Red Hack on Twitter for they are said to be the “sympathizers of a terrorist organization”. Social media sharing is turned into an offence by the new university discipline legislation; people are being arrested for the things they have posted or shared on social networks. Their sharing is turned into “evidence”, which is completely strange from legal perspective. Using social networks is nearly coded as a terrorist activity.  Why is that so? It is because the power has no tolerance of the media that it cannot control. The mainstream media are under a serious pressure. Turkey ranks number one all over the world in terms of the number or journalists under arrest. Social media, on the other hand, have already proved to be an alternative in many events. That’s the reason why prosecutions are started against opponent discourses and people are being taken under detention to set an “example”. Whether or not the detentions are eventually turned into imprisonment, an operation of fear has been initiated with de facto punishment acts and users are obliged to apply auto-censor.  The government, which does not find these operations of fear sufficient, has already started to get ready for applying instant and temporary censor on social networks.  Binali Yıldırım, the Minister of Transport, Maritime and Communications qualified social media as a threat and said that precautions must be taken. Following this, it was announced by the media that the Ministry and ICTA would apply instant censor on social networks. Subsequent to the serious reactions, the Ministry denied the allegations with a written and official letter. Yet, those who have been following the government’s attempts about social networks for some time were not contended with this denial. As a matter of fact, this issue has not been closed yet in spite of the denial, and the discussions are still continuing on social networks.  The general impression is that the government is trying to measure the reactions and is continuing to work on this issue. In fact, any censorship to be applied on the sly requires the cooperation of the company concerned.  For the time being, censor is partially applied by blocking certain topics in the “Trend Topic” list of Turkey. A real censor would necessitate the blockage of access to social networks such as Twitter and Facebook, but that could only be the last remedy as the reactions against such a censor would be fierce. Then, what could “instant blocking” possibly be ? According a possible scenario, access to popular social networks can temporarily be denied right after a “sensitive” event and until that event is forgotten. Such a blockage may even be reflected as a “technical problem”. In any case, Internet access is provided by TTNet, a monopole that the government can control. The existence of such a monopole can be justified with a simple regulation to be based on Anti-Terror Law, which is anti-democratic. The fear operations that force social network users to apply auto-censor as well as the government’s censor projects targeting such alternative information media are a clear violation of the freedom of expression, which is protected by our Constitution and the international conventions we have signed.

2. The regulations envisaged to be introduced to ensure that e-ID numbers can be entered on the Internet

The party in power has been dreaming of following and blacklisting Internet users for a long time by making it obligatory to enter ID number and a password to access the Internet. Such applications are already in force in countries like China, Saudi Arabia, North Korea and Iran. However, the projects violating privacy are not even put on the agenda in the USA and European countries where people do not have to carry or submit their ID cards. This project was first shared by Rıfat Sait, Izmir Deputy of AKP (The Party of Development and Justice). He said he would submit a law proposal on the “increase of Internet crimes” and obligation of ID number/password. (http://www.ntvmsnbc.com/id/25370093/). Afterwards, we were informed that a commission had been established under General Directorate of Security upon the instruction of the Prime Minister. This commission is said to be working on a similar plan which would treat all citizens as if they were potential criminals with the purpose of “preventing cyber-crimes”.   (http://www.ntvturk.com/ntv-teknoloji/10958-internete-tc-kimlik-numarasi-ve-sifreyle-girilsin.html). The commission’s “Draft Law on the Regulation of Informatics Network Services and Informatics Crime” includes other grave proposals: To establish “Internet Monitoring Center”, which had been put on the agenda five years ago but then suspended, under TIB (Telecommunications and Communications Commission) in order to monitor and audit the entire Internet medium; to make it mandatory for service and hosting providers to keep their records for five years, which would mean a further violation of privacy; to oblige “service providers” to intervene in “unfavorable” broadcasting;  to make the punishments about hacking heavier… The proposal that crowns this draft law is “to make it obligatory to enter a password accessing the Internet so that all the operations of Internet users can be recorded”.  Sezgin Tanrıkulu, Istanbul Deputy of CHP (The Republican People’s Party) shared the demand of the General Directorate of Security in the Parliament. This demand aims to prevent informatics crime by making it obligatory to enter a password and ID number in accessing Internet. He also submitted a parliamentary question including rightful detections targeting the Minister of Interior (http://www.yurtgazetesi.com.tr/teknoloji-ve-bilim/chp-kimlik-numarali-interneti-meclise-tasidi-h16504.html). This draft law, which openly violates privacy, private life and the right to be anonymous and institutionalizes the censor on the Internet in a way to eliminate the freedom of expression, information and press, conflicts not only with our Constitution but also with the related regulations of the European Union.

3. Filtering and blocking of the Internet by the Ministry of Health

On September 8th, 2012, turk.internet.com[1]  declared that the Ministry of Health blacklisted about 200 websites for they misinform the public on some health problems such as losing weight, heart diseases and diabetics. The Ministry of Health established cooperation with TIB for filtering throughout this process. Following this, it was announced on September 14th, 2012 that the websites in question that cover some news portals, announcements, promotion campaigns and various digital equipment had been filtered as their content was harmful.[2]

However, this process, which poses a threat to the circulation of information and the freedom of expression, also proves that the public is unaware of the technical difference between blocking and filtering a website. The Ministry of Health and TIB could have uploaded a warning sign on the websites concerned instead of filtering them. Moreover, such warning could have been directed at all citizens whether they use filtering or not. Such an alternative application could have been more effective because it addresses to a larger audience. It could have been more principled in terms of freedom of expression and information flow on the Internet, too.

4. The breach of the privacy of personal communication by the company, Phorm in Turkey

TTNET, which owns the Internet backbone in Turkey and is the biggest Internet Service Provider (ISS) of the country, signed a business agreement in 2012 with the company Phorm, which is listed in London stock exchange. Phorm, which uses DPI (Deep Packet Inspection) technology, has caused a trouble in the countries it has invested in for it leads to breach of personal privacy. This company had to leave the USA as it was revealed that its software products that run on the Internet violate personal privacy. The company is known to have conducted secret experiments on the Internet users by establishing business partnership with big ISSs in the UK in 2006 and 2007. Phorm has drawn the attention of EU upon the revealment of these experiments. The EU opened a case against the UK for the breach of personal privacy. Phorm had to leave the UK and South Korea upon the reactions, but it is still trying to penetrate into the markets like Turkey and Brazil, which it does not find to be sensitive about personal privacy issues. As Alternative Informatics Association, we have started a campaign against this company and its partnership with TTNET:www.enphormasyon.org

The products of Phorm (Apropos, Adware.Webwise) are categorized as “dangerous software” by prestigious anti-virus software companies like F-Secure and Symantec. We demand that the dangerous activities of the company, Phorm be terminated. We think that the internet users in Turkey need support about personal privacy just as those in the EU do.  For further information on this issue:

http://europa.eu/rapid/pressReleasesAction.do?reference=IP/09/570

http://www.f-secure.com/weblog/archives/00001420.html

http://www.symantec.com/security_response/writeup.jsp?docid=2008-093010-4206-99&om_rssid=sr-mixedsecurityrisks

http://en.wikipedia.org/wiki/Phorm

5. The hate speech that is on the rise on new social networks

The increasing use of social networks causes citizens to share and expand their views on the agenda. Some recent and exemplary cases in Turkey (Van earthquake, Hrant Dink case, attacks in the South East Anatolia, refugee camps established due to the conflicts in Syria) have also proven that such events accelerate the production and circulation of hate speech online. On the other hand, as it is mentioned above and will be detailed below, it is possible to conduct penal prosecutions/investigations for the statements delivered online and in the spaces not regulated by laws, while hate speech against ethnical minorities, different sexual orientations and membership to sects other than the dominant Sunni belief is ignored although the issue of “provoking the public for grudge and hostility” is regulated in the penal code.  The control on the social networks through the instant access denial is justified with sharing on social media. Particularly the Prime Minister’s statement that “There must be regulations against Islam-phobia in Muslim countries” ignores the hate speech in different areas (political hate speech, hate speech against women, foreigners, immigrants, sexual identity, belief and sect- oriented hate speech) (https://yenimedya.wordpress.com/2012/01/20/sosyal-medyanin-nefret-soylemi-icin-kullanilmasi-ifade-ozgurlugu-degildir/). Given that even the existing laws are not completely and properly applied, it is seen that is very difficult and mostly impossible to prevent hate speech through laws.  From this perspective, Internet users must be very well informed about hate speech as well as the limits of democracy and freedom of expression. There is also a need to carry out educational activities in this field. Yet, the government neither gives a place to such issues in the national education system nor finances the non-governmental organizations so that they can organize trainings as required. It should also be noted that hate speech turns into a source of justification as the government wants to introduce prohibitive/impeditive legal regulations in the fields it likes.

Besides, we would like to state that the source and the roots of the hate speech on social networks are in the offline world. For example, when Sırrı Sakık, BDP (Party of Peace and Democracy) lost his son, some Twitter users carelessly produced hate speech with their tweets on the former’s sad day. (http://t24.com.tr/haber/oglunu-kaybeden-sirri-sakika-twitterdan-nefret-soylemi/213151). The reason for the hate speech is the ethnical segregation, discrimination and polarization. Furthermore, the discursive practices of politicians cover and circulate discrimination.

6. “Safe Internet”, the filtering application put into force by ICTA

“Safe Internet”, which is a filtering application, was carried into effect on November 22nd, 2011 by ICTA. This filtering is composed of family&child filtering and standard user options. In this application, the filtering words designated by ICTA are sent to all ISSs. Therefore, the words and websites to which access is prohibited/denied are determined by the State itself.

The application that was brought into effect by the State on November 22nd, 2011 is a central and arbitrary system. It is not transparent at all. That the application is optional does not suppress the fact that the censor is being applied by the State. This application narrows the freedom of expression and imposes one single family/child projection on our citizens. The State can have no responsibility or authority to decide on the websites citizens can access no matter the application is optional/voluntary. Protection of children and family cannot be a justification of the State’s censor. Security is of course the right and need of all citizens including children. However, the filters in question can absolutely not offer a solution to safety issues. Safe Internet use can be ensured not with filters but through digital literacy. A central filtering application is not recommend in any democratic countries. Among the OSCE countries, the only country that allows central filtering is unfortunately Turkey. The countries where filtering is applied by the State are North Korea, China, Iran, Saudi Arabia and alike. In addition, it is not possible to obtain information about how the filtering functions using the right to information act. We need to question on which pedagogic and sociological formation and/or competency the ICTA relies while introducing such prohibitions and restrictions on the freedom of communication. The solicitation to stop the filtering is still subject to a case by the Council of State.

Besides, ICTA has attempted to influence/convince the public opinion as its filtering application has not drawn enough attention. Its purpose is to justify the filtering and make people adopt it without questioning it. At some universities, they have even tried to impose filtering as a useful and exemplary application on faculty members through university senates. Upon this, Alternative Informatics Association launched a signature campaign with a high participation rate. For the signature campaign and list of participants, please see: http://bit.ly/yEafsr

7. Updated information on the websites whose access has been blocked and some punishments applied to social network users

Based on Engelli.web, we can say that currently access to 20.690 websites is blocked. The access denial on these websites can be categorized as follows: (http://engelliweb.com/kategoriler/):

Those blocked by TIB (17471)

Those blocked upon the decision of Court/Prosecution Office (982)

Those without Court Decision (1219)

Those whose access denial is removed (113)

Blocked IP addresses (69)

Blocked WordPress Blogs (26)

Blocked Blogger/Blogspot Blogs (52)

Recently, the Ministry of Transport, Maritime and Communications has started a legal process to block access to URL addresses that cover the video content of the film, Innocence of Muslims.  The Consultancy of Press and Public Relations under the Ministry of Transport, Maritime and Communications has made a written statement and provided information on a study about the denial of access to URL addresses that cover the videos in question without applying access denial to all video sharing websites:  “Access to the videos in question has been denied to a great extent with the intermediation of internet providers. The sensitivity of this issue has been explained in verbal and oral form to the law office of Youtube&Google Inc. in Turkey so that the video content is removed from the URL addresses in question through the “warn-remove” method. The legal process has been initiated so that access to the URL addresses concerned can be denied on the websites that continue broadcasting the film in question”. (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1101599&CategoryID=77).

The denial of access to such contents and/websites are based on a single/unique ethical understanding. The prohibitions are generally applied in an arbitrary way and for political reasons. Freedom of expression and communication on social networks is violated via a politicized jurisdiction. Those holding opposing views are punished with “arrest” and “imprisonment” using Turkish Penal Code and Anti-Terror Law. The society is thus disciplined. For example, a criminal complaint has been filed against EkşiSözlük writers on the grounds that they insult Islam. An allegation has been made against “Allahcc”, a Twitter user again on the grounds that s/he insults Islam. Criminal complaints have also been filed against some account owners on Facebook as they are alleged to insult the President and Prime Minister. These complaints are filed according to Turkish Penal Code by the Chief Prosecution Office and some   defendants have already been punished at the end of the judgment process. Further examples are as follows:

  1. A recent case concerns the tweets of Fazıl Say, a famous pianist and composer.  It is stated in the bill of indictment prepared on June 1st, 2012 as follows “Mr. Say’s tweets that constitute the subject of the case hurt the feelings of the members of the big tree religions about the concepts that are common to these religions like the God, paradise and hell for no reason and make no contribution to the development of human relations. His tweets cannot be considered as criticism within the freedom of expression. It is decided that he used such concepts to degrade religious values and to form an opinion that these concepts are meaningless, unnecessary and worthless.” The case in question has been opened according to Articles 216/3 and 218/1 of Turkish Penal Code which refers to the crime of “openly degrading religious values that a part of the society has adopted”. Mr. Say is being judged with the solicitation of imprisonment from 9 months to 1,5 year.  (http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/138802-saya-dini-degerler-davasi, Accessed on: 19.06.2012).
  2. Ali C. A, a 52 year old retiree living in Zonguldak  was sentenced to 1 year and 3 months of imprisonment in the case he was judged without arrest on the grounds that he had insulted the President, Abdullah Gül. The Court decided to postpone the declaration of the verdict.  See: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21551640.asp
  3. Serdar Tuncer, a TV producer and presenter filed a complaint against @allah (cc) and his/her 200 thousand followers on Twitter. Tuncer alleged that @allah (cc) and his/her followers make fun of Islam and other divine religions, and degrade the believers. The criminal complaint included the following statements “@allah (cc) and his/her followers post tweets that insult and degrade the Islam and Muslims. As the people who believe in Islam, Muslims and divine religions are subject to insult and humiliation due to the acts of suspects, a reaction that may cause public indignation occurs. Therefore, I request by attorney that a public prosecution be started so that the suspects are penalized according to the crime of “Degrading Religious Values” as stated in Article 216/3 of Turkish Penal Code. See: http://bianet.org/bianet/din/135986-allah-cc-ne-yapacak
  4. Mehmet Baransu, the correspondent of the Taraf launched a campaign to close Ekşisözlük on the grounds that the latter insults Islam. See: http://bianet.org/bianet/diger/134185-mehmet-baransunun-eksi-sozluk-kampanyasi
  5. Imprisonment up to 2 years has been solicited for H. Y on the grounds that he insulted the Prime Minister Erdoğan and ministers  by posting an audio, written and visual message while chatting with his/her friends on Facebook.
  6. An administrative investigation has been started against İ.D, a civil servant working at PTT in Zonguldak on grounds that he insulted and degraded statesmen by sharing news and caricatures against the Prime Minister, Recep Tayyip Erdoğan and the government. İ.D was subject to “wage deduction” and deprived of “advance by echelon” and then appointed to Ordu. In addition to the administrative investigation, a complaint was filed to the Public Prosecution Office on the grounds that he insulted statesmen.

We would like to submit our “progress report” on the situation of the Internet and social media as of 2012 for your information. With this progress report, we would like to emphasize that “progress” is vital and necessary on the Internet and social media for the development of participatory democracy within the framework of fundamental rights and freedoms. Thus, our purpose is to underline the quality of the Internet and social media as well as its conscious use rather than the increase in the number of users.

For further communication:

http://www.alternatifbilisim.org

bilgi@alternatifbilisim.org, @altbilisim

Eğitim Mah. Ömerbey Sok. Keskin Hancı İş Merkezi

No.19/B 34722 Kadıköy / İstanbul

0 216 418 0 417



2012 yılında Türkiye’de İnternet’te Neler Oldu?: “İlerleme Raporu”

Eylül 30, 2012

Hazırlayan: ALTERNATİF BİLİŞİM DERNEĞİ -28 Eylül 2012

2012 yılı itibari ile Türkiye’de İnternet ve sosyal medya ortamının “ilerleme raporu” ve durum değerlendirmesi yedi ana eksende hazırlanmıştır:

  1. Sosyal medya ortamlarını denetlemeye ve düzenlemeye yönelik iktidar operasyonları
  2. İnternet’e kimlik numarasıyla girilmesi için yapılması öngörülen düzenlemeler
  3. Sağlık Bakanlığı’nın İnternet’i Filtrelemesi ve Engellemesi Durumu
  4. Türkiye’de Phorm şirketinin Kişisel İletişimin Mahremiyetini İhlal Etmesi Durumu
  5. Yeni medya ortamlarında artan nefret söylemi
  6. BTK tarafından yürürlüğe sokulan “Güvenli İnternet” filtresi uygulaması
  7. Erişimi engellenen web siteleri güncel bilgisi ve sosyal medya kullananlara bazı cezalar

1. Sosyal Medyaya Yönelik İktidar Operasyonları

Son zamanlarda Türkiye’de sosyal medya paylaşımları nedeniyle, kovuşturulan, tutuklanan, hakkında dava açılan daha çok insan görüyoruz. Önceleri bu durum, Başbakan’a veya bakanlara hakaret nedeniyle açılan sıradan davalarla sınırlıyken, birden bire bu paylaşımlar terör örgütü üyeliği, “değerleri ve inancı aşağılama” gibi suç isnatlarına “delil” sayılmaya başladı. Sosyal medyada “propaganda” yaptıkları gerekçesiyle çocuk yaştaki tutuklular için astronomik cezalar isteniyor; Fazıl Say’ın ünlü Twitter davası uluslararası basına yansıdı. Anonymous, LulzSec gibi “hacktivist” grupları temkinli bir biçimde “siber tehdit” olarak adlandıran devletlerin tersine, benzeri bir grup olan RedHack, hukuken tartışmalı bir biçimde “terör örgütü” ilan ediliyor ve Twitter’daki çok sayıda takipçisinin de “terör örgütü sempatizanlığı”ndan kovuşturmaya uğrayabileceklerini ima eden haberler servis ediliyor. Yeni üniversite disiplin yönetmeliğinde sosyal medya paylaşımları suç haline getiriliyor; insanlar sosyal medya da yazdıkları ve paylaştıkları şeyler için tutuklanıyor, bunlar dava dosyalarında hukuk garabeti “deliller”e dönüştürülüyor; sosyal medya kullanımı neredeyse bir terör faaliyet olarak kodlanıyor. Niçin? Çünkü iktidarın kendi denetimi dışında bir medyaya tahammülü yok. Anaakım medya ciddi baskı altında, Türkiye dünyada tutuklu gazeteci sayısı bakımından en ön sırada. Sosyal medya ise bir çok olayda alternatif medya olarak rüştünü ispatladı. O yüzden muhalif söylemler kovuşturmaya uğruyor; ibretlik tutuklamalar yapılıyor; bu tutuklamalar mahkumiyete dönüşecek olsa da olmasa da fiili cezalandırma eylemleriyle bir korku operasyonuna girişiliyor ve kullanıcılar oto-sansüre zorlanıyor. Bu korku operasyonlarıyla yetinmeyen hükümet, sosyal medyaya anlık ve geçici sansür uygulama hazırlığına da girişti. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın sosyal medyayı bir tehdit olarak niteleyip tedbir alınması gereğinden bahsetmesinin ardından, Bakanlık ve BTK’nın sosyal medyaya anlık sansür uygulayacak bir düzenleme üzerinde çalıştıkları medyaya yansıdı. Gelen ciddi tepkilerin ardından, Bakanlık resmi bir yazıyla iddiayı yalanladı. Ama bir süredir hükümetin sosyal medya ile ilgili çıkışlarını izlemiş olanlar bu yalanlamayla yetinemedi. Nitekim, yalanlamaya  rağmen mesele kapanmadı ve medyada tartışma sürüyor. Genel kanı, hükümetin tepkileri ölçmek için bir yoklama yaptığı ve bu konuda çalışmaya devam ettiği yönünde. Sezdirmeden yapılacak bir sosyal medya sansürü, ilgili şirketin tam bir işbirliğini gerektirir. Kısmi sansürü şimdilik Twitter’ın Türkiye ayağında “Trend Topic” listesine siyasi etiketlerin girmesini engelleyerek yapıyorlar. Gerçek bir sansür için Twitter, Facebook gibi sosyal ağlara erişimin engellenmesi gerekir, ama bu adım çok ciddi bir tepkiyle karşılanacağı için son çare olabilir. Dolayısıyla bu “anlık engelleme” ne olabilir? Mümkün bir “senaryo”ya göre: “Hassas” bir olayın hemen ardından, olay soğuyana kadar, popüler sosyal ağlar geçici olarak erişime engellenebilir; hatta bu engelleme “teknik bir sorun” olarak gösterilebilir. Ne de olsa İnternet erişimi hükümetin kontrol edebileceği fiili bir tekelden, yani TTNet omurgasından geçiyor. Bunun gerekçesi de Terörle Mücadele Kanunu gibi anti-demokratik bir düzenlemeye dayandırılacak basit bir yönetmelikle üretilebilir. Gerek sosyal medyaya yönelik olarak kullanıcıları oto-sansüre zorlayan korku operasyonları, gerekse hükümetin bu alternatif bilgi mecrasına yönelik sansür projeleri, hem anayasamızla, hem de taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerle korunan ifade özgürlüğünün açık ihlalidir.

2. İnternet’e kimlik numarasıyla girilmesi için yapılması öngörülen düzenlemeler

Türkiye’de İnternet’e T.C. kimlik numarası ve bir şifreyle girilmesini zorunlu kılarak tüm kullanıcıları takip ederek fişlemek hayalini iktidar uzun zamandır kuruyor. Buna benzer yöntemleri Çin, Suudi Arabistan, Kuzey Kore, İran gibi ülkeler uyguluyor. İnsanların kimlik taşıyıp ibraz etmek gibi bir zorunluluğun bile olmadığı ABD ve Avrupa ülkelerinde ise, özel hayat ve mahremiyet haklarının ihlaline yol açacak bu tip projeler gündeme gelmiyor. Bu projeyi önce, AKP İzmir milletvekili Rıfat Sait dile getirdi. Meclis açılır açılmaz “İnternet suçlarının artırılması” ve kimlik numarası / şifre zorunluluğu ile ilgili yasa teklifi vereceğini söyledi (http://www.ntvmsnbc.com/id/25370093/). Daha sonra Başbakan’ın talimatıyla Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan bir komisyonun, “siber suçları önlemek” amacıyla tüm vatandaşlara potansiyel suçlu muamelesi yapacak benzeri bir tasarı üzerinde çalıştığını öğrendik (http://www.ntvturk.com/ntv-teknoloji/10958-internete-tc-kimlik-numarasi-ve-sifreyle-girilsin.html). Komisyonun üzerinde çalıştığı “Bilişim Ağı Hizmetlerinin Düzenlenmesi ve Bilişim Suçları Hakkında Kanun Tasarısı”nda başka vahim öneriler de bulunuyor: Beş yıl önce gündeme gelip rafa kaldırılan “İnternet Takip Merkezi”nin “tüm İnternet ortamının izlenmesi ve denetim altına alınması” amacıyla TİB bünyesinde kurulması; mahremiyet ihlallerini ağırlaştıracak bir biçimde hizmet ve yer sağlayıcılara kayıtlarını beş yıl süreyle saklama zorunluluğu getirilmesi; hizmet sağlayıcıların “olumsuz yayınlara müdahale etmek” zorunda bırakılması; hack eylemlerine yönelik cezaların ağırlaştırılması… “İnternet kullanıcılarının yaptıkları işlemlerin kayıtlarının tamamının tutulabilmesi amacıyla internete ulaşımın şifreli hale getirilmesi” ise bu tasarıyı taçlandıran öneri olmuş. CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bilişim suçlarını engellemek amacıyla İnternet’e şifre ve TC kimlik numarasıyla girilmesi talebini meclis gündemine taşıdı ve İçişleri Bakanı’na yönelik, oldukça haklı tespitler içeren bir soru önergesi verdi (http://www.yurtgazetesi.com.tr/teknoloji-ve-bilim/chp-kimlik-numarali-interneti-meclise-tasidi-h16504.html). Mahremiyet, özel hayat ve anonim kalma haklarını gasp edecek, İnternet sansürünü, ifade, bilgi ve basın özgürlüğünü ortadan kaldıracak bir biçimde kurumsallaştıracak bu tasarı, gerek anayasamıza, gerekse Avrupa Birliği’nin ilgili düzenlemelerine aykırıdır.

3. Sağlık Bakanlığı’nın İnternet’i Filtrelemesi ve Engellemesi Durumu

8 Eylül 2012’de turk.internet.com[1] tarafından Sağlık Bakanlığı’nın 200 kadar websitesini zayıflama, kalp sorunları ve diyabet gibi sağlık sorunlarıyla ilgili yanlış bilgilendirmeden dolayı kara listeye aldığı açıklandı. Sağlık Bakanlığı bu süreçte Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’yla (TİB) filtreleme için işbirliği yaptı. Bunun hemen ardından 14 Eylül 2012’de birkaç haber portalı, ilanlar, tanıtım kampanyaları ve farklı dijital malzemeyi dahil eden zararlı içerikten dolayı bu websitelerinin filtrelendiğini duyurdu[2].

Ancak bu süreç, bilgi dolaşımı ve ifade özgürlüğünü tehdit etmenin yanında, kamuoyunun site engelleme ve filtreleme arasındaki pratik ve teknik ayrımdan habersiz olduğunu da kanıtlamaktadır. Sağlık Bakanlığı ve TİB bu uygulama yerine, söz konusu websitelerine zararlı içerik konulu bilgilendirici uyarı metni yerleştirebilirdi. Üstelik bu uyarı filtre kullanan/kullanmayan tüm yurttaşlara yönelik olurdu. Böyle bir alternatif uygulama daha geniş kitlelere hitap ettiğinden hem daha etkili olurdu; hem de ifade özgürlüğü ve Net’te bilgi akışıyla ilgili daha ilkeli bir tablo yaratabilirdi.

4. Türkiye’de Phorm şirketinin Kişisel İletişimin Mahremiyetini İhlal Etmesi Durumu

Türkiye’de Internet omurgasına sahip olan ve ülkenin en büyük (ISS) Internet Servis Sağlayıcısı konumundaki TTNET 2012 senesi içinde Londra borsasına kote Phorm şirketi ile bir iş ortaklığı anlaşması imzaladı. DPI (Deep Packet Inspection) teknolojisi kullanan Phorm şirketi gittiği her ülkede kişisel iletişimin mahremiyetinin ihlali nedeniyle çeşitli rahatsızlıklara neden olmuştur. Internet üzerinde çalışan yazılım ürünlerinin kişisel mahremiyet ihlallerine yol açtığının ortaya çıkmasıyla ABD’den ayrılmak zorunda kalan bu şirket 2006 ve 2007’de İngiltere’de büyük ISS’lerle iş ortaklıkları kurarak Internet kullanıcıları üzerinde gizli deneyler yapmıştır. Bu deneylerin ortaya çıkmasıyla büyük tepki toplayan Phorm, AB’nin de tepkisine neden oldu. Asıl olarak bu şirketin faaliyetleri nedeniyle AB İngiltere aleyhinde kişisel mahremiyetin ihlali konusunda dava açtı. Tepkiler nedeniyle İngiltere’yi  ve Güney Kore’yi de terketmek zorunda kalan Phorm halen Türkiye ve Brezilya gibi kişisel mahremiyet konusunda duyarlı olmadığını düşündüğü ülkelerde faaliyete geçmeye çalışıyor. Alternatif Bilişim Derneği olarak bu şirkete ve onun TTNET ile ortaklığına karşı bir kampanya başlattık:www.enphormasyon.org

Ürünleri (Apropos, Adware.Webwise) F-Secure ve Symantec gibi saygın anti-virus yazılımı üreticileri tarafından “zararlı yazılım” kategorisine sokulan Phorm şirketin Türkiye’deki faaliyetinin sona erdirilmesini talep etmekteyiz. Türkiye’deki Internet kullanıcılarının da en az AB ülkelerindekiler kadar kişisel mahremiyet konusunda desteğe ihtiyaçlarının olduğunu düşünüyoruz. Bu konuda ayrıca bakınız:

http://europa.eu/rapid/pressReleasesAction.do?reference=IP/09/570

http://www.f-secure.com/weblog/archives/00001420.html

http://www.symantec.com/security_response/writeup.jsp?docid=2008-093010-4206-99&om_rssid=sr-mixedsecurityrisks

http://en.wikipedia.org/wiki/Phorm

5.Yeni medya ortamlarında artan nefret söylemi

Sosyal ağların artan kullanımları, gündemle bağlantılı olarak yurttaşların görüşlerini paylaşmasına ve yaymasına olanak sağlamaktadır. Türkiye’de yakın zamanlı birkaç örnek olay (Van Depremi, Hrant Dink davası, güneydoğudaki saldırılar, Suriye’deki çatışmalar nedeniyle yapılan mülteci kampları) da iyice göstermiştir ki bu gibi olaylar çevrimiçi ortamlarda kullanıcılar tarafından nefret içeriklerinin üretimini ve dolaşımını hızlandırmaktadır. Diğer taraftan, yukarıda anıldığı ve aşağıda kapsamlı olarak açıklanacağı üzere yasayla düzenlenmemiş alanlarda, çevrimiçi ortamlarda yapılan ifade ve kanı beyanları için cezai kovuşturma/soruşturma yürütülebilirken, hâlihazırda ceza kanununda düzenlenmiş “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” konusu Türkiye’deki etnik azınlıklara, farklı cinsel kimlik yönelimlerine ve egemen Sünni inancı dışındaki mezhep aidiyetlerine yönelik nefret söylemi gerçekleştiğinde işlemekte/göz ardı edilmektedir. Yine yukarıda anılan, sosyal medya ortamlarına anlık erişim engeli sistemiyle bu ortamların “kontrol” altında tutulmasına yönelik çalışmalar için benzer paylaşımlar da gerçek gösterilmiştir. Özellikle Başbakan’ın “ ‘İslam coğrafyası’nda İslamofobi’ye karşı düzenlemelerin bulunması gerektiği” yönündeki açıklaması, diğer alanlardaki (siyasal, kadınlara yönelik, yabancılara ve göçmenlere yönelik, cinsel kimlik temelli, inanç ve mezhep temelli nefret söylemi[3] ile engellilere ve çeşitli hastalıklara yönelik nefret söylemelerini (https://yenimedya.wordpress.com/2012/01/20/sosyal-medyanin-nefret-soylemi-icin-kullanilmasi-ifade-ozgurlugu-degildir/)) görmezden gelmektedir. Var olan yasaların bile tam olarak ve doğru biçimde kullanılamadığı tespitinden hareketle, yasalar ile nefret söyleminin önüne geçilmesinin çok zor ve çoğunlukla olanaksız olduğunu görülmektedir. Bu bakımdan, İnternet kullanıcılarının da nefret söylemi ve demokrasi ile ifade özgürlüğü sınırları konusunda bilgilendirilmesi, bu alanda eğitim faaliyetlerinin yürütülmesi gerekmektedir. Ancak, hükümet tarafından hem milli eğitim sistemi içinde benzer konulara yer verilmemektedir, hem de çeşitli sivil toplum örgütlerinin bu alanda eğitim faaliyetleri düzenlemesine kaynak sağlanmamaktadır. Altını çizmek gerekir ki nefret söylemi konusunun hükümetin istediği alanlarda yasaklayıcı/engelleyici yasal düzenlemeler yapmak istemesiyle birlikte gündeme bir meşrulaştırma kaynağı olarak girmekte olduğudur.

Ayrıca şu hususu belirtmek isteriz: soysal medya ortamındaki nefret söyleminin kaynağı ve kökeni bu dünyadadır. Örneğin, oğlunu kaybeden BDP Milletvekili Sırrı Sakık’a bu acı gününde atılan veya konuya ilişkin gönderilen tweet gönderilerinde sıradan kullanıcılar nefret söylemini pervasızca üretmişlerdir (http://t24.com.tr/haber/oglunu-kaybeden-sirri-sakika-twitterdan-nefret-soylemi/213151). Bu nefret söyleminin nedeni de toplumuzdaki etnik ayrışma, ayrımcılık ve kutuplaşmadır. Üstelik bizatihi siyasetin, siyasi liderlerin söylemsel pratikleri ayrımcılığı içermekte ve dolaşıma sokmaktadır.

6.BTK tarafından yürürlüğe sokulan “Güvenli İnternet” filtresi uygulaması

BTK tarafından 22 Kasım 2011 tarihinde “Güvenli İnternet” filtresi uygulaması yürürlüğe sokulmuştur. Bu filtre sistemi aile ve çocuk filtresi ile standart kullanıcı seçişlerinden oluşmaktadır. Burada tüm İSS’lara BTK tarafından hazırlanan filtre sözcükleri gönderilmekte, dolayısıyla erişilmesi yasaklanan/engellenen sözcükler ve web siteleri devlet eliyle saptanmaktadır.

22 Kasım 2011’de devreye giren uygulama devlet eliyle gerçekleştirilen merkezi, keyfi ve şeffaf olmayan bir filtreleme ve sansür sistemidir. Uygulamanın seçimlik olması, devlet eliyle yürütülen sansür gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Uygulama ifade özgürlüğünün sınırlarını daraltmakta, vatandaşlarımıza tek tip bir aile/çocuk tasarımını dayatmaktadır. Devlet, seçimlik/gönüllü’ dahi olsa, vatandaşların hangi sitelere erişeceğine karar vermeye ne görevli ne de yetkilidir. Çocuk ve aileyi korumak, devlet sansürünün gerekçesi yapılamaz. Güvenlik tüm vatandaşların ve pek tabi çocukların hakkı ve ihtiyacıdır. Fakat söz konusu filtreler bunun için kesinlikle çözüm değildir. İnternet’in güvenli kullanımı filtrelerle değil, dijital okur yazarlıkla mümkündür. Merkezi filtre hiçbir demokratik ülkede önerilmemektedir. AGİT üyesi ülkeler arasında merkezi filtre uygulayan tek ülke maalesef Türkiye’dir. Devlet eliyle merkezi filtre uygulayan ülkeler ise Kuzey Kore, Çin, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerdir. Üstelik, bu işleyişe ilişkin Bilgi Edinme Kanunu kullanılarak da  bilgi edinmek olanaklı değildir. BTK’nın teknokratların hangi pedagojik ve toplumbilimsel formasyonla ve/veya yetkinlikle bu yasaklamaları ve iletişim özgürlüğü kısıtlamasını gerçekleştirdikleri düşündürücüdür. Söz konusu filtre uygulamasının yürürlüğünün duruldurulması istemi halen Danıştay’da dava konusudur.

Üstelik, BTK, bu filtre uygulaması kamuoyunda yeterli ilgi görmediği için, filtre uygulamasını aklama ve sorgulanmadan benimsetme amaçlı haber yaptırma ve kamuoyunu etkileme/ikna etme çalışması yapmaya girişmiştir. Hatta bazı üniversite senatoları aracılığı ile bu uygulama üniversite üyelerine ve üniversitelere faydalı ve örnek bir uygulama olarak nitelenerek dayatılmaya çalışılmıştır. Bu olgu üzerine Alternatif Bilişim Derneği tarafından geniş ve yoğun katılımlı bir imza kampanyası gerçekleştirilmiştir. İmza kampanyası ve katılımcı listesi için bakınız: http://bit.ly/yEafsr

7.Erişimi engellenen web siteleri güncel bilgisi ve sosyal medya kullanlara bazı somut cezalar

Engelli.web sitesini baz alarak halihazırda 20.690 web sayfasına erişimin engellediğini belirtebiliriz. Bu sitelerin erişim yasağı şu şekilde kategorize edilebilir (http://engelliweb.com/kategoriler/):

TİB Tarafından Engellenenler (17471)

Mahkeme/Savcılık Kararı Yazanlar (982)

Mahkeme Kararı Yazmayanlar (1219)

Erişim Engeli Kaldırılanlar (113)

Engellenen IP Adresleri (69)

Engellenen WordPress Blogları (26)

Engellenen Blogger/Blogspot Blogları (52)

Son olarak da, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Müslümanların Masumiyeti adlı filmin video içeriğinin bulunduğu URL adreslerine erişimin engellenmesi için yasal süreç başlattığını belirtelim. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nden yapılan yazılı açıklamada: ”Ayrıca tüm internet servis sağlayıcılarıyla irtibat kurularak, video paylaşım sitelerinin tamamına erişim engelleme uygulanmadan, yalnızca söz konusu videoların bulunduğu URL adreslerine erişimi engelleme hususunda yapılacak çalışma konusunda da bilgi verilmiştir. Söz konusu videolara erişim, internet sağlayıcılar vasıtasıyla büyük ölçüde engellenmiştir. Uyar-kaldır yöntemi işletilerek, söz konusu URL adreslerinden video içeriğinin çıkarılması için Youtube & Google Inc. adlı şirketin Türkiye’de bulunan avukatlık bürosuna, konunun hassasiyeti izah edilerek yazılı ve sözlü bildirimde bulunulmuştur. Buna karşın Innocence of Muslims isimli filmi yayınlamaya devam eden sitelerde, video içeriğinin bulunduğu URL adreslerine mahkeme kararıyla erişimin engellenmesi için yasal süreç başlatılmıştır.”denmiştir. (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1101599&CategoryID=77).

Bu tür içerik erişimi ve/veya site erişimi engellemeleri “tek bir/yekpare genel ve ortak bir ahlak” algısından hareketle yapılmaktadır; çoğu zaman siyasi ve keyfi bir şekilde erişim yasakları uygulanmakta; ve/veya siyasallaştırılmış yargı eliyle sosyal medya ortamlarında bireyin ifade özgürlüğü ve iletişim özgürlüğü hakkı ihlal edilerek, egemen değerlere karşı bu ifadelerin sahipleri  Türk Ceza Kanunu, hatta Terörle Mücadele Kanunu aracılığı ile “tutuklama” ve “hapsetme şeklinde” cezalandırılmakta, toplum böylelikle disipline edilmektedir. Bu konuya özellikle EkşiSözlük yazarlarına İslam  dinine hakaret, Twitter da “Allahcc” adlı hesap sahibi hakkında yine İslam dinine hakaret, Facebook’daki bazı hesap sahiplerine ise Cumhurbaşkanı, Başbakan’a hakaretten TCK’ya göre Cumhuriyet savcılarında suç duyurusunda bulunulup, yargı süreci sonunda ceza verilmesi örnekleri verilebilir.

Örneğin:

  1. Bu alanda yakın tarihli bir örnek olay ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say’ın Twitter’da yazdığı gönderiler üzerine ortaya çıkmıştır. 1 Haziran 2012’de Say’ın gönderileriyle ilgili hazırlanan iddianamede “Say’ın davaya konu tweetlerini, ifade özgürlüğü çerçevesinde bir eleştiriden ziyade insan ilişkilerinin gelişmesine yarayan kamusal tartışmaya hiçbir katkıda bulunmayan ve üç büyük dinin mensuplarının ortak değerleri olan Allah, cennet ve cehennem gibi kavramlara yönelik hislerini nedensiz yere inciterek ve bu kavramların anlamsız, gereksiz ve değersiz olduğu kanaatini uyandıracak şekilde dini değerleri aşağılamak kastıyla yazdığı kanaatine varıldığı” belirtilmektedir. Söz konusu dava, Türk Ceza Kanunu’nun 216/3 ve 218/1 maddelerine göre “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçundan açılmıştır. Bu davada, Say 9 aydan 1,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaktadır (http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/138802-saya-dini-degerler-davasi,Erişim: 19.06.2012).
  2. Zonguldak’ta oturan emekli 52 yaşındaki Ali C. A., sosyal paylaşım sitesi Facebook’ta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e hakaret ettiği iddiasıyla tutuksuz yargılandığı davada 1 yl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdi. Bakınız: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21551640.asp
  3. TV yapımcısı ve sunucusu Serdar Tuncer, Twitter’daki @allah (cc) adlı kullanıcı ve 200 bine yakın takipçisi hakkında suç duyurusunda bulundu. Tuncer, @allah (cc) kullanıcısının ve takipçilerinin İslam’la ve diğer kutsal dinlerle alay ettiğini ve inananları aşağıladığını öne sürdü. Suç duyurusunda şu ifadeler yer verilmiştir: “@allah (cc) adlı kişi ve takipçileri tarafından İslam dinine ve Müslümanlara yönelik hakaret ve aşağılama nitelikleri olan yazışmalar yapılmaktadır. İslam dinine, Müslümanlara ve semavi dinlere inanan kişiler hakarete ve aşağılamaya maruz bırakıldığı için, şüphelilerin bu eylemlerinden dolayı toplumda infiali uyandıracak bir tepki de meydana geliyor. Bu sebeplerle TCK 216/3. maddedeki “Dini Değerleri Aşağılama” suçu uyarınca cezalandırılmaları için kamu davası açılmasını vekaleten talep ederim.” Bakınız: http://bianet.org/bianet/din/135986-allah-cc-ne-yapacak
  4. Taraf gazetesi muhabiri Mehmet Baransu Ekşisözlük’e yönelik olarak İslam dinine hakaretten kapatma kampanyası başlatmıştır. Bakınız: http://bianet.org/bianet/diger/134185-mehmet-baransunun-eksi-sozluk-kampanyasi
  5. Facebook’ta arkadaşlarıyla sohbet ederken Başbakan  Erdoğan  ve bakanlara hakaret  ettiği  gerekçesiyle H.Y.’ye “Sesli, yazılı  veya görünrolü  bir ileti ile hakaret” suçlamasıyla 2 yıla kadar  hapis cezası  istenmiştir.
  6. Zonguldak  PTT Müdürlüğü’nde memur  olarak  çalışan  İ. D. hakkında,  Başbakan Recep Tayyip  Erdoğan  ve hükümet aleyhinde  basında  yer alan haber  ve karikatürleri Facebook’taki sayfasında paylaştığı  için devlet büyüklerine  hakarette bulunduğu ve küçük düşürdüğü gerekçesiyle idari soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma  sonunda İ.D.  ‘maaş kesintisi’ ve ‘kademe ilerlememe’ cezasına  çarptınlarak Ordu’ya tayin edilmişti.  İdari soruşturmanın yanı sıra İ.D. hakkında, ‘devlet büyüklerine hakaret’ suçlamasıyla Cumhuriyet Savcılığı’na da suç duyurusunda bulunulmuştur.

 

Türkiye’de 2012 itibari ile İnternet’in ve sosyal medyanın yukarıda çerçevelediğimiz ve örneklediğimiz somut durumlara bakarak, hazırladığımız  “ilerleme raporunu” bilginize sunarız. Bu “ilerleme raporu” ile, İnternet veya sosyal medya ortamlarının kullanımve kullanıcı sayısının artmasından/çoğalmasından ziyade; niteliğinin, farkında ve bilinçli kullanımının, katılımcı demokrasinin gelişmesi doğrultusunda  temel hak ve özgürlükler çerçevesinde İnternet ve sosya medyada “ilerleme”nin önemli ve gerekli olduğunun altını çizmek isteriz.

 

İletişim:

http://www.alternatifbilisim.org

bilgi@alternatifbilisim.org, @altbilisim


[3]  İslamofobi, inanç ve mezhep temelli nefret söylemleri arasında yer almaktadır. Ancak Başbakan’ın yaptığı tanımlama, İslam dışındaki inançlara nefret söylemini görmezden gelmek, sadece İslamofobi’yi ise düzenlemek yönündedir.


İNTERNETTE FİLTRELEMENİN MANTIĞI “Kötü Niyetli” İnternet Sayfama Bir “Göz” Atın!

Eylül 5, 2011

ahibi olduğum ve güncellemesini üstlendiğim bazı sitelerle ilgili olarak BTK’nın değerlendirmesi, bunların “kötü niyetli siteler” kapsamında olduğu şeklinde.

Elektronik ortamı bir “mecara” olarak oldukça erken kullanan kişilerden birisiyim. İki önemli yararını fark etmiştim yıllar önce: İlki ifade etmek istediklerimi, onları dinleyecek, öğrenmek isteyecek kişilere, üstelik de bir rahatsızlık duygusuna neden olmadan dile getirme olanağı vermesiydi. İkincisi de herkesin her zaman ulaşabileceği sürekli güncellenen bir arşiv olma niteliğiydi.

Bunların yanında zaman zaman geriye dönüp, daha önce ne dediğime baktığım ve eğer varsa, kendimdeki değişimi izleyebildiğim bir mecra olması, böylelikle bir anlamda bir bellek oluşturması da önemsediğim diğer olanaklarıydı.

Çeşitli konularda oluşturduğum sitelerde düşündüklerimi, hissettiklerimi, yaptıklarımı, deneyimlerimi, ilgi alanlarımı ve desteklenmesi gereken konuları paylaştım, paylaşmayı da sürdürüyorum.

Servis sağlayıcımın bir hatası sonucu sahipliği benden çıkan sutlas.com adresinden sonra yaklaşık beş yıldır da sutlas.gen.tr adlı adreste bunların hepsini görmek mümkün.

22 Ağustos’ta Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu(BTK)  tarafından gerçekleştirilmeye başlanan “filtreleme” konusunu aynı gün araştırırken kurumun sayfasında bir bölüm(1) dikkatimi çekti. Bu bölümde sitelerle ilgili bilgiler yer alıyordu. Deneme amaçlı olarak kendi sitemin adresini yazdığımda siteme dair temel bilgilerin sıralandığını gördüm. Bu bilgilerin arasında bir bölüm daha yer alıyordu. Sizin de eğer incelerseniz görebileceğiniz gibi “KATEGORİ” ara başlıklı bu bölümün sol tarafında İngilizce olarak “Trusted Source (=güvenilir kaynaktan)” biraz ilerisinde de  Türkçe “Kötü Niyetli Siteler” ibaresi yer alıyordu.

Kötü niyetli siteler

Bu kez sahibi olduğum ve güncellediğim Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları Platformu’nun hastahaklari.org, Sağlık Hakkı Hareketi Derneği’nin saglikhakki.org sitelerini sorguladım. Bunlarda aynı bölümde herhangi bir şey kayıtlı değildi. Ama mezunu olduğum İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki arkadaşlarımla birlikte kendimizi anlatmak için oluşturduğumuz itf80liler.org adresiyle, yine güncellemesini üstlendiğim nevinsutlas.net adreslerindeki sitelere baktığımda da aynı ibarenin yer aldığını gördüm. Çok belli ki birileri orada bu veri tabanını oluştururken çözümleyemediği siteler için bu nitelendirmeyi yapıyor.

Şu anda okuduğunuz yazılar ve yukarıda söz ettiğim konuların yer aldığı siteme sizler de bir göz atın ve BTK’nın resmi kanaatini paylaşıp paylaşmadığınızı, çevrenizle birlikte lütfen bana da bildirin.

Bu duruma biraz sinirlensem  de, durmadım, iş edindim ve Bilgi Edinme Hakkı kapsamında, elektronik ortamdan BTK’nın sitesine girerek, bu amaçla hazırlanmış bölüme durumu şöyle bir soruyla ilettim(2):

Başvuru Konusu: sitemle ilgili nitelendirmeBaşvuru Detayı: sahibi olduğum sitenin adresini sorgulama sayfanıza yazıp sorguladığımda “KATEGORİ” bölümünde “Trusted Source/Kötü Niyetli Siteler” şeklinde bir nitelendirme ile karşılaştım. Bu ibarenin neye dayanarak konulduğunu ve ne zamandan beri orada yer aldığını konuyla ilgili yasal haklarım saklı kalmak kaydıyla öğrenmek istiyorum. Bilgi edinme yasası çerçevesinde bu soruma yanıt bekliyorum.”

Bunları yazıp gönderince bir başvuru numarasıyla birlikte “Başvurunuz başarıyla alınmıştır. İlginiz için teşekkür ederiz” şeklinde bir yanıt aldım.

Henüz Yanıt Yok

Bu durumu bianet hukuk danışmanı ve basınla ilgili hukuksal konularda başımız sıkıştığında her türlü bilgiyi aldığımız uzmanımız, sevgili Av. Fikret İlkiz‘e ve yine bianet’te bilişim konusunda yazan, bizi bilgilendiren sevgili Yaman Akdeniz‘e de durumdan ve başvurumdan söz ettim.

Bir gün sonra, 23 Ağustos’ta posta kutuma düşen Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Tüketici ile İlişkiler Müdürlüğü tarafından gönderilen mesajda “Başvurunuz Kurumumuz ilgili birimi olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığının soru@tib.gov.tr adresine yönlendirilmiştir. Yapılan inceleme sonucu söz konusu başkanlığımızca tarafınıza cevap verilecektir. Bilgilerinizi rica ederiz,” deniliyordu.

Şu ana kadar Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde yanıt verilmesi için gerekli olan 15 işgünü sürenin 10 günü geçmiş durumda. Hükümetin kararıyla “tatil edilen” dokuz günlük bayram süresinin bu süreden düşülüp düşülmeyeceğini şu anda bilemiyorum. Ama düşülmezse beş gün içinde olumlu olumsuz bir yanıt verilmesi gerekiyor. Ancak söz ettiğim sitelere dair nitelendirmelerde şu ana kadar bir değişiklik yok.

Evimde ve bianet’te herhangi bir filtreleme yazılımı kullanmıyoruz, dolayısıyla internete girdiğimde yukarıda söz ettiğim sitelerin filtrelenip filtrelenmediğini bilmiyorum. Ama belirttiğim nitelendirmenin bunun için “yeterli” bir gerekçe oluşturabileceğini düşünüyorum.

Şüyûu vuku’undan beter!

Birisi, bir kurum, üstelik “devlete ait bir kurum” resmi belgelerinde ya da kurumların resmi ortamlarında, herhangi birisi, ya da bir kişinin herhangi bir ifadesi ya da tutumundan yola çıkarak “kötü niyetli” diye bir nitelendirmede bulunuyorsa, normal davranış, bunun kabul edilmesi olacaktır.

Daha doğrudan söylersem “güvenilir sayılan” birileri benimle ilgili böyle bir nitelemede bulunursa, beni kişisel olarak tanımayanların ortalama davranışlarının, bunu “doğru” kabul ederek, en azından böyle olma olasılığından kuşkulanarak bir tutum alması doğaldır.

Söz konusu nitelendirmeye maruz kalan herhangi birisinin, bu ülkede “potansiyel bir tehdit” altında olacağı açıktır. Bunun uç örnekleri bu ülkede yaşanmış, salt böyle nitelendirmelerle yaşamlarından olan kişiler olmuştur.

Hukuk devletinin anlamı

Hukuk devletlerinde idarenin ve bu idarede yeki kullanan ve bir sorumluluk üstlenen tüm idareci ve görevlilerin her eylem ve tutumları “hukuki” ama bununla birlikte en azından “kanuni” olmak zorundadır.

27 yıl devlet memurluğu yapan bir kişi ve devletin bir görevlisi olarak, kimi akla zarar ve nasıl kanunlaştığını çok bildiğimiz “aslında hukuki dayanağı” olmayan kanunlar dışındaki tüm kanunları hizmet verdiğim insanların, vatandaşların lehlerine olacak şekilde, onlara zarar vermeyecek biçimde uyguladım ve uygulanmasını savundum. Bunun da bir kamu görevlisi için her şeyden önce geleceğini düşünüyorum.

Buradan yola çıkarak yurttaşlara hizmet verme konusunda devlet ve görevlilerinin, görevlerini yaptıkları sırada, kişisel ya da herhangi bir hukuki sürece dayanmayan kişisel kanaatlerine göre davranamayacaklarını savunuyorum.

BTK’nın 22 Ağustos 2011’den bu yana uyguladığı “filtreleme” konusunda ne filtrelenmekte olan sitelere ilişkin, ne de bunların nedenlerine ilişkin bir bilgi verilmemektedir.

Şimdiye kadar doğru ya da yanlış ama bir “mahkeme kararıyla” yasaklanan siteler, bu tarihten bu yana, yukarıda yaşadığım kişisel örnekte de görüleceği gibi “hukuki dayanağı olmaksızın” filtrelenerek erişimi engellenebilecektir.

Bu uygulamanın somut karşılığı “düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlâli”dir. Üstelik bu bir kamu kurumu tarafından yani kurumsal olarak ve herhangi bir gerekçeye dayanmaksızın yapılmaktadır.

Getirilen bu düzenleme ile ilgili olarak, yalnızca benim gibi “potansiyel (veya doğrudan) mağdurları” değil, bu ülkede “düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan” herkes tutum almalı, yalnız bu hakkı değil, bununla beraber “bilgiye ve ifadeye ulaşma ve yararlanma hakkını” da aramalı ve hesap sormalı, “bunu neden yapıyorsunuz ve neye dayanarak bu hukuk dışı uygulamayı getiriyor, özgürlükler çağında insanları karanlıklara mahkum ediyorsunuz” demelidir. (MS)

(1) http://internet.tib.gov.tr/
(2) bilgiedinme@btk.gov.tr

Kaynak:http://www.bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/132469-kotu-niyetli-internet-sayfama-bir-goz-atin

Erişim: 4 Eylül 2011

How far are freedom of expression and the right to access to information undermined by the restrictions on the Internet in Turkey? Research Paper by Gulden Gursoy Ataman

Eylül 4, 2011

by Gülden Gürsoy Ataman

1.      Introduction

The ruling party in Turkey, the Justice and Development Party (JDP) has raised moral panic in the society through using some basic fears such as child pornography (Binark 2011). This panic has resulted in restrictions on the Internet through broad, though, disproportionate and arbitrary use of existing legal measures, particularly Turkish Law No. 5651, “Regulation of Publications on the Internet and Suppression of Crimes Committed by Means of Such Publication”. One of the most common methods of restrictions applied by this law has been “blocking”. Its enactment has led to the blocking of 3700 websites[1] (OSCE 2010) and the number of blocked web-sites is 14907 as of August 2011 according to Engelliweb, a web-site gathering data on blocked websites.

Given this context, the main question addressed in this paper is how far are freedom of expression and the right to access to information undermined by the content based restrictions on the Internet, namely blocking in Turkey. The international human rights treaties binding for Turkey will be used as the main criteria for the assessment of the blocking measures.  This paper first gives a brief overview of the legal and political background on the freedom of expression and the right to access to information with respect to Turkey by looking at her responsibilities under the international human rights law. It will also describe “the three-part cumulative test” as a tool to assess whether the implementation of laws are in line with the international human rights law. Then, it will review Turkey’s Internet Law. Finally, it will evaluate impacts of blocking. In short, this paper attempts to show that the content based restrictions on the Internet, namely blocking, in Turkey have implemented far too wide than necessary in a democratic society through nontransparent, unpredictable and disproportionate implementation of the laws.

2.       Political and Legal Background on Freedom of Expression and the Right to Access to Information with respect to Turkey

A.    Political Background

Restrictions on freedom of expression and right to access to information are one of the most serious human rights problems in Turkey. Freedom of expression has been extensively restricted by the JDP government. The anti-terror law and some articles of the Turkish Penal Code, such as Article 301 and Article 216, have been used to silence opposition to the government. This has resulted in abuses of human rights in the form of prosecutions and imprisonment of journalists. “New media”, having some peculiar aspects such as “interaction” and “user-generated content” and thus more space for expression, has been even more problematic for the JDP government. Therefore, the party has “trigger[ed] and fe[d] moral panic in public based on three fundamental fears…of right[-]wing policies: fear of child pornography, fear of the corrosion of the unity and integrity of family under the hegemony of father, suppression and concern created based on the “single” authority’s saying “it’s only me that know what is right” (Binark 2011).  This moral panic has found its ultimate expression in Turkish Law No. 5651. The primary motivation for this law was to combat child pornography on the Internet. Then it has been extended to cover other elements such as “sexually explicit content”, “gambling” andcrimes committed against Ataturk”. “Its broad application to date has effectively restricted adults’ access to legal content” (Freedom House 2011). With this broad implementation of content-based restrictions as well as “obstacles to access” and “violations of user rights”, Turkey has been considered as one of the “partly-free” countries with respect to “the Internet and new media freedom” (Freedom House 2011).

B.     Legal Background

Turkey has ratified International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR) and European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms (ECHR). These conventions protect freedom of expression and right to access to information. According to Article 19 of the ICCPR:

1. Everyone shall have the right to hold opinions without interference. 2. Everyone shall have the right to freedom of expression; this right shall include freedom to seek, receive and impart information and ideas of all kinds, regardless of frontiers, either orally, in writing or in print, in the form of art, or through any other media of his choice.

This has been also mentioned in the Article 10 (1) of the ECHR:

Everyone has the right to freedom of expression. This right shall include freedom to hold opinions and to receive and impart information and ideas without interference by public authority and regardless of frontiers.

Both under the Article 2 of the ICCPR and the Article 1 of the ECHR, states have obligation to guarantee that everyone within their jurisdiction enjoy the rights and freedoms delineated in these treaties. In Turkey, these obligations have given place in the Constitution. According to the Article 90 (5) of the Turkish Constitution (1982), which was amended on 22 May 2004, “International agreements duly put into effect bear the force of law”. Furthermore, “international human rights agreements have priority over conflicting national laws” (Gonenc and Esen 2007, p. 490). In addition to this, Article 26 of the Constitution also recognizes freedom of expression including the right to receive information.

It is necessary here to clarify exactly that freedom of expression and right to access to information are not without limitations. The Article 19 (3) of the ICCPR and Article 10 (2) of the ECHR set clear restrictions on the exercise of these rights by imposing “duties and responsibilities” on the related parties. In this respect, the main controversy “lies in balancing competing rights and interests in order to determine what information needs or ought to be part of the public debate and thus benefits democracy, and what information causes unallowable harm to individuals and/or society and thus should be necessarily restricted or sanctioned in a democratic society” (Voorhof and Cannie 2010, p. 408). The aforementioned articles of the ICCPR and the ECHR have set out the certain principles to adjust the tension between competing rights and interests, namely the criteria entitled “three-part cumulative test”. According to these criteria, any restriction should be prescribed by law (“principles of predictability and transparency”), aim at protecting the interests or values stated in the related articles of the ICCPR and the ECHR such as national security and public safety (“principle of legitimacy”) and be necessary in a democratic society and proven to be the least restrictive means required to achieve the purported aim (“principles of necessity and proportionality”). According to the international and European human rights law, namely the ICCPR and the ECHR, any restriction which fails to pass this test will not be permissible.

Frank La Rue, Special Rapporteur on the promotion and protection of the right to freedom of opinion and expression, suggests that “three part cumulative test” and the specific nature of the Internet should be taken into account in the implementation of restrictions. “Joint Declaration on Freedom of Expression and Internet” has highlighted this view, stating that “tailored approaches should be developed for responding to illegal content while recognizing that no special content restrictions should be established for material disseminated over the Internet” (OSCE 2011).

3.      The Impacts of Turkish Internet Policies on Freedom of Expression and the Right to Access to Information

Law No. 5651 came into force in 2007. “This law aims to combat certain online crimes and regulates procedures regarding such crimes committed on the Internet through content, hosting, and access providers” (OSCE 2010, p.6).  This has been followed by additional by-laws based on Article 11(1) of Law No. 5651: Regulations Governing the Access and Hosting Providers”, “Regulations Governing the Mass Use Providers” and “Regulations Governing the Internet Publications”. These by-laws have further clarified some important elements and modus operandi with respect to implementation of Law No. 5651.

The principal and centralized organ for the implementation of Law No. 5651 has been the Telecommunications Communication Presidency (TIB) which was founded in 2005. TIB is “responsible for executing blocking orders issued by the courts, and has been given authority to issue administrative blocking orders with regards to certain Internet content hosted in Turkey, and with regards to websites hosted abroad in terms of crimes listed in Article 8” (OSCE 2010, p.4). In addition to these, main responsibility of TIB under Law No. 2559, Law No. 2803 and 2937 is to implement the detection and interception of communication realized through telecommunications and the assessment and recording of signal information in a centralized way. TIB[2] is directly connected with the “Information Technologies and Communication Institution” (BTK) which is an “independent authority” to regulate and monitor telecommunication sector under Law No. 2813 and which is also affiliated with the Ministry of Transportation (MoT). The decision making body of the BTK consists of seven members which are appointed by the Cabinet.  Four members of this organ, including the President, are nominated by the MoT. This condition, namely procedures related to the nomination and appointment of members of the BTK, raises some questions about the impartiality of the BTK and consequently the TIB which is under its authority.

Blocking

Blocking as a measure has been used widely by states in order to block access to different websites which are considered to include “illegal” and/or “harmful” content. This measure is often opted for as many states see it if as a “faster, easier and a more convenient solution” to combat with the illegal and/or harmful content in question, especially when it is not within their jurisdiction (OSCE 2011, p.2)

i.      Turkish Policy

“The blocking measures” on the Internet in Turkey have been set by Article 8 (1) of the Law No. 5651. According to this article “access to websites are subject to blocking if there is sufficient suspicion that certain crimes are being committed on a particular website” (OSCE 2010, p. 8). There are eight crimes which are covered by Article 8: “encouragement of and incitement to suicide, sexual exploitation and abuse of children, facilitation of the use of drugs, provision of substances dangerous to health, obscenity, gambling, and crimes committed against Atatürk”. Internet-based games of chance are also covered by this article. If the website having a content defined by Article 8 is hosted in Turkey, a take-down order could be given; but if it is hosted in another country, blocking and filtering through Internet access and service providers could be implemented (OSCE 2011, p. 165).

Under Law 5651, both the courts of law and the TIB can pronounce, respectively,   judicial and administrative blocking orders. Their reasons for blocking should be within the framework of Article 8. If the directors of hosting and access providers do not follow the blocking orders

“issued through a precautionary injunction by a public prosecutor, judge, or a court, could face criminal prosecution, and could be imprisoned between six months and two years under Article 8(10). Furthermore, Article 8(11) states that access providers who do not comply with the administrative blocking orders issued by TIB could face fines between 10,000YTL (ca. 4,735 euros) and 100,000YTL (ca. 47,350 euros). If an access provider fails to comply with an administrative blocking order within twenty-four hours of being issued an administrative fine, the Telecommunications Authority can revoke the access provider’s official license (activity certificate) to act as a service provider (OSCE 2011, p. 165)

As stated above, the implementation of Law No. 5651 has been resulted in approximately 3700 blocked websites, including access to foreign websites such as YouTube, Daily Motion and Google (OSCE 2010, p.2). Some of the news websites, supporting leftist and pro-Kurdish views such as Özgür Gündem, Azadiya Welat, Keditör and Firat News has been blocked by court orders -not necessarily based on Law No. 5651 (Freedom House, 2011). In addition to this, during 2009, online gay community websites, Gabile.com and Hadigayri were also blocked. Some of the websites such as 5Posta.org, giving place to texts related “sexuality, sexual politics and the Internet censorship” such were blocked[3].  Some of the other blocking decisions are implemented depending on Law No. 5846 and related to intellectual property infringements (OSCE 2011)

ii.      Evaluation

When Article 8 blocking measures of Law 5651 – together with other blocking measures- are assessed through “the three part cumulative test”, the following defects are found:

  • “Article 8 provisions do not clarify or establish what is meant by ‘sufficient suspicion’” (OSCE 2010, p.8). According to the principle of predictability, a law should be clear for everyone. The ambiguous term “sufficient suspicion”, without giving clarifications of what constitutes sufficient suspicion, contradicts the principle of predictability and transparency.
  • It is reported that “197 websites were blocked by courts for reasons outside the scope of Law No. 5651… and TIB executed blocking orders…even though they do not involve catalogue crimes listed in Article 8” (OSCE 2010, p.12). According to the three-part cumulative test, a restriction should be provided by law. Although the restrictions TIB executed has been related to other laws, they have not been categorized under Article 8. This means that TIB has breached the limitations which were imposed on it by Law No. 5651.
  • In some of the cases like the blocking of the Gabile and Hadigayri Websites (websites of LGBT groups),  TIB did not give clear information about the reasons for blocking and did not contacted them to issue the order even though they can be easily reached as the websites has been run in Turkey (OSCE 2010, p.18-19).  According to three-part test, the reason for the blocking of the website should be clear. However, without providing clear information about the reason for blocking, the execution of TIB again contradicts with the principle of transparency.
  • Regarding the legitimacy of blocking decisions, it could be said that the content of Article 8 of Law No. 5651 is in accordance with two aims stated in the legitimacy principle: (i) to protect the rights or reputations of others, or (ii) to protect national security or of public order, or of public health or morals (principle of legitimacy).
  • Many reports reveal that blocking as a restrictive measure has been widely used in Turkey.  TIB, without exhausting less restrictive measures, mostly prefers directly to block web-sites. By doing so, it fails to pass the proportionality test which suggests the use of “the least restrictive means required to achieve the purported aim”.
  • Another aspect which should be taken into account is the indifference of owners or perpetrators of the blocked web-sites to challenge TIB’s decisions (OSCE 2010, p. 21).  This attitude of indifference may have some consequences for democracy and the protection of human rights in society.

4.      Conclusion

This paper has investigated how far the freedom of expression and the right to access to information are undermined by content-based restrictions on the Internet in Turkey. It has shown that content-based restrictions have been “too far-reaching than reasonably necessary in a democratic society” (OSCE 2010, p.29). It also suggests that lack of transparency, proportionality and accountability in the application of content-based restrictions have created gross violations with regards to Article 19 of ICCPR and Article 10 of ECHR. The study has gone some way towards enhancing our understanding of the usage of international law principles in the assessment of the extent of freedom of expression and the right to access to information in national contexts. An issue that was not addressed is an analysis of overall impacts of content-based restrictions on the Internet in Turkey. Future research should therefore concentrate on the investigation of these impacts in international, national and individual levels.

References

Binark, M., 2011. Interpreting the censor on the Internet through the three obsessions of Turkish right wing policies [online]

Available from: https://yenimedya.wordpress.com/2011/07/18/interpreting-the-censor-on-the-internet-through-the-three-obsessions-of-turkish-right-wing-policies/

[Accessed 12 August 2011]

Council of Europe, 1950.  European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms [online].

Available from: http://conventions.coe.int/treaty/en/treaties/html/005.htm

[Accessed 20 August 2011]

Freedom House, 2011. Freedom on the net 2011 (Turkey) [online].

Available from: http://www.freedomhouse.org/images/File/FotN/Turkey2011.pdf

[Accessed 9 August 2011]

Gonenc, L. and Esen, S., 2006. The problem of the application of less protective international agreements in domestic legal systems: Article 90 of Turkish Constitution. European journal of law reform, 8 (4), 485-500.

OSCE, 2010. Report of the OSCE Representative on freedom of the media on Turkey and Internet censorship [online].

Available from: http://www.osce.org/fom/41091

[Accessed 7 August 2011]

OSCE, 2011. Freedom of expression on the Internet [online].

Available from: http://www.osce.org/fom/80723

[Accessed 4 August 2011]

OSCE, 2011. Joint declaration on freedom of expression and the Internet [online].

Available from: http://www.osce.org/fom/78309

[Accessed 10 August 2011]

U.N. General Assembly, 1948. Universal Declaration of Human Rights [online].

Available from: http://www.un.org/en/documents/udhr/

[Accessed 20 August 2011]

U.N. General Assembly, 17th Session, 2011. Report of the Special Rapporteur on the promotion and protection of the right to freedom of opinion and expression. (A/HRC/17/27)

Voorhoof, D. and Cannie, H., 2010. Freedom of expression and information in a democratic society: the added but fragile value of the European Convention on Human Rights. The international communication gazette, 72, 407-423.


[1] The OSCE Report on Freedom of Expression on the Internet in 2011 implies that the JDP government has not provide official statistics on blocking since May 2009.

[2] The president of TIB was appointed by the Prime Minister until the related article in Law No.5397 has been abolished by the Constitutional Court in 2009. After that, legitimacy of his holding the office has become controversial.

[3] The examples given in this paragraph so far  can be accessed as of 21 August 2011, however this does not show  that new blocking orders would not be issued.


T24 de bir söyleşi: Sivil toplum yeni medyayı nasıl kullanmalı ve nelere dikkat etmeli?

Ağustos 26, 2011

Söyleşi: IŞIL ÖZ / T24

Prof. Dr. Mutlu Binark ve Koray Löker, örgütlere bilişim teknolojilerini kullanırken az da olsa rehberlik edebilmek, ilk elden ihtiyaç duydukları teknik bilgiyi sunabilmek amacıyla  kapsamlı bir çalışmaya imza attılar: Sivil Toplum Örgütleri İçin Bilişim Rehberi

Kitapta yeni medya ortamının özelliklerinden, bunun STÖ’ler ile toplumsal ve   siyasal hareketler tarafından kullanılmasının önemine, bilgisayar ve internet mecrası için gereken teknik bilgilerden, sosyal ağ kullanımına kadar birçok konu ele alınıyor. Kitap ayrıca internet üzerinden yürütülen bazı başarı örneklerine de yer veriyor.

Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mutlu Binark’ı çoğunuz  iletişim sosyolojisi, eleştirel medya okuryazarlığı ile yeni iletişim teknolojileri/yeni medya alanında çalışmalarından tanıyorsunuzdur sanıyorum.

Koray Löker ise Pardus projesi ve Linux Kullanıcıları Derneği gibi çeşitli platformlarda özgür yazılım ve özgür kültür (copyleft) alanında yürüttüğü çalışmaların yanında Express dergisinde Radyo Brecht başlığıyla İnternet kültürüne ait tartışmaları derleyen sosyal medya sayesinde yakından takip ettiğim bir isim.

Kendileri ile yayımladıkları rehber kitap üzerinden T24 için söyleşi yapma şansı yakaladım; STGM’nin yıllardır Türkiye çapında sivil toplum örgütlerini fikren ve lojistik olarak desteklemeye çalıştığını, yaptıkları çalışmaları yürütürken, örgütlerin bilgisayar ve İnternet okur yazarlığındaki eksikliği gözlemlediklerini ve rehber niteliğinde oluşan kitaplarının bu fikirle ortaya çıktığını öğrendim.

Mutlu Binark, dünyada ve Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin yeni medya ortamlarını ne şekilde  kullandıklarına ilişkin bir şablon çıkarıp, yeni medyanın özelliklerine göre değerlendirme yaptıklarını, bu değerlendirmelerin yaklaşık iki ay sürdüğünü söyledi. Koray Löker ekledi: “Büyük olasılıkla en çok zamanı nasıl olur da kısa ve derli toplu bir çerçeveyi çizebiliriz sorusuna yanıt aramakla geçirdik aslında. Bu tür çalışmalar ancak doğru bir külliyatın, birikimin parçası olduğunda anlamlı. Bu alanda çok fikir geliştirmek, kullanım deneyimlerini artırmak ve paylaşmak gerekli.”

Çalışma sırasında, Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin yeni medyanın kendine özgü özeliklerini ve olanaklarını çok etkin bir şekilde kullanmadıklarını saptamışlar. Özellikle hedef kitlelerine veya yeni takipçi/destekçi yaratma konusunda oldukça faydalı olabilecek etkileşimsellik özelliği ile, kullanıcının katılımını sağlayan kullanıcı türevli içerik üretimi özelliklerinden Türkiye’deki STÖ’ler faydanmıyormuş.

Mutlu Binark, Türkiye’de STÖ’lerin sosyal medyayı, özellikle Facebook’u kendilerini ve etkinliklerini veya kampanyalarını tanıtmak için kullandıklarını gördüklerini; ancak, sosyal medyanın yoğun kullanımının gerçekte siber uzam dışında o sivil toplum örgütü amacına uygun bir şekilde kitleleri aktive ediyor mu ya da bunu hangi koşullarda başarıyor; diye sormak gerekliliğinin altını çizdi ve uyardı: “Burada sosyal medyanın yoğun kullanımının mutlaka gündelik yaşamda bire bir benzeri etki yaratacağı gibi bir yanılsamaya da kapılmamak gerekli. STÖ’ler yeni medya ortamı ile hedef kitlenin genişletilmesini, yeni destekçi kazanmayı ve yurttaşları “politika” yapmaya çağırmayı ve dahil etmeyi daha etkili bir şekilde yapabilirler. Ancak, politika yapma çağrısı sadece siber uzamda kalmamalı, yaşama geçirilmeli. Bu da sosyal medya kullanımındaki “püf” noktası…
”

Alternatif söz/söylem alanları yaratmalıyız…
Önceleri Sivil Toplum Örgütleri, topluma ulaşan yolda medyayı da etkilemek, kendilerini dinletmek ihtiyacındaydılar. Yeni medya ortamı ile ihtiyaçlar da değişti kuşkusuz, sizce en belirgin ihtiyaçlar nelerdir?



 Koray Löker:  Yeni medya sadece biçimi değiştirmedi, merkezden herkese yerine herkesten herkese bir yapı inşa etmeyi mümkün kıldı. Sivil toplum örgütleri, hangi alanda çalışıyor olurlarsa olsunlar her zaman tabandan bahsetmeyi, yatay olmayı över. Eğer yeni medyayı sadece iletişim boyutuyla ele almaya kalkarsanız, bu gerçek dönüşümü ıskalıyorsunuz. Yeni medya araçlarını doğrudan birer kaynak, değer olarak kullanınca örgütlenme yapınız da değişiyor ve gerçekten demokratik, yatay bir yapı kurmak kolaylaşıyor. Türkiye’de özgür yazılım konusunda kurulan ilk dernek, Linux Kullanıcıları Derneği, üyeleri arasında coğrafi avantaj/dezavantajları ortadan kaldırabilmek, çalışmaları yürütme biçimini mesai engellerine takılmayacak bir yapıya evriltmek için adresini İnternet olarak gösterdi. Dernek çalışmalarına katılmak için gereken tek şey İnternet bağlantısı. Böylece dünyanın her yerinden ve saatinde işleyişe katılmak mümkün. Aksi durumları nice örgütte görüyoruz, daha çok zaman ayırabilen, dernek merkezine daha yakın yaşayanlar çalışmalarda yoğun olarak bulundukları için kendiliğinden iktidarlar meydana geliyor. İnternet üzerinde bunlarla aranıza mesafe koymak mümkün, ama buna alışmak gerekiyor.

 Mutlu Binark:  Yeni medya ortamlarının enformasyonel kapitalizmin ideal meta ortamları/ürünleri olduğunu ve yeni ekonominin  önemli alanları olduğunu göz önünde tutarak, STÖ’ler yeni medya ortamına önem vermeli. Görüyoruz ki Türkiye’de ana akım geleneksel medya muhafazakar ve yeni sağ ideolojinin hegemonya tesisindeki ideolojik aygıtı olarak hareket ediyor. Ana akım geleneksel medyanın çeşitli hak örgütlerine ve barış dili üretmeye çalışan sivil toplum örgütlerine ne kadar kapalı olduğunu, ayrıca ana akım geleneksel medyanın mülkiyet yapısını ve sahiplik ilişkisini de biliyoruz. Bu koşullar altında, söylemlerini duyurmak, kamuoyunu bilgilendirmek ve siyasalarına destek bulmak için yeni medya ortamlarının sağladığı olanaklardan yararlanmak gerekli. Özellikle, maliyet düşüklüğü, hız, yaygınlık, etkileşimsellik ve hiper metinsellik gibi özellikleri yeni medya ortamındaki içeriğin/sözün ve imgenin hızla dağılmasını ve paylaşılmasını sağlıyor. Bu özellikler STÖ’ler için ana akım geleneksel medyada yer bulamama, hatta eksik ve yanlış temsile karşı avantaj olarak ortaya çıkmakta. Bu nedenle yeni medya ortamı önemli. Özellikle  yeni sağ ve muhafazakar ideolojinin hegemonik söylemine karşı farklı ve alternatif söz/söylem alanları yaratmak gerekli. Bir de yeni medya ortamlarının, özellikle sosyal medyanın ve video paylaşım ağlarının ırkçı, cinsiyetçi ve yabancı düşmanı toplumsal örgütlenmeler tarafından başarılı bir şekilde kullanıldığını da görüyoruz. O zaman neden toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan, hak savunuculuğu yapan sivil toplum kuruluşları da etkin bir şekilde yenimedya ortamlarını kullanmasın?

 STÖ’lerin yeni medya kullanım pratiklerinde dikkat etmesi gereken en önemli husus nedir?

 Mutlu Binark:  STÖ’lerin dikkat etmesi gereken, web ortamının giderek tecimselleşmesi ve tekelleşmesi, dijital uçurum, elektronik gözetim ve dijital denetim ile kolektif eylemin zayıflaması olgularıdır. Leah A. Lievrouw, yeni medya ortamlarında varolan bu sorunlara dikkat çekiyor: “Yeni Medya ekolojisi, toplumsal eşitlik, dayanışma, mahremiyet ve güvenlik, siyasal ve ekonomik katılım, özgürlük ve denetim, uzmanlık bilgisi, popüler bilgi konularında çelişkili durumlara sahiptir.”

Siber uzamın sadece kendisinde varolmak ve STÖ’nün eylem ve etkinliklerini yalnızca siber uzamda sınırlı tutmak, yurttaşın kolektif eyleminin ve kamusal alandaki katılım pratiklerinin zayıflamasına yol açacaktır. STÖ’ler İnterneti web ortamında halihazırda mevcut bu sorunların ve olumsuzlukların farkında olarak kullanmalıdır. Bu farkındalık için de STÖ çalışanlarının yeni medya okuryazarları olması gerekir. Yeni medya ancak bu sayede toplumsal yaşamın her alanının demokratikleşmesinde bir kanal rolü oynayabilir.


Koray Löker:
 Reklamcılardan uzak durmayı öğrenmek gerektiğine inanıyorum. Kitapta incelediğimiz pratiklere içerik yönünden yaklaşmak çerçevenin dışında kalacağı için mesafeli durduk, ama örneğin Greenpeace’in “seninki kaç cm” kampanyası kadar saçma bir kampanya görmedim. Maço espri anlayışına sığınmanın mazareti “çok tutuyor” ise kadın bedenini metalaştıralım, o da tutuyor? Çizgiyi bir yerde çekmek gerekiyor ve bunun en doğru yöntemi kendini geliştirerek, örgüt içinde uzmanlaşmak. Siyaset kurumunun çıkmazları arasında da aynı durum yok mu? Reklam ajansıyla çalışan parti kadar saçma bir başka şey olabilir mi? Bir siyasi partinin en özgün sermayesi fikir ve iletişimi değil mi? Onu birinden kiralıyorsa ne anladım ben o partinin siyasetinden? Beyin fırtınasıyla mı ülke yönetecekler? Aynı şekilde toplumsal örgüt de yönetilmez. Bu kurumlarla işbirliği yapılabilir elbette, ama yönetim bu kurumlara bırakılmamalı. Teknik beceri ve hizmet almak başka şey, kampanya konusunda masaya birlikte oturmak başka şey.

 Dijitallik, yeni medyayı geleneksel medyadan nasıl farklı kılar?
 Koray Löker:  Yeni medyanın en önemli özelliği dijitallik değil büyük olasılıkla. Dijital devrimi ve sonuçlarını yaşamaya CD-ROM’lar ile başladık ve aslında alıştık. Yeni medyanın asıl ayırt edici yanı ağlı-bağlı olması. Bunun ön şartı dijital olması denebilir belki, ama kütüphanelerde süreli yayın ciltlerinin bir optik disk ile değişmesindeki devrimden daha büyüğünü ancak koca bir ağın düğümlerine dönüşerek yaşadık. Geleneksel medyayı dönüşmek zorunda bırakan da zaten temel olarak bu oldu. Yani yeni medyayı başlıklara ayırmadan kendi özgün yanlarıyla koyarsak neleri değiştirdi diye sorabiliriz. Bir kere karşılıklılık çok önemli. Brecht’in radyo tezinde hayalini kurduğu şey bu. Herkes kendisi de yayıncı olabiliyor. Dahası anlık, anında gibi sözcük ve kavramlarla ilişkimiz dönüşüyor. Derrida’nın Bernard Stiegler ile televizyon üzerine uzun bir mülakatı var, orada canlı yayın gerçekten anında mı diye tartışmalarını hatırlayarak İnternet’in birçok açıdan televizyonu çok geride bıraktığını düşünüyorum. Dünya çapında anındalığı paylaşmaksa yepyeni felsefi çelişkiler, organizasyonel sorunlar getiriyor. Mesela İnternet üzerinde inşa edilen bir sivil toplum örgütü yeni dinamiklere açık dedik, bunu dünya çapında yaptığınızda asla değiştiremeyeceğiniz kadim bir coğrafi engel ortaya çıkıyor: saat farkı. Teknoloji ve doğanın sınırları üzerine sanal ama gerçek bir sorun.

Kamuoyu sessiz ve sözsüz!

 Dijital aktivizm, denilince Türkiye nerede?

  

 Koray Löker:  Türkiye’de hak mücadeleleri temsiliyetle içiçe gelişmiş diye düşünüyorum. Doğrudan eylem, bireysel mücadeleler batı toplumlarındaki kadar yaygın ve etkin olmamış gibi görünüyor. Geçmişte de büyük örgütler daha ön planda, bugün de bu çok yıkılmış değil. Dijital aktivizmse daha çok bireyin eylem içindeki etkinliğini artıran bir yapı sunuyor. Dolayısıyla bu alanda hakim olan batı literatürüyle kıyaslamak çok anlamlı değil. Etkisine bakacak olursak, tersinden işleyerek bireyin eylemliliğini, eylemci kimliğini tanımlayan, güçlendiren bir deneyim olarak hayatımıza girdiğini söylemek abartı olmayacaktır diye tahmin ediyorum. 

 Mutlu Binark:  Türkiye’de hangi konularda ve koşullarda siber uzamdaki toplumsal-siyasal ve ekonomik taleplerle ortaya çıkan örgütlenmelerin katılımcılarını gerçekten siyasal yapmaya/müdahil olmaya dahil ettiği önemli bir sorun. Aniden gündeme gelen bir sorun, hegemonik söylem tarafından çok çabuk sorun kaynaklarının içi boşaltılarak, eksik-aşırı ve yanlış temsil pratikleri ile sorun odağı yer değiştirilerek, gündemden düşürülmekte. Bu dijital aktivizmin de bir dezavantajı. Çünkü siber uzamın örgütlenmesini gündelik yaşama taşımaya çalışırken, sorun odağı kaymış olabiliyor.

 Örnek verebilir misiniz? 

 Mutlu Binark:  Bunu Türkiye’de İnternet sansürü uygulaması olacak 22 Ağustos’daki test süreci ve 22 Kasım’daki genel uygulamaya ilişkin tartışmalarda görmek mümkün. 22 Şubat’ta BTK’nın sessiz sedasız kamuoyunu bilgilendirmeden yürürlüğe koyduğu 22 Ağustos’ta uygulanacağını duyurduğu “İnternet’in Güvenli Kullanımı Usul ve Esaslar” adlı kurul kararı, Türkiye’de hem yeni medya ortamlarında üretilen söz edimleriyle hem kamusal alanlarda yapılan protesto gösterileri ile oldukça yoğun bir tepki almıştı. Ancak, biliyorsunuz yazın, yine bu kurul 4 Ağustos’ta aynı konuda yeni bir kurul kararı taslağı hazırlayarak, bu sefer 22  Kasım tarihi ile Türkiye’de aile ve çocukların korunması adı altında/saikiyle “filtre uygulamasını” yürürlüğe sokacak. Buradaki söz oyununa özellikle dikkat çekeyim: “filtre” sözcüğü “liste” ile değişince, acaba BTK’nın hangi yetkinliğe sahip olduğu sorgulanır uzmanlarının yapacağı aileye uygun görülen erişim engelleri veya çocuklara uygun görülen erişilebilir yerler  acaba “sansür” ortadan mı kalkıyor? Bu noktada tam da “eksiltilmiş temsil” pratiğinden söz etmek mümkün. Buradaki bir diğer sorun da kamuoyunun sessiz ve sözsüz kalması.
 Peki, ne yapmalı?

 Koray Löker:  Filtre uygulaması çok hızıl tepki gördü. Çünkü uzun zamandır akıl dışı biçimde dayatılan sansür uygulamalarına karşı zaten örgütlenilmişti. Temel muhalefeti bu örgütlenme üzerinden okumak mümkün, ancak bu yapıda gördüğüm ciddi bir tehlike var. Devletin bu alanda düzenleme yapmasına karşı çıkılırken, sanki bir şirketin bunu hizmet olarak sunması daha kabul edilebilirmiş gibi bir algı doğuyor. Karşı duruş, her şart altında filtrenin kabul edilemez olduğunu vurgulamak olmalı. Aile tipi İntenet diye bir şey olamaz. Aile tipi sokak diye bir şey var mı? Karşılık olarak televizyon, gazete gibi örnekleri vermek de elma ile armutu toplamak. İnternet erişimi sınırsız olur, canı isteyen kendi bilgisayarını çocuğuna belirli sınırlarla kullandırır. Bugün filtre seçimli olsun, onu da şirket koysun dendiğinde tekel durumundaki servis sağlayıcı “kullanıcı bunu istiyor” yanıltmasıyla tüm İnternet’i yine sansürlü verdiğinde nasıl itiraz edeceğiz? Bilgisayarına program kurup, kendi çocuğuna veremediği eğitimin yerini sansürün almasına izin veren ebeveynleri kendi haline bırakalım, İnternet sınırsız olmalıdır sloganından vazgeçmeyelim.

 Mutlu Binark:  Kamuoyunun sürekli zihnini açık tutması gerekli. Bunun için yeni medya ortamındaki tepkiler, yaşama dahil edilmeli. Ara yüzeyde bu uygulamann sansür olduğunu söyleyen hak örgütlerinin, işçi sendiklarının, kamuoyunu yüzyüze de bu uygulama neden sansür, neden otokratik, neden toplumdaki farklı aile tiplerini ve çocuk tiplerini tektip kılmak isteyen yeni toplum tasarımının bir parçası/aracı olduğunu anlatmaları gerekli. Toplumsal-siyasal-kültürel ve ekonomik mücadelenin  sürekli her alanda verilmesi gerektiğini ve hegemonik söylemin o eksiltilmiş/aşırılaştırılmış ve yanlış temsil pratiklerini ters yüz etmeye karşı uyanık olmak zorunda olduğumuzu hep bilmemiz lazım.  İnternet’in güvenli kullanımı ancak eğitim yolu ile mümkün olacak

 Filtreler aracılığı ile sansürlenen İnternet, “Güvenli” olarak sunuluyor ama…

 Mutlu Binark:  Öncelikle şunu net olarak belirtmeliyim:  22 Kasım’da tüm Türkiye’de BTK’nın yetki aşımı ile hukuk dışı bir şekilde  uygulayacağı “Güvenli İnternet Hizmetine İlişkin Usul ve Esaslar Taslağı”nda söz oyunları ile kamuoyu yanıltılmaktadır. Anakım  medyanında desteği ile ailenin ve çocukların korunması şeklinde kurulan ahlaki paniğini besleyen siyasi irade ve onun uygulayıcı aktörü BTK bürokratları “Güvenli İnternet Hizmeti” adı altında Türkiye’deki kullanıcılara sansür uygulamasını meşrulaştırmaktadır.

Kamuoyuna sunulan aslında bir tektipleştirme kararıdır. Filtreler devlet adına BTK tarafından, göstermelik bir kurula –adı Güvenli İnternet Hizmeti Çalışma Kurulu olarak tanımlanan-danışılarak hazırlanması öngörülmektedir. 4 Ağustos’taki yeni düzenlemede Madde 10’da “Güvenli İnternet Hizmeti Çalışma Kurulu” oluşturulmuş durumdadır. Ancak bu kurul göstermelik bir kuruldur. Aileler için sakıncalı, çocuklar için uygun İnternet sitelerinin neler olacağına son kertede sadece BTK karar vermiş olacak. Güvenli İnternet Hizmeti Çalışma Kurulu’nun göstermelik olduğu madde 4/3.fıkrasında açıkça ortaya konmuştur. “Güvenli İnternet Hizmeti çalışma Kurulu’nun tespit ettiği ilkeler çerçevesinde, Güvenli İnternet Hizmetinin sunumu kapsamında kullanılacak listeler Kurum –yani BTK-tarafından belirlenir” denilmektedir. BTK, burada ailelere erişimin yasaklanacağı ve çocuklara erişimin uygun olacağı filtreleri belirlemekte tek ve muktedir kurumdur yine! Çalışma Kurulunun danışma rolü aynı maddenin 5.fıkrası ç bendinde açıkça ortaya konmuştur. Kurum isterse Kurula danışacaktır.

 

 İnternet’in güvenli kullanımını nasıl sağlarız?

 Mutlu Binark:  İletişim bilimci olarak, İnternet’in güvenli kullanımının ancak eğitim yolu ile mümkün olacağının altını çizmek isterim. Avrupa Konseyi de çocukların ve gençlerin İnternet ortamını güvenli kullanmasının ancak dijital okuryazarlık becerilerinin arttırılması ile olanaklı olduğunun altını çizmektedir. Türkiye’de farklı bölgelere, cinsiyete, sınıfsal konuma ve yaş gruplarına göre İnternet kullanımı eşitsizliğinin ve sayısal uçurumun olduğu aşikardır. DPT Bilgi Toplumu Raporu-2010 ve TUİK 2011 verilerine bakıldığında dijital uçurum ve erişim eşitsizlikleri iyice ortaya çıkar.  Türkiye’de İnternet’te yaşanan sorunlar dijital okuryazarlık, beceri ve nitelikli kullanım eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Temmuz 2011’de yayınlanan İnternette İfade özgürlüğü adlı kapsamlı raporunda Türkiye’ye de özel yer vermiş, hiçbir şekilde devlet eliyle filtreyi önermemektedir. Ailelerin bireysel seçişleriyle pazarda mevcut gönüllü filtre uygulamalarının kullanılmasını önermektedir,-ki bu tür yazılımlar da halen Türkiye’de yazılım endüstrisinde mevcuttur. Hatta ironik bir durumdan bahsedeyim: Pazarda hakim paya sahip TTNET’in ailelere yönelik koruma paketi ücretsizdir ve TTNET 22 Ağustos’ta başlayan İHS lere yönelik BTK’nun vereceği listeleri –pardon filtreleri!- yaşama geçirme işlemi için uygun görülen 3 aylık test süreci için açıklama yaparak,  uygulamaya verdiği desteği göstermiştir. Aslında bu da yeni medya endüstrisinin siyasi erkle her zaman kolaylıkla eklemlenme ve işbirliği/güç birliği yapma konumuna işaret etmektedir. Bu ironik durum, STÖ’lerin ve aktivistlerin yeni medya ortamını kullanırken bu küresel ağın tarafsız, ekonomi politik ve siyasi güç ilişkilerinden yalıtık olmadığını hep zihinlerinde tutmaları gerektiğine işaret eder.

 

 Peki, İnternet ortamının giderek büyük medya şirketlerinin denetimi altına alınması bizleri nasıl etkileyecek?

 Koray Löker:  Büyük medya şirketlerinin bir şey denetleyebileceği yok, ama dev şirketlerin İnternet’i tarif eder hale gelmesi gibi bir sıkıntı var bana göre. Birçok insan İnternet’ten Facebook’u anlıyor ve bu ona yetiyor. Bu birkaç yıl önce kullandığı servis sağlayıcının ya da tercih ettiği e-posta hizmeti sağlayıcısının sayfası, portalıydı, Facebook hepsini bastırdı. İçeriğe erişim tamamen aramaya dönüştü ve Google bu alanda tek hale geldi. Eskiden Yahoo! Gibi, kataloglama yapan arama motorları vardı. İnternet için çok iyi bir yöntem değildi, ama Google’ın yaptığını da rekabet içinde yapmak güç. Sonuç yeni tekeller yaratmaya vardı. Bugün bu kadar büyük bir araç ve kültürü bir avuç ulusötesi şirketin belirlemesi ihtimali elbette korkunç, ama marjinalize olmadan ne yapılabilir diye düşündüğümde çok iyimser de olamıyorum.

Sorunun bir ayağı da İnternet’e erişim… Servis sağlayıcı firmalar da gitgide tekelleşiyor. Rekabet artıyor gibi görünmekle birlikte uygulama ve düzenlemeler çeşitliliğe yönelik olmuyor. Bu konuda dünyanın epey gerisindeyiz ve kültürel olarak dezavantajlı durumdayız. Türkiye’de radyo kültürü de yok. Amerika kıtasının hem kuzeyinde, hem güneyinde topluluk radyoları kavramı çok yaygın ve bunun uzantısı olarak İnternet erişimine yönelik de alternatif yöntemler deneniyor. Komşuluk esaslı küçük ağlar oluşturup, bunları bir araya getirerek ticari olmayan bir İnternet inşa etmeye çalışanlar var. Epey de kalabalıklar. Türkiye’de fiilen tek bir şirket var. Diğerleri bile ondan hizmet alıyor.

Kamuoyuna sunulan aslında bir tektipleştirme kararıdır…

Son olarak,Türkiye gözetim altında yorumlarını nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum…
Mutlu Binark:  Türkiye’de dijital gözetimin boyutlarının giderek artacağına ilişkin gözlemlerimi ve kaygılarımı paylaşmak isterim. Gerek e- devlet uygulaması, gerek e-kimlik uygulaması, gerekse İnternet’te içerik takibini olanaklı kılan DPI uygulaması özel yaşamın gizliliği, kişisel verilerin güvenliği gibi yeni sorunların gündeme gelmesine ve STÖ’lerin bu konuda siyasal geliştirmesini zorunlu kılacak. Kafka’nın Dava’sında, Zamyatin’in Biz’inde, Orwell’in 1984’ünde, ya da The Conversation, Minority Report, The Enemy of the State, Gattaca gibi filmlerde anlatılan kahramanların başına gelen/örülen kötülüklerin hiçte uzak olmayan gelecekte-çok yakın zamanlarda- tüm dünyada insanların başlarına gelme olasılığı çok yüksek…Türkiye’de de özellikle DPI konusunda siyasi iradenin uygulayıcı aktörlerinin sessiz sedasız yaptığı çalışmaları açığa çıkartmak ve yurttaşları “doğru” bir şekilde bilgilendirmek gerekli.

Kaynak: http://www.t24.com.tr/prof-binark-guvenli-internet-adiyla-kamuoyu-yani/haber/165071.aspx


Ongoing mandatory filtering imposed by the State- Misleading strategy about safe Internet use in Turkey …

Ağustos 7, 2011

ALTERNATIVE INFORMATION TECHNOLOGIES ASSOCIATION
PRESS RELEASE

06 August 2011

Web: http://www.alternatifbilisim.org  E-mail: bilgi@alternatifbilisim.org  Twitter: @altbilisim

Ongoing mandatory filtering imposed by the State

Misleading strategy about safe Internet use …

“Draft Procedures and Principles on Safe Internet Service” was published on the website of ICTA on August 4, 2011. The public is requested to give opinion on this draft for 10 days. According to Article 15 of this draft, these Principles and Procedures are going to be put in force on August 22, 2011.

The first point we would like to underline is that this change is due to the citizens staking a claim to their Internet and the pressure made by their organizations. This change has proved how right the overall reaction is.

Our evaluations about the decision are briefly mentioned below:

  1. This change is certainly insufficient. Since the central filtering done by the State is still maintained, it is unacceptable. The public is misled by the “Safe Internet” definition. In fact, the Internet censored through filtering is presented as something “Safe”. This “Safe Internet” definition must be left. Everybody wants to have safe Internet, but the filters done by the State will not assure safety on the Internet. Such a filtering is nothing but censoring.
  2. What is offered to the public is indeed a standardization decision. It is foreseen that these filters are prepared by ICTA on behalf of the State by consulting an ostensible institution. In reality, it will be ICTA to decide which websites are inconvenient for families and which are convenient for children. A single family and child filtering will be applicable to all users, which means the design of single type of child/society.
  3. As this regulation makes ICTA the only actor dealing with filters, it is autocratic.
  4. The majority of the members of the Committee that will set out the general criteria regarding the lists are from the State. This Committee will be composed of 11 members in total. Out of these 11 members, 3 of them will be from the Ministry of Family and Social Policies, 2 of them will be from the Internet Board,   2 of them will be from ICTA. The remaining 4 will be elected by ICTA among 8 people specialized in various expertise fields and proposed by the Ministry of Family and Social Policies (Article 10/ Clause 3). 7 members of the Committee of 11 will be chosen from the bureaucrats of the political power and the remaining 4 will be elected by ICTA among the ones proposed. This is not equal. Moreover, the experts will be elected by ICTA. Besides, the fact that there is no scientist interested in communication, informatics or no expert specialized in new media and digital games gives us an idea about the duty assigned to this Committee. As it can be seen, this Committee is only for show and is not competent enough to decide which contents should be (in)accessible by citizens.
  5. As we have explained many times, the Council of Europe emphasizes that the only way to guarantee safe Internet to children and young people is to increase their digital literacy skills. It is obvious that there is a great inequality in the safe use of the Internet among regions, sexes, social classes and age groups in Turkey, which can also be seen in numbers.  (see SPO Report on Information Society, 2010 and TUİK 2011). The Internet-related problems in Turkey result from the insufficiency in digital literacy, skills and qualified use. FILTERS OR PROFILE SELECTION AS NAMED IN THIS DRAFT CAN NEITHER SOLVE THIS EDUCATION DEFICIT NOR REPLACE EDUCATION.
  6. Organization for Security and Cooperation in Europe published a comprehensive report on the freedom of expression on the Internet in 2011. This report which had addressed Turkey specifically does not recommend the filtering done by the State under any circumstances. It suggests that families can rely on their own selections and use the volunteer filtering packs already available in the market. In fact, such filtering software is still present in Turkish software industry.
  7. Then, why do ICTA and political power (the Ministry of Transportation and the Ministry in Charge of Family and Social Affairs) still insist on regulating the Internet environment?

What Turkish Internet users need is neither censor nor filters. They need positive macro social policies that secure the right to access, take the Internet as a fundamental right of citizens and catch the related opportunities.

You can find below the details of our evaluation and the questions we have prepared to ask to ICTA. These evaluations are going to be submitted to ICTA on behalf of our members and Internet supporters.

To the attention of all Internet users and to whom it may concern.

DETAILED REPORT:

On the Information Technologies and Communication Authority’s decision dated 4 August 2011 and numbered 410:

Ongoing mandatory filtering imposed by the State

Misleading strategy about safe Internet use …

“Draft Procedures and Principles on Safe Internet Service” was published on the website of ICTA on August 4, 2011. The public is requested to give opinion on this draft for 10 days. According to Article 15 of this draft, these Principles and Procedures are going to be put in force on August 22, 2011.

1. The decision on “Safe Internet” is a decision for FILTERING AND CENSOR

This draft was prepared on February 22nd, 2011 for the first time and then it was detailed and its wording was revised in accordance with the decision of the Board. There is an ongoing lawsuit of annulment about it at the Council of State.  Now, the updated draft compulsorily categorizes Internet users in two groups: Internet users who demand “Safe Internet Service” and Internet users who do not demand such a service. It should be mentioned that the adjective “safe” is “tricky” and even “foxy”. This time, the expressions “black list” and “white list” used for the sites inaccessible by families and accessible by children respectively have been removed. The expression “mandatory filtering done by the State” has been softened and it is presented as it did not exist. The word “filter” which was one of the main concepts in the previous decision has been filtered and replaced with “list”. When the word filter is replaced with the word list, do you think the attempt to design or create one single type of family and child will fail? No! As we will detail soon, the ICTA’s censor to be imposed on the Internet users in Turkey is being legitimized under the pretext of “Safe Internet Service”. The public is misled with the expression “Safe Internet Service”.

Then, how do they benefit from people’s sensitivity? In other words, how do they remove people’s concerns about the safe Internet use?

2. “Safe Internet” is a standardization decision.

Who wants unsafe Internet? That’s the point where the problem occurs. In Article 4 (1-d) of the draft decision, Safe Internet Service is defined as follows: “The service composed of child and family profiles offered free of charge to the subscribers upon demand. The problem in this definition is about the family and child profiles which are explained in clauses (b) and (c) of the same article by feeding the moral panic named “protection of children and families”. In clause (b) of Article 4, family profile is defined as “the profile in which there is no access to domains, sub-domains, IP addresses and ports mentioned in the family profile list sent to the operators by ICTA”. In clause (c) of Article 4, child profile is defined as “the profile where there is access to domains, sub-domains, IP addresses and ports mentioned in the child profile list sent to the operators by ICTA”.  These definitions are misleading. If one pays attention, s/he can easily see that ICTA, acting in the name of the State, can determine the websites it deems inconvenient for families and convenient/ideal for children however it wants. It sends this information to the operators through hidden channels and makes these lists compulsory. In fact, what is misleading is this soft/implicit wording.  The compulsory and unavoidable filters to be imposed by the State are hidden. In Article 6, it is stated that each operator providing Internet service will offer these two profiles, namely “family” and “child” profiles, to users who have preferred “Safe Internet Service”. In fact, as it is seen, the political authority and its bureaucrats do not sacrifice from their new society design at all. The criteria of “suitable families and suitable children” are set out and planned. Briefly, a single type of family and a single type of child are foreseen for this society.

3. The decision on “Safe Internet” is autocratic.

Different from the first decision, in the updated version, there is an answer to the question “Who will make the filtering lists in these unnamed profiles?” In Article 10, it is stated that there is a Safe Internet Service Adhoc Committee. However, this Adhoc Committee is only for show. That it is for show is obviously seen in clause (3) of Article 4: “The lists to be used within the scope of Safe Internet Service in line with the principles decided by Safe Internet Service Adhoc Committee are determined by the Board- that’s ICTA.  It is ICTA that is the only able institution to determine filters through which inaccessible sites for families and accessible sites for children will be decided. The advisory role of the Adhoc Group is clearly explained in sub-clause (ç) of clause (5) of the same article. The Board can consult the adhoc group, if it wants.

4. “Safe Internet Adhoc Committee” should not be for show.

As to the composition of the Adhoc Committee: this Committee will be composed of 11 members in total. Out of these 11 members, 3 of them will be from the Ministry of Family and Social Policies, 2 of them will be from the Internet Board,   2 of them will be from ICTA. The remaining 4 will be elected by ICTA among 8 people specialized in psychology, pedagogy, sociology and other related fields and proposed by the Ministry of Family and Social Policies (Article 10/ Clause 3). Thus, there is a Committee of 11 members. 7 of them are the bureaucrats of the political power. The number of experts versus the number of bureaucrats is unfortunately unequal. Besides, the experts will be chosen by ICTA. It would not be wrong to say that the ideologists who serve for “ideal society” design of the conservative and protectionist ideology will apply for this position.  Another interesting point is that the expertise fields such as communication, informatics new media and digital game and the scientists specialized in these fields are ignored in this committee. The composition of this committee shows us to what extent ICTA cannot comprehend the socio-political developments in Turkey. On the one hand, the ban on the game sites imposed by the State is legitimized within the framework of family profile; on the other hand, another political power in Turkey, The Ministry of Sports is establishing TURKISH DIGITAL GAMES FEDERATION (TUDOF) and elects a President (3.8.2011). The representative of Turkish Digital Games Federation should also be present in this Committee. One of the seats shared by bureaucrats should be granted to TUDOF.  In fact, the expert who can know about digital games, production processes and genre is either TUDOF expert or communication or informatics experts who have done academic research in this field. That the Ministry of National Education, which is in charge of the education of this country’s children and young people, has no seat in this committee is unfortunately an indicator of the importance attached to education. Another deficiency in the composition of this committee is that the NGOs dealing with the Internet, Internet technology and Internet culture is not represented.

If ICTA is to establish a committee named “Safe Internet Adhoc Committee”, this Committee should deserve this name and research the requirements of safe internet use. However, according to this decision, the committee is assigned as a watchdog of the “State filter” decided and applied by ICTA on its own. A real study on safe use of Internet is possible only with a committee composed of communication, new media, social and technical experts, not bureaucrats. Furthermore, such a committee must be autonomous and fully independent. In its present situation, this Committee is dependent on political will.

5. Real safe use can be guaranteed with education, not filters/lists!

As we have explained many times, the Council of Europe emphasizes that the only way to guarantee safe Internet to children and young people is to increase their digital literacy skills. It is obvious that there is a great inequality in the safe use of the Internet among regions, sexes, social classes and age groups in Turkey, which can also be seen in numbers.  (see SPO Report on Information Society, 2010 and TUİK 2011). The Internet-related problems in Turkey result from the insufficiency in digital literacy, skills and qualified use. FILTERS OR PROFILE SELECTION AS NAMED IN THIS DRAFT CAN NEITHER SOLVE THIS EDUCATION DEFICIT NOR REPLACE EDUCATION.

Organization for Security and Cooperation Europe published a comprehensive report on the freedom of expression on the Internet in 2011. This report which had addressed Turkey specifically does not recommend the filtering done by the State under any circumstances. It suggests that families can rely on their own selections and use the volunteer filtering packs already available in the market. In fact, such filtering software is still present in Turkish software industry. Then, why do ICTA and political power (the Ministry of Transportation and the Ministry in Charge of Family and Social Affairs) still insist on regulating the Internet environment?

6. ICTA’s insistence exceeding its rights and authorities must be questioned!

Professor Livingstone, the Coordinator of EU KINDS ONLINE Project, in which Turkey has also participated, said in the panel on June 16, 2011 that the digital skills are insufficient in Turkey. This problem cannot be solved with technical bans blocking or allowing pages through filters and lists. In other words the solution of this problem is not “list censor”. FOR ABOUT 7 MONTHS, MANDATORY FILTER DONE BY THE STATE IS ON THE AGENDA OF TURKEY AND IT IS BEING PUT ON THE AGENDA UNDER THE NAME OF LIST SELECTION. WHY IS TURKEY LOSING TIME? WE SHOULD BE AWARE THAT ICTA IS NOT AN INSTITUTION CAPABLE OF TAKING PEDAGOGIC DECISIONS AND QUESTION WHICH COMPETENCIES AN INSTITUTION MUST HAVE TO GIVE FINAL DECISIONS ON THESE LISTS.

If there must be an Adhoc Committee, there must be 1 bureaucrat and the representation of TUDOF, MoNE and related NGOs must be strengthened. Academic expertise fields must be diversified and this ADHOC COMMITTEE must go beyond a simple advisory committee/for show. By the way, this committee must not be a new “committee of OBSCENITY”! The decision-makers for these lists cannot be ICTA in any circumstances.

Briefly, we would like to inform the public that:

The LISTS imposed by the State (ICTA) cannot serve for democratic and pluralist social/cultural structure. On the contrary, they create a one-dimensional human profile and homogenize public discourse.

Unfortunately, the list of access blockage/accessible sites contributes to nothing, but standardization of citizens. Therefore, Safe Internet Use is essentially censorship and against human rights because it limits access to information and information source and ICTA’s lists confiscate people’s discernment.

WHAT IS REQUIRED FOR SAFE INTERNET USE IS TO TRANSFER SOURCES TO EDUCATION WHICH WOULD SUPPORT and IMPROVE DIGITAL LITERACY SKILLS.

Filters and lists for blocking access are still imposed by the State under the pretext of “Safe Internet Use” and people are unfortunately misinformed.

Moreover, the Regulation on the Consumer Rights in Electronic Communication Sector, referred to in this draft and the Law on which this regulation is based does not authorize ICTA to make such a regulation.  We should clearly mention that: ICTA is overriding its authority with this decision and a law suit of annulment must be entered.

WE ARE ASKING TO ICTA!

  1. Article 4 (1-ı)   defines “warning and informative website”. What kind of information do such websites cover? If the idea of informing people is taken as a basis in filtering, then why are the white-black lists kept hidden? How can we understand whether or not a website is filtered, by opening the websites one by one? Why are we exposed to filtering on a site whose content we do not have any idea about?
  2. Article 4 (1-ı) defines “warning and informative website”. What does “warning” mean here? If filtering is voluntary, then why is there a need for “warning”? What are the responsibilities to be assumed if this warning is not taken into consideration?
  3. Article 5 – (1) says “The subscribers who do not want Safe Internet Service will continue to receive the current Internet service without any change at all”. However, there are access blockages in the Internet service we are currently benefiting from. These access blockages are done through DNS diverting. When we pass to this filtering (or list) system, how will the access blockages be applied, through a list or as in the previous system? If they will be applied through a list, why don’t they talk about this change and hide it from users? This unfiltered/list free Internet is in fact filtered, isn’t it?
  4. Article 7 (3) offers three options in family profile: “I do not want to enter Game/Chat/Social Media sites”. Those who don’t want to enter these sites do not have to mention this. Actually nobody will force them to enter these sites. Then, what does this expression mean? Considering what will happen in practice, wouldn’t it be more convenient to say “I don’t want the people for whose service I pay to enter game/chat/social media sites”?
  5. According to Article 7 (3), people using family profile can prefer to ban game/chat/social media sites. Why is this so? What is the conflict or dilemma between family life and game/chat/social media sites?
  6. Article 7 (3) offers three options in family profile: “I do not want to enter Game/Chat/Social Media sites”. Does it mean that such websites are unnecessary, abnormal, extra or luxury things for families?
  7. If we interpret these expressions as such, then can we infer that filtered internet will be offered at cheaper prices and expanded in the future and unfiltered internet will be more expensive? In such a situation, will high prices for unfiltered internet be legitimized?
  8. Article 10 (4) covers the principles related to “family” and “child” security as decided by the Adhoc Committee. How will the public be informed about these principles? ICTA is said to implement these principles. What will we do if ICTA fails to comply with these principles? Besides, there are 7 bureaucrats versus 4 experts in the Adhoc Committee. What is the reason for this inequality? Furthermore, there are no experts specialized in communication or digital games. Why is this so? Why is the MoNE ignored?
  9. According to Article 10 (5-b), “Users can object”. In how many days, will their objection be addressed? What will happen if the objection is not addressed? Why is there no explanation about these points? 
  10. According to Article 11 (3), operators can offer services “under different names”. Does this mean that there won’t be any other internet service named “family” or “child”?
  11. According to Article 11 (4), operators will ensure the confidentiality of the personal data and information security while offering Safe Internet Service. Will this be applicable to those who do not receive Safe Internet Service? Does this measure also cover the ban on online/digital audit with DPI?
  12. If this service only covers the filters called “family” and “child”, what is the point in calling it “safe internet”? A really safe internet service cannot be ensured with filters. There are so many things that put Internet security in danger: unconscious use, violation of the security of personal data and privacy, excessive commercialization and DPI technologies supervising the freedom of communication are the leading ones.

“SAFE INTERNET SERVICE” OFFERED BY ICTA IS A “TR FILTER” DESIGNING ONE SINGLE TYPE OF FAMILY AND CHILD ACROSS THE COUNTRY”.

HOWEVER, WE WANT BOTH A SAFE WORLD/TURKEY/SOCIAL LIFE COVERING ALL DIFFERENCES- DIVERSITIES AND CENSOR-FREE AND FREE INTERNET!

-ANNEX-

The new practice was called “filter” in the decision dated February 22:

http://www.btk.gov.tr/mevzuat/kurul_kararlari/dosyalar/2011%20DK-10-91sss.pdf

In the new draft, the word “filter” is removed, why?

http://www.btk.gov.tr/mevzuat/kurul_kararlari/dosyalar/2011%20DK-14%20410.pdf

ALTERNATIVE INFORMATION TECHNOLOGIES ASSOCIATION

Web: http://www.alternatifbilisim.org  E-mail: bilgi@alternatifbilisim.org  Twitter: @altbilisim


%d blogcu bunu beğendi: