Kolektif Zeka Kitabı üzerine değerlendirme

Ocak 20, 2019

Yazan: Pelin Tokatlı, Hacettepe Üniversitesi SBE. Y.Lisans

Morva, O. ve Kuş, O. (drl) (2018). Kolektif Zeka: Yeni Medya Perspektifinden Katkılar, İstanbul: Kalkedon. 192 sayfa.

ISBN:978-605-7942-00-5.

Oya Morva ve Erkan Saka’nın yayına hazırladığı Kolektif Zeka: Yeni Medya Perspektifinden Katkılar (2018) isimli derleme kitap yedi ayrı çalışmadan oluşmaktadır. Her çalışma kendi perspektifinden ve özgün araştırma sorunsalından yola çıkarak biyolojiden ekonomiye, mühendislikten bilgisayar bilimine kadar pek çok farklı mecrayı kapsayan kolektif zeka tartışmalarının yeni medya ve iletişim çalışmalarına nasıl eklemlendiğini ve bu bağlamda kolektif zekanın ne anlama geldiğini açıklamaya çalışmaktadır. Kitapta kolektif zekaya yönelik tartışmalar kavramın iletişim çalışmaları kapsamında değerlendirilmesine olanak sağlayan ve bu alanı yönlendiren Levy’nin (1994) “sürekli olarak geliştirilen, gerçek zamanlı koordine edilen ve etkin mobilizasyon yetenekleriyle sonuçlanan bir tür evrensel dağıtık zeka” (Levy’den aktaran Saka, 2018:12) olarak tanımladığı ve dijital teknolojiler aracılığıyla kullanıcı merkezli içerik üretimine yönelik çok sayıda katılımcıya dayalı zekanın bireyden kolektiviteye aktarılmasıyla zekanın daha da artacağına yönelik iyimser yaklaşımı üzerinden ilerlerken; Oğuz Kuş’un Algoritmalar ve Filtre Baloncuğu Çağında Marka Değerinin Yönetilmesi Sorunsalı Üzerine (2018) başlıklı çalışması ise kolektif zeka kavramsallaştırmasına daha temkinli yaklaşmaktadır. Kitabın ana temasını oluşturan kolektif zeka kavramıyla ilgili çalışmalar genel olarak bireylerin dijital uzamda neden ortak üretime katkıda bulunduğu ile bu katkıda bulunma platformlarının nasıl ortaya çıktığı ve nasıl işlediğine yönelik argümanlar çerçevesinde ele alınmaktadır. Şimdi her çalışmayı bu bağlamda daha kapsamlı bir biçimde tartışmaya açalım.

Erkan Saka, Kolektif Zeka Ve Algoritmalar. Kısa Bir Giriş (2018) başlıklı yazısında kolektif zeka kavramını yakınsama kültürüyle ilişkili olarak ele alırken; algoritmaların bu kavram karşısına engelleyici bir unsur olarak nasıl çıktığını literatürdeki tartışmalardan yola çıkarak sosyal bilimler ve iletişim çalışmaları içerisinde eleştirel olarak analiz etmektedir. Erkan Saka, kolektif zekanın kitle psikolojisi, kitle zihni, kolektif bilinçdışı, ortak bilinç gibi kolektif aklı çağrıştıran hem disiplinlerarası hem de internet öncesi döneme işaret eden bir kavram olduğunu; internetle birlikte katılıma açık üretim, kendi kendine organize olan ekonomiler, kitle kaynak gibi kavram kümesine işaret etmesiyle kavramın dönüşümünü gözler önüne sermektedir. İnternet dolayımlı iletişim teknolojilerinin ortaya çıkmasıyla binlerce insanın koordineli bir şekilde kaynak ürettiği platformlardan birisi olan Wikipedia’nın içerik üretimine katılan kullanıcıların aynı zamanda daha katılımcı ve demokratik bir düzenin parçası oldukları üzerinde durmaktadır. Kolektif zeka ile ortaya çıkan bu olasılıkların algoritmalar aracılığı ile kısıtlandığını iddia eden Saka; algoritmaların yaratılmasında, filitrelemede ve birleştirmede subjektif kararların rol oynaması nedeniyle toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretilebileceği, daha görünür hale gelebileceği, kullanıcıların sayısallaştırılarak görünmez kılınabileceği görüşlerinin de olduğu gibi algoritmaların insan müdahalesine karşın tek tip bir sonuç çıkmasını da imkansızlaştıracağının altını çizmektedir.

İnsan Zekasının Sosyoteknik Örgütlenişi Olarak Kolekif Zeka: İletişim Çalışmaları Perspektifinden Bir Değerlendirme (2018) başlıklı yazıda ise Oya Morva, kolektif zeka kavramsallaştırmasının iletişim bilimleri perspektifinde ne ifade etttiğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu bağlamda ağ teknolojileriyle bağlantılı olarak kapsayıcı toplum idealini, katılımcı kültür üzerinden ağ mimarisinin interaktif karakterini ve ağ aracılığıyla kurulan pazarın temel unsurlarını tartışmaya açmaktadır. Ayrıca Morva; Web 2.0 tabanlı yeni medya teknolojilerinin ve sosyal ağların yaygınlaşmasıyla ağın başlangıçtaki statik yapısının dönüşüme uğradığı ve her katılımcının kendi yaratıcılık kapasitesinin kolektif zekaya dönüştüğü üzerinde durmaktadır. Dolayısıyla kolektif zekanın var olma koşullarından birisi katılımcı kültürün varlığıdır. Kolektif zeka, katılımcı kültür ile etkileşim halinde kendine ifade alanı açan dinamik bir ilişki içindedir. Morva’nın ifadesiyle “Bu kolektif çıktı, siberalanın teknolojik imkanlarını kullanarak sosyal bağ kurma, etkileşime girme ve katılımda bulunmanın yeni biçimlerine işaret eden yeni kültüre yani katılımcı kültüre aittir.” (Morva, 2018:39). Bu kapsamda Morva, ağ üzerinden ve teknoloji aracılığı ile kurulmuş pazarın asli unsurunu kolektif zeka ile ilişkilendirmektedir. Katılımcı ağın sadece kültürel bir alan olmadığı aynı zamanda da bir pazar alanı olduğunu belirtmektedir. Morva, Adidas ve Lego markalarının çeşitli yazılımlar üzerinden tüketicilerine kendi tasarımlarını yaratma imkanı sunması örneğinden yola çıkarak üretici tüketici ya da üretici tüketim gibi kavramların dijital uzamda sadece kültürel alanı değil; ayrıca ticari alanı da kapsadığını göstermektedir. Böylece üretim ve tüketim ile ilgili iki farklı alan olarak görülen yapının karşılıklı bir işbirliği içerisinde kolektif zekanın nasıl pratiğe dönüştüğü sergilenmektedir. Ancak katılımcı olarak tanımlanan ve bu çalışma kapsamında hem kültürel hem de ticari alanı yönettiği öne sürülen ortaklığın yani kolektif zekanın üretim ve tüketim ilişkisi içerisinde emek-değer ilişkisini merkezsizleştirebileceği de göz ardı edilmemelidir.

Alev Aslan, Dijital Çağda “Kolektif” Bir Demokrasi Arayışı: “DemocracyOS” Örneği (2018) başlıklı yazısında; dijitalleşen dünyada demokrasi uygulamaları ve siyasal katılım ilişkisi üzerinden katılımcı ve müzakereci modeller çerçevesinde internet ile demokrasi arasındaki ilişkiyi, bunun nasıl uygulamaya geçirilebileceğini, avantaj ve dezavantajlarını DemocracyOS örneği üzerinden kolektif zeka tartışmalarıyla birlikte okumaya çalışmaktadır. Aslan, bu okumayı yaparken dijital demokrasiyi geleneksel demokrasiye bir alternatif olarak ele almaktan ziyade demokrasinin güçlendirilmesinde, müzakerenin arttırılmasında ve katılımın çoğalmasında bir aracı olarak görmektedir; çünkü kullanıcılar çeşitli konularda tartışma olanağı bulmanın yanı sıra katılımcı demokrasi ile uyumlu bir etkinlik olduğundan öneride bulunabilir veya kanun teklifi verebilirler. Tüm bunlar karşılıklı ikna mekanizmalarının harekete geçirilmesi ve müzakereci demokrasinin bir uzantısıdır. Müzakereci ve katılımcı demokrasi içerisinde kolektif zekanın birlikte düşünme pratiği olan internet aracılığıyla gündeliğe dahil olan bu uygulama, demokratikleşmeye önemli olanaklar sağlasa da; dijital eşitsizliklere bağlı olarak erişimi olmayan grupları dışlayacağı ve marjinalleştirebileceği  de unutulmamalıdır. Demokrasinin yaşadığı krizleri çözmek için vatandaşlarla siyasetçiler arasında bir köprü kurmayı amaçlayan bu yazılım; dijital uzam ile fiziksel uzamın birbirinden ayrı iki alan olmadığını, birbirini kapsadığını ve birbirinin devamı niteliğinde olduğunu çalışmada bir kez daha aşikar hale getirmiştir. Bu yazılım esas olarak daha bilinçli bir vatandaşlık oluşturmaya yönelik ve seçilmiş temsilciler ile kurumları hesap verebilir hale getirmeyi, hızlı oy sayımını, oy kullanımında erişebilirliği kolaylaştırmayı amaçlamasına karşın algoritmaların genel yapısı gereği tarafsız ve yansız yazılımlar olmadığı; aksine önceden tasarlamış ve hedeflenmiş içerikleri olan platfomlar olduğu dikkate alınmalıdır. Yazar her ne kadar tartışmada nötr kalarak uygulamanın avantaj ve dezavantajları olduğu üzerinde dursa da her dijital platformda olduğu gibi bu programın da manipüle edebilir bir arka kapısı olabileceği göz ardı edilmemelidir.

Merve Zeynep Doğan Sarıbek, Sanal Toplulukların Kolektif Zeka Bağlamında Toplumsal Mobilizasyona Etkisi: Occcupy Wall Street Örneği (2018) başlıklı yazısında yeni toplumsal hareketlerde etkili olan çevrim içi kolektif zeka ile kitleleri harekete geçiren iradeyi Occcupy Wall Street örneği üzerinden ele almaktadır. Merve Zeynep Doğan Sarıbek, yeni toplumsal hareketlerin yukarıdan aşağıya doğru değil hareket ağı şeklinde ilerlediğini ifade etmektedir. Bu nedenle yazar; farklı siyasi, kültürel ve mesleki alanlardan gelen lidersiz ve yatay örgütlenme biçimi olan dijital çağda kitlelerin mobilizasyonunu kolektif zeka kapsamında değerlendirmiştir. Çalışmada Malone’nin gen metaforu üzerinden kalabalıkları etken bir şekilde kullanabilmek için bu genlerle yapılabilecek kombinasyon olasılıkları kolektif zeka haritasını çıkarmak için kullanılmaktadır. Bu nedenle yazara göre Malone, kolektif zeka sisteminde hedeflenen sonuca ulaşmak için hiyerarşi ve kalabalık aktörlerinin görevi yerine getirirken yaratmak ve karar vermek şeklinde iki farklı faaliyette bulunduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla çalışmaya ‘kalabalık’, ‘karar verme’ ve ‘yaratma’ gibi kolektif zekanın  bir parçası olan genler dahil edilmiştir. Yazar, sanal topluluğun faaliyetlerini  fiziksel uzama taşıyabileceğini; yani sanal uzamdaki kolektif zekanın çevrim dışına da taşınabileceğini iddia etmektedir. Merve Zeynep Doğan Sarıbek göre “kendi kolektif zeka sistemini üreten sanal topluluklar, kolektif zeka sistemini oluşturan topluluk içi oylama, karar alma ve yaratma süreçleri aracılığı ile kitleleri mobilize eder ve ağı bir toplumsal harekete dönüştürür.”(Doğan Sarıbek 2018:79). Çalışmada daha homojen bir şekilde okumaya açık olan ve Occcupy Wall Street hareketinin kolektif zeka sisteminin bir parçası olabilmesi için yaratma ve karar verme genlerini harekete geçirmeyi amaçlayan üyelerin daha rahat görülebileceği bir sanal toplumsal ağ olan occupywallst.org sitesinin forum kısmında yer alan gönderiler Occcupy Wall Street hareketinin kolektif zeka sistemine nasıl başvurduğunu ortaya çıkarmak için incelenmiştir. Hareketin doğrudan demokrasi ve eşit katılım ilkesine uygun olması sebebiyle bu site seçilmiştir. Forum kısmındaki tartışmalardan yola çıkarak yapılan içerik analiziyle Malone’nin yaratma ve karar verme genleriyle bağlantılı olarak yaratılan içeriklerin ne anlama geldiğinin,  ne oranda yeni fikirler yaratmak ve tartışmaya açmak üzere oluşturulduğunun cevabı aranmıştır. Sonuç olarak paylaşılan gönderilerin toplumsal bir hareket olan Occcupy Wall Street’da farklı stratejilerin, yeni uygulama ve araçların geliştirilmesine yönelik paylaşımlar yapıldığı görülmüştür. Yaratıcı fikir üretiminin yapıldığı gönderilerde en çok kullanılan kelimenin people olması  ardından all, community ve new kelimelerinin gelmesi hareketin kitlelere ve adil  katılıma açık yapısını desteklemektedir. Occcupy Wall Street hareketinin akışkanlığı ve etkin katılımı sağladığı, yeni fikir üretimi ve münazara kapsamında başarılı olduğu; ancak forumda konsensüs ortamının tam olarak oluşturulamadığı görülmektedir. Bu çalışma kapsamında hareketin hem dijital hem de fiziki uzamı kapsaması nedeniyle sadece dijital uzama bağlı kalınmadan sahada da verilen mücadelenin kolektif zekayı ne ölçüde desteklediğinin ya da beslediğinin irdelenmesi de önemli hale gelmiştir.

Dunning Kruger Etkisiyle Kolektivitenin Büyüsünü Okumak: Türkiye’de Kolektif Zeka (2018) başlıklı yazısıyla Burcu Kaya Erdem, cahil cesareti kavramı üzerinden kolektif zeka tartışmalarının Türkiye örneği üzerinden bir hayal kırıklığı olarak ele alınıp alınamayacağını tartışmaya açmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de modernleşme çalışmalarının elit merkezli, yukarıdan aşağıya inen hiyerarşik bir yapıyla devlet ve bürokrasi odaklı bir anlayışa sahip olmasını anakronizm ve obskürantizm kavramları çerçevesinde eleştirmektedir. Burcu Kaya Erdem’e göre Türkiye’nin modernleşme ya da modernleştirilme sürecinde geleneksel-modern, Doğulu-Batılı ya da seküler-islami gibi ikiliklerden Doğululukla örülen geleneksellik, gericilik, cehalet gibi tüm bileşenlerin bir an önce yok edilmek istenmesiyle ‘taşıyıcı elitler’ aracılığıyla Batıcı yaklaşımların hiyerarşik bir şekilde dönüşümü kolektif olan her şeyin muğlaklaşmasına yol açmıştır. Bu nedenle toplumun bazı kesimlerinin gerçeği bilmesinin kasıtlı olarak engellenmesini içeren obskürantist yapılanma çalışmada cehaletle ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle de yazar, kolektif zekaya olan güvenin cehalet algısındaki müphemleşmenin esiri haline geldiğini iddia etmekte ve bu durumu cahil cesaretinin teorileştiği Dunning Kruger Etkisiyle açıklamaktadır. “Söz konusu teori, cehaletin, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini arttırdığı ve yanlış sonuçlar ile talihsiz seçimlere varanların, vardıkları yerin yanlışlığını veya seçimlerinin talihsizliğini anlayabilecek yetkinlikte olamayabilecekleri” (Kruger ve Dunning’den aktaran Kaya Erdem, 2018:114) görüşüne dayanmaktadır. Yeni medya ile birlikte toplumsal ve siyasal hareketlerin sosyal medya ağlarına taşınması, kolektif bilgi ve paylaşıma yönelik koşullar gibi değişkenlerin olumlu olarak ele alınmasına karşın; cahil cesareti denilen ilişkiyi belgeleyen birçok paylaşımın da bu mecralar aracılığı ile dolaşıma sokulduğu örneklerle desteklenmiştir. Bu örneklerden yola çıkarak yazar, kolektif zeka bağlamında; düşünen, araştıran, temas kuran grupların varlığının mevcut durumda büyük bir hayal kırıklığı oluğunu belirtmektedir.

Selin Çetindağ, Sevda Ünal ve Mutlu Binark’ın Televizyon Endüstrisinde Yeni Yayıncılık Ekosistemi ve “İkinci Ekran” Olgusu: İçerde Dizisi Örneği (2018) başlıklı yazısı yakınsama kavramı ile bağlantılı olarak izleyici üzerinden kolektif zekanın işleyişini İçerde dizisi üzerinden ele almaktadır. Bu kapsamda çalışmada, ikinci ekran olgusu ile birlikte değişime ve dönüşüme uğrayan Türkiye’deki televizyon yayıncılığının izleyicinin katılımını nasıl şekillendirdiği sorunsallaştırılmaktadır. Çalışmada ikinci ekran olgusu ile birlikte görece edilgen olan televizyon izleyicisinin aktif bir üretim ve tüketim deneyimine sahip olduğu görüşü İçerde dizisinin izleme pratikleri doğrultusunda ele alınmaktadır. Çalışma Türkiye’de geleneksel yayıncılık anlayışının bu doğrultuda dönüşümünü ve ağdaş kamunun bir üyesi olan izleyicinin aynı zamanda kolektif zekayı nasıl oluşturduğunu da tartışmaya açmaktadır. İçerde dizisinin Instagram ve Twitter hesapları aracılığıyla paylaşılan kullanıcı türevli içerikler ve bölüm hashtaglari temelinde üretilen içerikler analiz edilerek ikinci ekran olgusu üzerinden kolektif zekanın nasıl işlerlik kazandığı anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda hashtaglar izleyicilere ortak bir tartışma platformu sağlaması bakımından önemlidir. Birden fazla medya sisteminin bir arada bulunduğu yakınsama kültürü, katılımcı kültür ve kolektif zeka arasındaki işbirliğine bağlı olarak teknolojik, endüstriyel, kültürel ve sosyal değişimlerin açıklanmaya çalışıldığı bu yazıda; televizyon izleme deneyimlerindeki sosyalleşmenin aile bireyleri arasından çıkarak sosyal medyada aynı içeriği tüketen izleyicilerle senkronik bir şekilde etkileşime dönüştüğü yazarlarca irdelenmektedir. Dolayısıyla çalışmada; gönüllü, geçici ve taktiksel bağlılıklarla kurulan, ortak entelektüel girişimlerle birlikte karşılıklı bilgi üretiminin gerçekleştiği yazarlarca ifade edilmektedir. Yayın ekibinin dizinin gösteriminden önce yayınladığı fragmanlar ile tüm hafta boyu dizi hakkında konuşma ve gösterim esnasında yayınlanan hashtag altında sosyal medya ağları aracılığıyla gerçekleştirilen pratikler yakınsamaya bağlı olarak katılımcı kültürün kolektif zekayı etkilemesi bakımından önemlidir. Sosyal medya ağlarında aynı hashtag altında buluşan İçerde izleyicileri duygusal içerik, bilgilendirme, görüş bildirme, eleştirme ve mizah üretme gibi temalar altında yayıncılara veri sağlama ve pazarın genişlemesine katkıda bulunma açısından kolektif zekanın bir parçası olarak işlev görmektedirler. Yeni iletişim teknolojileri ve katılımcı kültür pratikleri izleyicilerle daha fazla etkileşim sağlamayı olanaklı kılsa da izleyicinin eğlence amaçlı zaman geçirdiği bu platformların üre-tüketici kavramı çerçevesinde ücretsiz emeğe dönüşebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca dijital okuryazarlık ve sayısal uçurum gibi kavramlar dikkate alındığında ikinci ekran olgusuna bağlı olarak kolektif zekanın yeni medya teknolojileri aracılığı ile her kesime ulaşamayabileceği de unutulmamalıdır.

Oğuz Kuş’un Algoritmalar ve Filtre Baloncuğu Çağında Marka Değerinin Yönetilmesi Sorunsalı Üzerine (2018) başlıklı yazısı ise büyük veri ve algoritmaların etkisine olumlu yaklaşan çalışmalara bir uyarı mahiyetindedir. Bu kapsamda Oğuz Kuş, dijital dünyada insanların bilgiye ulaştıkları kanalların oto-propaganda aracına dönüşebileceği üzerinde durmaktadır. Çünkü Kuş’a göre bilgi edinilen kanallar kolektif değil; sahipli ve kâr temelli ticari yapılardır. Bu nedenle de algoritmalar reklam düzeyini arttıracak içerikleri kullanıcılara sunmak için tasarlanmıştır. “Algoritmalar, kullanıcıların geçmiş davranışlarını analiz ederek, kişinin ilgi alanları hakkında saptamalar yapmaktadır. Bu durumda kullanıcı, sadece kendi fikirleriyle örtüşen içerik ve kullanıcılarla karşılaşabilmektedir.” (Kuş 2018:172). Elbette bu durumda kullanıcı, algoritmalar ve filtre baloncuklarının işlevinden kaynaklı kendi fikirleri ve ilgi alanlarıyla örtüşen içerik ve kullanıcılarla karşılaşmakla birlikte; farklı görüş ve seslerin dışarıda kaldığı dijital bir deneyim sürmektedir. Bu durumu eleştiren Oğuz Kuş, benzer seslilik içerisinde kolektif zekanın nasıl işlerlik kazanacağı sorunsalını gündeme getirmektedir. Yazar; Facebook, Google, PageRank ya da Netflix gibi pek çok dijital mecranın algoritma ve filtre baloncuğu kullanarak kullanıcılarına daha kişileştirilmiş veri ve içerik sunmak istemesinin önemli parametrelerden olduğunu ifade etmektedir. Ancak yazar, bireylerin filtre baloncuklarına hapisolmasından dolayı markaların pazar payını genişletmek amacıyla farklı profildeki tüketicilere ulaşımının da zor olacağı üzerinde durmaktadır. Çünkü algoritmaların bireylerin davranışlarını öğrenerek ona göre içerik sunması başka bilgi ve alanları keşfetmesine engel olur. Oğuz Koç, büyük veri ile ilgili yaklaşım ve teknolojilerin avantajlarının olmasının yanı sıra marka iletişimi için muğlak bir ortam yarattığının da dikkate alınması gerektiğini ileri sürmektedir.

Sonuç olarak bu kitaptaki her biri alanında özgün olan çalışmalardan ve kolektif zeka kavramına yönelik tartışmalardan yola çıkarak denilebilir ki; sosyo-kültürel olanla teknolojik olan karşılıklı ilişki içerisinde birbirini değiştirmekte, dönüştürmekte ve geliştirmektedir. Çünkü kolektif olanla geçmişten günümüze farklı formlar ve soru sorma biçimleri altında da olsa bir şekilde temas halindeyiz. Bu nedenle dijital uzam ile fiziksel uzamı birbirine yakınlaştıran teknolojik determinizmin ne tarafında durduğumuzu belirlemek önemlidir. Dolayısıyla çalışmanın ana temasını oluşturan kolektif zekanın sihirli bir kavram olarak her koşulda doğrulanabilir olup olmadığını tartışmaya açmak bu açıdan değerlidir.

Kaynakça

Doğan Sarıbek, M.Z. (2018).. “Sanal Toplulukların Kolektif Zeka Bağlamında Toplumsal Mobilizasyona Etkisi: Occcupy Wall Street Örneği”. Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 67-96.

Kaya Erdem, B. (2018). “Dunning Kruger Etkisiyle Kolektivitenin Büyüsünü Okumak: Türkiye’de Kolekif Zeka”. Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 97-122.

Kuş, O. (2018). “Algoritmalar ve Filitre Baloncuğu Çağında Marka Değerinin Yönetilmesi Sorunsalı Üzerine” Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 196-192.

Morva, O. (2018). “İnsan Zekasının Sosyoteknik Örgütlenişi Olarak Kolekif Zeka: İletişim Çalışmaları Perspektifinden Bir Değerlendirme”. Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 25-46.

Morva, O. ve Kuş, O. (drl) (2018). Kolektif Zeka: Yeni Medya Perspektifinden Katkılar, İstanbul: Kalkedon.

Saka, E. (2018). “Kolektif Zeka ve Algoritmalar. Kısa bir Giriş”. Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 4-14.

Reklamlar

İletişim Hakkı ve Yeni Medya: Tehditler ve Olanaklar kitabı kısa sürede raflarda…

Ocak 20, 2019
Yakında raflarda…

İletişim Hakkı ve Yeni Medya: Tehditler ve Olanaklar (Der. Tezcan Durna, Mutlu Binark ve Günseli Bayraktutan) Ankara:Umag 2018 yayınlandı.
ISBN:978-605-4274-89-5

Tadımlık:

ÖNSÖZ

“Bir taraftan neredeyse bütün toplumlarda popülizmle beraber otoriterleşme artarken, diğer taraftan yeni iletişim ve bilişim teknolojilerinin sağladığı olanaklarla bilgi alışverişi ve akışındaki sınırlar alabildiğine aşılmaktadır. Otoriterleşme eğilimleriyle ortaya çıkan sansür olgusu ve bilgi akışının önüne set çekme girişimleri yaygınlaşırken, iletişim teknolojileriyle bu olumsuz girişimler aşılmaya çalışılmaktadır. Otoriter yönetimler, bilgi akışı önüne geleneksel yollarla engeller koymanın olanaksız olduğunu fark ederek, akan bilgilerin içindeki hakikate halel getirecek bulandırma yollarına başvurmaktadır. Bu hakikati bulandırma, erişilen bilgilerin inanılırlığını kuşkulu hale getirme eğilimine son zamanlardaki moda deyimle hakikat sonrası (post-truth) da deniyor. Ancak içinden geçtiğimiz zamanlarda üstümüze neredeyse sınırsız bir sel gibi akan bilginin içinden işimize yarayacak olanlarını ayırt etmekte güçlük çekme halimizi anlamak için sanırız daha farklı kavramlara ihtiyaç duyulmaktadır. Zira hemen hemen her mecrada önümüze çıkan bilgiler, görüntüler, reklamlar birer manipülasyon aracına dönüşebiliyor. Bir taraftan bizlerin karakter analizleriyle- beğenilerimizi, siyasi eğilimlerimizi, duygu durumlarımızı ve daha pek çok parametreyi bir araya getirerek- ziyaret ettiğimiz, müdavimi olduğumuz sitelerde, arama motorlarında karşımıza çıkacak olan sonuçlarda neredeyse kişiye özel sonuçlarla karşı karşıya bırakmaktadır bizi. Artık bilgisayar kullanan, internette gezinen herkesin “bir beni var kendisinden içeri” diyebilecek noktaya gelmiş durumdayız. Bu gelişmeler, sadece gündelik hayatımızı ve kişisel tercihlerimizi değil, aynı zamanda bizler hakkında karar vermeye yetkili kıldığımız kişilerin kimler olacağına dair seçimlerimizi de etkileyecek sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Son ABD Başkanlık seçimlerinde Cambridge Analytica ve Facebook marifetiyle seçmenler üzerinde yapılan manipülasyon, durumun ne kadar ciddi olduğunu bir kez daha anlamamıza yol açtı.

Bu gelişmeler eşliğinde düşündüğümüz zaman, “iletişim hakkı” ya da “hak odaklı iletişim”in ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Artık kendini mutlaklaştırmak isteyen yönetimler, sadece geleneksel yollarla halkın/kitlelerin bilgilenme hakkını gasp etmiyor, aynı zamanda gerekli gereksiz her bilgiyi kitlenin üstüne boca ederek de bir nevi kitleyi bu bilgilerle şaşkına çeviriyor. Hatta bu yöntem kitlelere kendini daha özgür hissettirdiği için daha çok işe yarıyor. Aynı zamanda, görünürde ücretsiz olan yeni medya ekosistemleri, kitleleri kullanım olanağı için kendileri hakkında özel bilgileri paylaşmaya da teşvik ettiği için, bir nevi fişleme işlemini kolaylaştırıyor. Bu ve buna benzer konuları ele almayı amaçlayan bu derlemede yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı olanaklar ve tehditleri bir arada değerlendirmeyi hedefliyoruz.

Fransız Devrimi’nden günümüze, Thomas Paine, J. Stuart Mill ve nice Aydınlanma filozofu ve düşünürü ifade özgürlüğünün çerçevesini ve sınırlarını çizmeye ve bu özgürlüğü temellendirmeye çalışmıştır. Monarşilerin hâkim olduğu dünyada bu hakkı talep etmek en radikal girişimler arasında yer alıyordu. Zira ifade özgürlüğü, aynı zamanda burjuva demokrasisinin gereği olarak halkın “kendilerini idare edecekleri seçmesinin yanında, seçilenler fena davranırlarsa onları başından atmayı” da garanti altına alan haklardan birisiydi. Ancak ilerleyen zaman içinde ifade özgürlüğü tek başına demokratik bir sistem için yeterli olmamaya başladı, buna “iletişim özgürlüğü”nün de eklenmesi gerekti. Günümüzde iletişim özgürlüğü, düşündüklerini ifade etmenin yanında, kişinin hayatıyla ilgili önemli bilgilere sağlıklı bir biçimde erişebilme özgürlüğünü de kapsıyor. Yukarıda genel hatlarıyla çerçevesini çizdiğimiz iletişim düzeni içerisinde ne kadar da önemli bir talep iletişim hakkı. Günümüzde insanın en öncelikli haklarından birisi, hatta yemek içmek kadar hayati bir hak olduğu çok aşikâr. Zira bilmek ve bildiğini insanlara sağlıklı bir yolla duyurmak söz konusu olmadığı zaman, örgütlenmek de olanaksız hale geliyor. İşte Funda Başaran da derlememizin ilk yazısında iletişim hakkının politik bir mücadele için hayati önemde olduğuna dikkat çekerek, bu hak ve mücadelenin tarihsel ve kuramsal arkaplanına değiniyor.

Yeni iletişim teknolojilerinin sunduğu iletişim olanakları, hep altını çizdiğimiz gibi iki tarafı keskin bir bıçak gibi. Bir yandan gözetimi yaygınlaştırıp, kullanıcıların tahakküm altına alınmasına yol açarken, diğer taraftan, bilgi alışverişini hızlandırıyor. Elbette bu hız da bazı durumlarda sahih bilginin değil, yalan yanlış bilgilerin hızla yayılmasına da yol açıyor. Buna bot hesaplar, troller de eşlik edince, internet ortamı kolayca linç etme ve nefret dilinin hızlıca yaygınlaşmasını da beraberinde getirebiliyor. Ancak internetin kamu yararı ve hak odaklı mücadeleler lehine işlev görebileceği pek çok örnek çalışma da mevcut. Bu bağlamda derlememizin kısa ve öz yazılarından birisi de Erkan Saka tarafından kaleme alındı. Yazı, hak odaklı medya çalışmalarından ümit veren alanlara ve örneklere yer veriyor. Bu örnekler, internetin sadece gözetim amaçlı değil, politik hak mücadeleleri için de kullanılabileceğine dair bilgi vermesi ve müdahale olanaklarıyla tanıştırması bağlamında da umut verici.

Haber denilen şey, aslında çok basit bir tanıklık hadisesidir. Tanık olan kişi, tanık olduğu olayı mümkün olduğunca yalın ve tarafsız bir biçimde muhatabına aktarmaya çalışır. Bu aktarma işi kitlesel bir araçla yapıldığı zaman, bu kamu yararına yönelik bir işleve sahip olur. Zira tanık/haberci, bu işi meslek edindiği andan itibaren tanıklık tesadüfi değil taammüden yapılan bir işe dönüşür. Yine bu taammüden yapılan işin rutinleşmesiyle, işin yapılma, yol yordam ve usulleri geliştirilmek zorunda kalınır. İşte gazetecilikteki norm, sorumluluk, ahlak, etik gibi kavramlar bu zorunluluk sonucunda ortaya çıkar. Nilüfer Timisi, derlememiz için kaleme aldığı yazıda, geleneksel gazetecilik pratikleri içinde gelişen tanıklık ve deneyimin, yeni iletişim teknolojilerinin verdiği olanaklarla ortaya çıkan yeni gazetecilik pratikleri içerisinde nereye denk düştüğünü derinlemesine ve yeni bazı ufuklar açarak tartışıyor. Timisi’nin bu bağlamda tartışmasının odak noktasını yeni medyanın yarattığı etkileşimsellikle beraber, üretici ve izleyici/okuyucu arasındaki sınırların bulanıklaşmasıyla tanıklık ve deneyimin nasıl tanımlanabileceği oluşturuyor. Bu noktada yazarın sorduğu şu soru hayati hale geliyor: “Sıradan birey yeni medya ortamında bir tanık olarak konumlanabilir mi?”

Hak haberciliği, aslında liberal habercilik etiği içerisine işlemiş olan tarafsızlık ilkesini derinden sorgulayan bir pratiktir. Buradaki “tarafsızlık” ilkesi sesini duyuramayanların, ezilenlerin, sesi kısılanların sesini duyurmak yönünde bir taraf olmaya dönüşür. Bu bağlamda düşünülen hak haberciliği pratikleri aynı zamanda sesini duyuramayanların bellekleri olarak değerlendirilebilir. Sesini duyuramayanların kendi belleğini oluşturması da zordur. Zira duyulmayan sesin ne kendi deneyimini ne de başkalarının sesini anımsaması mümkün değildir. 19 Aralık 1999’da yapılan “Hayata Dönüş Operasyonu”nun yaşattığı travma ve kayıpları ancak onu yaşayan ve ona tanık olanlar anlatabilir. Bir de o olayı haber yapanların tanıklıkları bu belleği diri tutabilir. Bir gazeteci eğer hak odaklı habercilik yapıyorsa ve sesi duyulmayanların sesi olmaya çalışıyorsa, Türkiye gibi toplumlarda kendisi de her an susturulabilir ve hak haberciliğinin konusu haline gelebilir. Türkiye’nin yakın tarihi hayatı çalınarak susturulan gazetecilerle doludur. İlk akla gelenler arasında Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Metin Göktepe vardır. Hayatı çalınan bu gazetecilerin okurları tarafından nasıl anımsandığı, bu anımsamanın hak odaklı gazetecilikle ilgili algıyı nasıl kurduğu gazetecilik mesleğinin icra edilmesinin neredeyse imkânsız olduğu günümüzde daha bir önem kazanmaktadır. Bu bağlamda Özlem Akkaya’nın derlememiz için kaleme aldığı yazı çok önemli bir yerde durmaktadır. Akkaya, hak odaklı gazeteci olarak tanımladığı Metin Göktepe’nin günümüzde nasıl anımsandığını yazısında protez bellek kavramsallaştırması çerçevesinde, gazetelerdeki Göktepe haberleri ve bu haberlere yapılan yorumlar üzerinden inceliyor. Yazar araştırmanın bulgularının “gazeteciliği bir hak mücadelesi alanı olarak ele alan eleştirel literatüre katkı sunacağı ve medya teknolojilerindeki yeni gelişmeler bağlamında kolektif bellek ve geçmişle yüzleşme ilişkisine ayna tutacak çalışmalar için” yol gösterici olacağı umudunu dile getiriyor.

Haberin ticarileşmesi ve haber medyasının endüstri haline gelmiş medya içinde yer almak zorunda kalması, habercinin hakkıyla haber yapma etkinliğine uzun zamandır halel getirmiş durumdadır. Elbette bu uzunca bir hikayedir ve haberciliğin krizi demokrasinin içine sık düştüğü krizinden ayrı düşünülemez. Liberal basın kuramları içindeki gazeteye, haberciliğe verilen dördüncü güç misyonu da bu krizi örtemez hale gelmiştir. Bu nedenle geleneksel yol ve yordamlarla üretilen haberlerin ve yapılan haberciliğin kamu yararına bir işlev üstlendiği kuşkuludur. Bu kuşku ve bunun oluşturduğu boşluk, yeni iletişim teknolojilerinin olanaklarıyla oluşturulmaya çalışılan alternatif mecraları ortaya çıkarmaktadır. Ancak bu tür alternatif mecralar kuşkusuz bir ihtiyaçtan ve toplumsal örgütlenme gereksiniminden doğru ortaya çıkıyor. Bir ihtiyaca binaen kurulan sivil toplum alanı, kendi hak taleplerini kamuoyuyla paylaşmak için kendi iletişim mecrasını bu hedef doğrultusunda kuruyor. Zira geleneksel ticari haber medyası, her geçen gün bu tür hak taleplerine daha çok kulak tıkamaya başlamış durumdadır. Burada kuşkusuz ticarileşmiş haber medyasının öncelikleri belirleyici durumdadır. Hangi içerik çok satarsa, o yönde üretim söz konusu olduğu için, ticari haber medyasının önceliği hak taleplerinden yana değil, ticari getiriden yana olmaktadır. Derlemenin sıradaki yazısı bu doğrultuda kurulmuş ve hala başarılı bir biçimde çalışan GAİA Dergi örneğine odaklanıyor. “Sürdürülebilir Yaşam” ilkesiyle hareket eden, esas itibariyle ekoloji, doğal beslenme gibi konulara odaklanan GAİA Dergi’nin örgütlenmesi ve içeriklerini inceleyen yazıda Işıl Demir, derginin özetle hak odaklı bir habercilik yaptığı sonucuna ulaşıyor.

Haberciliğin daha yoğun bir biçimde dijital ortama taşınmasıyla sosyal medyada kişisel bilgi ve görsellerin gönüllü ve fütursuz bir biçimde paylaşılıyor olması, giderek daha yoğun bir biçimde elektronik market ve mağazalardan alışveriş yapmaya başlamak, bürokratik işlemlerin artık yaygın bir biçimde internet ortamına aktarılması bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken, diğer yandan en mahrem kişisel verilerimizin hiç ummadığımız anda birilerinin ekranında belirme riskini de beraberinde getiriyor. Elbette bizim gibi sıradan “fanilerin” mahrem verileri belki ilk bakışta o kadar da ilgi çekici olmayabilir. Bu anlamda sinema, müzik, moda, futbol gibi alanların popüler ikonlarının mahrem görüntüleri daha çok ilgi çekici olacaktır, her devirde olduğu gibi. Ancak dijital ortamda saklanan görseller, eskiye göre bu popüler ikonların başını derde sokma ihtimalini daha da arttırıyor. Popüler ikonların kendi özel bulutlarında, bilgisayar belleklerinde sakladıkları müstehcen ve mahrem denebilecek görüntüleri, dijital çağda güven altında değil. 2014 yaz aylarında bazı Hollywood ünlülerinin kişisel bellek ve saklama birimleri hackerler tarafından hacklendi ve bu mahrem görüntüler ortalıklara saçıldı. Bu görüntüleri karşısında bulan “acar” denebilecek gazeteciler için bu gelişme elbette büyük bir fırsat oldu. Ancak burada şöyle bir sorun ortaya çıkıyor: Çıplak görüntüleri önüne gelen kişinin rızası olmadan bu görüntüleri yayınlamak gazetecilik etiğine uygun mudur? Bu, eskiden beri gazetecilik etiğinin mutat sorularından birisidir. Derlememizin sıradaki yazısında Bilge Narin ve Sevda Ünal bu soruyu bu olay çerçevesinde ve Türkiye medyası örneğiyle etik açıdan dijital çağın koşulları içinde sorguluyorlar.

Sosyal medya mecraları, son zamanlarda ortaya çıkan toplumsal hareketler için de, örgütlenme, haberleşme, toplanma gibi etkinliklere olanaklar sağlamasıyla öne çıkıyor. Occupy Wall Street eylemlerinde, Arap Baharı kalkışmalarında, Gezi direnişi olaylarında Twitter, Facebook gibi kitlesel sosyal medya mecralarının etkisi çokça tartışıldı. Bu mecralar bir taraftan iletişim ve örgütlenme için olanak sağlarken, diğer taraftan, kişisel veriler üzerinden algoritmalar geliştirerek, grup, topluluk ve bireysel odaklı profiller de çıkarabiliyor. Yine bu bağlamda bu tür sosyal medya mecralarının da iki ucu keskin bıçak olduğu düşünülebilir. Bir yandan da örneğin Facebook, her geçen gün kullanıcı açısından yeni araçlarla kendini güncelleyebiliyor. Bu araçlardan birisi de bir yıl önce, iki yıl önce gibi zaman uğrakları belirleyerek, kullanıcıların belleklerini tazelemeyi sağlayan uygulamasıdır. Facebook bu anlamda kullanıcı ve oluşturulan gruplara yönelik böylesi bir bellek oluşturma işlevi de yerine getirebiliyor. Bu işlev bir taraftan dijital paylaşımlar üzerinden bir bellek oluşturmayı, diğer taraftan oluşturulmaya çalışılan bu bellek üzerinden bir topluluk ruhunun devamını sağlamayı mümkün kılıyor. Facebook kanalıyla böylesi bir bellek oluşumu ve bu bellek oluşumu üzerinden bazı tarihsel olaylar bağlamında bir mücadele verilip verilemeyeceğini derlememizin sıradaki yazısında Canan Dural Tasouji ele alıyor. Bu yazıda Gezi Parkı olayları sırasında oluşturulan Facebook gruplarında olayların yıl dönümünde Gezi’nin nasıl anımsandığı örnek paylaşımlarla inceleniyor. Böylece yazar, Facebook gibi dijital platformların dayanışmanın, ortak aklın kamusal katılımın yeni kültürel formları olma potansiyeli taşıyabileceğine dair bir umuda yaslanarak çalışmasına nihayet veriyor.

Yıllar önce Edward Said’in kavramsallaştırdığı Şarkiyatçılık, aslında Batılı seçkinlerin Russel’ın deyimiyle “yerli seçkinler imal etme” girişiminin ön hazırlıklarıydı. İmparatorluk dönemlerinde Avrupa güçleri kurdukları enstitülerle, bu enstitülerde üretilen bilgiyle, araştırma konularıyla yine Said’in deyimiyle “söylemsel ötekiler” yarattılar. Bu söylemsel ötekinin ümit vaat eden ergenlik çağındaki gençleri, yine Russel’ın deyimiyle “Batı kültürünün ilkeleriyle tavındayken devşirilip damgalandılar”. Bu entelektüel hiyerarşi öncelikle Batı dışı toplumların entelektüellerine kabul ettirildi ve makbul bilim, felsefe ve edebiyatın ancak Batı’da üretilebileceğine bu entelektüeller inandırıldı. Ancak bu önyargı ve hiyerarşi 70’lerde yaygınlaşmaya başlayan kültürel çalışmalar ve postkolonyal çalışmalar vesilesiyle kısmen kırılmaya başlamıştı. Tam bu hiyerarşi kısmen aşılıyor derken, dijital çağın getirdiği bilgiye erişim asimetrisi, bu hiyerarşiyi yeniden üretmeye başladı. Derlememizin çeviriler kısmında yer verdiğimiz Arjun Appadurai’nin “Öteki Dünyalar ve Ötekilerin Dünyası” başlıklı yazısı, akademik ve entelektüel alemin içinde var olan Batı-Doğu hiyerarşisinin tarihsel arkaplanından yola çıkarak, günümüz dijital ortamındaki gelinen noktayı eleştirel ama umut etmeye olanak veren nüveler sunarak ele alıyor.

Facebook hesabınızda bir parti etkinliği daveti oluşturdunuz ve arkadaş listenizdeki kişilere etkinliğin davetini gönderdiniz. Ancak bir aksilik oldu, ya da diyelim listenizdeki belki de hiç yüz yüze karşılaşmadığınız bir kişi bu etkinlik davetini dünyadaki tüm Facebook kullanıcılarına açık hale getirdi. Siz partiye en fazla listenizin dörtte biri, diyelim ki 500 kişiden 125 kişinin geleceğini düşünürken, bir baktınız ki evinizin önünde metrelerce kuyruk oluşmuş. Böylesi bir distopik durumla 2012 yılında Hollandalı 16 yaşında bir kız karşı karşıya kalıyor. Bu distopya hayalken gerçek oluyor. Kitabımızın çeviri bölümünün ikinci yazısı, Andrej Zwitter tarafından yazılmış ve böylesi vakaların etiğinin nasıl oluşturulacağına dair bir kaygıya adanmış. Zwitter, bildik, geleneksel yollarla süregiden iletişim etiğinin tek başına bir kişi ve muhatabını ilgilendirebilecekken, dijital ortamda bu etiğin çok boyutlu düşünülmesi gerektiğinden hareketle yazısını kaleme alıyor. Yazarın yaratıcı sorgulamasına göre etiği yeni iletişim teknolojilerinin yol açabileceği iletişim kazalarını göz önünde bulundurarak yeniden gözden geçirmek gerekiyor.

Büyük veri, veri madenciliği, algoritmalar ve bu algoritmaların yarattığı ve yol açtığı fırsat ve handikaplar günümüzün en önemli konuları arasında yer alıyor. İnternette bıraktığımız ayak izleri, paylaştığımız kişisel veriler, gönüllü sunduğumuz görseller, e-postalarımız, ziyaret ettiğimiz mekânlar, tükettiğimiz gıdalar, aldığımız kıyafetler, takılar ve daha pek çok parametre, Google, Youtube, Facebook gibi küresel dijital şirketler tarafından büyük veri depolarında saklanıyor ve işleniyor. Bu işlenen veriler yoluyla her birimiz hakkında, kişisel profiller oluşturuluyor. Oluşturulan bu profiller hem özel şirketlere hem de hükümetlerin gizli servislerine bir şekilde veriliyor/satılıyor. Bu verileri kullanan şirketler, kişiye özel pazarlama teknikleri geliştiriyor. Örneğin siz bir siteden alışveriş yaptığınız zaman, o alışveriş yaptığınız siteyle alakası olmayan herhangi bir blog ya da haber sayfasında haber okurken dahi o elektronik mağaza sitesinin yanıp sönen reklamlarını görebiliyorsunuz. Hatta paranoyak olduğumuzu düşünebilirsiniz belki ama, akıllı telefonunuz yanınızdayken eşinize “şu alışveriş merkezine gidelim mi?” diye sormanızın üstünden iki dakika geçmeden sms kutunuzda o avm’de bulunan en az iki mağazadan indirim mesajları gelebiliyor. Bütün bunlar, algoritmaların etiğinin ne kadar önemli olduğunu ve kişisel verilerimizin uluorta kullanılmasının zihin haritalarımızın şekillendirilmesinde ne kadar hayati bir hale geldiğini açık biçimde gösteren örnekler.

iletisim-hakki-kapak-press

Bütün bu konuların ilk bakışta iletişim hakkı, ya da hak odaklı iletişimle doğrudan bir bağlantısı olmadığı düşünülebilir. Ancak rızamız olmadan üstümüze yığılan reklamlar, ziyaret ettiğimiz sitelerde karşımıza pat diye çıkan bannerlar, iletişim hakkımızın, sağlıklı bilgi edinme hukukumuzun pekâlâ ihlali olarak düşünülmelidir. Ayrıca sisteme girdiğimiz kişisel verilerden bizim rızamız olmadan oluşturulan algoritmalar aynı zamanda, karşılaşacağımız iş fırsatlarından tutun da hakkımızda verilen hukuki yargı ve değerlendirmelerin de içeriğini giderek belirler hale gelmiş görünmektedir. Derlememizin devamında yer alan “büyük veri incelemeleri” “algoritmaların etiği” FBI’ın sosyal ağlardan taleplerinin giderek artması gibi konuları inceleyen rapor ve yazılar bu konulara odaklanmış durumda. Bu konulardaki gelişmeleri ve bu gelişmelere verilen toplumsal, siyasal ve hukuksal tepkileri anlamadan iletişim hakkımızın nerede başlayıp nerede bittiğini anlamamız olanaksız görünüyor.

Bu derleme çalışmasının arkasında Alternatif Bilişim Derneği’nin 2017 tarihinde düzenlediği Yeni Medya Çalışmaları III. Ulusal Kongre’yi ithaf ettiği Özgür Uçkan’ın anısı da yer alıyor.  Temmuz 2015 yılında yitirdiğimiz Özgür Uçkan, bilişim teknolojilerinin özgür ve açık kaynak temelli kullanımı, bilgiye erişim hakkı, hak temelli yeni medya ortamları kullanımı için hem akademik üretim yapmış hem de aktivist olarak ilgili toplumsal eylemlerde başı çekmiştir. İfade özgürlüğü ve özgür internet, Uçkan’ın yaşamının en önemli mücadele alanını oluşturmuştu. Alternatif Bilişim Derneği’nin 2017 tarihinde düzenlediği Yeni Medya Çalışmaları III. Ulusal Kongresi’nde sunulan bildirilerden seçilen bu özel derlemeyi Uçkan’ın anısına ithaf ediyoruz. Bu derlemenin hak temelli tüm mücadelelerin dayanışması, kolektif üretim ve iş birliği zeminleri oluşturması,  özgür iletişim ve özgür internet doğrultusundaki ideal ve hedeflere katkı sunmasını dilerken, Uçkan’ın yaşamını bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Burada kısa bir notu da bu derlemeyi oluşturan bildirilerin seçilmesi sürecine dair düşmeli. Yeni Medya Çalışmaları III. Ulusal Kongresi süresince, Alternatif Bilişim Derneği ve kongre düzenleme komitesi üyeleri eşanlı süren oturumları takip ederek, dinledikleri bildiriler içerisinden Uçkan anısına hazırlanacak bir derlemede iletişim hakkı odağında bir araya gelebilecek özgün metinleri belirlediler. Bu bildirilerin sahipleri bu çalışmaya katkı vermeyi kabul etmeselerdi, elimizdeki bu çalışma da olmayacaktı. Yazarlara uzun hazırlık sürecine yönelik sabırları ve editoryal süreçteki işbirlikleri için teşekkür ederiz. Bu derlemede bir diğer emek yoğun katkı da Türkçeye çevrilmesi için seçilen metinlerin gönüllü çevirilerini üstlenen akademisyenlerin görünmez ve özverili emekleridir. Telif hakkının alınmasından titiz çevirinin gerçekleşmesine değin tüm süreç gönüllü desteği ile gerçekleşti. Tüm çevirmen arkadaşlara ve tüm metinlerin şekil şartlarına uygunluğunu kontrol için son okumalarını yapan vakfımızın genç stajyeri Öyküm Keskin’e teşekkür ederiz.

Ayrıca ömrünü araştırmacı gazeteciliğe adamış Uğur Mumcu adına ve anısına kurulan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın bünyesinde yer alan um:ag Vakfı Yayınları’nda oluşturduğumuz Medya ve Gazetecilik Dizisi’nin ikinci kitabı olarak hazırladığımız bu derleme, aynı zamanda Mumcu’nun benimsediği demokrasi, gazetecilik ve çağdaş değerlere de katkı sunacaktır. um:ag Vakfı Yayınları’nın sadık okuyucularıyla bu konulara ilgi duyan tüm okuyuculara keyifli okumalar dileriz.”

Tezcan Durna, Mutlu Binark, Günseli Bayraktutan

Ekim 2018-Ankara

                                                          

 


Amerikalıların Facebook’dan Ayrılmasının 10 Sebebi

Ocak 18, 2019

Yazar: Naveed Salah M.D., M.S.

Özetleyen: Şule Karataş Özaydın, H.Ü.İletişim Fakültesi Ar.Gör.

Yayın Tarihi: 15 Ocak 2019

Link: https://www.psychologytoday.com/intl/blog/the-red-light-district/201901/10-reasons-why-americans-are-unfriending-facebook

Pew Araştırma Merkezi’nin yaptığı çalışma, gün geçtikçe daha fazla insanın Facebook’dan ayrıldığını ortaya koydu.

Sosyal medya platformlarının kullanım amaçlarına bakacak olursak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: İş için LinkedIn hesabına ihtiyaç duyuyoruz. Dünyadan haber alabilmek için Twitter’dayız. İçimizdeki meraklı bizi Snapchat ve Instagram’a sürüklüyor. Yaratıcı tarafımız Pinterest’te ortaya çıkıyor. Peki ya Facebook? Bugünlerde pek çok insan neden Facebook’da olduklarını sorguluyor.

Pew Araştırma Merkezi’nin son yaptığı çalışma, yetişkin Amerikalıların %42’sinin Facebook’dan uzaklaştığını ortaya koydu. Öyle ki bu insanlar haftalarca Facebook hesaplarını ziyaret etmiyorlar. Dahası Amerikalıların %26’sı akıllı telefonlarından uygulamayı silmişler.

Facebook’un bu zayiatının olası sebeplerini şu 10 başlık altında toplayabiliriz.

  1. Yalan haberler. Çevrimiçinde okuduğumuz her şeye güvenmemeliyiz, ve yalan haberler dikkatimizi dağıtıyorlar. (Yalan haberler doğrulanamayan, tutarlı ve şeffaf olmayan haberler olarak tanımlanmaktadır). Facebook yalan haberlerin ortaya çıkması ve yayılması için uygun bir ortam sağlıyor. Ocak 2019’da Science Advances’da yayınlanan bir makalede Andrew Guess ve arkadaşları, 65 yaş ve üzeri Facebook kullanıcılarının 2016 yılında gerçekleşen başkanlık seçimleri sırasında gençlere oranla 7 kat daha fazla yalan haber paylaştıklarını ortaya koydu. Bu sonuç muhafazakar Facebook kullanıcıları için de geçerlidir. Şöyle ki 2016 başkanlık seçimleri sırasında yalan haberlerin çoğunluğu Trump destekçileri tarafından yayıldı. Son not olarak bazı kullanıcılar siyasi haberleri okumaktan topyekun bıkmış olabilirler.
  2. Aşırı yüklenme. Facebook gün içinde çok fazla bildirim ve mail gönderir. Facebook’un bu ısrarcı uygulamaları ters tepmiş olabilir. Bununla birlikte, aslında nefret ettiğiniz birinden arkadaşlık teklifi almak rahatsız edici olabilir. Ayrıca sadece bir kere gördüğünüz birinin doğum günü bildirimi sinir bozucu da olabilir. Dahası rastgele gelen arkadaşlık istekleri… Kim bu insanlar?
  3. Hiç kimse sosyal medya kullanırken kendini kötü hissetmek istemez. Fakat 2012 yılında Hui-Tzu Grace Chou ve Nicholas Edge tarafından yapılan bir çalışmada Facebook’da başkalarının fotoğraflarına ve vidolarına bakan insanların kendi hayatlarını bu insanlarla kıyasladıkları ve daha mutsuz oldukları görülmüş.
  4. Alakasız içerik. Facebook’da yer alan içeriklerin büyük çoğu ilgimizi çekmeyebilir. Örneğin, uzaktan akrabanızın çocuğunun mezuniyet balosuna giderken limuzinin önünde çekilmiş fotoğrafı sizin için ne kadar önemli olabilir ki? ya da bir başkasının ördek-surat selfiesinin?
  5. Ürpertici reklamlar. Facebook’un niçin belirli zamanlarda belirli reklamları önünüze çıkardığını hiç merak ettiniz mi? Bu oldukça kişisel, tuhaf ve ürpertici görünüyor değil mi? Bu reklamlar yüzünden, bir grup insan Facebook’un onları gözetlediğini düşünüyor.
  6. Ekstra zaman. Facebook’da daha az zaman geçirmek gerçek yaşam aktivitelerine daha fazla zaman ayırmamızı sağlar. Facebook ders çalıştığımız, spor yaptığımız, hobilerimizi gerçekleştirdiğimiz ve arkadaşlarımızla geçirdiğimiz çevrimdışı zamanımızdan çalıyor.
  7. Cambridge Analytica, milyonlarca Facebook kullanıcısının verilerini topladığı ve sonrasında bu verilerin 2016 başkanlık seçimlerinde Trump lehine kullanılmasına yol açtığı gerekçesiyle manşetlere taşındı. O sırada Facebook, Cambridge Analytica’nın siteye reklam vermelerine izin verdiklerinden dolayı aldatıldıklarını iddia etti. Fakat olan olmuştu. Bazı kullanıcılar Facebook’a olan güvenlerini kaybettiler.
  8. İlişki katili. 2015 yılında yaptıkları çalışmada Ron Hammond ve Hui-Tzu Grace Chou Facebook’da geçirilen süre ile yakın ilişki kalitesi arasında negatif korelasyon olduğunu ortaya koydular. Diğer bir ifadeyle, araştırmaya göre Facebook kullananlar aşk hayatlarında daha az mutlular.
  9. Milenyum kuşağı ilgisini kaybetti. Facebook herkese açık bir sosyal medya platformu. Ebeveynler, amcalar, teyzeler, büyük anneler, büyük babalar ve öğretmenler dahil herkese hitap ediyor. Bu durum da milenyum kuşağı için sorun teşkil ediyor. Genç bir kullanıcı Facebook’da kişisel bir şey paylaştığında, bu paylaşımın ebeveyn, akrabalar ya da herhangi bir otorite figürü tarafından görülme olasılığı çok yüksek. Bu sebepten dolayı genç insanlar özellerini paylaşmak için Snapchat ya da Instagram gibi yetişkinlerin daha az kullandıkları uygulamaları tercih ediyorlar.
  10. Başkaları için yaşamak. Bazı kullanıcılar Facebook’da başkalarının gönderilerine sürekli maruz kalmaktan dolayı başkaları için yaşadıkları hissine kapılıyor ve bu durumdan şikayet ediyorlar. Bu insanlar başka insanların hayatlarını yaşamak yerine kendi hayatlarını yaşamak için Facebook’dan ayrılmış olabilirler.

 

 


Yeni Medya Çalışmaları IV. Kongre Katılım Çağrısı  

Ocak 15, 2019

 

ymk-4_banner_300x250px_2 copy

Soğuk Savaş sonrası küreselleşme söylemi refah ve barışın dünyaya egemen olacağı iddiasındaydı. Küreselleşme ile birlikte sınırlar ortadan kalkacak ve devletler arası siyasal anlaşmazlıklar önemlerini yitirecekti. Bu iyimser tabloda, medya ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin siyasal katılım, karşılıklı etkileşim ve kozmopolitanizmi destekleyeceği varsayılıyordu.

Bugün geldiğimiz noktada ‘mutlu küreselleşme’ anlatılarının miadını doldurduğunu görüyoruz. Yaşadığımız büyük gerilemede küresel ölçekte ırkçı, ayrımcı ve otoriter hareketlerin iktidara yürüdüğüne şahit oluyoruz. Kendi coğrafyamızda da durum pek farklı değil. Bu süreçte, dijital teknolojilerin, vaat ettikleri cenneti sunmak bir yana, toplumsal cinsiyet, etnik kimlik, sınıf ve bölgesel eşitsizlikleri pekiştirdiğini ve artırdığını gözlemliyoruz.

Neoliberalizmin hâlihazırda güvencesizleştirdiği emek süreçleri, üretim sürecinde kullanımı giderek artan robotların ve yapay zekanın tehdidi altında. Yine dijital teknolojilerin, yankı odalarını dijital ortamda yeniden üreterek ve seçmenleri manipüle ederek demokratik süreçleri ne denli zayıflattığını 2016 ABD seçimleri ve Cambridge Analytica örneklerinde görmüş olduk. Sosyal medya platformlarını sorgulamadan kullanan bireylerin algoritmaların yarattığı yankı odalarından çıkabilme olanakları araştırılmalıdır. İlk bakışta, bunun, siyasal/ekonomik örgütlenme ve haklar temelli kullanıcı arayüzeyi tasarımları ile gerçekleşebileceği söylenebilir.

Kullanıcıların veri okuryazarlığı ve dijital becerileri düzeyindeki ve yurttaşların sosyal sermayesine paralel gelişen teknik sermayesindeki farklılıklar nedeniyle eşitsizlikler pekişmekte ve derinleşmekte. Bu durum, ayrıcalıkların oluşmasına ve “kazanan-kaybeden” çatışmasına neden olmakta. Paul Gilroy’un oldukça yerinde tarifi ile “Batı Batı olarak kalırken, dünyanın geri kalanı da geri kalan” olarak yeniden konumlanıyor. Hiç şüphesiz Batı kaynaklı küresel güçlere, alternatif küreselleşme söylemi ile müdahil olmaya çalışan, ama demokrasi kültürü bağlamında yurttaş katılım pratikleri tartışmalı olan, Çin, Hindistan gibi Asya’dan müdahaleler de söz konusu. Dijital teknolojilerin yarattığı muazzam ekolojik yıkımı göz ardı etmek imkânsız. Hızına hayran olmaktan kendimizi alamadığımız dijital cihazların üretim ve geri dönüşüm koşulları düşünüldüğünde, Kuzey ve Güney ülkeleri arasındaki sömürgeci döneme uzanan eşitsizliklerin 21. yüzyılda farklı ilişkiler ve ağlar örerek ilerlediğini görmek mümkün. Bu bağlamda aşağıda sıralanan sorular ve sorun alanları belirgin biçimde öne çıkmaktadır:

  • Eşitsizliğin yenisi olur mu? Geleneksel eşitsizliklerin (toplumsal cinsiyet, sınıf ve etnisite başta olmak üzere) yeni olana/dijitale evrilmesi, dijitalle buluşmasının koşulları ve örnekleri nelerdir?
  • Yeni eşitsizliklerle mücadele yöntemleri ve örnekleri nelerdir?
  • Küresel ve yerel düzeyde dışlanma, eşitsizlik ve yoksulluk bağlamında dijital/yeni eşitsizlikler eğitim, kültür, ticaret vb. alanlarda makro ve mikro düzeylerde ne getiriyor?
  • Yeni eşitsizlikleri tartışma ve analiz etme noktasında mevcut ve gelecek yönelimler, yöntemsel yaklaşımlar ne/neler olabilir?
  • Veri eşitsizliği ve algoritmaların yarattığı eşitsizlikler nasıl aşılabilir? Bunun için nasıl bir tekno-kültürel politika geliştirmeliyiz? Tarafları ve eyleyicileri kimler olmalıdır?
  • Kuzey-Güney ayrışmasına neden olan Endüstri 4.0, yapay zekâ, artırılmış gerçeklik kavramları, ne tür yaratıcı üretimlere ve sürpriz gelişmelere etki edebilir? İnsan ve insan olmayan aktörlerin bu bağlamdaki rolü ne olabilir?
  • Dijital teknolojiler bir yandan bilgi verme ve alma süreçlerinde muazzam avantajlar sağlarken, diğer yandan bilginin niteliğinde ve etkisinde ne gibi değişiklikler yaratıyor?
  • Yeni eşitsizlikler, yeni haber üretim ve haber alma pratiklerini ne şekilde etkiliyor?
  • Yeni eşitsizliklerle teknolojik atıklar ve çevre arasındaki ilişkinin bugünü ve yarını nasıl anlaşılmalıdır.

Kimler katılabilir?

Yukarıda sıralanan başlıklar ve bu başlıklarla ilgili diğer konularla ilgilenen her alandan tüm araştırmacılara ve alanda çalışan uzmanlara açıktır.

Etkinlik Takvimi

Bildiri Özeti Gönderme Son Tarih: 1 Nisan 2019

Kabul Edilen Bildirilerin İlanı: 1 Haziran 2019

 

 


#TBT Üzerine Deneme 4: #TBT Üzerinden “Ben” ve TBT Paylaşımı

Ocak 15, 2019

Yazan: Naz Önen, Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi Araş. Gör.

Genel anlamda #tbt paylaşımlarını pek kullanmayan bir sosyal medya kullanıcısı olarak #medyamuhasebesi etiketli bir içerik oluşturmak benim için oldukça zorlu bir süreç yarattı. Paylaşmak istediğim içeriğin 5-10 yıl geçmişe ait olmasının gerekliliği, istemsizce beni o döneme, o dönemde olduğum kişiye götürdü. Bu durum, bir anlamda geçmiş ve güzel günleri hatırlamaya ve yeniden içerik üretmeye imkan tanıyan nostaljik bir duygu yaratsa bile; bir yandan da içeriğin ait olduğu dönemi, gelişme çağının vermiş olduğu sancıları ve günümüzde artık iletişim kurmadığım insanları hatırlatıyor oluşuyla da biraz zorlu bir durum doğurdu. Bu farkındalığın yanı sıra, sosyal medya platformlarını kullanma pratiklerim, “bio” kısımlarından kendimi sanal kitlelere nasıl tanıtıyor olduğum ve içerik paylaşımlarımı nasıl şekillendirdiğim üzerine özdüşünümsel bir süreç deneyimledim. Bu metinde, süreç hakkında yaşadığım deneyimleri aktarmaya çalışacağım.

Nasıl bir fotoğraf paylaşmak istediğimden emin olamadığım için, facebook sayfama yıllar öncesinde yüklemiş olduğum albümlerde biraz gezindim. Facebook’un ilk açıldığı yıllardan beri bir şekilde kullanıcı durumundayım ve 2008 yılından beri her yıl içerik paylaşmak ve fotoğraf yüklemek için bu platformu kullanıyorum. Bu bağlamda facebook benim için son güncellemelerde de adlandırıldığı üzere bir “zaman kapsülü” görevi görüyor ve geçmişe dönük olayları, yüzleri, yerleri hatırlamak için kimi zaman dönüp baktığım yer kendi facebook sayfam oluyor.

#Tbt paylaşımına uygun içeriği bulmak adına facebook sayfasında gezindim, ilgimi çeken birkaç fotoğrafı telefonuma kaydettim, buradan sonra içlerinden hangisini paylaşacağıma karar vermek kalıyordu. Aslında en zor kısım da buydu. Fotoğrafların tamamı geçmişe ve o zaman olduğum kişiye dair bir anlatı sunuyordu ancak bu anlatı ve benlik temsili son yıllarda oldukça değişmişti ve şimdiki sosyal medya içeriklerimde inşa ettiğim ve devamlılığı için bilinçli ve ya bilinçsiz içerik üretmekte olduğum anlatı, geçmişteki anlatıya benzer izler taşımakla beraber daha steril ve yapılandırılmış haldeydi, Humphreys’in de belirttiği gibi #tbt’nin zorlayıcı ve keyifli yanı da tam da bu geçmiş ve bugün arasındaki farkı yansıtıyor oluşuydu. [1] Bir anlamda, önceden daha “arkadaşça” olduğuna inandığım sanal çevrem ile rahatça bir takım içerikleri paylaşırken daha az filtrelemeye ihtiyaç duyuyor ve daha açık sözlü olarak kendimi ifade edebiliyordum. Ancak güncel sanal çevremdeki insan çeşitliliği, farklı ilgi alanlarından tanıştığım insanlar ve çeşitli meslek ile yaş gruplarının biraradalığı ile şekillenen farklı bir yapının varlığını hissediyorum. Belki Medya Muhasebesi tam da burada devreye giriyor; “Bu içerik uygun olur mu?”, “İnsanlar nasıl karşılarlar” gibi sosyal endişeler ile “Ne güzel zamanlardı”, “Ne çok gezmiştik” gibi nostaljik ve bir nevi kendini ifade etme ihtiyaçları arasında gidip gelen bir muhakeme zinciri. Humphreys[2] için #tbt komik olanlarla, geçmişle dalga geçebilmekle ve değişimi kabullenmekle alakalı bir durum olmasına rağmen belki ben hala öznellik inşası aşamasında ve çeşitli değişimleri yaşayan bir evredeyim, geçmişteki anılarla alay edebilecek ve daha keyifle hatırlayacak yaşlara gelmem için belki de biraz daha zaman geçmesine ihtiyaç duyuyorum.

 

tbt - naz Önen - 1

Lise yıllarına ait bir fotoğrafı kullanarak #tbt paylaşmanın bir diğer zorluğu da; o dönemi birlikte geçirdiğim insanlar ve sadece sosyal medya platformlarından sanal bağlar ile bağlantılı ve birbirimizden haberdar görünüyor olmanın ardında yatan ve yıllara direnmeyi başaramayıp yakınlık hissini yavaş yavaş kaybetmiş olan arkadaşlıkların sanal yanılsamanın farkındalığı oldu. #tbt etkiletiyle fotoğrafı paylaştığımda, yılbaşına yaklaştığımız bir dönemde olduğumuz için, 2010 senesine girdiğimiz yılbaşı sabahı çekilmiş bir fotoğraf seçtim. Fotoğrafın açılaması da şöyleydi: #TBT 🎸 Merhaba #2010 🎄 #MedyaMuhasebesi. Bu fotoğraf, yılbaşını ilk defa arkadaşlarımla kutladığım gün çekilmişti, o dönemin popüler konsol oyunlarından biri olan guitar hero adlı oyunun gitar eklentisi da elimdeydi, kalabalık bir grup halinde arkadaşımızın evinde kutlanmıştı. Bu fotoğraf ve aile dışında kutlanan bir yılbaşı, öznelliğimizin ve kendi kimliğimizin inşası ile ilgilendiğimiz o dönemler için büyük bir meseleydi ve bir anlamda bu fotoğraf bağımsızlığın ifadesiydi. Bu açıdan bakılınca, gençlik döneminde verilen tüm emekler aslında bu “bağımsızlık” için verilen bir savaştı; öznenin kendi alanını ve kendililik temsilini inşa etme dönemi; #MedyaMuhasebesinin en kritik zamanları, sanal ortamdan ben buyum, böyle şeyler seviyorum, böyle yerlere gidiyorum deme sorumluluğunun oluştuğu dönemlerdi.

Bu fotoğraf; o günü, o döneme ait paylaşımlarımızı ve arkadaşlıklarımızı hatırlatıyordu, fotoğrafın altına yorum yazan arkadaşlarım da o akşamı hatırlatacak bazı şeyler yazmıştı, ancak sosyal medyadan bu diyaloğu kurmanın ötesine geçemeyen arkadaşlığımız o günlerdeki gibi değildi ve bu durumu fark etmek de biraz üzücü oldu. Eski arkadaşlıkların devamlılığı ve kimi zaman akrabalarla da paylaşımlar aracılığıyla takipleşiyor olmak ve haberdar olmak durumu benim için biraz illüzyon; yanılsama. Bunun sebebi de sanal ortamda birbirimizin hayatlarından haberdar gibi hissettiğimiz yakın çevremizle aslında yüz yüze diyaloğumuzun ve duygu durumlarımızın farkındalığının oldukça az olması, ancak sosyal medya aracılığıyla –bağlantılı- olma halinin bizi bir noktada birbirimizin hayatlarından haberdar gibi hissettirerek iletişim kurma ve görüşme ihtiyacını bir nebze gideriyor oluşu. Humphreys her ne kadar iletişim alışkanlıklarının tamamıyla değişmediğini, sadece formunun dönüştüğünü söylese de bazı teknolojilerin çeşitli pratikleri yok ettiğini de unutmamak gerekiyor. Aylarca, yıllarca görmediğimiz dostlarımız ve akrabalarımız her ne kadar “seni takip ediyorum, neler yaptığınızı izliyoruz, internetten görüyoruz” deseler de belki kendi hayatlarımızı bir televizyon kanalı gibi canlı yayına çevirmektense, o içerikleri üretmenin arka planında taşıdığımız endişeleri, sıkıntıları ve heyecanları sevdiklerimizle paylaşmaya ve detaylıca ifade etmeye gereken vakti ayırabilsek.

Üçüncü olarak zorlandığım nokta ise fotoğrafın içeriğine karar vermek oldu. Günümüzde Humphrey’in de belirttiği gibi #tbt’nin kullanım alanı sosyal medyada popülerliği arttırmak olabilir, takip ettiğim çevreden gördüğüm kadarıyla da en çok #tbt’lenen şeyler genellikle yurtdışı seyahatleri oluyor. Bu içerikler genel anlamda kıymetli, çünkü ülke dışında geçirilen zamanın, yeni deneyimlerin, coğrafyalara ve kültürlere tanıklığın birer kanıtı niteliğindeler. Çoğu kez yurtdışına gitmiş, festival ve ya dil okulu gibi etkinliklere katılmış olmama rağmen bunları yeniden paylaşmak konusunda çoğu zaman tereddüt yaşıyorum. Bunun sebebi sanıyorum ki yıllar içerisinde biraz daha mütevazi bir hayat tarzı benimseme yolunda ilerliyor olmak ve başarılarımın çoğunu kendim elde etmek arzusu. Bu nedenle örneğin ailemin desteklediği ve dil okulu için gittiğim bir ülkenin fotoğrafını paylaşmak yerine film çekmek için ve daha önce çektiğim bir kısa filmin gösterimine katılmak için yer aldığım bir film festivalin olduğu ülkeden bir şeyler paylaşmak sanki benim adıma daha iyi konuşuyor gibi hissediyorum.

tbt - naz Önen - 2

#Tbt içeriği sürecini paylaşmayı düşünürken, Instagram sayfamda yer alan Bio kısmındaki içerik de bana bir hayli yabancılaşmaya başladı; instagram kullanmaya başladığım liseden, bugün devam etmek olduğum doktora programına kadar her eğitim basamağının burada yer alması bir anda gözüme fazla kalabalık ve fazla akademik geldi. Bu platformu akademik çalışmaların yer aldığı konferans ve sempozyum gibi etkinliklerden çok, sanatsal çalışmalar, arkadaşlar ve tatil gibi içeriklerle dolduruyordum. Takip ettiğim insanlar yıllar boyunca tanıdığım yakın çevrem, süreç içerisinde tanıştığım alandaki insanlar ve iş arkadaşlarımdı ancak instagram’ın ( genellikle insanların burçlarını temsil eden emojilerle, özlü sözlerle ya da kimin karısı – kocası – annesi olduğuna dair bilgilerle doldurduğu) bio kısmını bir CV gibi kullanmanın, platformun amacına çok uygun olmadığını hissettim. Bu nedenle, dönem başında güncellemiş olduğum bio kısmını düzenleyerek “Dreams, Memories, Adventures” yazan ve üç tane emojinin yer aldığı kısa hale getirdim. Hatta süreç içerisinde önce bu mottoyu üç farklı emojiyle kullandım, sonrasında değiştirdiğim son halini aldı. Bu şekilde bir anlamda kendime ve sayfamı takip eden kullanıcılara farklı bir izlenim yaratabileceğimi düşünüyorum. Zaten alt kısımda portfolyo içeriğinin yer aldığı bir behance sayfasının linkli yer alıyor, bu link mail adresimin imza kısmında da yer alıyor ve bu kısmı kaldırmadım; bu sayede portfolyo içeriğimi sürekli güncel ve görülebilir tutarak bu kitlerle iletişimi koruyor olabilirim.

tbt - naz Önen - 3

Süreç boyunca yalnızca bir #tbt paylaşımı yapmanın ötesinde, #tbt’nin doğası ve gereği üzerine düşünmek, sosyal medya sayfalarındaki profillerle nasıl bir öznellik kurduğumuz üzerine düşünmek, “bio” denen, belirli bir karakter sayı aralığıyla kısıtlanmış alana sığacak bir kendililik temsili yaratmak ve geçmiş ile günümüz arasında sanal izler aracılığıyla nasıl bir anlatı kurulduğu üzerine fikir yürütme fırsatı edindim. Aslında, medya muhasebesi tıpkı Humphreys’in[3] de önerdiği gibi geçmişte yarattığımız izler ve bugün olduğumuz kişi arasında bir uzlaşı kurma meselesi ve geçmiş ile bugünün kesimi, deneyimler ve hatıralar arasında ve kendimiz ile etrafımızdaki dünya arasında bir denge kurulması gerekli. Açıkçası, bu süreç düşünsel anlamda beni beklediğimden daha fazla meşgul etti; öznellik, temsil ve imge üzerine düşünmemi sağladı ve oldukça besleyici bir etkinlikti.

Kaynak:

Humphreys, Lee. The Qualified Self Social Media and the Cataloging of Everyday Life. MIT Press, 2018.

Son Notlar:

[1] It is the difference between then and now that makes #TBT funny and socially compelling. (Humphreys, 163)

[2] We can laugh at the photos of faces we made, haircuts we had, and clothes that we wore in our past because we don’t have them anymore. We’ve changed; we’ve grown older. We can laugh at ourselves, so that others can laugh with us. (Humphreys, 165)

[3] Media accounting is about reconciling our sense of selves with the traces we create or have created in the past. The juxtaposition between then and now or between trace and experience must come to some equilibrium. We need to understand and make sense of our media traces. They need to align with our understanding of ourselves and our understanding of the world around us. (Humphreys, 165)


#TBT Üzerine Deneme 3: FOTOĞRAFLAR ARACILIĞIYLA NİTELİKLİ BENLİĞE BAKMAK: GEÇMİŞLE ŞİMDİNİN BULUŞMASI OLARAK #TBT

Ocak 15, 2019

Yazan: Pelin Tokatlı, Hacettepe Üniversitesi, SBE. Yüksek Lisans Programı

“Fotoğraf ölümlülerin envânteridir”                                                                                     (Sontag, 2011:86).

Fotoğraf, yapısı gereği geçmişe; geçmişteki “o an”a yaptığı vurguyla hatırlama ve hatırlatma pratiklerimizin en çarpıcı nesnelerinden birisidir çünkü fotoğrafın bellekle ya da belleğin fotoğrafla kurduğu ilişki Pierre Nora’nın ifadesiyle somuta, uzama, harekete, imgeye ve nesneye kök salmıştır (Nora, 2006:19). Bu nedenle “hey gidi günler hey!” deme biçiminin bir göstergesi olarak aile ve dost meclislerinde ortaya çıkarılan, sayfaları karıştırılan ve geride kalan zaman üzerine konuşma imkânı sunan fotoğraf albümleri geçmişe uzanan bir köprü olarak yaşanmışlığın hem tanığı hem de kanıtıdır. Susan Sontag’ın ifade ettiği gibi, fotoğraflar insanlara, tersi kanıtlanamaz bir şekilde orada ve hayatlarının belli bir yaşında olduklarını gösterir; bir an sonra dağılmaya, değişmeye ve bağımsız varlıklarını sürdürmeye devam edecek olan kişilerle şeyleri bir araya getirir (Sontag, 2011:86). Gündelik yaşam pratiklerimiz yeni medya araçlarıyla çevrelendikçe dijital uzam gündeliğin olağan akışında daha fazla yer kaplamakta, fotoğrafların kişilerle şeyleri bir araya getirme özelliği de dijital uzama yayılmaktadır. Cüzdanlarda taşınan, çerçevelenip duvara asılan ya da albümlerde bir araya getirilen fotoğraflar zamanın ruhuna uygun olarak dijital uzamın arşivlerine, cep telefonlarına ve sosyal paylaşım ağlarına taşınmaktadır.  #ThrowbackThursday’in ya da daha bilindik haliyle #TBT’nin sosyal paylaşım ağları aracılığı ile giderek popülerleşmesi bu yansımanın bir parçasını oluşturmaktadır. Bu bağlamda dijital uzam sadece içinde bulunulan zamanı değil fotoğraflar aracılığı ile kurulan nostâljiyi de kutsallaştırmaktadır. Susan Sontag’ın deyimiyle; fotoğraflar geçmişi, geçmiş zamana bakmanın genellenmiş bir pathos’uyla tarihsel yargıları zararsız hale getirmek ve ahlâki ayrımları birbirine karıştırmak suretiyle, müşfikçe bakılan bir nesneye dönüştürürler (Sontag, 2011:87). Bu nedenle; geçmişe bakmanın bir aracısı olan fotoğrafların tüketilebilir bir nesneye dönüştürülerek dijital uzama nasıl tezahür ettiğini açıklayabilmek için sosyal paylaşım platformlarında, özellikle de Instagram’da, #TBT etiketi ile yapılan paylaşımları göz önünde bulunduracağım. Böylelikle geçmişin fotoğraflar aracılığı ile günümüze yeniden nasıl çağrıldığını ve geçmişin hangi yönlerinin ön plana çıkarıldığını açıklamaya çalışacağım bu süreçte çalışmayı özdüşünümsel bir perspektiften ele alacağım için Instagram’da #TBT ve #medyamuhasebesi etiketi ile paylaştığım fotoğraflar üzerinden bir tartışma yürüteceğim.

Lee Humphreys, medya teknolojilerinin insana ne yaptığı değil insanların medya ile ne yaptıklarına odaklandığı The Qualified Self (2018) kitabında ele aldığı medya muhasebesi kavramını yaşamlarımızı ve çevremizdeki dünyayı belgelememize ve daha sonra kendimize ve başkalarına sunmamıza olanak sağlayan medya pratikleri olarak tanımlamaktadır. Lee Humphreys bu tanımdan yola çıkarak insanların diğer kişilerle paylaştıkları metin, video ve imge gibi medya pratiklerinin teknoloji aracılığı ile kurulan sosyal inşayı anlamada merkez öneme sahip olduğunu vurgulamaktadır (s.23-24). Bu nedenle insanların dijital uzamda kurdukları sosyal inşayı anlamaya ve açıklamaya çalışmanın bir yolu; yeni medya araçları ve sosyal ağlar aracılığıyla yapılan paylaşımların izlerini takip etmekten geçmektedir. Dijital uzamda -özellikle fotoğaflar aracılığıyla- yapılan paylaşımlar kişinin orada bulunduğunu ya da o eylemi gerçekleştirdiğini ilan etmesinin yanı sıra paylaşımı yapan kişinin duygusu, düşüncesi, beğenisi ve\veya kültürel artalanıyla yakından ilgilidir. Çünkü dijital uzamda yapılan herhangi bir paylaşım kişinin içselleştirdiği bir dışavurumudur. Bu dışavurum kişinin benlik anlatısı ve benlik sunumuyla yakından ilgili olmakla birlikte Oya Morva’nın ifade ettiği gibi, fiziksel dünyanın somut bir bedene sahip bireyi ile ilişkili olarak ele alınabilir (Morva, 2016:43). Dolayısıyla, denilebilir ki dijital uzamdaki benlik temsili, çoğunlukla gündelik hayattaki benliğimizin bir yansımasını içermektedir. Benlik sadece şimdiki zaman ile kurulan bir gerçeklik olmanın ötesinde geçmiş yaşantımızın da izlerini taşımaktadır. Bu nedenle Lee Humphreys’in The Qualified Self kitabında ele aldığı alt başlıklardan birisi olan ve bu yazının da ana temasını oluşturan #TBT etiketli paylaşımlar da insanların geçmiş yaşamlarıyla birlikte çevrelerindeki dünyayı da belgelemelerine izin verdiği için medya muhasebesi tartışmasının merkezinde durmaktadır.

Lee Humphreys sosyal medyadaki tüm popüler etiketler gibi #TBT’nin de sosyal medya gönderilerinde popülaritesini arttırmak isteyen kişiler tarafından kullanıldığını (Humphreys, 2018:163) ileri sürmektedir. Her perşembe #TBT etiketi ile arşivlerden gün yüzüne çıkarılan bebeklik, çocukluk, gençlik ya da yakın geçmişimize ait fotoğraflar; arşivin taranması, en çarpıcı fotoğrafın seçilmesi ve #TBT etiketinin yanına açıklayıcı cümlelerin yazılarak takipçilerle paylaşılması ortak bir ritüeli paylaşma duygusuyla yakından ilgilidir. Sosyal paylaşım ağlarında popülariteyi arttırmanın yolu sadece #TBT etiketi ile sıradan bir fotoğraf paylaşmaktan ziyade en çok beğeniyi alacak ya da üzerine en çok konuşulacak fotoğrafı paylaşmaktan geçmektedir. İçselleştirilmiş bu seçim bizim beğeni ve zevklerimizle bağlantılı olarak artalanda Roland Barthes’ın studium ve punctum kavramına denk gelen bir seçim sürecini içermektedir. Camera Lucida (2016) isimli kitabında Barthes; fotoğrafta saptadığı bu iki ögeden ilki olan studium’u hevesli ama özel keskinliği olmayan tutkudan yoksun olarak tanımlarken; ikinci öge olan punctum’u ise studium’u kıran ya da delen yaralanmalar, duygulanmalar ve etkilenmeler olarak tanımlamaktadır (s.39-40). Bu nedenle #TBT etiketi ile geçmişin dehlizlerinden özenle şeçilip çıkarılan her fotoğraf; bakanı delen, çarpan ve çatlaklarından duygu fışkıran bir tür yaralanmayı yani o anın ruhuna ve hissiyatına bağlı olarak yüzlere, hareketlere, mekânlara ve eylemlere sirayet eden bir punctum’u içermektedir. Dolayısıyla gün yüzüne çıkarılan her fotoğraf nostâljik bir hatırlama pratiği olmanın yanı sıra bir duygulanım sürecini de içermektedir. Geçmişe, geçmişin ruhuna gevşek bağlalarla bağlı olan bu fotoğraflar şimdinin duygulanımıyla yeniden inşa edilen bir anlatıya dönüşmektedir. Geçmiş bir andan çekip aldığımız mutlu bir güne ait fotoğraf şimdinin gerçekliği içerisinde özlemle karışık bir duygusallığa bürünebilir ya da ergenlik izlerini taşıyan bir fotoğraf o an olduğu gibi utanç verici olmanın ötesine eğlenceli bir hale dönüşebilir. Dolayısıyla her fotoğrafın hikâyesi vardır. Hikâye, fotoğrafın çekilmesiyle fotoğraf karesine hapsedilir. Bu fotoğraflar, dijital uzamda yeniden dolaşıma sokulduğunda fotoğrafa yeni bir hikâye eklenir. Bu nedenle ilk hikâye sürekli güncellenir, yenilenir ve biçim değiştirir. #TBT de bu dönüşüme aracılık eden en kestirme yollardan biridir. Fotoğrafı bu etiketle dolaşıma sokmamız her defasında bizi çarpan, delen yeni bir punctumla temas ettiğimiz anlamına gelir. Beğenme, beğenilme ya da popüler olma amacıyla en çarpıcı fotoğrafa başvurulur. #TBT sadece geçmişi anımsama, hatırlatma ya da bir zamanlar buradaydım, böyle görünüyordum ve hissediyordum demenin ötesinde hem bizi hem de o fotoğafa bakan diğer kişileri çarpacak, duygulandıracak, geçmişe götürecek ya da bugünü yeniden düşündürecek kadar etkili olmasından geçmektedir. Humphreys’in ileri sürdüğü nitelikli benlik, izlerimizi deneyimlerimizle uyumlu hale getirmek ve kim olduğumuzu tekrar gözden geçirmek için deneyimlerimizi ve benlik duygumuzu anlama anlayışımızla uzlaştırmayı içerir (Humphreys, 2018:165). Dolayısıyla #TBT etiketi ile Instagram’da paylaştığımız her fotoğraf da nitelikli benlik olarak içelleştirdiğimiz ve kendimizi var ettiğini düşündüğümüz deneyim ve benliğimiz arasında kurduğmuz bir uzlaşı, bir (yeniden) inşa sürecidir. Bu süreç her eylemle yeniden anlam kazanan, benliğimize gömülü, içselleştirdiğimiz ve içerisinde görünenden çok daha fazla anlam barındıran bir pratiktir.

KAYNAKÇA

Barthes, R. (2014) Camera Lucida: Fotoğraf Üzerine Düşünceler. İstanbul: Altıkırkbeş.

Humpreys, L. (2018) Qualified Self: Social Media and the Accounting of Everyday Life. Boston: The MIT Press.

Morva, O. (2016) “Ben Kendim ve Dijital Benliğim: Dijital İletişim Çağında Benlik Kavramsallaştırması”, Dijital Kavramlar, Olanaklar, Deneyimler. Der. N.Timisi, İstanbul: Kalkedon. 41-62.

Nora, P. (2006) Hafıza Mekânları. Ankara: Dost Kitabevi.

Sontag, S. (2011) Fotoğraf Üzerine. İstanbul: Agora Kitaplığı.

 

 

 


#TBT Üzerine Deneme 2: Nostalgia in Social Media Age: Throwback Thursday and Beyond

Ocak 15, 2019

by Ali Zain, Hacettepe University, Grad. School of Social Sciences

United States President Donald Trump gave an extraordinary political turn to the famous social media hashtag #TBT (Throwback Thursday) on December 20, 2018 when he took it to microblogging network Twitter to announce that he has signed the Farm Bill that will benefit the US farmers monetarily. The US President posted a #TBT video which showed him performing on “Green Acres” song at 2005 Emmys Awards along with actress Megan Mullally at the stage, in an attire of traditional American farmers[1]. Nonetheless, this is not the first time Throwback Thursday hashtag has been used for political purposes. In the past as well, political leaders from around the world have used this hashtag for political campaigns, endorsements and criticism by posting the nostalgic memories from the past on social media networks specially Facebook, Twitter and Instagram[2]. This way, the nostalgia of past associated with human nature is today marking its strong presence on the new media in a distinctive way despite a sense of newness in all these platforms. Lee Humphreys[3] calls it the “remembrance” of people, experiences, events and places which draws our attention towards social, reflexive and active processes of human memories through the use of media traces.  These media segments intertwine personal, private and public perspectives of remembrance.

#TBT or #ThrowbackThursday is a hugely popular social media trend which is usually used by consumers to post memories in the form of pictures or videos to recall some old period of their lives. Primarily there are 3 important components of this trend: it must be posted on Thursday, the post must carry old picture or video and it must include #TBT or #ThrowbackThursday or both in the caption. The feeds on Facebook, Twitter and Instagram are flooded with pictures of babies, family portraits, snaps of gatherings and events every Thursday around the globe. Although this trend became largely popular when Instagram and Facebook introduced hashtag feature after 2011, nothing is certain about the actual origin of this hashtag. The earliest online mention of #TBT phrase can be traced back to a blog published in January 2006[4]. Interestingly, the blog is about cartoon character art. Likewise on Twitter, the oldest mention of “Throwback Thursday” was apparently made by a mother in August 2007 and #ThrowbackThursday was used by a female user in a tweet mentioning a music video by Lil’ Kim from year 1997 in October 2008. On Instagram the first ever mention of #TBT was made by @bobbysanders22 in February 2011 to post a picture of toy cars. As we look at it, media plays a critical role in the sharing this memory work[5] to create, recreate and modify the sense of past. That’s why José van Dijck also described such memories as “mediated memories”[6]. The use of throwback hashtags and Facebook Memories feature exactly falls under this description.

The complicated and multi-dimensional  relationship with media and nostalgia is not a latest phenomenon. Photography has been acknowledged as a tool of nostalgia, which helped users capture their significant moments and the act of looking at those pictures evokes nostalgia among the very users[7]. Walter Benjamin claims that when a collector is driven to attain new things, his hardest desire is to renew the old world. The past may not be completely rebuilt, nonetheless the association with the beauty of the moments can be extracted. Because a picture is not a mere reflection of some moment from the past but it also provides a completely new angle of description of the reality[8]. In the digital age, users continue to generate huge amount of such data through their social media platforms and hence nostalgia of the content goes even beyond the individual sphere, especially when the social media users put in deliberate efforts such as caption, hashtag and comment to re-visualize the past moments in the present.  In other words, nostalgia is personal and yet socially mediated. Furthermore, the new media technologies add an additional layer of nostalgia which has been called as “false nostalgia”[9]: a nostalgic sense which is related to yearning for events that we have actually not lived in past but someone else did and mentioned it in the present.

Fredric Jameson coined the terminology “nostalgia for the present”[10] which he describes as “Historicity is, in fact, neither a representation of the past nor a representation of the future […]: it can first and foremost be defined as a perception of the present as history; […] a present that can be dated and called the eighties or the fifties”. This concept becomes even more relatable when social platforms invite us to post something by using lines like: “What’s on your mind?” or “What’s happening?”. Under the influence of “nostalgia for the present”, we find a past moment which can be related to our current situation and we put it up on social media for the whole world. The US President Donald Trump also went through a similar state of mind while singing a legislative bill that would potentially benefit the American farmers: he discovered a relatable moment from his past and tweeted it to his fans along with #TBT to satisfy his “nostalgia for the present”.

The characteristic of social media networks to place our moments in a chronical order like the old tradition of bookkeeping or diary writing, which has been termed as “Media Accounting” by Lee Humphreys[11], enables users to trace back their past quickly and recreate the moments that we had created in the past. Humphreys further adds: “the juxtaposition between then and now or between trace and experience must come to some equilibrium. Why is there a difference? Is it a bad picture or is it an old picture? Was there a mistake? We need to understand and make sense of our media traces. They need to align with our understanding of ourselves and our understanding of the world around us.” This way, the sense of nostalgia and trend of sharing throwback moments helps us frame our past, understand the change and satisfy our emotional world. Due to the openness of social media platforms, all of this must take place at two levels: user’s individual performance and its perception by the public.

To conclude, as 2018 Holidays Season was at its peak in the last week of December and families were spending their time together around the world, I had an emotional sense of missing family scattered in different parts of the world since 2014. I re-posted a group picture[12] from the wedding ceremony of my eldest brother with a caption: “When we were young and together! At Mehndi ceremony of eldest brother Ab****ar Si****ue in 2014 at Valancia Town, Lahore. From left to right: @mugh****pk, @uma****rooq, @abubak****aan, @a****an and @sa_m****4”, with #TBT and few other hashtags. The wedding was the last event that we all brothers attended together and we did not get a chance to be at the same place since then. The location of the picture is also very important: my hometown in Pakistan. As I posted this picture on Instagram, it apparently evoked similar emotions among all of my family members and some of them also posted the same picture on social media using similar captions to reciprocate my situation. This is a self-explanatory example of media accounting and nostalgia in the age of social media.

End Notes

Trump, D. (2018). Farm Bill signing in 15 minutes! #Emmys #TBT. Retrieved December 30, 2018, from https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1075846949427908608

2 Thoet, A., & Nyce, C. M. (2015, September 4). The Best #TBT Posts from Politicians. The Atlantic. Retrieved from https://www.theatlantic.com/politics/archive/2015/09/the-best-tbt-posts-from-politicians/451968/

3 Humphreys, L. (2018). The Qualified Self: Social Media and the Accounting of Everyday Life. Cambridge: The MIT Press.

Gannes, L. (2014). Throwing Back to the Origins of Throwback Thursday. Retrieved December 30, 2018, from https://www.recode.net/2014/5/1/11626346/throwing-back-to-the-origins-of-throwback-thursday

5 Kuhn, A. (2010). “Memory Texts and Memory Work: Performances of Memory in and with Visual Media,” Memory Studies 3, no. 4: 303.

6 Dijck, José van. (20017). Mediated Memories in the Digital Age (Stanford, CA: Stanford University Press.

7 Sontag, S., & Rieff, D. (2013). Essays of the 1960s & 70s. New York: Library of America.

8 Jameson, F. (1969). Walter Benjamin, or Nostalgia. Salmagundi,(10/11), 52-68. Retrieved from http://www.jstor.org/stable/40546514

9 Niemeyer, K. (2014). Media and nostalgia: yearning for the past, present and future. Basingstoke: Palgrave Macmillan.

10 Jameson, F. (1992). “Nostalgia for the Present, Postmodernism, or, The Cultural Logic of Late Capitalism”. Duke University Press.

11 Humphreys, L. (2018). The Qualified Self: Social Media and the Accounting of Everyday Life. Cambridge: The MIT Press.

12 Zain, A. (2018). When we were young and together. Retrieved December 30, 2018, from https://www.instagram.com/p/Br8aB-Zn6hi/

 

 


#TBT Üzerine Deneme 1

Ocak 15, 2019

Yazan: Ertan Ağaoğlu, Hacettepe Üniversitesi SBE. Y.Lisans Programı

Günümüzde Sosyal Ağ Siteleri gençlerden yaşlılara bir çok grup için iletişimden, eğlenceye kadar bir çok alanda sıklıkla kullanılan mecralar halindedir. Bu mecralarda yaptığımız paylaşımlar ile neyi bildiğimizi, neyi önemsediğimizi izleyicilerimize yansıtır, kendimize dair ipuçları bırakırız. Paylaştığımız bilgiler ile izleyicilerimiz ile aramızda bağ oluşturarak ortak bir kimlik, bir aidiyet hissiyatı yaratırız öyledir ki Sosyal Ağ Siteleri (SAS) arkadaşlıkların kurulması ve sürdürülmesinde önemli bir rol oynar. Tüm bunlar düşünüldüğünde SAS platformları basitçe eğlence ihtiyacımızı karşıladığımız alanlar değil benliğimizi ve topluluğumuzu şekillendirdiğimiz araçlardır. Bu araçlar yoluyla yaptığımız paylaşımlar yalnızca bugün ile değil, geçmiş ve hatta gelecek ile bağlantılı olabilir. Öyledir ki TBT akımı ile bireyler başta Instagram olmak üzere SAS’larda geçmişte çektikleri fotoğrafları ya da geçmişe dair bilgi parçalarını paylaşırlar. Bu akım yalnızca geçmişte yaşanan olayların nostaljisini yaşamanın ötesinde farklı ihtiyaçları, doyumları karşılar. Bu yazıda şahsi tecrübelerime ve gözlemlerime dayanarak, öncelikle #MedyaMuhasebesi etiketi altında paylaştığım TBT’nin altında yatan sebepleri tartışırken bir yandan da bireylerin TBT yapmalarındaki diğer olası sebepler üzerine bir tartışma gerçekleştirmeye çalışacağım.

İngilizce Throw Back Thursday’in  (Geçmişe dönüş, geçmişe fırlatma) kısaltması olan TBT her şeyden önce siber nostaljinin, belki de en sıklıkla, gerçekleştiği bir etkinliktir. Bireyler geçmişe dair paylaşımlarda bulunarak, geçmişe dair duydukları özlemi ifade edebilir, farklılıklara dikkat çekerek geçmiş ile bugün arasında bir bağ kurabilirler. Bunun yanı sıra bireyler TBT yaparak geçmişte yaşanan acı bir olayı yadedebilir, kaybettikleri yakınlarını anabilirler.  Şahsi deneyimlerime göre çevremdeki bireyler, özellikle grup fotoğrafları ile, eski arkadaşlıklarına, eski hayatlarına duydukları özlemi ifade etmek için TBT yapmakta. Bu anlamda TBT’ler internet üzerinde geçmiş ile şimdiki zamanın bağlantılandığı, zaman zaman hayatını kaybeden bireylerin ömrünün dijital olarak uzadığı bir alan olarak kabul edilebilir.

TBT her ne kadar İngilizce olsa da  dünya çapında bilinen, dünyanın her bir yanından kullanıcıların katıldığı küresel bir etkinlik durumundadır. Bu anlamda TBT’ye katılan kullanıcılar farklı kültürlere, farklı dünya görüşlerine sahip diğer kullanıcılar ile kolektif bir eyleme katılarak onlar ile birliktelik hissiyatı paylaşabilirler. Bu anlamda TBT’ler kültürlerarası iletişime zemin hazırlayan dijital bir kültür olarak okunabilir. Bu anlamda Humphreys’in de üzerinde durduğu gibi TBT popülerliği arttırmak için kullanılabilir. Öyle ki küresel bir etkinlik olarak TBT dünya çapında bilinmekte, dolayısıyla milyonlarca kişiye – belki de yüzlerce beğeniye – erişmenin bir yolu olarak kullanılmaktadır. Profili gizli -dolayısıyla etiketlerde görünmeyen- bir Instagram kullanıcısı olarak bu özellikten yararlanmasam da, çevremdeki bireylerin gönderilerinde şahit olduğum üzere TBT’ler popülerlik kazanmak için kullanılmaktadır. Öyle ki kullanıcılar TBT etiketini zaman zaman bir çok diğer popüler etiketle beraber kullanılmakta (Örneğin “follow for follow” – #f4f gibi). Birden çok popüler etiketin bir arada kullanılması sonucu kişilerin profili binlerce kişi tarafından görülebilmektedir. Bu anlamda TBT’ler popülerlik için kullanılan, bireyin tanımadığı bir çok kişiye ulaşmasını sağlayarak bireyin zayıf bağlantılar yaratmasına zemin hazırlar.

TBT’ler yalnızca zayıf bağların ortaya çıkmasına yardımcı olmakla kalmayıp varolan güçlü bağlarımızın da sıkılaşmasına ön ayak olabilir.  Her şeyden önce TBT’ler bugüne ait olmayan içerikler olarak takipçilerin ilgisini çekebilecek, onların etkileşime geçmesini sağlayabilecek bir potansiyele sahiptir. İlgi çekici bu paylaşımlar takipçilerin yorum yapmasına, gönderiyi beğenmesine, yeniden paylaşıma yol açabilir. Bu etkileşimlerin ötesinde, TBT’ler atıfta bulunduğu zamanı deneyimlemiş takipçilerin daha çok ilgisini çekiyor gibi görünmektedir. Öyle ki şahsi TBT deneyimimde yeni tanıştığım arkadaşlarım fotoğrafı beğense de, fotoğrafın çekildiği döneme şahitlik etmiş arkadaşlarımın yorum yapmaya daha istekli olduğunu gözlemledim. Bu anlamda TBT’ler arkadaşlarımızı nostaljiye davet edip kendilerini “eski dost” olarak tanımlamalarına dolayısıyla daha özel hissettiren bir grup hissiyatına yol açıyor olabilir.

İkinci olarak TBT’lerde yaptığımız paylaşımlar geçmişteki bize dair ipuçları taşır. Humphreys’in de belirttiği gibi TBT’ler çoğu zaman gülünç, zaman zaman utanç verici fotoğraflardan oluşur. Kişinin bile bile bu fotoğrafları paylaşması, günah çıkarırcasına geçmişi ile yüzleşmesine, geçmişteki benliğini tanıyarak “hatalarını” kabul etmesinin bir işareti olarak okunabilir. Kişi kendisi ile dalga geçerek ve diğerlerinin de bunu yapmasına izin vererek bir olgunluk gösterir ve değiştiğinin, geliştiğinin sinyalini verir. Bu anlamda TBT’ler geçmişteki ve şimdiki benliğimiz arasındaki farkları göstererek kendimiz ile barışık olduğumuzu göstermemize, bu yolla da şu anki benliğimizi şekillendirip temsil etmemize yardımcı olan bir araç olarak kabul edilebilir.

Ne var ki Humphreys’in ima ettiğinin aksine her TBT gülünç olmak zorunda değildir. Üstte tartışıldığı üzere eski bir fotoğraf paylaşmak yalnızca kişinin geçmişin üzerine çizgi çektiğinin ve eski kişiliği ile barışık olduğunu göstermek zorunda da değildir. Birey TBT yaparak geçmişteki benliğinin değişmediğini, şu andaki benliğinin, geçmişteki özellikleri ile tutarlı olduğunu ifade etmeye çalışabilir. Şahsen bu yazı için, 10 yıl önce çektiğim fotoğrafı paylaştığımda hissiyatlarım kendime gülmekten çok, geçmişimin gülünç olmadığı, geçmişteki hissiyat ve görüşlerime hala sahip olduğum yönündeydi. Gel gelelim çevremdeki insanlar da aynı çizgide TBT’ler yaparak zaman geçse de değişmediklerini ifade eden paylaşımlarda bulunurlar. Özellikle kendilerini alternatif kimlikler ile tanımlayanlar, başkalarının gülünç bulabileceği eski fotoğraflarını paylaşırken hala aynı dünya görüşüne sahip olduklarını gururla dile getirmektedirler.

Özetleyecek olursak TBT etiketi, kullanıcıların yalnızca arkadaşları ile değil, potansiyel binlerce birey ile etkileşime geçmesini, bu anlamda zayıf ve güçlü bağların ortaya çıkmasını, onların sürdürülmesini sağlayan, muhtemel olarak kültürlerarası etkileşime zemin hazırlayacak, sosyal bir etkinlik olarak görülebilir. Sosyalleşmenin ötesinde TBT’ler bireylerin geçmişteki benliklerini dışlayarak ya da içleyerek, şimdiki benliklerini şekillendirdikleri ancak iki durumda da bireyin kendisi ile barışık olduğunu simgeleyen bir aktivite olarak okunabilir.

 


Çokluğun Ahenkli Sesleri: Sosyal Medya

Aralık 30, 2018

Yazan: Uğur Çetin-Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Ar.Gör.

Alfred Hermida. (2017). Herkese Söyle Sosyal Medya’da Neden Paylaşımda Bulunuruz. (Ahmet A. Sabancı, Çev.). İstanbul: Kafka. 215 sayfa. ISBN: 978-605-4820-54-2.

Yeni iletişim teknolojileri insanlara düşüncelerini, duygularını, bir olay ya da durum karşısında tutum alma biçimlerini aktarmanın etkili bir yolu olarak anaakım medyaya alternatif bir medya sunmaktadır. Sosyal medya olarak adlandırılan bu alternatif medya bireylerin biricikliğini ortaya koymasını, ortaklıkların ön plana çıkmasını, kitlelerin bir araya gelmesini aynı anda sağlayabilmektedir. Bu yeni medya, geleneksel medyanın bağlı olduğu şirketler ya da iktidarlara karşı bireylerin, yurttaşların, sıradan insanların medyası olmak bakımından daha demokratik ve çoğulcu bir medya biçimidir. Kitap eleştirisi olarak hazırlanan bu yazı, yeni medyanın yapıp etmeler üzerindeki etkisini somut örneklerle gösteren, konuya ilgi duyan herkesçe okunması gereken, Alfred Hermida’nın Herkese Söyle Sosyal Medya’da Neden Paylaşımda Bulunuruz adlı çalışması üzerinedir.

Hermida, “bu bizim hikâyemiz” (Hermina, 2014, s., 9) diyerek başlangıç yaptığı metninde “biz”i kendi hikâyemizi anlatmak için çıktığımız “sahne”nin önünden seyretmektedir. Karl Marx’ın Kapital’in önsözünde “Ama eğer Alman okur, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumuna omuz silker, ya da iyimser bir biçimde Almanya’da işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa, ona açıkça şunu söylemeliyim: ‘De te fabula narratur!’” (Marx, s., 16.) derken anlatan ve anlatanı dinleyenleri ayırmaktadır. Bu ayrım Marx’ın tarih ve sınıf mücadelesi ilişkisini açıklamak için yapılmış kasıtlı bir ayrımdır. Bu ayrım Marx için üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvanın tarih anlatısını da elinde bulundurmasını işaret etmektedir. Sosyal medyanın kendisini alternatif bir medya olarak ortaya koymasından önce anaakım medyanın anlatısı da benzer bir yarılmayı sürekli canlı tutarak bilginin gücünü elinde tutmayı amaçlamıştır. Sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte anlatıdaki yarılma ortadan kalkmış ve Hermida’nın belirttiği gibi hikâye bizden bize doğru akışkan ve geçişken bir hal almıştır.

Hermina sosyal medyanın keşfi ve kullanımının yaygınlaşmasının insan doğasında ve toplumsallığında bir anomiye neden olmayacağının altını çizmektedir. İnsan doğasına içkin gördüğü ve Aristoteles’ten alıntılayarak “insanlar doğası gereği politik hayanlardır” (Hermina, 2014, s., 37) vurguladığı üzere sosyal medyada paylaşım yapıyor olmak, tanık olduğu haberleri başkalarına iletmek, gördüğünü bildiğini aktarma isteği insanın bilinir bir özelliğinin yani sosyal olmasının çağın araç gereçleriyle yaşatılmasından fazlası değildir. Gerçekten de yeni çağın yeni haberleşme ve sosyalleşme aracı olarak sosyal medyanın herkes tarafından kullanılabiliyor olmasının ardında yatan teknik de nesiller arası bilgi paylaşımı ve aktarımının bir ürünüdür.

Günümüzde sosyal medyada içerik oluşturmak, kişinin bildiğini başkalarına aktarması daha az emek isteyen bir süreçtir. İnsanlar saniyeler içinde yüzlerce haberi, görseli, videoyu paylaşabilmekte ve sesini kitlelere duyurabilmektedir. Bilgi, düşünce ya da deneyimin bu denli hızlı yayılıyor olması sosyal medya sitelerine erişimin hükümetler tarafından kısıtlanıyor ya da engelleniyor olmasının nedenini ortaya koymaktadır. Bilginin tek taraflı aktığı geleneksel medyanın aksine sosyal medyanın birçok taraftan fışkırıyor olması güç sahiplerini endişelendirmeye yetmiştir. Ancak Hermida’nın tespitine göre her ne kadar bilginin aşırı paylaşımından rahatsız olmuşsa da geleneksel medya (çoğunlukla iktidarlarca yönetilen) sosyal medyanın kuralları yeniden yazmasını seyretmekle yetinmemiş, 2005 yılında Londra metrosunda meydana gelen bombalı saldırıda haberler halktan gelen fotoğraf ve videolar eşliğinde yeniden halka iletilmiştir. “O akşam, TV haber bültenleri profesyonel gazeteciler yerine sıradan insanların çektiği videoları kullandılar ve ertesi gün gazeteler yolcuların çektiği fotoğraflarla doluydu.” (Hermida, 2014, s., 24)

Kitabın ikinci bölümünde Hermida paylaşmakla ilgili temel motivasyonlarımıza dikkat çekmektedir. Ona göre sosyal medyada paylaşım yapmamızın altında insan olmanın özüne ilişkin bir neden yatmaktadır. Yapılan her paylaşımı bir tür “haber” olarak nitelendirdiği bu bölümde Hermida enformasyon sağlamının yaşamı sürdürmekle ilgili faydasına dikkat çekmektedir. “Haberleri ortaya çıkaran bizlerin doğuştan gelen enformasyon sahibi olma ve bir yaşam biçimini etkileyecek şeyler hakkında enformasyon edinme istediğidir.” (Hermida, 2014,s., 37.) Paylaşım yapıyor olmakla ilgili bir diğer nedense Fransız sosyolog Bourdieu’yu referans gösterdiği “sosyal kapital” kavramıdır. İçeriklendirmeden ivedilikle geçtiği bu kavramdan sonra yazar bir diğer paylaşma nedeni olarak kişinin sesini duyurma isteğini gösterir. “İnternet de bizlere açık bir mikrofon sunar, kimisi bunu forumlarda sohbetlere katılmak için kullanır kimisi de sosyal medyada bir link paylaşmak için.” Yazarın burada seçmiş olduğu “herkese açık mikrofon” benzetmesi yeni medyanın demokratik yönünü bir kez daha işaret etmektedir. Doğrudan demokrasinin uygulandığı Antik Yunan’da isegoria mecliste tüm yurttaşların konuşma hakkı bakımından eşit olmaları anlamına gelmekteydi. (Dinçkol, 2006, s., 52) Siyaset konuşma arenası olarak tasarlanan agoraların daire olmasının nedeni herkesin merkeze eşit mesafede olmasını sağlamaktı. Toplantı gündemi 4 gün önceden Atinalılara duyurularak, bir anlamda kanaatlerin oluşumu için ortam sağlanmaktadır. (Uygun, 2003, s., 30) Antik Yunan uygarlığının doğrudan demokrasi uygulamalarıyla karşılaştırıldığında “herkese açık mikrofon” olmak bakımından bir tür isegoria olarak düşünülebilir olan sosyal medyada hashtagler ise toplantı gündemi olarak düşünülmeye yatkın görünmektedir.

Hermida kitabın üçüncü bölümünde paylaşmakla duygular arasındaki ilişkiye bir cevap aramaktadır. Aristoteles mutluluğu “kendisi için istenen şey, tam erdeme uygun tam bir yaşama etkinliği” (Aristoteles, 2015, s., 35) tanımlar. Ona göre insanın bütün gayesi mutluluğa ulaşmaktır. Bütün bir amacı mutlu olmak olan insanlar için sosyal medyada paylaşım yapmanın mutlulukla ilgisinin olması elbette kaçınılmazdır. Hermida mutluluğun paylaşmakla ilgisini Obama’nın seçimleri ikinci kez kazandıktan sonra paylaştığı aile fotoğrafını örnek göstererek somutlaştırmış ve eklemiştir “mutluluk paylaşmayı getiren en etkili duygulardan birisidir.” (Hermida, 2014, s., 58) Mutluluğun dışında kalan duygular –Hermida kalan örnek duygularını negatif duygulardan seçiyor- da yazar tarafından hoşlanmadığımız halde paylaştığımız, dışımızda kalanların da bilmesini, bizimle birlikte sinirlenmesini, tiksinmesini beklediğimiz paylaşımlar olarak aktarılıyor.

Sosyal medyanın insan hayatını çepeçevre sardığı günümüzde insanların haberleşme alışkanlıklarının yanı sıra haber takip alışkanlıklarının da değiştiğini dördüncü bölüm göstermekte. Bu bölümde temel iddia yeni medya öncesi dönemde olduğu gibi belirli bir saatte yayınlanan TV haberlerini beklemeyi, bir konu sınırlaması olan gazeteleri satın alarak okumayı gerektirmeyen bir haber tüketme alışkanlığı başlamıştır. Bu dönemde bireyler haberlerin kendisine bir şekilde ulaşacağını bilmektedir. Hermida’ya göre uzak bağlantılar olarak tarif ettiği, insanların yakın çevrelerinden olmayan, yüz yüze hiç gelinmeyen, sadece bir kere görüşülmüş olan, eski yerlerden ve zamanlardan tanışılan insanlar, kişiye ulaşan enformasyonun niteliğini yönlendirmektedir. Dolayısıyla sosyal medyadan alınan enformasyon sanıldığı gibi benzerlik gösterilen kişilerden, ortak kültürlerden insanlardan değil, farklı arka planlardan gelmektedir.

Yazar beşinci bölümde Arap Baharı döneminde Mısır’da sosyal medya platformlarının nasıl kullanıldığı ve fikir önderlerinin nasıl ortaya çıktığını işlemektedir. Arap baharı ilk olarak 17 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta başlamıştır. Üniversite mezunu seyyar satıcı bir gencin tezgâhına el koyulması sonucu kendisini ateşe vermesi Arap ülkelerinde gelir adaletsizliği, hükümetlerin tiranlığa varan uygulamaları, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğünün engellenmesi gibi nedenlerle başlatılan zincirleme eylemlerin ilk ateşleyicisi olmuştur. İsyanın Tunus’tan Mısır’ a sıçramasının akabinde sosyal medya üzerinden örgütlenmeye başlayan halkı durdurmak için Mısır hükümeti Twitter erişimi engellemiş ayrıca Facebook, Yahoo ve Google’a da erişimi önemli ölçüde azaltmıştır.  28 Ocak 2011 de Mısır hükümeti internet erişimi ve cep telefonu şebekelerinin kapatılmasını emretmiştir. Hükümetin sosyal medyaya karşı yürüttüğü operasyonlar nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanmış ve 11 Şubat 2011 tarihinde Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek istifa etmiştir. Tüm bu zamanda hükümetin sosyal medyaya koyduğu engeller göz önünde bulundurulduğunda bu yeni medya tarzının kudreti daha da net görülmektedir. Mısır’daki eylemlerde “gürültünün içinde yükselen ses” 24 yaşındaki Gihan İbrahim olmuştur. Gigi lakabıyla bilinen aktivist, halk mücadelesinin tüm dünyada gündem olmasını ve bu demokrasi talebinin tüm dünya tarafından desteklenmesini sosyal medya kanallarıyla sağlamayı ummuş ve başarılı da olmuştur.

Diğer yandan milyonlarca video paylaşılmış, binlerce başka Mısırlı aktivist sosyal ağlara fotoğraflar, yorumlar eklemiş ancak Gigi’nin yakaladığı etkileyiciliği yakalayamamıştır. Politik bir figür olarak Gigi’nin ya da pazarlamadaki etkileyicilerin hangi kriterlere göre önce çıktığı hakkında yazarın birtakım yargıları vardır. “Gigi doğru zamanda uygun bilgiye sahipti ve kitle bu bilgiye açtı.” (Hermina, 2014, s., 102.) Geleneksel medyanın kurallarını altüst eden sosyal medya içerik üretmek bakımından zaman ve mekan kategorilerden bağımsız davranabilen bireyselliklere kapı açmakla birlikte, bu içeriklerin kitlelere ulaşması için bu kategorilere zorunlu olarak ihtiyaç duymaktadır.

İnsanların sosyal medyada hangi neden ve koşullarda paylaşımda bulunduğuyla ilgili tespitlerini aktarmasının ardından yazar, altıncı ve yedinci bölümlerde olağanüstü dönemlerde sosyal medyanın nasıl kullanımlarına dair örneklerle ele almıştır.

Siyasi krizler, toplumsal hareketler, büyük kayıplara sebebiyet veren doğal afetler Hermida için olağanüstü hal olarak düşünülebilecek hallerdir. Sosyal medya bu olağanüstü halde sivillerin, halkların, mağdurların, yaralıların, yakınlarını kaybedenlerin sesi olma işlevi görmektedir. Diğer tüm medya araçlarından daha hızlı biçimde ihtiyaçların, taleplerin, haberlerin kendisinden yayılıyor olması sosyal medyayı benzersiz kılan bir güç olarak düşünmeyi gerektirmektedir. Hermida, olağanüstü hallerde sosyal medyanın işlevini 2011’de Japonya’yı vuran büyük depremi örnek göstererek somutlaştırmaktadır. Doğanın gücü karşısında insanın çaresizliğinin azalmasında sosyal medyanın yardımlaşma, dayanışma hatları kurulmasındaki büyük işlevi Japonya depremi örneğinde bir kez daha gözler önüne serilmektedir.           “Teknoloji, yirmi birinci yüzyılda kriz iletişiminin doğasını değiştirdi.” (Hermida, 2014, s., 106.) Olağan üstü anlarda sosyal medyanın yönlendirici işlevi kişilerin güvenli bölgelere ulaşmasına, sevdikleri ya da tanıdıklarının bulundukları konuma ilişkin bilgilere bakarak onların güvende oluşlarına dair bir fikir edinmelerine yardımcı olmakta ve Hermida’nın benzetmesiyle gezegenin sinir sistemi olarak işlev görmektedir. Diğer yandan bu olağan dışı hallerde aşırı enformasyondan kaynaklanan bilginin kirlenmesi, doğru bilginin yanlış bilgiden ayrılması için bir metot olmaması sosyal medyanın neliğine ilişkin bir problemi açıkça göstermektedir. Nesnel gerçeklikten uzak bildirim ve paylaşımlar denetlenemediğinden, herhangi bir süzgeçten geçmediğinden özellikle olağan dışı hallerde insanların yanlış yönlendirilmesine neden olabilmektedir.

Kitabın son üç bölümünde Hermida, yeni olana karşı hissedilen yabancılık hissinin aşılmasına yönelik önerilerini paylaşmaktadır. Sosyal medya hem alışık olmadığımız yöntemler bakımından hem de ilişki kurma tarzlarımızı ve bütün bir “öteki” tanımımızı yeniden şekillendiren sosyalliği bakımından tuhaftır. Sosyal medya hayatımıza bir anda girmedi elbette. Her şeyin değişip dönüştüğü varoluş zincirinde medya da kaçınılmaz olarak evrilmiştir. İlişki kurmanın herkesle bunca mümkün olmadığı büyük kırılım öncesinde de insanlar çeşitli bağlamlarda ilişkiler kurmuşlardır ve sosyal medya bu ilişki kurma tarzlarının aktarımlarının bütünüdür.

Kişilerin sosyal medyaya bu kadar ilgi duymasının arkasında yatan psikolojik bir neden de insanın kendisini daha görünür, tanınır ve diğerlerince kabul edilmiş hissetme arzusudur. Sosyal medyada kişinin kendisi için oluşturduğu kimliğin gündelik hayatından çeşitli bakımlardan ve derecelerde farklı olmasının gerekçeleri de yine bu arzuyla açıklanabilir. Sosyal medyada “takipçi”lere hitap etmekle yakın çevreden yüz yüze görüşülen çevreye hitap etmek arasında bazı bakımlardan farklılıklar bulunmaktadır. “Herhangi bir verili durumda, insanların aktörler gibi “sahne önü” ve “sahne arkası” alanlarında gidip gelirler; işyerlerinin ofis alanları ve toplantı odaları sahne önü olabilir buna karşın daha samimi sohbetler sahne arkasında iş sonrası buluşma saatlerinde gerçekleşir.” (Hülür ve Yaşın, 2016, s., 121) Sosyal medya dilediğimizi yazabildiğimiz, kendimiz ya da başkaları hakkında hürce konuşup paylaşabileceğimiz bir alan olmasının yanı sıra psişik süreçleri de içermektedir.

Hermida kitabın dokuzuncu bölümünde sosyal medyayla politik eylemler arasındaki ilişkiyi gözlemler. Sosyal medyanın halk hareketleriyle ilişkisinin neden sonuç ilişkisi olarak algılanmasındaki yanlışlığa dikkat çeker. “Sosyal medyanın Arap Baharı’na sebep olup olmadığını ya da Occupy Wall Street’in ABD’deki gelir adaletsizliğini düzeltip düzeltmediğini tartışmak asıl noktayı gözden kaçırmaktır. Tweetler hükümet devirmezler.” (Hermida, 2014, s., 156.) İktidarların adaletsizliğinin, bozuk yönetimlerin yönetilenleri isyana sevk etmesi kaçınılmaz olmakla birlikte bu isyanın kolektif bir zemine yayılmasını sağlayan çağlar boyunca etkili iletişim yöntemleri olagelmiştir. Her çağın kendine özgü iletişim araçları insanları cesaretlendirmeye, bir araya getirmeye önayak olmuştur. Günümüz iletişim araçlarının kapsayıcı adı olarak sosyal medya da yozlaşan yönetimler karşısında bir araya gelmeyi sağlayan organizasyonlar için birleştirici güçtür. Kültür, inanç, yönetim şekli, ekonomik düzeyi birbirinden tamamen farklı olan toplumlarda bile sosyal medyanın politik eylemler bakımından aynı doğrultuda kullanılması sosyal medyanın evrensel kimliğini gözler önüne sermektedir.

Sosyal medya enformasyonun büyük bir hızla dolaşımda olduğu bir akıştır. Bu anlamda Herakleitos’un “her şey akar (panta rei)” olarak ifade ettiği anlam zeminine oturtulabilir görünmektedir. Yeni medyada gündem çok hızlı değişmekte, düşüncelerin, pozların, haberlerin modası çok çabuk geçmektedir. Tüm bu hızlı akış içinde sabit kalan şeyse sosyal medyadaki tüm yapıp etmelerin bir iz olarak kalıyor olmasıdır. Dijital hafıza silinen, geçmişte yazılıp geçilen ve hatta medya kullanıcı tarafından paylaştığı çoktan unutulmuş olan her şeyi kaydetmektedir. Yeni medya yeni bir toplumsal hafızayı da kaçınılmaz olarak içinde barındırmaktadır. Farklı kültürel dönemlerde, hafıza iletimi farklı tekniklerle meydana gelmektedir. Örneğin sözlü kültür, yaşayan hafızaya mekân sağlayan bir zaman dilimidir. Sözlü kültürün akabinde yazılı kültürün aktarılması matbaa, tarih yazımı ile iletilmiştir. Toplumsal hafıza sosyal medyada kişilerin dijital ayak izlerini bırakmasıyla aktarılacak gibi görünmektedir.

Sosyal medya halkla ilişkiler, siyaset, aktivizm, olağandışı hallerde iletişim, pazarlama, eğlence sektörü diye çoğaltabileceğimiz birçok alana nüfuz edebilmektedir. Hermida, tüm bu alanlara popüler denilebilecek örnekler vermekte ve bu örnekler çerçevesinde yeni medyanın insanlar üzerindeki etkisini incelemektedir. Çeviride zaman zaman akıcılıktan uzaklaşıldığı görülmektedir. Nedeniyse sosyal medya dilinde kullanılan birçok ifadenin Türkçe karşılığının olmaması gibi görünmektedir.

Hermida’nın eseri iletişim ve medya konusunda ilgi duyan ancak akademik bir okuma çizelgesi oluşturamamış kimselerin başlangıç yapması için uygun bir metin niteliğindedir. Her ne kadar akademik referansları olsa da yalın ve popüler bir dil kullanıldığından herkes tarafından rahatlıkla okunabilecek bir kitap. Toplumsal hafıza gibi medyayla iç içe geçmiş kavramların üstünkörü geçildiği açıkça görülse de sosyal medyada paylaşım yapmak, sosyal medyanın tüm bir medya tarihinde nereye denk geldiği gibi konuları merak edenler için iyi bir başlangıç kılavuzu.

KAYNAKÇA

Aristoteles, (2015).  Eudemos’a Etik, (Saffet Babür, Çev.). Ankara: BilgeSu.

Dinçkol B., (2006). Yönetilenlerin Öz Yönetimi-Kamuoyu. Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl: 5., Sayı: 10.

Hermida A., (2014). Herkese Söyle Sosyal Medya’da Neden Paylaşımda Bulunuruz, (Ahmet A. Sabancı, Çev.). Ankara: Kafka.

Hülür H. ve Yaşın C. (Der.) (2016). Yeni Medya Kullanıcının Yükselişi. Ankara: Ütopya.

Marx K., (2003). Kapital. Ankara: Eriş.

Uygun O., (2003).  Demokrasinin Tarihsel, Felsefî ve Ahlakî Boyutları. İstanbul: İnkılap.

 

 

 

 

 

 


GSÜ Teknoloji ve İletişim Günü (TEKİL13)

Aralık 21, 2018
Geleneksel “GSÜ Teknoloji ve İletişim Günü (TEKİL13)” etkinliğimizin on üçüncüsünü 25 Aralık Salı günü Aydın Doğan Salonu’nda gerçekleştirilecektir.
TEKİL13 etkinliğinin başlığı “Televizyon Yayıncılığında Dijital Dönüşüm”. Tüm gün sürecek etkinliğe her yıl olduğu gibi bu yıl da sosyal bilimler alanında konu üzerine çalışan önemli akademisyenler, ilgili kamu kurumları, sivil toplum örgütleri ve medya profesyonelleri katılıyor.
Dışarıdan etkinliğe katılmak isteyenlerin aşağıdaki adresten kayıt olması gerekiyor. Etkinliğe katılım ücretsiz olup sınırlı sayıda katılım alınacaktır.
TEKIL13 afis

%d blogcu bunu beğendi: