Aktivist Videoda Etik Meselesi

Haziran 25, 2016

Yazan: Aysel YILDIZ /Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Araştırma Görevlisi

Video Aktivizm Nedir?

Aktivizm, bir grup insanın kurum ve kuruluşlar üzerinde baskı yaratarak sorunlu gördükleri politikaları, uygulamaları ya da durumları değiştirme süreci olarak tanımlanır. Genellikle aktivizm toplumdaki bazı üyelerin sorunlu bir durumu görmeleriyle ortaya çıkmakta ve yükselmektedir. Irk, cinsiyet, ekonomik farklılıklar gibi sosyal ayrılıklar aktivizmin ortaya çıkması için ön şartlar olarak görülmektedir. Bunların yanı sıra aynı zamanda politik, dini veya ekonomik, ideolojik ayrımlar da aktivizmin dikkat çektiği diğer alanlardır (Yılmaz, Dündar, & Oskay, 2015, s. 486). Aktivizm, insanların yaşamlarında değişim yaratmayı amaçlayan her türlü bireysel ya da toplumsal, kamusal ya da gayri resmi beşeri etkinliği ifade eder (Karadoğan Doruk & Akbıçak, 2016, s. 857).

Aktivizmin temelinde toplumsal hareketler yatar. Toplumsal hareketler 19. yüzyıl sonunda işçi hareketleriyle başlar, siyasal iktidarı hedefleyen, ekonomik çıkar yörüngeli sınıfsal yapısı olan bu hareketler “eski toplumsal hareketler” olarak adlandırılırlar. “Yeni toplumsal hareketler” ise, 1970’lerden itibaren ortaya çıkmış olan ekoloji hareketlerini, feminist hareketi, barış hareketini, nükleer karşıtı hareketi, azınlık hareketlerini ve yerel özerklik hareketlerini ifade etmek amacıyla kullanılır ( Karagöz, 2013, s. 134)

Dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen mesele ya da sorun video aktivizmin konusu olabilir. Geleneksel medyada kendine yer bulamayan kişisel deneyimler, politikalar ve bakış açıları örnek olarak verilebilir. Video aktivizminin tarafsız olmak gibi bir çabası yoktur, onun yerine toplumda değişimi sağlayacak, eylemi teşvik edecek yeni fikirleri yaratmayı amaçlar. Tüm bunların yanında video aktivizm sadece bir video çekme eylemi değildir. Aktivist videoların çekilmesinden dağıtılmasına kadar olan kolektif süreci de içinde barındırır. Dünyanın bir bölgesinde meydana gelen bir olayın görüntüleri diğer aktivistlerle paylaşılarak olayın küresel ölçekte duyurulmasına ve yayılmasına yardımcı olunmaktadır. Böylece video aktivistleri arasında işbirliğine dayalı yatay bir ilişki söz konusudur.

İletişim teknolojilerindeki gelişmeler, video kameraların boyutlarının gittikçe küçülmesi ve ucuzlaması, kurgu programlarının her bilgisayarda bulunması ve amatörlerin bile bu programları kolayca kullanabilmesi ve tüm bunların yanında internet teknolojisin yaygınlaşması günümüzde sıradan insanların tanık olduğu olayları kayıt altına alıp bunları internet üzerinden paylaşarak olumsuzluklara karşı güçlü kanıtlar oluşturabilmelerine yardımcı olmaktadır.

Video aktivizm ya da görgü tanığı videolar insan hakları mücadelesinde ve toplumsal adaleti sağlamada etkili birer araçlardır. Witness’ın ifadesiyle “sözcüklerin kifayetsiz kalacağı bir durumda” görüntüler oldukça etkili bir kanıta dönüşmektedir. Aktivist videonun gücü ilk kez 5 Mart 1991 yılında gerçekleşen bir olayla fark edildi. George Holiday ABD’nin Los Angeles kentindeki evinin balkonundan Rodney King’in polisler tarafından öldürülesiye dövüldüğü anları gösteren 81 saniyelik görüntüyle videonun insan hakları ihlallerine karşı nasıl etkili bir araç olduğunun göstergesidir (Widgington, 2015, s. 113)

ABD’de Paper Tiger, Whispered Media, Witness, Appalshop; Meksika’da Chiapas Media Project, Bolivya’da CEFREC, Hindistan’da Drishti Media Collevtive, Indian People’s Media Collective Kritika; İngiltere’de Undercurrents, I-contact video network, Güney Kore’de Labor News Production, Endonezya’da INSIST, İtalya’da Candida, Türkie’de Karahaber, Videa gibi birçok öncü oluşum örnek olarak verilebilir (http://www.goethe.de/ins/tr/lp/prj/art/med/str/tr9835055.htm).

Aktivist Videoda Etik

Aktivist videolar, insan hakları ihlallerini ortaya çıkarmak ya da çeşitli sorunları belgelemek açısından önemli birer kanıt niteliği taşımaktadır. Fakat videolardaki görüntülerin kamusal alanda paylaşılıp paylaşılmaması ya da nasıl paylaşılacağına karar verilmesi etik sorunları beraberinde getirmektedir. Bu konuyu Witness şu şekilde yorumlamaktadır;

Bir video görüntüsüne ait sorumluluk 3 aktöre ayrılmaktadır:

  • Filme çekilen bireyler,
  • Video yaratıcıları ve
  • İzleyici.

Filme çekilen bireylere karşı olan etik sorumluluk ilk olarak bireylerin filme çekileceğine dair bilgilendirilmesi ve bu yönde rızasının alınmasıdır. Bilgilendirilmiş onayla kişi, videonun amacını, videonun izleyicisini ve bu videonun getireceği risklere karşı uyarılır. Bireyin verdiği onay kalıcı olmayabilir, zaman içinde kararları çeşitli nedenlerden dolayı değişebilir. Bu gibi durumlarda karara saygı duymak gerekir.

Bireylerin videoya çekilirken verdiği onay değerlendirilirken tutuklular, çocuklar ve zihinsel engelli kişilere karşı hassas olunmalıdır çünkü bu kişiler videoda olmanın risklerinin farkında olmayabilirler ya da bu konuda karar vermek için yeterli özerkliğe sahip olmayabilirler. Eğer bir kişi orijinal kayda bilgilendirilmiş onay verirse, bu onay gelecek kullanımlar için de devam etmemektedir.

Filme çekilen bireylerin kaydedilmek için bilgilendirilmiş onay vermediği durumlarda, videoyu çeken ve paylaşan kişi muhtemel riskler ve insan hakları ihlalini ortaya çıkarmada amaçlanan sosyal faydayı değerlendirerek kendi profesyonel yargısını kullanmak zorundadır. Videonun gösterilmesinden ve dağıtılmasından sonra hassas konumdaki kişiler için beklenmedik bir zarara sebep olma olasılığını en aza indirmelidir. Bunun için görüntüyü göstermek yerine izleyiciye videonun bir açıklaması yapılabilir. Ayrıca bir videoyu paylaşmadan önce kimlikler gizli tutulabilir. Bu çeşitli yollarla yapılabilir;

Yüz ve Ses Tanınırlığı: Bireylerin yüzleri tanınmaz olana kadar bulanıklaştırılır. Sesini gizlemek için de bir ses düzenleyicisi kullanılır.

Diğer İpuçları: Görüntüdeki kıyafetlerin, dövmelerin, ifadelerin ve diğer görsel işitsel bilgilerin kişiyi tanıtacak bilgileri açığa çıkarmadığına dikkat edilir.

Meta Veri: Videonun nerede ve kim tarafından çekildiğine dair bir meta veri varsa video paylaşıldığında bu veriler ortaya çıkmayacak şekilde düzenlenmelidir.

Bazı videolarda filme alınan bireylerin onayını almak mümkün olmayabilir ya da birden fazla kişinin yer aldığı durumlarda videonun asıl odağı olmayan bireylerin kimliği kasıtlı olarak açığa çıkarmamaya dikkat edilmelidir.

Fail videolarında istismarı açığa çıkarmak için çekilen videonun kullanılması görüntüdeki kişileri tekrar mağdur edebilir. Hassas ve genellikle insanlık dışı bir durumda olan kurban kaydedilmeye onay veremeyecek durumdadır. Bu tarz bir olayı paylaşmak ve kişilerin kimliklerini ortaya çıkarmak psikolojik travmaya ve daha fazla istismara neden olabilir.

Filmi çeken kişiye karşı etik ilk sorumluluk onun güvenliğidir. Çatışmanın yaşandığı ya da son dakika olaylarında olay yerinden görüntü alan kişilerin güvenlikleri, getirecekleri görüntülerden daha önemlidir. Güvenlik sebeplerinden dolayı videoyu çeken kişi anonim kalmak isteyebilir. Bu durumda kaynağın anonimliği korunmalıdır. Bazı videolarda çeken kişinin kimliğinin açığa çıkması o kişiyi tehlikeye sokabilir. Bu durum görüntünün gerçek olup olmadığı doğrulamaya çalışanlar için güçlük oluşturmaktadır. Bir videonun gerçekliğini doğrulayacak birçok araç ve yöntem mevcuttur ancak bazen yeterli bilgi sağlanamaz. Böyle zamanlarda görüntünün paylaşılıp paylaşılmaması kişinin kendi profesyonel yargısına kalmaktadır. Eğer videoyu paylaşmaya karar verirse, görüntü hakkında ne bilindiği ve ne bilinmediği açık bir şekilde izleyiciye aktarılmalıdır.

Zaman zaman videoyu çeken kişiler güvenlik dolayısıyla kimliklerini gizli tutarlar ancak bazen kendilerini tanıtacak ve görüntüleri başkaları tarafından kullanıldığında izin istenmesini ve itibar edilmesini beklerler. Aktivist videoların haber kuruluşları tarafında kaynağı belirtilmeden ve izinsiz olarak kullanılmaması gerekir. Ayrıca bu videolar çok farklı görüşe sahip kişiler tarafından çekilebileceği için izleyicinin olayların hangi perspektifinin kim tarafından belgelendiğini bilmesi gerekir. Çünkü neyin çekildiği kadar nelerin çekilmediği de önemlidir. Bu nedenle videoyu yayınlayanlar videonun kaynağını açıklamalı ya da kaynağın anonimliğini sağlamak için geçerli sebeplerini belirtmelidir.

Bir videonun orijinal yapımcısı veya yükleyicisini tanıtmanın çeşitli yolları vardır. Birincisi, orijinal kaynak tarafından yüklenen çevrimiçi video ile bağlantı (link) kurulabilir. İkincisi, videoyu çeken kişinin ismi ya da kim olduğuyla ilgili içerik sağlanabilir. Son olarak, eğer kaynakla ilgili kesin bilgi yoksa veya güvenlik dolayısıyla açıklanamıyorsa izleyiciye videonun nasıl bulunduğu, neden gerçek olduğuna inanıldığı açıklanmalıdır.

İzleyiciye karşı etik sorumlulukta ilk olarak aktivist video bir bağlam içermelidir. Böylece izleyici izlediği videoyu daha iyi anlayabilir. Bir videoya küratörlük yapılırken onun sahip olduğu gerçekliğe zarar verilmemelidir. Ayrıca bazı videolar nefreti, korkuyu, yanlış bilgileri ya da stereotipleri yaymak için yapılmaktadır. Küratörlük yapılan videolarda bu tarz amaçların olup olmadığına dikkat edilmeli ve bu doğrultuda tedbirler alınarak izleyici bilgilendirilmelidir. İlave olarak küratörlük yaparken savunuculuk, adalet, toplumsal organizasyon gibi çeşitli amaçlar mevcuttur. Küratörlük yapılan videodaki amaç izleyiciye bağlam içerisinde verilmelidir.

Eğer videoda öldürme, cesetler ya da ciddi şekilde yaralanmış insanlar gibi rahatsız edici içerikle bulunuyorsa izleyicileri görmek üzere oldukları görüntüler konusunda önceden uyarmak gerekmektedir. Ya da görüntüleri görmeden istismarı öğrenebilecekleri bir seçenek verilmelidir. Video çevrimiçi bir yazıda veya blogda yer alıyorsa izleyenlerin uyarıyı görmeden videoyu izlemelerini önlemek için kişileri videoya yönlendirecek bir hiperlink koyulmalıdır.

Zaman zaman yukarıda söz edilen etik ilkelerin bazıları birbiriyle uyuşmazlık içinde olabilir, bu durumda kişi kendi tercihlerini yapmak zorunda kalmaktadır.

Kaynakça

Berkant Yılmaz, G. D. (2015). Dijital Ortamda Aktivizm: Online İmza Kampanyalarına Katılım Davranışlarının İncelenmesi (Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma). E-Journal of Intermedia , 481-504.

Karadoğan Doruk, E., & Akbıçak, A. (2016). Dijital Aktivizm Platformu Change.Org’da Başarıya Ulaşmış Kampanyalara Yönelik Bir Çalışma. 2. Uluslararası Medya Çalışmaları Kongresi Yeni Medya ve Görsel Kültür, Bildiri Kitabı 2, (s. 854-873). Antalya.

Karagöz, K. (2013). Yeni Medya Çağında Dönüşen Hareketler ve Dijital Aktivizm Hareketleri. İletişim ve Diplomasi , 131-157.

Widgington, D. (2015). Devrimi İzlettirmek Video Aktivizmle İlgili Sıkça Sorulan Sorular. A. Langlois, & F. Dubois içinde, Otonom Medya Direnişi ve Muhalefeti Canlandırmak (s. 108-128). İstanbul: Kafka.

WİTNESS https://witness.org/

http://www.goethe.de/ins/tr/lp/prj/art/med/str/tr9835055.htm Erişim Tarihi 16.06.2016

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine: Debian*

Şubat 12, 2016

Yazar: İzlem Gözükeleş

Debian GNU/Linux dağıtımının kurucusu Ian Murdock 28 Aralık 2015’te, 42 yaşında aramızdan ayrıld….

http://techaeris.com/2015/12/28/debian-founder-ian-murdocks-tweets-raising-eyebrows/). Ian Murdock, bir Steve Jobs olmadığından ölümünün fazla haber değeri yoktu. Ölüm haberi Türkiye’de sadece birkaç gazetede yer aldı. Bu haberlerde de Ian Murdock’tan herhangi bir GNU/Linux dağıtımının kurucusu olarak söz ediliyordu.

Ne Debian’ın herhangi bir GNU/Linux dağıtımı ne de Ian Murdock’ın sıradan bir bilgisayar meraklısı olduğunu düşünüyorum. Dağıtımlar, “GNU yazılımlarını ve diğer özgür yazılımları bir araya getiren ve tüm bunları bir Linux çekirdeği ile beraber toplu, derlenmiş ve kurulumu kolay bir işletim sistemi olarak kullanıcılara sunmayı amaçlamış olan yazılım birliktelikleri” olarak tanımlanmaktadır (bkz. https://linux.org.tr/dagitimlar-kilavuzu/) . Dağıtımların bileşenleri aşağı yukarı aynıdır: Linux çekirdeği, masaüstü ortamı, kelime işlem programları, web tarayıcılar ve sistemi yönetmek için çeşitli yapılandırma ve güncelleme araçları. Dağıtımları farklılaştıran ise bazen hedef kitleleri bazen de öncelikleri dolayısıyla yaptıkları tercihler ve düzenlemelerdir (bkz. http://wiki.ubuntu-tr.net/index.php?title=Linux_da%C4%9F%C4%B1t%C4%B1mlar%C4%B1_k%C4%B1lavuzu).

Debian ise dört özelliğe ile diğer dağıtımlardan ayrılmaktadır. Birincisi, Debian’ın 50000’den fazla yazılım paketinden oluşan çok zengin yazılım deposu vardır. İkincisi Debian, “Evrensel İşletim Sistemi” adına layık olarak çok sayıda farklı bilgisayar mimarisini desteklemektedir (https://www.debian.org/ports/). Üçüncüsü, kullanıcı ve geliştirici sayısının fazla olmasıdır (https://wiki.debian.org/Statistics). GNU/Linux dağıtımlarında kullanıcı ve geliştirici sayısının fazla olması sorunlarınıza çözüm bulmanızı da hızlandırmaktadır. Yaşadığınız sorunun Debian veya Debian türevi diğer dağıtımların (Ubuntu ve Mint gibi) kullanıcıları tarafından forumlarda sorulmuş, tartışılmış ve yanıtlanmış olması yüksek olasılıktır. Sonuncu ve diğerlerine temel olan özelliği ise, Debian’ın etik değerlere ve yazılımın özgürlüğüne bağlılığıdır. Dolayısıyla Debian derken yalnızca bir işletim sisteminden söz etmiyoruz. Debian, aynı zamanda en iyi özgür işletim sistemini geliştirme hedefi olan bir proje ve çalışmalarında etik değerlerin belirleyici olduğu bir topluluktur (Zacchiroli, 2011).

Kamuoyunda özgür yazılım, iyi yürekli insanların topluma armağanı olarak değerlendirilmektedir. Aynı iyimserlikte olmasa da bir çok akademik çalışmanın temel araştırma konusu, hackerların (veya özgür yazılım taraftarlarının) gönüllü çalışmaya katılırken nasıl bir motivasyona sahip olduklarıdır. Bu konuda özellikle iki çalışmaya referans yapılmaktadır: Steven Levy’nin Hackerlar‘ı ve Pekka Himanen’in Hacker Etiği. Levy’nin hacker etiği kapsamında anlattıkları bugün copyleft ile yasalaşmıştır. O yıllarda yazılımı paylaşmak etik bir yükümlülükken paylaşım günümüzde GPL ile (Genel Kamu Lisansı) yasal bir biçime kavuşmuştur. Ama bu dönüşüm kendiliğinden olmamıştır. Bir zamanlar laboratuvarlarda yaşayan bu kültür, internette nasıl gelişip serpilmiştir? Himanen’in yaklaşımındaki temel sorun ise belirli bir iş etiğine sahip hackerlardan yola çıkıyor olmasıdır. Oysa bu iş etiği hackerların pratiğinde tekrar tekrar yeniden üretilmektedir. Hackerlar değiştirirken, değişmektedir. Bu nedenle, özgür yazılım projelerindeki pratikleri diyalektik bir süreç olarak değerlendirmek, pratiğin bireylerde yarattığı değişimi göz ardı etmemek gerekir.

Yazının devamında, Debian’ın gelişiminin tarihsel uğraklarını, ortak değer ve düşüncelere sahip Debian topluluğunun kendini yeniden üretim süreçlerini tartışacağım. Kurucuları her ne kadar belirli ilke ve değerler doğrultusunda Debian’ın temellerini atmış olsa da etik değerlere ve yazılımın özgürlüğüne bağlılık süreç içinde gelişmiş, netleşmiş ve yayılmıştır (Coleman, 2013).

Debian’ın Doğuşu

Richard Stallman GNU Projesini 1983’te duyurmuş, Linus Torvalds’ın 1991 yılında Linux çekirdeğini geliştirmesiyle bilgisayar kullanıcıları özgür bir işletim sistemine kavuşmuştur. Linus Torvalds, Linux’u geliştirirken GNU araçlarından faydalanmış olmasına rağmen GNU ve Linux projeleri arasında kültürel farklılıklar vardır. Ian Murdock’un kurucusu olduğu Debian ise GNU ve Linux kültürlerinin bir sentezini oluşturmuş, özgür yazılımı daha ileriye götürmüştür.

1973 yılında Batı Almanya’da doğan Ian Murdock GNU/Linux’la 1993 yılında üniversite öğrencisiyken tanışır. O zamanlar sadece birkaç GNU/Linux dağıtımı vardır. Ian Murdock da SLS (Softlanding Linux System) adlı dağıtımı kullanmaktadır. SLS teknik olarak sorunludur; dağıtımda çok sayıda bug vardır. İlk başta bu sorunları çözmeyi dener ama sonra sıfırdan dağıtım hazırlamanın daha kolay olacağına karar verir. Murdock’a göre SLS’nin başındaki kişi her şeyi tek başına yapmaya çalıştığından iş yükünün altında ezilmektedir. Linus Torvalds’ın Linux’ta uyguladığı yazılım geliştirme yönteminin dağıtım geliştirmek için de uygulanabileceğini düşünür. Buradaki temel sorun, fiziksel olarak bir araya gelip aynı anda çalışması neredeyse imkansız olan geliştiricilerin bir dağıtımı nasıl hazırlayacağıdır. Çünkü o güne kadar kullanıcılar GNU/Linux’u disketlerdeki kurulum dosyalarından kurmaktadırlar (bugün Windows’u DVD’den kurar gibi…). Ian Murdock bu monolitik yapıyı GNU/Linux’u paketlere ayırarak ve paketlerin sorumluluğunu geliştiricilere vererek aşar. Her geliştirici, sorumlu olduğu yazılım paketini (ya da paketlerini) dağıtımın bütününe uygun hale getirecektir. Yeni dağıtım disketlerden değil, paketlerden oluşacaktır. İnsanlar, dağıtımda olmasını istedikleri yazılımlar için belirli standartları takip ederek yazılım paketleri hazırlayacaklardır. Kısacası, Debian, standartlara uyulduğu taktirde herkesin yetenekleri doğrultusunda katkıda bulunabileceği bir platform olacaktır (http://arstechnica.com/information-technology/2016/01/the-birth-of-debian-in-the-words-of-ian-murdock-himself/).

Yeni dağıtımın adı ise Ian Murdock’ın kız arkadaşının (daha sonra eşi olacaktır) ve kendi isminin bileşiminden oluşmaktadır: DEBra Lynn + Ian Murdock. Debian GNU/Linux’un ticari işletim sistemleri ile rekabet eden, kolay kurulan ve yazılım uzmanları ile ortaklaşa üretilen bir dağıtım olması hedeflenmektedir.

Bu tasarımsal karar, aynı zamanda Unix’in aristokratik kültüründen bir kopuştur. Geçmişte geliştirilen bir yazılımı Unix’e eklemek için, Berkeley’deki ekibe iletmek, onların uygun görüp görmeyeceğini beklemek gerekirken Linux’la başlayıp, Debian’la gelişen kültür, bireyleri üretmeye ve kendilerini geliştirmeye teşvik etmektedir. Geliştiriciler Debian’a belirli bir motivasyonla yaklaşmaktadır. Ama diyalektik bir süreç söz konusudur. Coleman’a göre (2013) özgür yazılım projelerindeki ve özellikle Debian’daki yazılım geliştirme pratikleri, ritüeller ve örgütsel süreçler geliştiricilerde etik değişim yaratmaktadır. Coleman (2013) bu değişimi üç farklı sürecin bileşimi olarak değerlendirmektedir: Proje kültürünün içselleştirilmesi, fikri mülkiyet hakları kapsamındaki yasal karşılaştırmalar ve karşıtlıklar, kriz anları. Yazının devamında bunun örneklerini göreceğiz.

Debian Sosyal Sözleşmesi ve Debian Özgür Yazılım Yönergeleri

Debian’ın ilk günlerinde projeye katkıda bulunanların sayısı 20 civarındadır. Ortak değerleri özgür yazılımdır. Ian Murdock’ın 1996 yılında yazdığı Debian Manifestosu, topluluğun özgür yazılım felsefesine bağlılığını ve hedeflerini bildirmektedir (https://www.debian.org/doc/manuals/project-history/ap-manifesto.en.html).
1996 yılında Ian Murdock Debian’ın proje liderliğini özgür yazılım hareketinin tanınmış isimlerinden Bruce Perens’a devreder. Debian geliştiricilerinin sayısı 120’ye ulaşmış ve metalaşma sürecinin baskısı hissedilmeye başlamıştır. Bu atmosferde bir çok geliştirici, Debian Manifestosu’nun artık yetersiz kaldığını, Debian’ın özgür yazılım tartışmasındaki konumunu netleştirmesi gerektiğini düşünmektedir. Az sayıda geliştirici de diğer dağıtımlarla rekabet edebilmek için ısrarla Debian’ın özgür olmayan yazılımları da dağıtıma dahil etmesi gerektiğini savunmaktadır.
Özgür yazılım konusunda en uzlaşmaz isimlerin başında gelen Richard Stallman da dahil olmak üzere kimsenin özgür yazılım iş modellerine itirazı yoktur. Ama geliştiriciler arasında ticari dağıtımlara karşı tereddütler vardır. Bir konferansta Ean Schuessler, ticari bir dağıtım olan Red Hat’in kurucusu Bob Young’a, Red Hat’ın özgür yazılım ideallerine her zaman bağlı kalacağını beyan eden bir sosyal sözleşme hazırlamasını önerir. Young bunun Red Hat gibi kar etmeyi hedefleyen bir şirket için ölüm öpücüğü olacağını söyler ve reddeder.
Ean Schuessler ve bazı Debian geliştiricileri bu öneriyi daha sonra Debian’a sunar. Bu sözleşme, Debian topluluğunun özgür yazılım tartışmasındaki konumunu belirlemek için önemli fırsattır. Bruce Perens bir belge taslağı hazırlar ve Temmuz 1997’de bir ay süren e-posta konferansı sonucunda Özgür Yazılım Topluğu ile “Sosyal Sözleşme” ve Debian Özgür Yazılım Yönergeleri başlıklı iki belge yayımlanır (https://www.debian.org/social_contract.tr.html). Bu belgeler, Debian’ın resmi hareket tarzını belirtmektedir. Belgelerde, şeffaflık, açıklık, izlenebilirlik, ayrımcılık gözetmeme konuları üzerinde durulmuştur.
Sosyal Sözleşme’de aşağıdaki taahhütlerde bulunulur:
Debian %100 özgür kalacaktır.
Ürettiklerimizi yine özgür yazılım topluluğuyla paylaşacağız.
Sorunları gizlemeyeceğiz.
Önceliklerimiz, kullanıcılarımız ve özgür yazılımdır.
Burada “%100 özgür”lük ifadesi, Debian’da özgür olmayan yazılımların yer almayacağını değil, “Sistemi hiçbir zaman özgür olmayan bir bileşene gereksinim duyar hale” getirmeyeceklerini taahhüt etmektedir. Nitekim sözleşmenin sonunda da “özgür olmayan çalışmalar Debian sisteminin bir parçası olmamasına rağmen” bu yazılımların Debian üzerinde kullanımlarına olanak sağlanacağı belirtilmektedir.
Debian Özgür Yazılım Yönergeleri’nde ise erişim, kullanım, değiştirme ve dağıtım bağlamında hangi yazılımların özgür yazılım olarak değerlendirileceği yer almaktadır. Fikri mülkiyet tartışmaları, Debian topluluğun oluşumunda son derece önemli bir konudur. Debian geliştiricileri, yazılım lisanları tartışmalarına aktif olarak katılmakta, bilgi paylaşımı yapmaktadırlar. Birçok geliştirici fikri mülkiyet hakkı kanunlarını eleştirel olarak takip etmekte ve bu konulardaki yasal düzenlemelere katkıda bulunmaktadır. Bazı geliştiriciler için yasal mevzular sıkıcı konular olmasına karşın teknolojik üretime katılabilmek için yasal konularda bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Örneğin, hangi yazılımın Debian’a katılabilir, hangisinin katılamaz olduğuna karar verebilmek için en azından Debian Özgür Yazılım Yönergeleri’nde yazılanları anlamak zorundadırlar.
Bu hukuksal mücadele, Coleman’ın da (2013) vurguladığı gibi topluluk kültürünün oluşumunda ve geliştiricilerdeki etik dönüşümde etkili bir faktördür. Ayrıca Özgür Yazılım Vakfı (Free Software Foundation – FSF) ile Debian arasındaki tartışmalar ve anlaşmazlıklar, fikir ayrılıklarına rağmen geliştiricilerin fikri mülkiyet hakları konusundaki bilinç düzeyini yükseltmektedir.
Bu belgelerle, hem topluluk için hem de dışarıdan katılanlar için projenin hedefleri netleştirilmiştir. Bu iki belgeyi hazırlayan Bruce Perens ironik bir şekilde Debian için bir başka önemli belge olan Debian Anayasası’nın ortaya çıkmasına (https://www.debian.org/devel/constitution) da vesile olur.
Debian Anayasası
Debian 1993-1996 yılları arasında, birçok özgür yazılım projesinde olduğu gibi, projenin kurucusu tarafından yönetilmiştir. Debian’ın paketlerden oluşan modüler yapısı geliştiricilere inisiyatif vermekte, daha demokratik bir çalışma ortam sunmaktadır. Ian Murdock, gelen önerileri dinlemekte, ama son kararı yine kendisi vermektedir. Geliştiriciler arasında bir güven ilişkisi oluştuğu ve doğru teknik kararlar verildiği sürece tek kişinin yönetimi özgür yazılım projelerinde sorun yaratmaz. Ama proje büyüdükçe, alınması gereken kararlar arttıkça ve karmaşıklaştıkça proje liderinin yönetim biçimi nedeniyle sorunlar ortaya çıkabilmektedir. 1996’da Ian Murdock liderliği projenin aktif geliştiricilerinden Bruce Perens’a devrettiğinde proje liderinin görev ve sorumlulukları, yetkilerinin sınırları henüz belirsizdir. İnsanlar bir süre sonra yaşadıkları gibi düşünmeye başlarlar; önceki bölümde belirtilen belgelerde yer alan şeffaflık, açıklık, izlenebilirlik, ayrımcılık gözetmeme kaygıları yalnızca koddan değil, proje yönetiminden de beklenmektedir. Fakat Bruce Perens’in proje liderliğini daha geniş anlamda algılaması, kendini Debian’ın başkanı olarak görmesi ve geliştiricilerin işlerine müdahale etmesi topluluk içinde sorunlara neden olur. Bazı kararların tartışılmadan alınması rahatsızlık yaratır ve liderin otoritesi sorgulanmaya başlar. Bruce Perens diktatörlükle suçlanmaktadır. Bruce Perens, her kararı kendisinin almak zorunda kalmasından hoşnut olmadığını yazar ve topluluğun bir yönetim kurulu seçmesini önerir (Mahony ve Ferraro, 2007).
Projelerin, bir yönetim kurulu ya da vakıf tarafından yürütülmesi özgür yazılım dünyasındaki pratiklerden biridir. Fakat seçimin ve kişi yerine bir kurulun yönetiminin tam bir çözüm olamayacağı düşünülmektedir. Bunun yerine, görev ve yetkileri Debian Anayasası ile belirlenen bir yönetim biçimi ortaya çıkar. Debian Anayasası’yla proje liderinin, teknik komitenin, proje sekreterinin ve proje liderinin atayacağı delegelerin görev ve yetkilerinin sınırları belirtilir, bireysel geliştiricilerin haklarının altı çizilir. Anayasada proje liderinin dikkat etmesi gereken konular da yazılmıştır:
Kararlarının geliştiricilerin görüşüyle oluşan oydaşmayla (konsensüs) olması
Pratikse, gayrı resmi olarak geliştiricilerin düşüncelerini alması,
Lider sıfatıyla alacağı kararlarda kendi görüşlerini aşırı vurgulamaktan kaçınması.
Lider, teknik konulara karar veren değil, geliştiricilerin bu kararları almasını kolaylaştıran kişidir.
Anayasada, genel kararların nasıl alınacağı, seçimlerin nasıl yapılacağı ve oyların nasıl sayılacağı belirtilmektedir. Anayasanın ilk sürümlerinden itibaren oylamalarda basit çoğunluk yerine tercihlere dayanan bir sistem kullanılmaktadır. 2003 yılında ise daha ileri bir yöntem olan Schulze yöntemi kullanılmaya başlanır (Ayrıntılı bilgi için bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Schulze_method).
Debian Anayasası’nda yer alan bu seçim yöntemi, klasik çoğunluğa göre daha başarılı olmasına karşın seçim Debian topluluğunda çok fazla tercih edilen bir yöntem değildir. Herhangi bir konuda karar alınması gerektiğinde duruma göre üç farklı yöntemden biri uygulanmaktadır: Demokratik çoğulculuk, meritokrasi ve tartışmalar sonucu oydaşma sağlamak.
Coleman (2013) Debian içi birçok krizin, bu üç yöntem arasındaki gerilimden kaynaklandığını yazmaktadır. Demokratik çoğulculuk, proje liderinin seçimi ve Debian’ın bütününü ilgilendiren kararların alınması için kullanılmaktadır. Her geliştirici eşittir. Ama teknik konularda oylamaya başvurmanın verimsiz ve uygun olmayan bir yöntem olduğu düşünülmektedir. Birçok özgür yazılım projesinde meritokrasi yani yönetim gücününün kişinin bilgi ve yeteneklerine dayandığı yönetim biçimi tercih edilmektedir. Debian’ın ilk günlerinde egemen olan yaklaşım meritokrasidir. Fakat teknik beceriye önem veren topluluklarda, görünürde herkesin eşit oy hakkı olmasına rağmen bilgi, beceri ve adanmışlık özellikleri nedeniyle bazı üyeler sivrilebilmekte, topluluk içinde hiyerarşik bir yapı oluşmakta ve diğer üyeler ustalar karşısında sessizliğe bürünmektedir. Ustalar karşısındaki sessizlik zamanla ustaların yozlaşmasına neden olabilmektedir. IRC kanallarında, e-posta listelerinde ve bug raporlarındaki tartışmalar neticesinde oydaşma sağlanması ise daha çok tercih edilen bir yöntem olmasına karşın sonuç alınması daha zor olabilmektedir. Projede şeffaflık, temel teknik kararlar, özgürlüğün anlamı ve kapsamı, sıradan geliştiricilerle yetkili geliştiriciler arasındaki ilişkiler konusunda zaman zaman tartışmalar yaşanmaktadır. Geliştiriciler ortak etik ilkelere sahiptir. Ama bu ilkelerin uygulanmasında fikir ayrılıkları çıkabilmektedir. Her zaman bir sonuca varılamasa da bu tartışma süreçleri, insanların düşüncelerini yeniden gözden geçirmesine yardımcı olmakta, böylece kişisel ve örgütsel gelişime katkı sağlamaktadır (age).
Tekrar Debian Anayasası’na dönersek… Örgüt içi demokrasi krizi projedeki görev ve sorumlulukların belirlenmesiyle aşılmıştır. Kriz ve çözüm süreçleri Coleman’ın (2013) vurguladığı gibi Debian’ın oluşumunda belirleyicidir. Krizler, kimi zaman oldukça sert ve acımasız tartışmalara neden olmasına rağmen Debian’ın gelişimi için verimli bir ortam sunmakta, örgütsel yenilenmeyi sağlamaktadır.
Bu kriz, henüz yeni atlatılmışken 1998-1999 yılları arasında Debian bir başka büyük krizle karşı karşıya kalır. Projeye katılımlar hızla artmaktadır. Eski geliştiriciler, yeni gelenlerin yetersizliğinden şikayetçidir. Sorun sadece teknik yetersizlikler de değildir. Özgür yazılım felsefesini içselleştirememiş yeni geliştiriciler projenin hedeflerine aykırı katkılarda bulunabilmektedir. Debian hesaplarından sorumlu görevli, projeye yeni katılımları durdurmak zorunda kalır.
Yeni Geliştirici Süreci
Debian’ın dördüncü lideri olan Wichert Akkerman 17 Ekim 1999 tarihinde Debian listesine attığı e-postada yeni geliştiriciler için bir katılım süreci taslağı sunmaktadır. Oldukça ayrıntılı olan YGS’de (Yeni Geliştirici Süreci), geliştirici adayının aşağıdaki şartları yerine getirmesi beklenmektedir (https://lists.debian.org/debian-project/1999/10/msg00003.html):
Özgür yazılım hakkında güçlü bir görüşe sahip olmalıdır.
Özgür yazılım hakkında güçlü bir görüşe sahip olmalıdır.
Uzun mesafeli telefon görüşmeleri yapmaya uygun ve istekli olmalıdır.
Ne yaptığını biliyor olmalıdır
Ona, herhangi bir aktif geliştiriciden daha fazla güven duyulmalıdır.
Yeni geliştiricinin, makinelerde boş hesaplar oluşturmaktan daha öte bir şey olduğunu bilmelidir.
YGS, topluluğa katılmak isteyen kullanıcı için teknik yeterlilik ve etik eğitimidir. Teknik işlerin nasıl işlediğini öğrenmek kadar etik konuların öğrenilmesi de önemli olmaktadır. Böylece yeni üyelerin topluluğa entegrasyonu, belirli davranış kodlarını ve prosedürlerini öğrenmesi ve bir güven ilişkisinin oluşması kolaylaşacaktır.
İlk madde yanlışlıkla değil, özellikle tekrarlanmıştır. Yeni geliştiricinin, herhangi bir dağıtım değil, özgür yazılımlardan oluşan bir dağıtım oluşturmak için Debian’da olduğunu bilmesi gerekmektedir.
YGS’nin birinci aşamasında, geliştirici olmak isteyen kişinin Debian’a olan ilgisini ve bulunacağı katkıyı anlatan bir başvuru yapması gerekmektedir. Başvurular Debian’daki Yeni Geliştirici Komitesi’ne gelecek ve başvuru sırasına göre Komite ya da komite yardımcılarından biri tarafından değerlendirilecektir.
İkinci aşamada, başvuran kişinin kimliği saptanacaktır. Bu aşamada Komite farklı kimlik saptama seçeneklerine başvurabilir. Örneğin pgp ya da gpg anahtarının kayıtlı bir Debian geliştiricisi tarafından imzalanmış olması kimlik tespitinde kullanılabilir. Ayrıca bu aşamada geliştirici adayıyla telefonla iletişime geçilmektedir.
Üçüncü aşamada bir Debian geliştiricisinin danışmanlığında staj başlar. Eski geliştiricilerden biri Debian’a yeniden katılmak istediğinde bu aşama atlanabilir. Geliştirici adayına kendini ispatlaması için fırsat verilecek ve danışman, adayın gelişimini takip edecektir. Danışman bu aşamada adayın yalnızca teknik bilgisini (“paketlerin hazırlanması”) takip etmekle kalmayacak, Debian Anayasası, Debian Özgür Yazılım Yönergeleri ve uygulamaları hakkındaki bilgisini de takip edecektir.
Son aşamada ise artık kullanıcının kimliği doğrulanmış, geliştirici adayı bir Debian geliştiricisi olmanın anlamını kavramıştır. Danışmanın raporu doğrultusunda YGS tamamlanır.
YGS bir test değil, süreçtir. Aday bu süreçte topluluğun değerlerini öğrenmekte, yasal konuları irdelemektedir. Örneğin adaylardan, özgür yazılımla tanışmalarını anlatmaları istenmekte, adaya özgür yazılım felsefesi ve Debian belgeleri hakkında sorular sorulmakta, buradaki ilkeleri kendi sözleriyle ifade etmesi istenmektedir. Adayın yasal konulardaki eğitim sürecinde adaya lisanslara ilgili çeşitli sorular yöneltilmektedir: “mpg123 Debian Özgür Yazılım Genelgesi’ne göre neden özgür bir yazılım değildir?” gibi. Çünkü Debian’a geliştirici olarak kabul edildiğinde bu sorular, sorun olarak karşısına çıkacaktır (Coleman, 2013).
Kısacası YGS’nin üç anlamı vardır: Kişinin kimliğinin tespiti, törensel bir giriş ritüeli ve Debian içindeki kuralların ve teknik konuların öğrenilmesi (YGS’nin güncel sürümü için bkz. https://www.debian.org/devel/join/newmaint).
***
Dışarıdan baktığımızda sadece özgür yazılım geliştiren insanları ve ürünlerini görürüz. Coleman’ın (2013) ayrıntılı biçimde tartıştığı gibi özgür yazılım geliştirme süreci bu sürecin içinde yer alanları da değiştirmektedir. Özellikle Debian gibi, insan ne yaptığının bilincinde olarak eylemde bulunuyorsa bu değişim süreci daha belirgin olmaktadır. Düşünmeden, sadece yazılım geliştiriyorsa bu değişim hem sınırlı olacak hem de krizleri aşmakta sıkıntı yaşayacaklardır.
İşletim sistemini paketlerden oluşacak bir bütün olarak tasarlama kararıyla insanlar “bir ağaç gibi tek ve hür” çalışmaya başlamış; krizler ve buna yönelik çözümleriyle “bir orman gibi kardeşçe” çalışmanın yollarını yaratmışlardır.

Rahat uyu Ian Murdock…

* Bilim ve Gelecek dergisinin 144. (2016) sayısında yayınlanan yazının kısaltılmış halidir.
Kaynaklar
Coleman, E. G. (2013). Coding freedom: The ethics and aesthetics of hacking. Princeton University Press.
O’Mahony, S., & Ferraro, F. (2007). The emergence of governance in an open source community. Academy of Management Journal50(5), 1079-1106.
Zacchiroli, S. (2011, July). Debian: 18 years of free software, do-ocracy, and democracy. In Proceedings of the 2011 Workshop on Open Source and Design of Communication; New York, NY, USA: ACM (pp. 87-87).

Twitter, Talep Edilen Tüm İçerikleri Türkiye’den Blokladığını Bildirdi Yani Açılmak Üzere….

Nisan 6, 2015

Yazan: Füsun Sarp Nebil Kaynak: http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49578Twitter_Kesinti1428336657

Twitter, Erişim Sağlayıcılar Birliği’ne (ESB) gönderdiği bir mektup ile mahkeme kararı ile bildirilen 36 adet linki engellediğini teyit etti. Bu durumda Twitter’ın açılması bekleniyor. Ancak Türkiye’de hukukçular tarafından “yok hükmünde ” diye tanımlanan bir kararın uygulanmış olması, Twitter’ın ifade özgürlüğüne önem vermediğini düşündürüyor.

Twitter, talep edilen 36 tane linkin hepsini Türkiye’den erişime blokladığını bildirdi. Şirketin erişim engellemenin başladığı öğlen saatlerinden sonra “Policy” isimli hesaptan (üst sağ köşede resmi var) açıklama yapmıştı. Bu açıklamada “kesintiden haberdarız, kullanıcılarımıza elimizden geldiğince çabuk geri gelmek için çalışıyoruz” mesajı vermişlerdi.

Arkasından Erişim Sağlayıcılar Birliği’ne mahkeme tarafından talep edilen linklerin erişiminin engellendiğini teyit eden bir mesaj geldi. Bu mesajla birlikte Twitter’ın açılması bekleniyor.

Ancak bu durum “ifade özgürlüğü taraftarı” olan kullanıcılarda pek memnuniyetle karşılanmadı. Hatırlanacağı üzere, Prof.Dr.Yaman Akdeniz ve Yard.Doç.Dr.Kerem Altıparmak bir süre önce Twitter’a ifade özgürlüğü konulu bir ihtarname çekmişlerdi (Bkz : Yaman Akdeniz ve Kerem Altıparmak, Twitter’a İhtar Çekti).

Konuyla ilgili olarak düşüncelerini sorduğumuz Prof.Dr.Yaman Akdeniz şunları söyledi :


Twitter’ın Anayasa Mahkemesinin kararından bu yana Türkiye ile ilgili politikası başından sonuna kadar yanlış. İçerik temizlemenin ya da gelen talepleri uygulamanın yöntemi bu olmamalı. Göreceksiniz talepler seçimlere kadar daha da artacak.

Twitter tabi ki engelli kalmasını istemiyoruz ama bunu bu şekilde yapması, Türkiye’nin ifade özgürlüğü sorunu açısından da uygun olmayan bir yaklaşım. Hiçbir tartışma yapılmadan, çarşaf listeler halinde talep edilen içerikler ve sadece tweet değil, hesaplar da dahil kaldırılıyor.

Twitter kullanıcılarının kendilerini ifade edecekleri bir ortam sunmakla övünüyor. Ama bu ne kadar güvenilir? Ya da bu ne kadar özgür?. Bu soruları sormak lazım. Bunu çok sorunlu buluyorum. Facebook da yapıyor, muhtemelen Youtube’de yapacak.

Bu sosyal medya firmalarının amacı kullanıcılarını mutlu etmek olmalıdır. Ama bu mutluluk “hükümetin müsade ettiği kadar” gibi değil ya da “erişime engelli olmayayım da ne olursa olsun” olmamalıdır.

Akdeniz’in belirttiği konu, çok uzun yıllardan beri tartışılıyor. İlk olarak Google’un Çin ile ilgili bu yöndeki çekişmesi söz konusu olmuştu. Çin’in talebi, Google’un Tiananmen Meydanı Protestoları ile ilgili içeriği arama sonuçlarında göstermemesiydi. Çünkü bu protestolar sırasında korkunç olaylar olmuş ve hatta 200-300 kişi askerin açtığı ateşle öldürülmüştü (Bkz : Tiananmen Square Protests)

Google önce Çin ile anlaşmaya varır gibi oldu ama arkasından kendi ülkesindeki (ABD) kullanıcıların tepki ve protestolarına uğradı. O zamanda bu yana sosyal medya firmalarının attıkları adımlarda dikkatli oldukları biliniyor ama bir yandan da ticari kuruluşlar olmaları nedeniyle, “reklam kaybı”, “kullanıcı kaybı”, “olası rakiplerin yükselmesi” gibi düşünceler nedeniyle de uygun davranabiliyorlar.

Ancak sosyal medya kuruluşlarının esas sermayesi “kullanıcıları”. Bu nedenle de, bu kullanıcılarına ters gelen bir şeyler, aynı zamanda popülerliklerinin de sonu olabiliyor. Yani “ifade özgürlüğü” isteyen ve “bir şeyleri ifade etmek için mücadele eden insanlar, bu özgürlüğün gitmesini hoş karşılamıyorlar. Aynı konuyu ihtar çeken diğer taraf olan Yard.Doç.Dr.Kerem Altıparmak’a sorduğumuzda şöyle cevapladı;

Elimizdeki olasılıklar 3 tane

  • Tamamen Kapalı Kalmak
  • Hükümetin hoşuna gideni tutup, gitmeyen içeriği kaldırmak yoluyla açık kalmak
  • Kapalı kalmak ama mücadele etmek

Twitter bunların içinde en kötü olanı seçiyor ve hiçbir direnç göstermiyor. Bu durumda da “ifade özgürlüğüne aldırmıyor” ve “işbirlikçi durumuna düşüyor”.

Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi bir çıpa olarak gösteriliyor ve mahkeme kararlarının bu çıpa ile değerlendirilmesinin uygun olacağı belirtiliyor.

Bu arada Twitter’in daha önceki bloklamalarda öne sürdüğü neden “biz kullanıcılarımızın ifade özgürlüğü açısından açık kalmak zorundayız” şeklindeydi. Ama yukarıda bahsedilen durum, sadece “açık kalmak” ama “ifade özgürlüğüne aldırmamak” haline geliyor. Burada Twitter için olumlu tek konu, şu ana kadar IP adreslerini vermemek olarak değerlendirilebilir. Ama onun dışında önümüzdeki günlerde Twitter Türk kullanıcılarını kaybederse buna da şaşmayın!!!


ALTERNATİF BİLİŞİM DERNEĞİ #ungovForum HOŞGELDİNİZ KONUŞMASI

Ekim 9, 2014

İnternet Ungovernance Forum’a hoşgeldiniz demekten mutluluk duyuyoruz.

Yerel hackerspace’te parti düzenleme fikriyle başlayan şey, IGF’ye önerdiğimiz atölyelerin hepsinin reddedilmesiyle birlikte, hayal edemeyeceğimiz büyüklükte bir şeye dönüştü. Gerçi Türkiye’de işler kolayca boyumuzu aştığından bu çok da şaşırtıcı değil.

Bu iki günün, aleyhimize işleyen kimi kırılmaların dikişlenmesine yarayacağını umuyoruz. Ve hayır, dijital kırılmalardan bahsetmiyoruz, toplumsal adalet meselelerini muhatap almadan kamu-özel partnerlikleriyle “yoksula* yardım” etme yollarından da bahsetmiyoruz. Politik ve ekonomik değişimlerin yerine sadakacılığı harekete geçirerek istismar edilen bu kırılmalardan bahsetmeyi yerinde bulmuyoruz.

Bahsetmek istediğimiz kırılmalar, hepimizi etkilemiş olaylar arasında bulunan bağlantılara bizi körleştirenlerdir. Mesela Türkiye’de şu olaylar doğrudan bağlantılıdır: Hrant Dink isminde bir gazetecinin öldürülmesi; İnternet sansürüne karşı “Sansüre Sansür” ve “İnternetime Dokunma” adıyla yapılan unutulmaz gösteriler; Roboski’de (Irak sınırına yakın küçük bir Kürt köyü) dron destekli hava saldırısı; Gezi protestoları; yurttaş gazeteciliğinin yükselişi; şimdiki hükümetin en yüksek kademesindeki yolsuzluklar; İsveç Kraliyet Ailesince desteklenen bir İsveç şirketinden satın alınan DPI yazılımı; ve çocuk pornografisi.

Bağlantı kümelerinden bir tanesi bu, kuşkusuz başka kümeler de bulunuyor. NSA’in Türkiye etkinliklerine dair Snowden’in ifşası ve Spiegel’in yazısı sayesinde artık biliyoruz ki Roboski’de düzinelerce insanı katleden saldırının tetiği NSA istihbaratına dayanarak çekilmişti. Cesur gazeteciler ve yeni iş arkadaşları yurttaş gazeteciler olmasaydı, Roboski’de düzinelerce insanın öldürülmesinden haberdar olamayacak, protesto için harekete geçemeyecektik. Bu olaylarda yaşanan kitlesel düş kırıklıkları Gezi Parkı protestolarının tetikleyicileri arasındaydı. Bunlara karşılık Gezi, çevre ve şehir aktivistlerini, “Sansüre Sansür” ve “İnternetime Dokunma” olarak önceden örgütlenmiş internet aktivistleriyle bir araya getirdi. Yine bu dayanışma ağları, ana akım medyanın sessiz kaldığı hükümet yolsuzluklarına dair bilgilerin yayılmasında anahtar rol oynadı. Hükümet, kirli etkinliklerine ışık tutulması karşısında gaddar internet kanunları getirdi ve bugünse İsveçli DPI yazılımının entegrasyonunu ISP’lere dayatmaktadır. Bugün bize deniyor ki, kadınlara ve çocuklara dönük şiddetin sistematik olarak gözardı edildiği bu ülkede, çocuk pornografisi endişesinden dolayı DPI’lar devreye sokulacaktır. Hükümetimiz Silikon Vadisine kadar uzanmıştır ve bunun sonucunda bugün Facebook ve Twitter politik aktivistleri ve yurttaş gazetecileri sansürlemektedir.

Türkiye tekil bir örnek değil. Günümüzde, devlet ve şirketlerin halklara ve doğal kaynaklarımıza yaptığı muamele ile; dünyanın belli başlı meydanlarında ifade bulan hoşnutsuzluk ile, gözetim ve sansür karşısındaki mücadeleler arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Biz de, noktaları birleştirmekten bizi alıkoyan kırılmaların tartışılması için bir foruma ihtiyacımız olduğunu düşündük. İşte irdelenme ihtiyacını hemen hissettiren kırılmaların bir listesi:

Birinci Kırılma: Çevrimiçi/çevrimdışı ayrımının anlamlı olduğu noktanın çok ötesinde bulunuyoruz. “İnternet”, “gerçek” dünyadan ayrı değildir. Roboski’de katledilen sözde “kaçakçılar” çevrimiçi olmasalar da, trajedileri mücadelelerimize dahil olmuştu. Yalnızca “dijital insan hakları”nın talep edilmesi yeterli değildir, esas talep etmemiz gerekenler temel haklar ve adalettir.

İkinci Kırılma: İnterneti diğer ortak altyapılardan bağımsız görmek makul değildir. Şunun farkına varmalıyız: İnternet aktivisti için bilgi neyse, çevre aktivisti için tohum odur, şehir aktivisti için kamusal alan odur, vb. Bütün bu hareketlerin kavgası, şirket tekelleri ve hükümetteki işbirlikçileri karşısındadır. Haklarımıza yeniden sahip çıkmak için en iyisi bu mücadelelerle dayanışma içinde olmamızdır.

Üçüncü Kırılma: Teknolojileri geliştirenler ve “internet politikası” yapanlar arasında ciddi bir kırılma vardır. Bu insanlar genelde birbirlerinden şikayet ediyorlar. Bizse gelin iki taraftan birden şikayet edelim. İster politika değişikliği için verilen kavgalarda olsun, ister bozucu teknolojiler geliştirilmesinde olsun, bunlar aktivist akılla yapılsa bile, teknokratik çözümcülüğe düşülmesi kolaydır. Size şunu soruyoruz, süslü kelimelerle sıkıca kenetlenmiş ağlarınızı kırıp açmak için ve halkların internetine ulaşabilmemiz için ne yapacaksınız?

İşte forumumuzu toparlarken uğraştığımız kırılmaların bazıları bunlardır. Bu yüksek düşüncelerin bütün gereklerini yerine getirmememiz muhtemeldir ve kuşkusuz bunların bir kısmı da tartışmalıdır. Yine de bunları sizinle paylaşmayı önemsiyoruz. Bir şekilde bunların programa da yansıyarak tartışmayı zenginleştireceklerini umuyoruz.

Çoğunuzla yeni tanıştığımızı, sizin de bizlerin çoğuyla yeni tanışmış olduğunuzu kabul etmek lazım. Forum bu nedenle daha da heyecan vericidir. Birbirimizi tanıdığımız, birbirimizden öğrendiğimiz ve kolektif mücadelelere şekil verdiğimiz bir forum olmasını umuyoruz. Bunun yapılması için, özellikle panelistlerimizden sunumlarını 10 dakikadan kısa tutmalarını, katılımcılardan ise uzun konuşanlar olursa bu durumu onlara hissettirmelerini rica ediyoruz. Bu forumu burada bulunan herkes için tasarladık ve önümüzdeki iki gün süresince bunun böyle olmasına özen göstermenizi rica ediyoruz.

Bizden önce gelen herkesin; burada bulunan hepinizin; ve burada olmasa da mücadelelerini paylaştığımız herkesin adımlarını izleyerek, dileyelim ki bu, YENİ başlangıçların birlikte ve kırılmaları aşarak düşünüleceği bir forum olsun, halklarla ve halklar için gelecek bir İnternetin forumu olsun. Son olarak, veri ve istatistik kullanan “yönetilişlerin” artış gösterdiği bu dünyada, Arendt’ten bir alıntı ile bitirmek isteriz: “YENİ olan, her zaman, istatistiksel yasaların ve bunlara bağlı olasılıkların ezici üstünlüğü karşısında gerçekleşir”.

4 Eylül 2014, #ungovForum

*: “poor” sözcüğünün “teknik” çağrışımları da var: kötü, yetersiz, verimsiz, zayıf, fena, vb.


Internet Ungovernance Forum’un Ardından

Eylül 12, 2014

Yazarlar: Gülüm Şener ve Zeynep Özarslan

4-5 Eylül 2014 tarihlerinde, Alternatif Bilişim Derneği tarafından organize edilen ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin evsahipliğinde gerçekleştirilen Internet Ungovernance Forum (IUF), temel hak ve özgürlüklerin, açıklığın, birlikteliğin ve ağ tarafsızlığının internetin yapı taşları olarak kalmasını isteyenlerin buluşma noktası oldu. Türkiye’den ve dünyadan bir çok Sivil Toplum Kuruluşunun ve aktivistin yer aldığı Forum’da günümüzde internetin sahip olduğu ciddi sorunlar konuşuldu ve bu sorunlara çeşitli çözüm önerileri sunuldu, olası çözümler için harekete geçme çağrıları yapıldı.
Internet Ungovernance Forum’un çıkış noktası 2-5 Eylül tarihleri arasında yine İstanbul’da gerçekleştirilen Internet Governance Forum’a (IGF) bir alternatif oluşturmaktı. Internet Governance Forum’u boykot etmeyen ve hatta stand açarak bu forumda da yer alan Alternatif Bilişim Derneği, internetin çok-paydaşlı yapısı nedeniyle devletlerin ve şirketlerin IGF’de aşırı temsiliyetine bir eleştiri getirmek ve de sivil toplum örgütleri, aktivistler ve halklar gibi internet kullanıcılarının yaşadığı gerçek sorunların tartışılabileceği bir alan yaratmak amacıyla IUF’u düzenledi. İnternet ve diğer dijital altyapılardan bağımsız ele alınamayacak olan siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkilerden kaynaklanan yönetişim biçimlerinin yarattığı sansür ve ifade özgürlüğü, gözetim ve mahremiyet, aşırı ticarileşme ve süper tekeller, korumacı, yasakçı, muhafazakar yaklaşımlar IUF’da ele alınan başlıca konulardı. İnternetin sorunlarını sadece teknoloji kaynaklı görmeyen Alternatif Bilişim Derneği’nin güçlü ama sınırlı çevresiyle ve imkanlarıyla gerçekleştirilen IUF’da, 2 gün boyunca internetin; toplumun, şehirlerin, eğitimin, sağlığın, iş, medya, iletişim, kültür ve günlük aktivitlerin temel altyapısı olarak yeniden yapılandırılması gerektiğinin altını çizdi. Kolektif hayalgücü ve eylemliliğin yaratacağı yeni dayanışma ağlarıyla birlikte daha özgür ve eşit internet için mücadele çağrısı yapıldı.

Internet Ungovernance Forum: 4 Eylül 2014
Internet Ungovernance Forum’un ilk günü Bilgi Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yaman Akdeniz’in açılış konuşması ile başladı. Türkiye’de İnternetin çok-paydaşlı yapısında TİB, BTK, Başbakanlık gibi kurumlar olduğunu ve bu nedenle de Türkiye’de “Alla Turca” bir İnternet yönetişimi olduğunu belirten Akdeniz, konuşması boyunca İnternet üzerindeki denetimin aşamalarını hukuki vakalar üzerinden açıkladı. Türkiye Anayasası’nın 5651 ve 5846 sayılı kanunlarının ve de bunların dışında Medeni Kanun’un 4721 sayılı kanunun ve 3713 sayılı Anti-Terör Kanunu’nun ve BTK’nın filtreleme politikalarının Türkiye’de bir İnternet sansürü rejimi yarattığını ileri sürdü. Şu an 50 binden fazla web sitesinin kapalı olduğunun da altını çizdi. Geçmiş yıllarda kapatılan sitelerden de örnekler verdi. Mesela Haziran 2009’da kapatılan Google Sites’ın uzun bir hukuk mücadelesi ardından ancak Temmuz 2014 açıldığını, YouTube’un yaklaşık 2,5 yıl kapalı olduğunu, FıratNews, Özgür Gündem, Azadiyawelat, Rojamed ve Koxuz gibi Kürt siyasi haber sitelerinin sürekli kapatıldığını ve şu an siyasi içerikli 200’den fazla websitesinin kapalı olduğunu, tüm dünyada bir çok kişi tarafından takip edilen Richard Dawkins’in websitesinin bile Türkiye’de Eylül 2008-Haziran 2011 arasında kapalı olduğunu anlattı. Akdeniz, İnternet üzerindeki denetimin bu hukuki boyutunun ardından hükümet denetiminin ikinci aşaması olan “aile dostu” filtrelemelere değindi. TİB’in, Nisan 2011’de, web hosting şirketlerine, belirlenen 138 kelimenin (Adrianne, Baldız, Frikik, İtiraf, Nefes, Sıcak, Sarışın, Yerli, Yetişkin vb.) alan adı ya da websitesi olarak kullanılamayacağını anlatan bir mektup gönderdiğini belirtti. Bunlara ek olarak bazı wikipedia maddelerinin de filtrelendiğine değindi. BTK’nın Şubat 2011’de tüm ülke çapında zorunlu olan bir filtreleme sistemi getirdiğini ve tüm kullanıcıların standard, aile, çocuk ve yerel (sadece Türkiye’den host edilen web sitelerinde) olmak üzere 4 farklı filtrelemeden birini seçmek zorunda bırakıldığını ve böylelikle kullanıcıların nelerin yasaklandığını bile göremediği ifade etti. 24 Ağustos 2011’de BTK’nın bu filtreleme kararını değiştirdiğini ve isteyenlerin sadece “aile” ve “çocuk” filtrelemelerini kullanabileceği yönünde yeni bir karar aldığını belirtti. Akdeniz daha sonra, İnternet üzerindeki denetimin üçüncü aşaması olan sosyal medya denetiminden ve sosyal medyada işlenen suçlarla ilgili açılan davalardan bahsetti. TCK’nın 125, 216/3, 318, 300, 301, 220, 214, 215, 217 sayılı maddelerinin ve anti-terör yasasının 6/2 ile 7/2 maddelerinin, 2911 sayılı toplanma ve gösterilerle ilgili kanunun internet içeriğindeki suç unsurları için kullanıldığını ifade etti. Son olarak Akdeniz, genişletilmiş bloklama ve gözetim önlemlerini içeren 5651 sayılı yasadaki Şubat 2014 tarihi itibarı ile yapılan yeni düzenlemeleri anlattı. Alan adının yanında IP ve URL bazlı bloklamalar yapılabildiğini, artık kişisel hakların ihlali durumunda bloklamanın mümkün olduğunu, bütün İnternet Servis Sağlayıcılarına (İSS) yeni kurulan Erişim Sağlayıcılar Birliği’ne üye olma zorunluluğu getirildiğini, TİB’in bir çok konuda yetkili kılındığını, İSS’lerin 2 yıl boyunca trafik bilgilerini saklama zorunluluğu getirildiğini, TİB’in içerik sağlayıcılardan ya da İSS’lerden her türlü bilgiyi isteme hakkına sahip olduğunu anlattı. Sonuç olarak Akdeniz, bu dört aşamalı İnternet denetimi ile birlikte ifade özgürlüğü açısından kısıtlamalar yaşandığını, gözetimin arttığını ve bu nedenle de Türkiye’de internetin geleceğinin karanlık olduğunu ifade etti.
Neden IUF gibi alternatif bir etkinliğe ihtiyaç duyulduğunu hukuki bir şekilde açıklayan Akdeniz’in açılış konuşmasının ardından Aslı Telli Aydemir moderatörlüğünde “Türkiye’de İnternet ve İnsan Hakları” başlıklı panele geçildi. Panelin konuşmacıları Bahçeşehir Ü. Hukuk Fakültesi’nden Elif Küzeci, Ankara Ü. Hukuk Fakültesi’nden Kerem Altıparmak, European University Viadrina’dan Ben Wagner ve Columbia Üniversitesi’nden Agnes Callamard’dı. Kerem Altıparmak 12 yıllık AKP iktidarı döneminde yapılan internet düzenlemelerini değerlendirdi. AKP iktidarının ilk dönemlerinde anayasımızdaki bazı kanun maddeleri ile internet üzerinde genel bir düzenleme yapıldığına değindi. 2006’da başlayan ikinci dönemde polis gücünün arttığına, anti-terör yasasının değiştirildiğine, KCK ve Ergenekon gibi davaların başladığına değinen Altıparmak, bu dönemi reform dönemi olarak adlandırdı. AKP’nin ana akım medya üzerindeki kontrolünün arttığını ve artık internetin de denetlenmesi gerektiğinin farkına vardığını ve bu amaçla da hızlı bir şekilde 5651 sayılı kanunun çıkarıldığını belirtti. O zamandan bu yana 50 binden fazla web sitesinin bloklandığını ve Türkiye’de internet üzerindeki denetimin ve gözetimin her geçen gün arttığını vurguladı. Veri güvenliği üzerine konuşan Elif Küzeci, TC kimlik numaraları ile bir çok açıdan gözetime tabi olduğumuzu hatırlattı. Örneğin şehirlerarası otobüslerdeki interneti kullanmak istediğimizde ya da kargo şirketlerinde, TC kimlik numarası istendiğini belirtti. Devlet Denetleme Kurulu’nun 2013 Aralık ayında yayımladığı raporun sonuç kısmında (raporun sadece sonuç bölümü yayımlandı) veri güvenliği ilkelerine pek de uyulmadığına dikkat çekti. Örneğin hassas sistemlerde kolay tahmin edilebilir şifreler kullanıldığını, kişilerin TC numaralarıın ya da adres bilgilerinin CD’lerde saklandığını yani bir anlamda da açık bırakıldığını, çocukların ve gençlerin TC kimlik numaralarını çok kolay paylaştığı yönünde bir algı olduğunu belirtti. Şu aşamada Türkiye’de veri güvenliğinin henüz nasıl yasalaşacağının da net olmadığını ifade etti. Agnes Callamard ise sansürün sadece Türkiye’ye özgü bir sorun olmadığını küresel bir sorun olduğunu anlattı. Göç, ticaret vb. nedenlerle dünyadaki bütün ülkelerin artık birbiri ile bağlantılı hale geldiğine ve bu bağlantılılığın ortak bilgi birikimine dayalı küresel çözümler gerektirdiğine vurgu yaptı. Türkiye’deki sansür örneklerinin Türkiye sınırlarının ötesine taşan etkileri olabileceğine değindi. Özgür ve bağımsız basın kuruluşlarına ihtiyacımız olduğunun altını çizdi.
Bu panel devam ederken başka bir salonda da Cryptopary yapılmaktaydı. İstanbul Hackerspace, Kemgözlereşiş ve Article 19’un katıldığı Cryptoparty’de şifreleme konusu enine boyuna ele alındı. IUF’un ilk gününde öğleden sonraki program, “Unconference” bölümü ile başladı. Sabah, tüm katılımcıların “Unconference” bölümü için atölye çalışması önerisinde bulunabileceği duyurulmuştu ve atölye çalışması önerisinde bulunanların isimlerini ve öneri başlıklarını saat 14:00’e kadar ortak alandaki tahtaya yazmaları istenmişti. Süreç boyunca bazı atölyeler daha çok tercih edildi ve bu atölyeler katılımcıları ile birlikte farklı salonlarda atölyelerine başlama hakkı kazandı. “Unconference” bölümü için bazı öneriler şöyleydi:
1-) IANA transition and the role of states in internet governance : IANA ve İnternet yönetişiminde devletlerin rolü
2-) Strategic meeting planning a week of action against mass surveillance: The 13 principles surveillance coalition informal meeting: Toptan gözetime karşı eylem haftası planlama stratejik toplantısı: Gözetleme koalisyonun 13 kuralı, gayri-resmi toplantı
3-) Future(s) of the Internet: İnternetin geleceği(leri)
4-) Digital diplomacy and Internet governance: Dijital Diplomasi ve İnternet Yönetişimi
5-) Internet safety and child abuse: İnternet güvenliği ve çocuk istismarı
6-) Internet censorship during the Arab Spring and ways to circumvent them: Arap Baharı’ndaki İnternet sansürü ve sansürü aşma yöntemleri
7-) Information control and propaganda: Two sides coin of totalitarism: Bilgi denetimi ve propaganda: Totalitarizmin iki yüzü
8-) Internet, from privacy to surveillance technology: İnternet, mahremiyetten gözetlemeye teknoloji
9-) “Cybercrime laws” and their use against free speech and free association: “Sibersuç yasaları” ve ifade ve örgütlenme özgürlüğüne karşı kullanımı
Bu atölyelerin dışında IGF 2014 komitesinden Büyükelçi Janis Karklins de IUF’a katılmayı talep etmiş ve “unconference” bölümünde Prof. Dr. Yaman Akdeniz’in konuğu olmuş, Akdeniz’in ve salondaki katılımcıların sorularını yanıtlamıştır. Katılımcıların, IGF’nin yapısı ve içeriğine yönelik sert eleştirileri karşısında Karklins, IGF’ye ilişkin bazı itiraflarda bulunmuş, IUF gibi bir etkinliği çok merak ettiği için IUF’a kendisinin katılmak istediğini belirtmiştir. IGF’nin MAG (Multistakeholder Advisory Group) yapısını eleştiren bir katılımcının değerlendirmeleri üzerine IUF etkinliğini düzenleyenleri de önümüzdeki yıllarda MAG arasında görmek istediğini belirtmiş ve gelecekteki IGF’lerde işbirliği içinde çalışmayı önermiştir.
“Unconference” bölümlerinden sonra Orkut Murat Yılmaz’ın moderatörlüğünde “Gözetim ve Ağ Tarafsızlığı” paneli başlamıştır. IUF’un ilk gününün son konuşmacısı ise şu an Almanya’da sürgünde yaşayan Tor Project’den Jacob Appelbaum’dur. Appelbaum’un IUF’a katkısı ve desteği oldukça önemli oldu.

Kısacası daha sabahın erken saatlerinden itibaren yerli ve yabancı bir çok katılımcıyı ağırlayan IUF, tam da Alternatif Bilişim Derneği’nin hedeflediği gibi yıllardır düzenlenen IGF’ye bir alternatif olmayı başardı. #ungovForum hashtag’i altında atılan tweetlerde de görülebileceği gibi ilk gününden itibaren, IUF’e ilgi büyüktü. Özellikle de IGF’yi sıkıcı bulan bir çok IGF katılımcısı da IUF’u dinlemeyi tercih etmişti.

Internet Ungovernance Forum: 5 Eylül 2014
Internet Governance Forum’a paralel olarak düzenlenen ve alternatif fikirlere ve seslere yer verilen Internet Ungovernance Forum’un ikinci günü Burak Arıkan ve Joanna Varon’ın Internet Governance Forumları’nın haritalandırılması çalışmasının sunumuyla başladı. Bugüne dek yapılan tüm Internet Governance Forumların kronolojik olarak verilerini işlediklerini belirten araştırmacılar, Birleşmiş Milletler’in (BM) haritadaki merkezi konumunu eleştirdiler. Haritalandırma sürecinin sürdüğünü ve kolektif bir çaba olan bu çalışmaya destek beklediklerini de dile getirdiler. “Kentte ve İnternette Mülksüzleştirmeye Karşı Dayanışma” başlığını taşıyan günün ilk panelinde Radikal Gazetesi muhabiri Elif İnce, Mutlu Kent ve 1Umut Derneği temsilcisi Yaşar Adanalı, Joana Varon, Article19 üyesi Niels ten Oever ve Şehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Aslı Telli Aydemir söz aldılar. #Ferguson ve #Gezi hareketlerindeki benzerliklerden yola çıkan Adanalı, çevrimiçi ve çevrimdışı kamusal alanların giderek daha fazla devletin ve sermayenin kontrolüne girdiklerini hatırlatarak Gezi’den sonra Taksim ve çevresinin artık hükümetin kuşatması altında olduğuna, kamusal alana karşı kamusal bir otorite alanı yaratıldığına ve yeni kentsel düzenlemelerin de bu doğrultuda gerçekleştiğine dikkat çekti. “Taksim Meydanı muhtemelen Avrupa’nın en çok denetlenen ve gözetlenen meydanıdır” diyen Adanalı, sermaye gruplarının da aynı bölgede etkisini artırdığını belirtti. İnternet, kamusal alan ve demokrasi kavramlarına ilişkin akademik tartışmalardan yola çıkan Aslı Telli Aydemir de internetteki gözetim pratiklerini eleştirerek mikrobloglama yoluyla mikrodemokratik pratiklere ihtiyacımız olduğunu vurguladı. Kent haberleri üzerine uzmanlaşan Elif İnce, hükümet-medya sahipliği-kentsel dönüşüm projeleri arasındaki ilişkileri gözler önüne serdi. Medya gruplarının aynı zamanda İstanbul’daki çeşitli kentsel dönüşüm projelerinin de sahibi olduklarını kanıtlayarak, medya gruplarının inşaat sektöründeki yatırımlarının yayın politikalarını da etkilediğini söyledi: “En az 10 ulusal gazetenin İstanbul’da inşaat projesi bulunuyor”. Panelin ardından salondaki katılımcılardan biri söz alarak Adanalı’nın sunumunda belirttiği “kentlerin AVM’leşmesi ve otelleşmesi olgusuna internetin parasallaşmasının” eklenebileceğini belirtti. Öğleden sonra Işık Mater moderatörlüğünde gerçekleştirilen “Yurttaş Gazeteciliği ve Alternatif Medya” panelinde Bianet’ten Elif Akgül, Çapul TV temsilcisi Ali Ergin, jiyan.org’dan Sarphan Uzunoğlu, Ötekilerin Postası’ndan Fırat Yumuşak, Tactical Tech’ten Alistair Alexander, APC’den Mallory Knodel, Tunuslu gazeteci Afef Abrougui ve dokuz8 haber ağından Gökhan Biçici katıldılar. Kuruluş süreçlerini ve amaçlarını, Gezi ve sonrasında yaşadıkları habercilik deneyimlerini aktaran konuşmacılar, Türkiye’de alternatif medya yaratmanın sorunlarına değindiler. Ötekilerin Postası editörlerinden Fırat Yumuşak, Ötekilerin Postası’nın Facebook tarafından 9 kez sansürlendiğini hatırlatarak “Bizim hikayemiz Türkiye’de sansürün hikayesidir” dedi. Günümüzde gözetimin üç boyutu (gönüllü gözetim, karşı gözetim, tüketim yoluyla gözetim) olduğuna değinen Yumuşak, Ötekilerin Postası kullanıcılarının sansürü delmek için ne gibi taktikler kullandığını anlattı: Filtreye takılmaması için kelimeleri tersten yazmak, sayfanın yoğun şikayet aldığı zamanlarda ‘çöplüğü’ devreye sokmak, beğeni ve paylaşımları artırmaya çalışmak vb.

Türkiye’de yurttaş gazeteciliği ve alternatif medyanın doğuşunun tıkanan medya-izleyici ilişkilerinden kaynaklandığını belirten Biçici, Dokuz8’in yurttaş gazetecileri ile profesyonel gazetecileri biraraya getiren bir oluşum olduğunu ve ilk yayınını yerel seçimlerle beraber 30 Mart 2014’te dört dilde başlattığını söyledi. Alternatif medyanın yalnızca alternatif habercilik değil, aynı zamanda alternatif bir iş modeli ve örgütlenme pratikleri anlamına da geldiğini düşünen Biçici, Dokuz8’in medyanın yanı sıra toplumsal bir güç oluşturduğunu belirtti. Biçici, sürdürülebilir bir medya için iki temel motivasyonun (ekonik ve siyasi) bulunduğunu da sözlerine ekledi. Gezi’nin kendi medyasını yarattığını söyleyen Çapul TV temsilcisi de mücadelelerinin yalnızca sisteme karşı değil ana akım medyaya da karşı olduğunu vurgulayarak “Eğer CNN’i düzenli bir orduya benzetecek olursak bizim medyamız da bir gerilla hareketidir” dedi. APC’den Mallory Knodel, 90’ların sonunda Seattle direnişinde ortaya çıkan indymedia ağını hatırlatarak bugün ABD’de indymedia’nın ana akım medyaya oranla 10’da 1 bütçeye sahip olduğunu fakat çoğunlukla çok daha iyi bir içerik ürettiğini söyledi. Panelin sonunda gelen sorularla beraber katılımcılar sansürle mücadele edebilmek için bir değil beş ya da daha fazla alternatif medya olması gerektiği konusunda hemfikirdi. Panelin ardından W3C’den Harry Halpin, “Power to the People! Revolutionary Philosphical Implications of Internet” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Özgürleşebilmemiz için Web’in özgürleşmesi gerektiğini söyleyen ve “Asıl mesele nasıl küresel kararlar alabileceğimizdir” diyen Halpin, konuşmasının sonunda Web’i gezegendeki dayanışmanın kaldıraçı olarak gördüğünü belirtti.

Snowden yerine Assange
Daha önce forumun kapanış konuşmasını Edward Snowden’ın yapacağı duyurulmuştu. Ancak organizasyon ekibi gün içerisinde teknik bir arızadan ötürü Edward Snowden’ın katılamayacağını duyurdu. Bu duyuruya rağmen akşam üzeri salon, IGF’ten gelen ziyaretçilerle birlikte dolup taştı. Alternatif Bilişim Derneği’nden Işık Mater, Edward Snowden’ın foruma katılamadığı için gönderdiği mesajı okudu. Snowden mesajında Türk halkının giderek daha fazla teknoloji destekli devlet manipülasyona maruz kaldığını belirtti. “Hükümetler yurttaşlarının internete erişimini sansürlediklerinde yalnızca insan haklarını ayaklar altına almıyorlar, aynı zamanda yabancı hükümetlerin kendi yerel iletişimlerine girmelerini de kolaylaştırıyorlar.” diyen Snowden sansürleme ekipmanlarının etkin çalışabilmesi için yerel iletişimi kapsaması gerektiğini bunun da ulusal güvenlik ajanlarını işlerini kolaylaştırdığını savundu. Snowden’ın mesajı Gezi Parkı’nda mücadele edenler ile Ungovforum’da mücadele edenlere destek ve teşekkürlerini göndermesiyle son buldu. Snowden’ın mesajının okunmasının ardından Alternatif Bilişim Derneği Snowden yerine ‘sürpriz bir konuğa” bağlanacaklarını duyurduktan sonra salondaki herkes merakla beklemeye başladı.
Ve karşımızda Julian Assange!
Assange sözlerine IGF’i eleştirerek başladı: “Bunu Internet Governance Forum olarak adlandırmamak gerek, Internet Sansürü Forumu olmalı adı!”. IGF’in amacının ülkelerin stratejik olarak gözetim yapmalarındaki yeni rollerini belirlemek olduğunu savunan Assange, Ungovernance Forum’un bu senaryoyu durdurmak için oldukça önemli olduğunu dile getirdi. TV’de bedenden ayrılmış bir ruh gibi göründüğünü oysa herkes gibi kanlı canlı bir insan olduğunu söyleyerek izleyenleri güldüren Assange, kısa konuşmasının ardından uzunca bir süre salondaki gazetecilerin, internet aktivistlerinin, araştırmacıların ve akademisyenlerin sorularını yanıtladı. Moderatör soru sorma hakkının ilk olarak Türk kadınlarına ait olduğunu belirtince salondaki kadınlardan ard arda üç soru geldi. Assange, konuşmasında Batı ve Batı etkisinde olan sanayi toplumlarının gerçek kültürü temsil etmediklerini, gerçek kültürün organik insani etkileşimlerden meydana geldiğini söyledi. Türkiye’deki sansür üzerine gelen soruları yanıtlayan Assange, Türkiye’de basın özgürlüğüne değinerek hapiste en çok gazeteci bulunduran ülkelerin başında geldiğini hatırlattı. “Batılı bir kültürel emperyalist olmak istemiyorum. Ancak küçük ülkelerin sanayi ülkelerinin ucuz ürünlerinin ve medya ürünlerinin alıcısı olmaları bir olgudur.” Küçük ülkelerin gündemlerini bu ürünlere göre oluşturmaya başladıklarını ve bağımlı olduklarını belirten Assange, Türkiye’de durumun bundan daha farklı olduğunu, otoritenin kendi imajını korumak için oldukça somut bir sansür uyguladığını ileri sürdü. “Türkiye’deki sansür hikayesi aynı zamanda gözetim hikayesi…” Soru sormak için söz alan gazeteci Füsun Nebil, Assange’ın bir tür tutsak hayatı yaşıyor olmasından dolayı duyduğu üzüntüyü dile getirerek Nobel Barış Ödülü’nün Assange’a ya da Snowden’a verilmesi gerektiğini söyledi. Nebil, hükümetin yalnızca interneti sansürlemediğini aynı zamanda büyük bir tekel oluşturmak için yatırımlar yaptığını da hatırlararak halkın bu konuya daha duyarlı olması için neler yapılabileceğini sordu. “Sadece sitelerin kapatılması halkın dikkatini çekiyor. Hikayenin tümüyle ilgili değiller. Farkındalık yaratmak için ne yapabiliriz?” sorusuna Assange, farklı hikayeleri birleştirmek gerektiği şeklinde yanıt verdi. Assange, Danimarka Başbakanı’nın NATO’nun başına geçmek için Obama ve Türkiye’yle gizli bir görüşme yaparak ülkesindeki en büyük Kürtçe dilli televizyon kanalı olan ROJ TV’yi tamamen yasakladıklarını söyledi. Osmanlı Arşivleri’nde Ermenilerin kitlesel katliamına ilişkin belgelerin karartılmasının da benzer bir zihniyetten kaynaklandığını savunan Assange, konuya ilişkin şunları söyledi: “İnsanları sansüre daha fazla duyarlı kılmanın yolu, bu hikayeleri birleştirmekten geçiyor. Bu iki ayrı hikaye ve iki ayrı teknoloji aslında tamamen aynı.” Bianet’ten Elif Akgül, NSA’in hem Türkiye’deki hem de yurtdışındaki Kürtleri gözetlediğini ve Türk hükümetiyle ilişkisinin Roboski’de de rol oynadığını söyleyerek Assange’a bu konudaki düşüncelerini sordu. Assange, NSA’in yalnızca Türkiye değil, Pakistan, Afganistan, Yemen ve birçok ülkede kitlesel gözetim yaptığını vurguladı. Türkiye’nin, ABD gözetimi hariç, gözetlemekten memnun olduğunu, ancak bir süre sonra siyasi liderlerin de gözetime tabi olduklarını söyledi. Azınlıkları takip etmenin aslında gözetimin kitleselleşmesine yol açtığını düşünen Assange, uyardı: “Eğer bir kişinin/azınlığın sansürlenmesine/gözetlenmesine izin verirsek, çok yakında herkese/çoğunluğa yayılır”. Assange, ayrıca ulusal dinleme/gözetim yapan hükümetlerin bilgilerin kendi elinde kalmadığını NSA ya da farklı ülkelerin ulusal ajanlarının bu bilgilere kolayca ortak olduğunu da hatırlattı.
Sonuç olarak 2 gün boyunca yerli ve yabancı bir çok STK’nın, aktivistin, akademisyenin katılımıyla zenginleşen IUF, IGF’de görmezden gelinen bir çok konunun tartışılmasına olanak veren verimli bir etkinlik oldu. Alternatif Bilişim Derneği’nin sınırlı imkanlarıyla gerçekleştirilen IUF’un önümüzdeki yıllarda bir gelenek haline gelmesi muhtemel görünüyor.

Internet Ungovernance Forum’daki tartışmalara http://capul.tv/category/internet-ungovernance-forum/

adresinden bakabilirsiniz.


İnternet Yönetişimi Forumu (IGF) ve Alternatif Etkinliği (IUF)

Eylül 8, 2014

Alternatif Bilişim Derneği’nin düzenlediği paralel etkinlik ise sansür ve gözetimden uzak, küçük bir azınlığın değil tüm insanların yararına açık bir Internet özlemi içinde olanlar için çok kısa zamanda bir umut kaynağı haline geldi. Toplam bir kaç bin liralık son derece mütevazı kaynaklarla ve tamamen gönüllü emeğine dayalı olarak gerçekleştirilen etkinlik her türlü tahminin üzerinde ilgi topladı. Öyle ki, ölçülebilir bir karşılaştırma ile Twitter’daki #ungovForum hashtag’inin #IGF2014’den daha aktif olduğu görüldü. Etkinlik asıl olarak devlet-şirket etkilerinden uzak bir şekilde ulusal ve uluslararası STK’ların desteği ile gerçekleşti. Toplantıyı destekleyen ulusal ve uluslararası kuruluşlar şunlardı:

Yazan: Doç.Dr. Melih Kırlıdoğ/Alternatif Bilişim Derneği ve Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi

Internet’i kullanırken çoğunlukla bu muazzam ağın arkasındaki yönetsel ve teknolojik özellikleri merak etmeyiz. Sıradan kullanıcıların sınırlı becerilerine göre şekillendirilmiş sayısız uygulama sadece temel bir Internet okuryazarlığını gerektirir. Ancak e-posta ve tarayıcı gibi uygulamalar arka planda teknik ve yönetimsel açıdan olağanüstü karmaşıklığa sahip bir ağ sayesinde işlerliğe kavuşurlar. Bu ağın yönetimi, diğer bir deyişle “Internet yönetişimi” günümüzün en önemli konularından biridir.

İstanbul 2-5 Eylül tarihleri arasında Internet yönetişimi konusunda önemli iki etkinliğe sahne oldu. Bunlardan birincisi Birleşmiş Milletler yönetimindeki Internet Yönetişim Forumu (Internet Governance Forum – IGF) diğeri ise ona tepki (ve tamamlama) olarak Alternatif Bilişim Derneği tarafından 4-5 Eylül’de İstanbul Bilgi Üniversitesinde düzenlenen Internet Ungovernance Forum (IUF) idi.

Alternatif Bilişim Derneği başlangıçta IGF’ye dört atelye çalışması önerisi yapmıştı. Ancak bunların tamamının reddedilmesi üzerine Dernek IUF’yi düzenleme kararı aldı. Bu kararla IGF’yi boykot amacı güdülmedi; tam tersine Dernek IGF’de bir stand ile temsil edildi. Bazı Dernek üyeleri de çeşitli IGF toplantılarında konuşmalar yaptılar.

Bu sene dokuzuncusu yapılan IGF, 2005’de Tunus’da toplanan World Summit on Information Society (WSIS – Dünya Bilgi Toplumu Zirvesi) ile yakından ilgili. Bu zirvede alınan kararlar gereği IGF her sene bir başka şehirde düzenleniyor. WSIS öncesi Internet yönetişimi konusundaki asıl aktörler devletler (ağırlıklı olarak ABD) ve büyük şirketler olmasına rağmen IGF toplantıları süresince STK’ların da sürece dahil olduğu söylenebilir. Bu aktörlere ek olarak çok önemli işlevleri olan ancak kararlarda fazla sesleri çıkmayan akademik-bilimsel topluluğu da sayabiliriz.

Internet 1960’larda asıl olarak nükleer savaşta kesintisiz iletişim için geliştirildi. İlk başlardaki askeri kullanımdan sonra akademik dünyaya yayıldı. 1994’de World Wide Web’in ortaya çıkmasından sonra Internet kullanımında tam anlamıyla bir patlama yaşandı. Son yıllarda sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla insanlığın yaklaşık yarısı Internet kullanıcısı haline geldi. Son birkaç senedeki “Arap Baharı” ve Gezi ayaklanmasının açıkça gösterdiği gibi kitle iletişim araçlarının açık veya gizli sansür altında olduğu yerlerde Internet ifade ve iletişim özgürlüğünün ana mecrası oldu.

Halihazırda Internet ilk geliştirildiği haliyle kullanılıyor. Ancak bu altyapı bugün gelinen noktadaki ihtiyacı karşılamaktan uzak. Örneğin, dört milyar civarındaki (2**32) Internet adresi (IPv4) dolmak üzere olduğu için adreslemede 2**128 (IPv6) sistemine geçiliyor. Bu özel durum için karar alınmış olmasına rağmen Internet’in gelecekteki teknik ve yönetim yapısı bilinmezliğini koruyor. Dolayısıyla Internet ortamında teknik ve yönetim anlamında karar verilmesi gereken çok geniş bir alanda bir karar alıcı yapıya ihtiyacı var. Tartışma bu yapının nasıl olması gerektiği konusunda düğümleniyor. Devletler ve büyük bilişim şirketleri bu soruna kendi dar siyasi ve ekonomik çıkarları açısından bakarken konuyla ilgili STK’lar genel olarak tüm Internet kullanıcılarının çıkarlarını gözetiyorlar.

Internet’in halen 1998’de kurulan ICANN (Internet Corporation for Assigned Names and Numbers) tarafından yönetildiği söylenebilir. Bu kuruluş ABD Ticaret Bakanlığının kontrolunde olup yönetim faaliyetinin iki ana unsuru adreslemeye esas olan isim ve IP numaralarının tahsisi ve ağın teknik yönden sorunsuz olarak faaliyetini sürdürmesidir. Ancak Edward Snowden’ın ifşaatlarından sonra ABD’nin Google, Facebook ve Microsoft gibi büyük şirketler vasıtasıyla Internet’i muazzam bir casusluk alanı haline getirdiğinin anlaşılmasıyla birlikte (bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/PRISM_%28surveillance_program%29) dengeler değişti. ABD’nin en yakın müttefikleri bile bu ülkenin Internet yönetimindeki ağırlığına karşı çıkar hale geldiler. ABD’nin kendisi de durumun imkansızlığını görüp eski iddialarından geri adım atmak zorunda kaldı.

ABD’nin bu geri çekilişi oldukça hayırlı oldu. Çünkü tamamen bir ülkenin kontrolünde olan bir Internet gerçekten son derece ürkütücü. Örneğin, ilerde gerçekleşebilecek bir siber savaş ortamında Internet’in kök sunucularını tek başına kontrol eden bir devlet düşman olarak gördüğü bir başka ülkeye ait “ülke kodu üst düzey alan – country code Top Level Domain (ccTLD)” -örneğin, *.ru veya *.tr- kaldırarak ülkeyi Internet ortamından silebilir. Her ne kadar bu durumun uzun sürmesi mümkün değilse de Internet’in ekonomik ve sosyal hayattaki etkisi gözönüne alındığında böyle bir saldırının yol açacağı kriz gözönüne getirilebilir.

Halen ABD ve ICANN’in de içinde bulunduğu taraflar “çok-paydaşlılık” (multistakeholderism) adı verilen bir yönetim tarzını geliştirmeye çalışıyorlar. Ancak devletler, şirketler, STK’lar ve akademik-bilimsel topluluklar tarafından oluşturulacağı düşünülen bu yönetim tarzından herkes başka bir şey anladığı için tartışmalar şimdilik sonuç vermeksizin devam ediyor.

Internet’in nasıl yönetilmesi gerektiği konusu dünyadaki üç milyar Internet kullanıcısını doğrudan ilgilendirdiği halde bu konu sadece sayısı birkaç bini geçmeyen uzmanlar tarafından tartışılıyor. Dokuz senelik IGF toplantılarında somut kararların alınamaması bu toplantıların gitgide daha fazla kuruluş ve birey tarafından sorgulanmasına yol açıyor. Bu nedenle son zamanlarda IGF’den iki kopuş yaşandı. Bunlardan birincisi dev şirketlerin IGF’ye alternatif bir arayış içine girip World Economic Forum (WEF) ile işbirliği halinde yeni bir hareket başlatması: World Economic Forum : Global Internet Governance

Eğer bu hareket başarılı olursa, Internet’in geleceğinden karamsar olmak için yeterli sebep var. Zira Internet tüm dünyada gitgide bir sansür ve gözetim alanı haline geliyor; bunun da sorumluları devletler ve dev bilişim şirketleri. Bunların kontrolünün arttığı bir Internet yönetiminin sonu da belli: Şimdikinden daha bile kötü bir sansür ve gözetim cehennemi.

Alternatif Bilişim Derneği’nin düzenlediği paralel etkinlik ise sansür ve gözetimden uzak, küçük bir azınlığın değil tüm insanların yararına açık bir Internet özlemi içinde olanlar için çok kısa zamanda bir umut kaynağı haline geldi. Toplam bir kaç bin liralık son derece mütevazı kaynaklarla ve tamamen gönüllü emeğine dayalı olarak gerçekleştirilen etkinlik her türlü tahminin üzerinde ilgi topladı. Öyle ki, ölçülebilir bir karşılaştırma ile Twitter’daki #ungovForum hashtag’inin #IGF2014’den daha aktif olduğu görüldü. Etkinlik asıl olarak devlet-şirket etkilerinden uzak bir şekilde ulusal ve uluslararası STK’ların desteği ile gerçekleşti. Toplantıyı destekleyen ulusal ve uluslararası kuruluşlar şunlardı:

  • Access
  • Article 19
  • Association for Progressive Communication
  • DFRI (Föreningen för Digitala Fri- och Rättigheter)
  • Chaos Computer Club
  • Electronic Frontiers Foundation
  • EDRi (European Digital Rights)
  • Open Rights Group
  • Tactical Technology Collective
  • Web We Want
  • TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası
  • Internet Teknolojileri Derneği
  • Istanbul HackerSpace
  • Linux Kullanıcıları Derneği

IGF’den bu kopuşların IGF yönetimini ziyadesiyle rahatsız ettiği söylenebilir. Örneğin IGF’deki MAG (Multistakeholder Advisory Group) başkanı Büyükelçi Janis Karklins bir STK vasıtasıyla IUF düzenleyicilerine erişerek etkinlikte konuşmak istediğini ve “zor soruları” yanıtlamaktan kaçınmayacağını belirtti. Bu isteği etkinlik düzenleyicileri tarafından memnuniyetle kabul edildi. Yapılan toplantıda Karklins IGF’nin pozisyonunu açıklayarak asıl olarak dışlayıcı değil, kapsayıcı bir yapı olduğunu söyledi. IGF’nin dokuz yıllık süreç boyunca Internet’e katkılarını anlattı. Ancak Alternatif Bilişim Derneği’nin tüm önerilerinin reddedilmesi ve işlemlerdeki şeffaflık konularında -bize göre- doyurucu bir yanıt sunamadı.

Alternatif Bilişim Derneği birkaç nedenden ötürü bu etkinliğe Internet Ungovernance Forum (IUF) adını verdi. Bunlardan birincisi Internet’in her türlü hiyerarşik düzenden uzak ve kaotik orijinal haline duyulan özlem. Her ne kadar bu günümüz şartlarında gerçekleşmesi zor bir hedef olarak görünüyorsa da bu hayalin uluslararası STK’ların ağırlıkta olduğu bir yapı tarafından hayata geçirilmesi hiç de zor olmayabilir. Örneğin, IETF’nin (Internet Engineering Task Force) yapısının bazı yönlerden böyle bir örgütlenmenin izlerini taşıdığı söylenebilir: Wikipedia : Internet Engineering Task Force

IUF ismi ikinci olarak da IGF’deki kısır “governance” tartışmalarına tepki olarak kullanıldı.

IUF’DE TARTIŞILAN KONULAR

IUF etkinliği asıl olarak üç ana konu üzerinde yoğunlaştı. Bunlardan birincisi 3 Eylül günü yapılan Internet yönetişimi konulu atölye çalışmasıydı: İnternet Yönetişimi Atelye Çalışması

Bu toplantıya IGF konusunda yıllardır çalışma yapan Milton Mueller, Louis Pouzin, Robin Gross ve Meryem Marzouki ile birlikte yurtiçinden ve yurtdışından kırkın üzerinde araştırmacı ve aktivist katıldı. Toplantıda asıl olarak Internet yönetişimi konusunda bugün gelinen yer ile birlikte bundan sonra sürece nasıl dahil olunabileceği tartışıldı. Alternatif Bilişim Derneği bu “girişten” sonra önümüzdeki süreçte katılımcılarla irtibatı güçlendirerek gayrıresmi bir tartışma ortamı yaratmaya çalışacak.

IUF’deki ikinci ana konu sansür ve gözetim idi. Alternatif Bilişim Derneği’nin yerel sansür ve gözetim konularına dikkat çektiği raporla birlikte çeşitli ülkelerde ve dünya genelinde bu konudaki durum tartışıldı. (Internet UnGovernance Forum – Türkçe veya Internet UnGovernance Forum – English).

IUF’nin odaklandığı üçüncü konu ise sansür ve gözetime karşı kişisel mahremiyeti korumak için alınabilecek tedbirleri içeriyordu. Bu alanda da bilgisayarı ve iletişimi şifrelemek ve Internet ortamında gözetim ve sansüre takılmadan hareket etmek gibi konuların tartışıldığı “kripto-partiler” düzenlendi. Bu bağlamda Alternatif Bilişim Derneği ve Electronic Frontiers Foundation tarafından düzenlenen siteler tanıtıldı: KemGozlereSis.org.tr ve Prism-Break.org

IUF’nin kapanış konuşmasını yapacak olan Edward Snowden konuşmasına birkaç saat kala kendi tarafında oluşan teknolojik sorunlar nedeniyle toplantıya katılamadı. Bunun yerine Gezi Parkı direnişini selamladığı bir mesaj gönderdi: Statement to Internet Ungovernance Forum by Edward Snowden / Istanbul, Turkey / September 5, 2014

Snowden’ın iptalinin kesinleşmesi üzerine Londra’daki Ekvator elçiliğinde kalan Wikileaks kurucusu Julian Assange ile temas kuruldu. Assange konuşma önerisini kabul ederek Internet üzerinden canlı yayınla bağlandığı IUF’de yaklaşık bir saat boyunca soruları yanıtladı. Assange’ın konuşması asıl olarak sansür ve gözetim üzerine yoğunlaştı. Konuşmada dikkat çekici bir unsur çeşitli ülkelerin sansür ve gözetim araçlarının ABD’nin elektronik casusluk teşkilatı NSA tarafından rüşvet ve siyasal ilişkiler ile ele geçirilip tüm ülkenin zahmetsizce dinlenmesi oldu. Assange ayrıca Wikileaks belgelerine dayanarak Google firmasının NSA ile stratejik işbirliği içinde olduğunu, elindeki verileri bu casusluk teşkilatı ile paylaştığını belirtti. Snowden belgeleriyle de desteklenen bu durum Google’un dünyadaki en büyük fişleme aracı haline geldiğini açıklıkla ortaya koyuyor. Bu da Internet yönetişimine her türlü casusluk ve fişleme araçlarından arındırılacak şekilde sıradan insanların oluşturduğu STK’lar tarafından müdahaleyi zorunlu kılıyor. (Geçerken belirtelim: Google firması inanılmaz bir pişkinlikle “Türkiye’de özgür bir Internet” çağrısı yapan toplantılar düzenliyor!!!)

GELECEK SENE BREZİLYA

IGF gelecek sene Brezilya’da yapılacak. Ağ tarafsızlığı esaslı ve sansür ve gözetimsiz bir Internet için bu toplantı hala önem taşıyor. Şirket-devlet hegemonyalarına karşı STK temelli bir ses duyurma platformu olarak bu tür toplantılarda yer almanın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Ancak bundan daha da gerekli olan gerçek sorunların özgürce konuşulduğu formaliteden, bürokrasiden ve hegemonyadan uzak bir alternatif forum düzenlenmesi. İstanbul’daki IUF etkinliğinin gördüğü ilginin ve bu konudaki açık ihtiyacın Brezilya’lı STK’lar tarafından gözönüne alınacağına inanıyoruz.

Kaynak: http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=47834

 


praise of the internet

Ağustos 28, 2014

the individual has two eyes
the internet has a thousand eyes
the internet sees seven states
the individual sees one city
the individual has his hour
but the internet has many hours
a single man can be wiped out
but the internet cannot be wiped out
for it rests on the teaching of the classic writers
which is created from acquaintance with reality
and is destined to create it
for the teaching will take hold of the masses

distorted from bertolt brecht by ışık barış fidaner

>>> internete övgü <<<


Yurttaş Gazeteciliği için İlkeler Bildirgesi

Ağustos 23, 2014

İlkeler Bildirgesi – Radiobubble

radiobubble.gr

Halkın gazeteciliği, sivil toplum, sosyal medya, bloglar -anonim veya değil-, gelen yeni çağ, kendini sürdüren eski çağ gibi kavramlar üzerine büyük bir tartışma başlamıştır.

Bütün bu konuşmaların kavşağında, uç noktasında bulunuyoruz, ve halkın gazeteciliğinin kendine ait bir tözü olmasını, içerik üretmesini ve sonunda konvansiyonel gazeteciliğin bir kopyasına dönmemesini istiyoruz. Nesnel gazeteciliğin var olmadığını teslim ediyoruz. Görüşlerimiz, bakış açılarımız, dünyayı değerlendirmek için araçlarımız vardır ve biz kendimiz de her zaman değerlendirilmeyi bekleriz. Biz kendimizi, insan haysiyetini tasavvur ettiği dünyanın en önemli değeri olarak tanıyan bir açık topluluk olarak konumlandırıyoruz. Verdiğimiz kavga bu dünya içindir.

“Gazetecilik araçlarınız, örgütsel yapınız nedir?” diye sorarsanız sizi dürüstçe yanıtlayacağız: “Bizde baş editör ve yönetici yoktur”. Ama esas bizde haber odalarının uzun zaman önce yitirdiği bir şey var: bizde can var. Biz bir şeyleri tartışıyoruz, anlaşamıyoruz, sonuçlara varıyoruz, mutabakata ulaşıyoruz. “İyi” bir konu bulup yoğunlaşıyoruz. Başkalarının görmediği bir şekilde görmek istiyoruz – sessizliği yüzünden iflas etmiş bir gazetecilik endüstrisi değiliz.

İşte bu yüzden yeni bir çağın gazetecilik araçlarını geliştirmeye çalışıyoruz. #rbnews hashtaginin başarısı, hem Twitter üzerinde hem de çapraz denetimden geçen haberlerin yayınlandığı blogumuz üzerindeki işleyiş şekli, yeni çağ için elimizde bulunan kullanışlı gazetecilik araçlarıdır. Anahtar, katılımdır: topluluk katılımının bir haber kanalına, bilginin öz-düzenleyici bir filtresine dönüşmesidir. Bu katılım biçimi news.radiobubble.gr ve international.radiobubble.gr üzerinde tamamen yeni bir anlam kazanıyor.

Biz, radiobubble, #rbnews, Atina’da Ippokratous sokağındaki saksı bitkilerinin arkasına saklanan insanlar, nefes alıyoruz ve bilgilenmiş insanların özerk bir dayanışma ağı olarak nefes almayı sürdürmek istiyoruz.

DAVRANIŞ KURALLARI (TÜZÜK)*

Madde 1
Her kişi ve yurttaşa ait özgürce bilgilendirme ve bilgilenme hakları devredilemezdir. Bilgi toplumsal bir faydadır, ticari mal ya da propaganda aracı değildir. Internet’te bilgilendirme ve bilgilenme amacıyla #rbnews’i etkin olarak kullanan herkesin şu yetki ve yükümlülükleri vardır:

  1. Bütün hakikati yayınlamayı toplum ve kendine karşı birincil görev olarak görmek.
  2. Gerçek olayların çarpıtılmasını, saklanmasını, yanlış temsil edilmesini ve sahtece düzenlenmesini topluma bir hakaret ve kendilerini alçaltan bir eylem olarak görmek.
  3. Her bir haberdeki, açıklamadaki, reklam mesajındaki, başlık-metin eşleşmesindeki, fotoğraf, imge, grafik, ses, görüntü ya da başka temsillerin kullanımındaki özgünlüklere saygı göstermek ve bağlı kalmak. Özellikle de #rbnews hashtagini kullanmaktaki hedefimiz ticari bir doğaya bürünmek değildir. Haber iletme hedefini koruyacağımıza ve #rbnews’ı bir açıklama ya da reklam aracına dönüştürmeyeceğimize söz veririz.
  4. Sorumluluk duygusuyla ve sonuçların farkında olarak, henüz yayılmamış bir bilgi parçasının ya da haber parçasının doğruluğunu önceden araştırmak.
  5. Doğru olmayan bilgileri ve yanlış savları, gecikme olmadan, aynı sunum ve uygun bir vurgu ile düzeltmek.

Madde 2
#rbnews kullanarak haber yayan topluluğa dahil olan hepimizin şu yetki ve yükümlülükleri vardır:

  1. Milliyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, ırk, din, siyasi görüş, ekonomik durum ve toplumsal statü ayrımcılığı olmadan bütün yurttaşlara eşit davranmak.
  2. Dünya’nın türdeş insanlarının ve türdeş yurttaşlarının kişiliğine, haysiyetine ve özel yaşamlarının kutsallığına saygı göstermek. Ancak, bilgi edinme hakkı öyle gerektirirse, kamusal işlevler uygulayan ya da özel bir toplumsal statü ve güç sahibi ve toplumsal tahkikata tabi olan kişilerin özel yaşamına ilişkin olguları –her zaman için duyarlılıkla– kullanabiliriz. Masumiyet karinesine saygı göstermek ve yargı kararlarına dair peşin hükümler vermemek, onları ahlaki değerlendirmenin mahkemesine tabi kılmak.
  3. Küçükleri, özel ihtiyaçları ve ciddi sağlık sorunları olanları koruyan uluslararası kurallara saygı göstermek.
  4. Yas ya da şok içinde olan, ya da açıkça psikolojik rahatsızlık yaşayan yurttaşlara karşı tedbirli ve duyarlı davranmak.
  5. Kamu sağlığı gibi hassas -yanıltıcı bilgi ve sansasyonel sunumun kamuoyunda bağışlanamaz çalkantılara neden olabileceği- alanlara ilişkin bilgileri denetlemek ve belgelemek.
  6. Bilgilerimize çapraz denetim uygulamak ve ilgili belgelemeyi meşru yöntemlerle sağlamlaştırırken (belgelerle, fotoğraflarla, seslerle, resimlerle) belgelememizde bulunan kişilerin onları halka duyurmaya niyetli olduğumuzu her zaman bilmelerini sağlamak. Denetimimizi aşan şartlardan dolayı bunun olanaklı olmadığı hallerde, gazeteciliğe bağlı belgelerimizde bulunan kişilerin kişisel ayrıntılarını gizlemek zorundayız.
  7. Gizlilik kaydıyla edindiğimiz bilgi kaynakları için gereken gizliliği yerine getirmek.
  8. Yayınlanmamak kaydıyla alınmış bilginin kurallarına saygı göstermek.
  9. Internet’te takma adla ya da anonim görünmeyi seçmiş insanların bu kararlarını korumak.

Madde 3
Kamusal söyleme eşit olarak erişilmesi ve –demokrasinin köşe taşı olan– görüşlerdeki çeşitlilik, kitle medyası devlet tekelinin denetiminde olduğunda yürürlükten kalkar; medya –kamuoyunu bir tüketici olarak görerek onun kanaatlerini, alışkanlıklarını ve genel davranışını manipüle etmeye çalışan– devasa kâr amaçlı işverenlerin elinde toplandığında ise temelsiz kalır.

Bu nedenle, basın özgürlüğünü ve konuşma özgürlüğünü savunmak için yetkili ve yükümlüyüz.

Madde 4
Finansal şeffaflık #rbnews topluluğuna dahil olanlar için itimat, güvenilirlik ve haysiyetin asli bir öğesidir, dolayısıyla şu yükümlülüklerimiz vardır:

  1. Yaptığımız katkı karşılığında telafi peşine düşmemek ve kabul etmemek.
  2. Internet’teki etkinliğimizde bağımsız oluşumuza kuşku düşürebilecek basın ofislerinde, kamu hizmetlerinde ya da özel firmalarda herhangi bir maaşlı konum ya da kendimize ücret bağlamanın peşine düşmemek ve kabul etmemek.
    Her durumda, etkinliğimizin karşılığı ödenmemiş olduğundan, haber ve bilgi yaymamızla ilgili etkinliğimize karşıt yönde görülebilecek herhangi bir profesyonel ilişkiden (toplumsal ağlarda açık bir feragatname aracılığıyla) açıkça ve özlüce bildirmek yükümlülüğündeyiz.

Madde 5
Dünyanın –Internet ya da konvansiyonel/geleneksel medyada etkin olan– bütün yurttaşlarına olan saygı ve dayanışmamız bize şu yükümlülükleri verir:

  1. İntihalin herhangi bir biçimini çok ciddi bir kusur olarak görmek,
  2. Başka insanların çalışmalarını kendimizinmiş gibi sunmaktan kaçınmak; metinlerini, alıntılarını, fotoğraflarını, görüntülerini ya da seslerini kullandığımız editörün adını her zaman belirtmek.
  3. Önceden yayınlanmış ya da iletilmiş bilgilerin kaynaklarına referans vermek.
  4. #rbnews hashtaginden kürate ettiğimiz haberler (seçim, değerlendirme, iç gönderme, sıralama, vb) Creative Commons Lisansı altında özgürce dağıtmayı seçtiğimiz çalışmaların sonuçlarıdır. Bu lisans elbette #rbnews’ı kullanan bütün Twitter kullanıcıları için bağlayıcı değildir.

Madde 6
Kitle medyasının genişlemesi ve iletişimin küreselleşmesi, elektronik ve yazılı basının eğitsel ve kültürel rolünü belirgin olarak artırmıştır. Internet topluluğunun öz-regülasyon yeteneğini akılda tutarak, kişisel ve kolektif olarak şu yetki ve yükümlülüklerimiz vardır:

  1. Gramatik, sentaktik ve leksik -özellikle bilgiyi saklayan, içeriği çarpıtan ve aldanmaya yol açan- hatalardan kaçınarak gazetecilik söyleminin iyileştirilmesine katkı yapmak.
  2. Kendimizi dünyanın yurttaşları saydığımızdan insan uygarlığının bütün ifadelerine saygıyla yaklaştığımızı unutmadan, kültürel mirasın korunmasına ve evrimine yaratıcı katkılar yapmak.

Madde 7
Yukarıdaki yükümlülüklere ilişkin ihlaller her zaman Internette bulunan sivil toplum tarafından izlenir ve onun yargısına tabidir. Sivil toplumda gönüllü olarak üstlendiğimiz bu taahhütler bakımından sorumluluk taşıyoruz ve buna karşılık çalışmamıza saygı duyulmasını talep ediyoruz.

*NOT: Yukarıdaki ilkeler Atina Günlük Gazete Editörleri Birliği’nin Davranış Kuralları’ndan alınmış ve Internet’in koşul ve taleplerine uyarlanmıştır.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

(“D. Irak / 140journos tartışması”)


technological alienation

Kasım 21, 2013

>>MP3<<

kaynak: Teknolojik Yabancılaşma ve Hack Kültürü
sistem: cepstral, goldwave, audacity, freesound.org

-barış

Yazının devamını oku »


Bulutta Özgürlük

Eylül 18, 2013

cloud

Slavoj Žižek

Hepimiz hatırlıyoruz: Başkan Obama yüzündeki umut ve güven dolu gülücükle ilk kampanyasının sloganını sürekli tekrarlıyordu “Evet, yapabiliriz!” -Bush döneminin sinikliğinden kurtulabilir, Amerikan halkına adalet ve refah getirebiliriz. Şimdiyse örtülü operasyonlarına devam eden Birleşik Devletler, genişlettiği istihbarat ağıyla kendi müttefiklerini bile gözetlerken Obama’ya karşı bir protesto hayal edebiliriz: “Dronlarla nasıl cinayet işlersiniz? Müttefiklerimizi nasıl gözetlersiniz?” Alaylı bakışıyla Obama kötücül bir gülümseme ile mırıldanır: “Evet yapabiliriz…”

Yazının devamını oku »


%d blogcu bunu beğendi: