Moment Dergi Çağrı Metni:Yaratıcı Endüstriler ve Yaratıcı Emek

Mart 17, 2018

sosyal_medya_tr

Yaratıcı endüstrilere dair çeşitli politika söylemleri, İngiltere, ABD, Avustralya, Güney Kore, Çin ve Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülkenin gündemindedir. Bu yeni alanın istihdam ve ekonomik büyüme gibi kapitalizmin içsel problemlerine çare olacağı düşününülmektedir. Politika yapan aktörler, yaratıcı endüstri söylemini genel olarak hevesle benimserken, araştırmacılar ve sanatçılar bu konuda daha ikircikli bir tutum benimsiyorlar. Nitekim kültürel çalışmalar ve kültür politikaları odaklı akademik çalışmalar da, ekonomi politik literatürünün üzerinde yoğunlaştığı bu alana ancak son yıllarda yöneldiler. Bu bağlamda, yaratıcı endüstri ve yaratıcı emeğe dair politikaların, söylemlerin, öznelerin deneyimlerinin ve uygulama alanlarının, eleştirel ve disiplinlerarası perspektifle ele alınması acil bir ihtiyaçtır. Peki hükümetlerin, politika üreten aktörlerin ve kentleri yönetenlerin yaratıcı endüstri aşkını nasıl anlamalı ve hangi tarihsel bağlamda konumlandırmalıyız? Yaratıcı endüstrilere ilişkin söylem 2000’li yıllardan itibaren John Hawkins, Charles Landry, Richard Florida ve İngiltere Kültür, Medya ve Spor Bakanlığı tarafından popülerleştirilmiştir. Bu söylemin merkezinde, yaratıcı endüstrilerin özellikle sanayisizleşmenin getirdiği işsizlik sorununa çare üreteceği, kent mekânlarını canlandıracağı ve böylece 21. yüzyılın ‘akıllı’ kentlerini yaratacağı iddiaları yer almaktadır. Söz konusu politikalarla birlikte, kentlerin ‘yaratıcı sınıfı,’ yani yaratıcı iş gücünü çekmesi ve dolayısıyla da yaratıcı endüstrilerin ideal bir topoğrafyasının oluşturulması hedeflenmekteydi. Ancak bu bağlamda yaratıcı iş gücünün, özellikle dijital teknolojilerin dahil olduğu emek süreçlerinde, ciddi bir güvencesizleşme ile karşı karşıya olduğu da sıklıkla dile getirilmektedir. ‘Yaratıcı endüstri nedir?’ sorusuna verilen yanıtlar ise çok farklı: Liste oyuncak sanayi, film, televizyon, araştırma ve geliştirme, yazılım, dijital oyun, müzecilik, turizm, mutfak sanatları, kütüphanecilik, moda, estetik ve kozmetik şeklinde uzayıp gidiyor. Elbette yaratıcı endüstrilerdeki sektörler kadar, literatürdeki kavramsal tartışmalar da oldukça çeşitli. İşte bu kavramlardan bazıları: Yaratıcı emek (David Hesmondhalgh ve Sarah Baker), kültür emeği (Mark Banks), girişim emeği (venture labor-Gina Neff), gayrı maddi emek (Maurizio Lazzarato, Michael Hardt ve Antonio Negri), umut emeği (Kathleen Kuehn ve TC Corrigan), arzu emeği (aspirational labor-Brooke Erin Duffy), dijital emek (Christian Fuchs, Trebor Scholz). Dolayısıyla, yaratıcı endüstrilere dair vakalar ve kavramsallaştırma çabalarını çoğaltmak mümkün. Tüm bu gelişmelere bağlı olarak, medya ve yaratıcı endüstriler, küresel anlamda iktidarın kurulması, yeniden üretilmesi ve dönüştürülmesinde merkezi konumda yer alıyor. Hükümetler yaratıcı endüstrileri kendi ülkelerine ve gözde şehirlere çekmek için, üniversite mezunları ise bu sektörlerde çalışmak için can atıyor. Moment Dergi’nin Yaratıcı Endüstri, Yaratıcı Emek Özel sayısında, medya endüstrilerinin merkezinde yer aldığı bu çatışmalı politikalar ve söylemler bütününe, teorik ve ampirik çalışmalarla katkı sunmayı hedefliyoruz. Bu sayı için farklı disiplin ve yaklaşımlardan, kuramsal tartışma ve/veya özgün araştırma üzerine kurulu yazılarınızı bekliyoruz .

Bu sayı ile birlikte aşağıdaki tüm tartışmalara bir zemin sağlamak istiyoruz.

• Yaratıcı emek, emek süreçleri, emeğin vasıfsızlaşması

• Endüstri çalışanlarının kimlik süreçleri

• Dijital teknolojiler, yaratıcı emek ve gündelik hayat

• Yaratıcı emek ve etnografi • Dizi endüstrisi, dijital oyun endüstrisi, gazetecilik emeği ve dijital teknolojiler

• Toplumsal cinsiyet ve yaratıcılık/yaratıcı emek

• Etnik kimlikler ve yaratıcı emek

• Yaratıcılık ve eşitsizlikler

• Yaratıcı endüstriler ve kamu politikaları

• Yaratıcı endüstri politikalarında farklı ülke deneyimleri

• Türkiye’de hükümetlerin tarihsel anlamda ve güncel dönemde yaratıcı endüstri ile emek politikaları

• Kültür politikaları ve yaratıcı endüstri söylemi arasındaki geçişkenlik

• Yaratıcı endüstriler ve üniversiteler

• Yaratıcı endüstriler ve kent, serbest ticaret bölgeleri ve yaratıcılığın topografyasının üretimi

• Yaratıcı endüstriler tekno-kentler ve kalkınma ajansları ilişkisi, kurumsal yapılar

• Ulus ötesi/aşırı kuruluşların (UNCTAD, UNESCO vb.) yaratıcı endüstri politikasına dahil olması

• Yaratıcı endüstri ve telif hakları

• Kültür endüstrilerinden yaratıcı endüstrilere tarihsel perspektifler

• Yaratıcı endüstrilere ve yaratıcı emeğe dair teorik yaklaşımlar

• Batı-dışı coğrafyalarda yaratıcı endüstri ve yaratıcı emek

Yazı teslim süreci: Değerlendirilmesini istediğiniz yazılarınızın, 3 Eylül 2018 tarihine kadar Moment Dergi’ye internet üzerinden teslim edilmesi gerekmektedir.

Tema editörleri: Ergin Bulut, Serhat Kaymas, Mutlu Binark

Moment Dergi’ye makale gönderme koşullarıyla ilgili detaylı bilgi için bakınız: http://momentdergi.org/index.php/momentdergi/about/submissions

Reklamlar

Geleneksel Radyo Yayıncılığına Sosyal Medyanın Getirdiği Yenilikler: Yeni Medya Eski İnsan Programı Twitter Hesap İncelemesi

Şubat 11, 2018

Yazan: Şule Karataş Özaydın, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Araştırma Görevlisi

TRT Ankara Radyosu ve Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi işbirliğiyle 2016 yılında yayın hayatına başlayan Yeni Medya Eski İnsan programı, geleneksel radyo programcılığıyla sosyal medyayı bir araya getirdi.  Sosyal medyanın geleneksel bir radyo programına getirdiği yenilikleri tartışmadan önce Yeni Medya Eski İnsan programını özce tanıtmak faydalı olacaktır. 2018 yılına kadar TRT Radyo 1’de her Pazartesi günü saat 11:00-12:00 arasında canlı olarak yayınlanan Yeni Medya Eski İnsan programının yapımcılığını Ayşe Yürük ve sunumunu spiker Bilge Demirağ üstlendi. Programın danışmanlığını Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mutlu Binark ile yine aynı üniversiteden Arş. Gör. Şule Karataş Özaydın gerçekleştirdi.

c%cc%a7alis%cc%a7ma-yu%cc%88zeyi-1

100. programla yayın hayatına veda eden Yeni Medya Eski İnsan programında yeni iletişim teknolojilerinin toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve tarihi etkileri ile haftalık ele alınan konuyla ilgili güncel bilimsel araştırmalar paylaşıldı. Her hafta yeni medyayla ilişkili olarak farklı konu başlıklarına yer verilen programda dinleyicilerle çeşitli biçimlerde iletişim ve etkileşim kurma yoluna gidildi. Bu yollardan bir tanesini geleneksel radyoculukta da sıklıkla kullanılan telefonla iletişim oluşturdu. İstanbul, Edirne, Gümüşhane gibi çeşitli illerden dinleyiciler, programın canlı olarak yayınlandığı TRT Radyo 1’i telefonla arayarak sorularıyla ve görüşleriyle programa katkıda bulundular.

Yeni Medya Eski İnsan programında iki yıl boyunca aktif olarak kullanılan bir diğer iletişim yolu sosyal medya oldu. Program yayın hayatına başlamadan önce Aralık 2015 tarihinde @yeniolanne adıyla bir Twitter hesabı açıldı. Bu Twitter hesabı, programda “Haftanın Başucu” köşesini de hazırlayan Şule Karataş Özaydın tarafından yönetildi. Karataş Özaydın’ın yanı sıra içerik oluşturulması ve paylaşım yapılması hususunda Prof. Dr. Mutlu Binark da katkı sağladı. @yeniolanne Twitter hesabında yeni medyayla ilgili dünyadan ve Türkiye’den güncel haberler ve araştırmalar paylaşıldı. Bununla beraber, @yeniolanne hesabının asıl amacı Yeni Medya Eski İnsan programında yer verilen tartışmaları zaman ve mekandan bağımsız kılmaktı. TRT Ankara Radyosu’na ait bir stüdyodan sadece radyo dinleyicilerine ulaşan ve 1 saat ile sınırlandırılan  program içeriğini Twitter’a taşımak yakınsama/yöndeşme kültürünün (convergence culture) önemli bir göstergesi olmuştur. Henry Jenkins’in (2006) ifade ettiği gibi bu kültürde artık içerikler akışkan haldedirler ve platformlar arasında gezinirler. Böylelikle, zaman ve mekan sınırlılıkları ortadan kalkmıştır.

Yeni Medya Eski İnsan programı, yayın hayatı boyunca sadece radyo dinleyicilerine ve Twitter kullanıcılarına ulaşmakla kalmamış aynı zamanda dinleyicileri ve takipçileri arasında çevrimiçi bir köprü kurmuştur. Twitter’ın etkileşim (mention) özelliği, radyo programının dinleyicilerine ve Twitter’dan takip eden kullanıcılarına birlikte söz söyleme ve tartışma imkanı sağlamıştır.

Yeni Medya Eski İnsan programında Twitter’ın ağ mimarisi göz önüne alınarak her hafta programın konu başlığına uygun olarak bir etiket (#) belirlenmiştir. Konu başlıklarına göre belirlenen bu etiketler, @yeniolanne hesabını takipte olmayan insanların da programın içeriğine erişmesini sağlamıştır. Bununla beraber, etiketler hangi konu başlıklarının daha fazla ilgi çektiğini ortaya çıkarmıştır. Twitter Şirketi’nin @yeniolanne hesabı için sunduğu istatistikler dikkate alındığında Yeni Medya Eski İnsan programının 2016 ve 2017 yıllarının en fazla etkileşim alarak ön plana çıkan etiketleri şöyle olmuştur:

 

 

2017 Ön Plana Çıkan Etiketler

 

2016 Ön Plana Çıkan Etiketler

#edebiyatvesosyalmedya #kadınyazılımcı
#kimlikhırsızlığı #çocuklarveyenimedya
#ErasmusPlus #e-devlet
#belediyelervesosyalmedya #özçekim
#dijitaleğitim #dilimizveyenimedya
#dijitaleşitsizlik #duygularveyenimedya
#mobilhabercilik #eğitimveyenimedya
#sağlıkokuryazarlığı #taşradasosyalmedya

2016 ve 2017 yıllarında ön plana çıkan konu başlıklarına bakıldığında aslında program takipçilerinin pek çok farklı konuya ilgi gösterdikleri görülmektedir. Yeni Medya Eski İnsan programının sağlamış olduğu konu çeşitliliği etiket kullanımı sayesinde görünür kılınmıştır. Geleneksel bir radyo programı için @yeniolanne Twitter hesabı yazılı ve görsel bir arşiv görevi görmüştür.

Her hafta birbirinden farklı konu başlıklarının uzman konuklarla ele alındığı Yeni Medya Eski İnsan programının Twitter hesabında aktif 392 takipçi bulunmaktadır. Bu takipçilerin %47’si kadın ve %53’ü erkektir. Beğeni ve RT aracılığıyla varlıklarını her zaman hissettiren @yeniolanne hesabının takipçileri, Twitter’dan ilettikleri soru ve görüşleriyle canlı yayına zenginlik katmışlardır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Yeni Medya Eski İnsan radyo programı 25 Aralık 2017 tarihinde son buldu fakat program içerikleri dijital ortamda varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Program bitmesine rağmen @yeniolanne Twitter hesabını takip etmeyi bırakmayan 392 takipçiye de selam olsun!

Son Not: Yeni Medya Eski İnsan programının dijital arşivine buradan ulaşılabilir.

Kaynakça

Jenkins, H. (2006). Convergence Culture: Where Old and New Media Collide. New York: New York University Press.

 

 


“İnternet Sansüründe Bir RTÜK Eksikti, O da Oldu” Prof.Dr. Yaman Akdeniz’in açıklamasıyla yeni torba yasa tasarısındaki İnternet regülasyonunu değerlendirelim…

Şubat 9, 2018
Yazı/Haber: Elif Akgül
Yeni torba yasayla getirilmek istenen RTÜK’e internet yayınlarına müdahale yetkisini Prof. Akdeniz değerlendirdi: “Türkiye’de internette yayın yapan yayın kuruluşları hedef alınacak. Bu her ne kadar Adnan Oktar’ın A9’u ile tartışılsa da olayın esası Oktar değil.”

 

Yeni torba yasaya eklenen Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) yasasına internet yayınları için lisans verme, lisans iptal etme ve Sulh Ceza Hakimlikleri aracılığıyla erişim engelletme yetkisi vermesine ilişkin tasarıyı, YouTube sansürünü AİHM’de mahkum ettiren sürecin mimarlarından hukuk profesörü Yaman Akdeniz değerlendirdi.

Prof. Akdeniz: Hedef internette yayın yapan muhalif siteler

bianet’e konuşan Prof. Dr. Akdeniz, 5651 sayılı internet içeriklerinin kaldırılmasını düzenleyen yasa ile zaten erişim engellendiğini hatırlatarak, “Siyasi kişiler, Bakanlıklar, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu erişim engelleyebiliyordu, bir de bunlara RTÜK eklendi” diyor.

Yasada ne var?

* İnternette yayın yapmak isteyen medya hizmet sağlayıcılar Üst Kuruldan yayın lisansı, bu yayınları internet ortamından iletmek isteyen platform işletmecileri yayın iletim yetkisialmak zorunda.

Üst Kuruldan alınan geçici yayın hakkı ve/veya yayın lisansı bulunmayan ya da bu hak ve/veya lisansı iptal edilen gerçek ve tüzel kişilerin yayın hizmetleri RTÜK tarafından tespit edilirse RTÜK’ün talebi üzerine sulh ceza hakimi tarafından içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesine karar verilebilir.

* İçerik veya yer sağlayıcısının yurtdışındaysa da “Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu Üst Kurulun görev alanına ilişkin uluslararası anlaşmalar ve bu Kanun hükümlerine aykırı yayın yaptığı Üst Kurulca tespit edilen” internet ortamından Türkçe, Türkiye’ye yönelik yayın yapan veya yayın dili Türkçe olmamakla birlikte Türkiye’ye yönelik ticari iletişim yayınlarına yer veren yayın kuruluşlarının için de aynı süreç işler.

* Bu kuruluşların internet ortamındaki yayınlarına devam edebilmeleri geçici yayın hakkı ve/veya yayın lisansı, bu kapsamdaki platform işletmecilerinin de yayın iletim yetki belgesi alması zorunlu.

Tasarı halindeki torba yasanın 73. maddesinde yer alan değişiklikle sadece internette yayın yapan kurucuların RTÜK’ten yayın yetkisi alma zorunluğu getiriliyor, tasarı yasalaşırsa lisans ya da geçici lisans almayanlar RTÜK’ün talebi doğrultusunda Sulh Ceza Hakimliklerinden 24 saatte çıkacak bir kararla erişime engellenebilecek.

Prof. Akdeniz, bu tasarı ile özellikle internette yayın yapan muhalif haber sitelerinin hedef alınacağını söylüyor.

“Hedeflenen 3 kategori var. Birincisi Türkiye’de bulunan ve internette görsel yayın yapan yayın kuruluşlar hedef alınacak. Bu her ne kadar Adnan Oktar’ın A9’u ile tartışılsa da olayın esasının Oktar olduğunu düşünmüyorum.

“İkincisi yurtdışında kurulmuş ama Türkiye’ye odaklı yayın yapan kuruluşlar hedef alınacak, Özgürüz ya da Artı TV gibi.

“Üçüncüsü ise sadece internette yayın yapan özel şirketleri de kapsayacak, Netflix, Puhu TV, BluTV gibi.”

Peki ne olacak?

Tasarı radyo ve televizyonların internet yayınlarını, sadece internette yayın yapan televizyon ve radyoları, yurtdışından Türiye’ye yönelik internette yayın yapanlar, blog, site ve uygulama üzerinden yapılan video yayınları (streamler) kapsıyor.

Netflix, Blu TV…

* Tasarı yasalaşırsa, RTÜK, Netflix ya da BluTV gibi dizi, sinema, belgesel yayını yapan platformlarda aynı karasal yayında yaptığı gibi değerlendirme ve rapor hazırlayabilecek. Akdeniz, bu durumda içeriği sağlayan hizmetin içerik kaldırma talebi ile bilgilendirilebileceğini söylüyor.

Ama misal Game of Thrones hakkında bir şikayet olduğu takdirde RTÜK yayınla ilgili “müstehcenlik”, “gençlerin gelişimini kötü etkileme” gibi bir gerekçeyle rapor hazırlayıp, platformdan içeriğin kaldırılmasını isteyebilecek, kaldırılmayan içerik nedeniyle hizmetin kendisi erişime engellenebilecek. Bu durumda korsan yayınlar haricinde, telifli bir şekilde izlenen eserlerin yayınlanmayacağı ya da sansürlenebileceği anlamına geliyor.

Persicope da etkilenebilir, Faceboook da

* Yine tasarı, internette videolu (canlı ya da kayıttan) yayın yapan herhangi bir sitenin de lisans almasını zorunlu kılıyor. Bu ne demek? Örneğin ABD’de görülen Reza Zarrab davasında olduğu gibi duruşmada olup bitenleri kendi Facebook ya da Periscope hesaplarından yayınlayan kişilerin sayfaları da “lisans olmadığı” gerekçesiyle erişime engellenebilecek.

* Bir diğer ihtimalse, halihazırda yayını olan televizyon kanalları da, internette yaptığı ama uydu yahut dijitaldeki televizyon yayınında yer vermediği içerikler nedeniyle ceza alabilecek, cezalardan sadece internet değil, geleneksel televizyon yayını da etkilenebilecek.

“İnternette frekans sınırı yok ki lisans gereksin”

Prof. Akdeniz, uydu ya da kabloludaki televizyon frekansı, ya da radyo için FM’deki frekans sayısının belli olduğunu, bu durumda lisansın bir gereklilik olduğunu söylüyor.

“Frekans sayısı sınırlı olduğu için lisans gerekiyor. Örneğin en son NTV Spor’u satın alan Discovery Channel aslında NTV Spor’un frekansını satın almış durumda. Ama internette böyle bir sıkıntı yok.

“Dolayısıyla burada müdahaleyi gerektirecek bir durum da yok. Tasarı bu nedenle aslında kullanıcıların haber ve bilgi almak için eriştiği kanalları engellemek.”

“AYM ve AİHM süreçleri çok hantal”

Torba yasaya eklenmiş değişiklikle sürecin şeffaflıktan uzak yürütüldüğünü vurgulayan Prof. Akdeniz, Türkiye’de bu tip yasalara yönelik hukuki sürecin de işlemediğini vurguluyor.

Tasarı yasalaştığı takdirde uygulamaya geçerse Anayasa Mahkemesi’ne ve sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuracaklarını söyleyen Prof. Akdeniz yargı yolunun yavaşlığını da eleştiriyor:

“Ama bu süreçler de çok hantal. Hem Wikipedia yasağında hem de tutuklu gazetecilerin başvurularında göründüğü gibi AYM’de de AİHM’de de süreç çok yavaş yürüyor. Ama bu örneklerde ihlal olup bitmiş değil, sürekli olarak devam ediyor. Bu süreçlerde AYM ve AİHM’in de hızlı karar alması gerekiyor.”

Tasarıdaki maddeye şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz. (EA)

Kaynak:

 


Kitap Değerlendimesi: Güney Hindistan’da Sosyal Medya

Ocak 31, 2018

Venkatraman, S. (2017). Social Media in South India.Londra: UCL Press, 256 sayfa, ISBN 978-1-911307-94-5

Yazan: Müge Mengü Hale

Shriram Venkatraman’ın University College London Antropoloji bölümünde 2012-2016 yılları arasında yürüttüğü doktora tezi araştırmasının sonucu olarak yazdığı “Social Media in Rural India” (Güney Hindistan’da Sosyal Medya) dijital antropolog Daniel Miller liderliğinde “Global Social Media Impact Study” (GSMIS) ya da “Why We Post” başlığıyla yürütülen ve sosyal medyanın etkisini 8 ülkede araştıran saha monografilerinden biridir ve Güney Hindistan’ın hızla değişen Tamil Nadu bölgesinde gerçekleşen 15 aylık bir etnografik çalışmanın sonuçlarını aktarır.

Why We Post dizisinin her bir monografisi, Miller’ın ekibinden bir antropoloğun araştırdığı bölgede on beş ay boyunca yaşayarak, bölge dilini konuşarak yaptığı araştırmalarla gerçekleşmiştir. Shriram Venkatraman da Hint toplumunda sosyal medyanın etkisini anlama amaçlı 15 aylık araştırmasında çevrimiçi ve çevrimdışı etnografi metodunu uygulamış, Facebook’tan 172, Whatsapp gruplarından 53 kişi, Twitter’dan 41 ve Linkedin’den 67 kişiyle görüşme yapmıştır. (s. 23) Dizinin tüm araştırmalarında olduğu gibi araştırma başlangıcı ve sonunda uygulanan iki anket dışında, veri madenciliği, iletişim günlükleri, iletişim aramaları ve internet tarayıcı arama kayıtları gibi verilerden yararlanmıştır.

Güney Hindistan araştırmaları sonucunda ortaya çıkan monografi 6 bölümden oluşur. Panchagrami çevresi; Sosyal Medya Manzarası: İnsanlar, Algı ve Sosyal Medya; Görsel Paylaşım: Görsel Alanın Sosyal Medyada Devamlılığı; Hısım ve Akrabalık; İş – Ev İkiliği ve Sosyal Medya ve son olarak Bilgi Ekonomisinde Eğitim ve Sosyal Medya başlıkları altında toplanan araştırmanın her bölümü, büyük toplumsal yapıların ve altyapıların sosyal medyaya etkileri ya da sosyal medya üzerinden dönüşümünü incelemektedir. Diğer kitaplarda siyaset, din, devlet ve ticaret yapıları bölüm olarak ele alınmışken, Venkatraman siyaset ve kast yapılarını kitabın her bir bölümü dahilinde incelemeyi uygun bulmuştur.

book coverKitabın ilk bölümü Panchagrami’nin değişen sosyo-ekonomik yapısını inceler.  Hint hükümeti tarafından yüzyıl başında Tamil Nadu’nun Panchagrami bölgesindeki beş köy arasına bir Bilişim Teknolojileri (BT) kenti kurulması, daha önce tarımla geçinen bölgeye bilgi ekonomisiyle kalkınma getirmiştir. Panchagrami, araştırma sırasında 30 bin kişilik bir nüfusa sahiptir. Bu nüfusun 14 bini yüzyıllardan beri bölgede yaşayan ve tarımla geçinen yerel Tamil halkıdır. 16 binlik göçle gelen popülasyon ise BT personeli, hizmet sektörü, girişimcilerden ve işçilerden oluşmaktadır. Bunun haricinde, 200 bin kişilik BT’ye çalışan bir işgücü bölgeye günlük olarak gidip gelmektedir.

 

BT bölgesinin getirdiği bilgi ekonomisi bölgeyi kentlileştirmekte, kalkındırmaktadır. BT bölgesinin yarattığı kentsel dönüşümün rantı ile bölgenin yerlisi olan kimi kastlar orta sınıflara atlama fırsatını yakalamıştır ve gelecek kuşaklar için bilişim eksenli eğitim tüm bölge nüfusunun hedefine girmiştir. Ancak yerel halk geleneksel köy yaşamı pratiklerini de sürdürmektedir. Ayrıca gerek yerli halk gerekse BT ile gelen topluluk da hem Hindistan’ın geleneksel kast sistemine hem de hükümetin belirlediği ayrı bir kast kategorizasyonuna mensup bireylerden oluşur.

Venkatraman’ın sosyal medya araştırmasının başında BT popülasyonu teknolojiye kolay ulaşabildiği için sosyal medya kullanımında uzman oldukları, yerel halkın ise yeni teknolojiye kısıtlı erişimiyle sosyal medya kullanımında acemi olduğu varsayılmıştır.

Ancak, Venkatraman araştırma sonucunda Panchagrami halkının günlük hayatına nüfuz etmiş gelenekler ve bu gelenekleri barındıran sosyal kategorilerin etkilerinin sosyal medyada devam etmekte olduğu saptamıştır. Araştırma, bölge insanlarının sosyal medya kullanımının toplumsal değişime neden olup olmadığını araştırırken sosyal medya kullanımında sınıf, yaş, cinsiyet ve kastla gelen yerel pratiklerin etkisinin sürdüğü sonucunu ortaya koyar.

Varsayılan BT personeli ve köylüler ayrımı yüzeysel kalmıştır çünkü Penchagrami’de sosyal medya kullanımı, cinsiyet, akrabalık, yaş, kast, sınıf, din gibi sosyal kategorilerin etkisindeki geleneklerin derin katmanları tarafından belirlenmektedir.

Social-IndiaKitabın Sosyal Medya Manzarası: İnsanlar, Algı ve Sosyal Medya; Görsel Paylaşım: Görsel Alanın Sosyal Medyada devamlılığı bölümleri Panchagrami’deki sosyal medya kullanım alışkanlıklarını örnekler. Venkatraman 15 ay boyunca yaptığı araştırmalar sonucu iki temel örüntü tespit etmiştir.

Birincisi, iki popülasyonun da çevrimdışı toplumsal yaşantılarını çevrimiçinde de yansıttığı biçimindedir. Öncelikle, sosyal ağlarının oluşturulması sürecinde çevrimdışı kast, cinsiyet, din ve sınıfsal kategoriler belirleyicidir. Bu noktada “ağ homofilisi” adı verilen dış ağlardaki benzeşseverlik kavramı çevrimiçi yaşantıda da izlerini sürdürür. Panchagrami bölgesinde yaşayan iki popülasyon da sosyal medya ağlarına çevrim dışı ilişkilerinin sürdüğü kişileri kabul etmekte ve çevrim dışı toplumsal yaşantılarında taşıdıkları değerleri çevrim içi paylaşımlarda da yansıtmaya ve korumaya önem vermektedir. Kast ve toplumsal sınıflar dışarıda nasıl yaşıyorsa çevrimiçi alanda da bu değerleri korumak üzerine bir tutum gösterir. Çevrimdışı ayrımcılık çevrimiçi sosyal gruplarda da sürmektedir.

Kast sistemi ve cinsiyetçilik kadın kullanıcının iletişim kanallarını sınırlamaktadır. Ağa girme konusunda kadınlar üzerindeki baskı ve gözetim tüm gruplarda sabittir. Özellikle genç kızların akıllı telefon kullanımına yönelik yaklaşım Panchagrami’nin geleneksel ataerkil yapısının sosyal medya üzerinden de yürütüldüğünü gösterir.  Kadın kullanıcılar ağdaki aile üyelerinin gönderilerini takip etmesi gibi hafif gözetimden akıllı telefondan yoksun bırakma gibi katı sınırlamalara tabi tutulur. (s.38)

Araştırmada geleneksel sosyal kategorilerin sürdüğü özellikle Facebook kullanımında ortaya çıkar. Her iki popülasyon da Facebook kullanırken, sınıf, kast ve cinsiyetin Facebook kullanımına etkisi bulunmuştur. Facebook kullanan alt-orta sınıf kullanıcılar özellikle okumuş, iş sahibi, erkek genç kullanıcılar ağırlıklıdır. Bölgedeki genç kızların cep telefonu sahibi olması yasak olduğundan bu kullanıcıların arkadaş listesindeki kızlar çevre şehirlerdendir. Facebook bu kullanıcılar için bir flört alanı olarak algılanarak genç kızlar için gerek kast dengesini bozacak gerek aile namusuna karşı bir tehdit olarak görülmektedir. Facebook’ta erkekler kadın katılımını da gözetim halindedir.

Kastlar arasındaki rekabette de Facebook cinsiyet üzerinden bir mücadele alanıdır.  Özellikle kastlar arasında evlilik inanışlara karşıt olarak görülür ve Facebook’ta farklı kastlardan kadın ve erkekler arasında kurulacak ilişkilerin engellenmesi adına aileler kızlarına sosyal medya ve akıllı telefon yasağı getirmişlerdir. Aile yapısına göre kısıtlama ve kullanım değişse de yakın yaşta erkekler kız kardeşler için sıkı bir gözetim uygulamayı sürdürür.

Üst orta sınıf kullanıcılar sosyal medya iletişiminde daha rahattır. BT merkezi için bölgeye yerleşen ailelerin kızları sosyal medyada katı kontrole tabi değilse de aileler ağlardaki arkadaş listelerine katılarak hafif gözetim uygular. Venkatraman’a göre sosyal medya sınırlamaları, kast, sınıf, ataerkil yapı, duygular gibi çok faktörlü nedenlere bağlanmalıdır. Örneğin, aynı kasttan olmasına karşın farklı sınıflardan gelmek sosyal medya algısında farklılıklara neden olabilmektedir.

Why We Post araştırmalarının literatüre kattığı “ölçeklenebilir toplumsallık” kavramı (Scalable sociability) sosyal medya platformlarının çeşitlenmesi sayesinde bireyin çoklu medya kullanarak sosyal medyada özel ve kamusal alanlar yaratabilme olgusunu tanımlar. Buna göre, özelden genele ve iki kişilik karşılıklı iletişimden kitlesel yayına uzanan iki ölçek belirlenmiştir. Sosyal medya platformlarının çeşitlenmesi bireylere iletişimin özelden genele mahremiyet derecesini belirlemede ve ağ üyelerinin sayı ve topluluğunu gruplandırmada seçenekler ve ölçekler sunmaktadır.

Bu platformlarda bireyin oluşturduğu ya da parçası olduğu farklı sosyal ağlar söz konusudur. Bireyler iletişim kitlelerini sayıca belirlerken kurdukları ağları ölçeklemekte, platformun yapısına uygun toplumsal ağlara katılmakta, iki kişiden sayısız insana hitap kitleleri oluşturmaktadır.  “Ağa bağlı” bireyler iletişim içeriklerinin niteliğini de seçilmiş sosyal platformun teknik ve algılanan yapısına, ağlarına ekledikleri kitlenin niteliğine ya da “ağın beklentilerine” göre özelden kamusala düzenleme yetkisini kazanma eğilimindedir.

Panchagrami halkı da aktif olarak polimedya yani Facebook, WhatsApp, Twitter gibi sosyal medya platformlarını aynı anda kullanmaktadır. Bunun bir nedeni şudur. Sosyal medyada iletişim ve yayın seçeneklerinin artmasıyla, bireyin özel alan ve kamu alanlarında kurduğu ilişki biçimlerini yönlendirebilmesi, gündelik iletişim idaresinde ve toplumsal kimlik sunumunda farklı platformlardan yararlanarak yeni sosyoekonomik düzenini sürdürebilmesi söz konusudur. Özellikle, WhatsApp gündelik hayat pratiğini düzenleyebilmekte yardımcı olan bir platformdur. Polimedya kullanımının ikinci nedeni ise farklı platformlarda toplumsal normlara uyum beklentisi gelişmiş durumdadır. Araştırma çevrimdışı ve çevrimiçi arasındaki devamlılıktan dolayı, kullanıcıların sosyal ağda yaptığı paylaşımlarda “stratejik sunum” olgusunu tespit etmiştir.  Örneğin, WhatsApp’da daha küçük ve yakın gruplarla iletişim kurulurken grubun normlarına uyma kaygısı gözetilerek paylaşım yapılmaktadır. (s. 134) Facebook daha büyük bir gruba hitap eden genel mesajların paylaşıldığı bir ağdır. Twitter’da genele yönelik paylaşımlar yapılırken, Facebook paylaşımları yine ağdakilerin belirlediği toplumsal normlara uygunluk gözetilerek yapılmaktadır.

Bu çalışmada da Oya Morva’nın Türkiye’de Facebook kullanımı araştırmalarında yaptığı Goffman’ın performans kavramına benzer bir bulguyla karşılaşılır. Özellikle Facebook’ta ağın beklentilerine uygun paylaşımlar yapanlar kadınlardır. (Morva, 2014 :254) Venkatraman da, “ağın beklentileri”nin bireylerin sosyal medyadaki sunumunu belirlediğinin altını çizer. Hindistan örneğinde de özellikle evli kadınların sosyal medya gönderilerinde topluluk onuru gözetilmektedir. Bundan dolayı kadınlar daha çok sosyal değerleri yansıtan mesajlar, dini mesajlar ve aile içi fotoğrafları paylaşırken topluluğun beklentisine uygun “ideal Tamil kadını” normunu yansıtacak bir içerik üretirler.  (s.39) Toplumsal beklentilere paralel olarak Facebook’taki varoluş performatif bir işlev kazanmaktadır. (s. 120)

Burada ortaya çıkan durum, bireylerin özel ve kamusal alanlarını belirlemede tümüyle özgür olmadığı, “ağ”ın çevrimdışı toplumsallığı yansıttığı ve bireyin kimlik sunumunu da denetlemeyi de sürdürdüğüdür.  Çevrimiçi ağ, çevrimdışı ağın bir uzantısıdır. Cinsiyet, kast ve sınıf etkileri, ağa katılımda, seçilen platformlarda ve hatta platforma atfedilen işlevde de devam etmektedir.

Değerlendirme sonuçları, sosyal medyanın Penchagrami halkına etkilerini şu şekilde özetler: Hindistan’daki kast sistemi ve aynı zamanda hükümet kast kategorizasyonu sürerken BT sektörünün bölgeye gelmesi, bu sektörün yarattığı arsa ve emlak rantı üzerinden bir varlık birikimine neden olmuş, bu da sınıflar arası bir mobiliteyi getirmiştir. Panchagrami’de ranta dayalı sermaye birikimi ve BT merkezine yakınlık yerlilere refah getirmiş akıllı telefonlara ve sosyal medyaya erişim bu nedenle diğer köylere göre artmıştır. Ancak ranttan yararlanamayan zaten geleneksel olarak düşük konumdaki kastlar bu değişimi yaşamamış ve durumları daha da olumsuz etkilenmiştir.

Daha önce belirtilen ağlardaki homofili yani benzeşseverliğin anlamı, Hindistan toplumu için aynı kast ve aynı sınıflar arasındaki bağlantıların ya da bağlantısızlığın sosyal medyada da sürmesi olarak da yorumlanabilir. Günlük hayattaki kast ve sınıflar arası, hatta BT personeli ve yerli halk arasındaki ilişkilerdeki ötekilik deneyimi, sosyal medyada da sürdürülmektedir.  Venkatraman’a göre kast ve sınıf ayrımı anlamında sosyal medya Panchagrami’ye dijital eşitlik getirmemiştir. Sosyal medyada da alt üst kesim arasında ve farklı kastlar arasındaki iletişim sınırlı kalmıştır. Sınıflar arası farklar arttıkça da sosyal medya sosyal değil işlevsel bir kimliğe bürünmüştür.

Venkatraman’ın çıkardığı bir başka sonuç gelenek konusunda tüm sınıf ve kastların kendi geleneklerini sosyal medyaya da taşıdığı yönündedir. Gelenek sosyal medyada işlenerek kendisini onun üzerinden doğrular. Dolayısıyla, sosyal medya bir grup medyasıdır. Dünyaya normatif Hint geleneklerinin taşındığını sergilemek için bir anlamda bir gösteri alanıdır. Venkatraman, çevrimdışı ile çevrimiçi arasındaki devamlılığın Hint kozmolojik düşüncesinin parçası olduğunu belirtir. Dolasıyla, araştırma binlerce yıl öncesinden gelen geleneksel kategorilerin halen devamlılık taşıdığını gösterir. Sosyal medya üzerinden ifade edilen anlatı bu şekilde anlaşılmalıdır. Sosyal medya toplumu dönüştürememiş benimsenen sosyal medyanın ta kendisi bağlama göre dönüşmüştür. Tamil toplumu, sosyal medya ile kendi kültürlerinin güçlü bir ifadesini sürdürmeyi başarmıştır.

Güney Hindistan’da Sosyal Medya monografisinin bir özelliği bölümlerin teorik genellemelerin dışına çıkarak yerel bulgular üzerinden oluşturulmasıdır. Why We Post dizisi genel olarak internet ve sosyal medya için kullanılan araştırma metodlarını kullansa da tek grup üzerinden elde ettiği bulguları tüm gruplar için genellemekten kaçınmıştır. Ayrıca, çalışmanın bir iddiası da sosyal medyayı pozitif ya da negatif olarak değerlendirme amacı gütmemesidir. Çalışma, eğitsel amaçlarla Trinidad’dan Çin’e incelenen her bölgede sosyal medyanın ifade ettiği anlamı, yerel sonuçlarla bulmak ve yerel değerlendirmeler yapmak hedefindedir. Sosyal medya üzerine olan akademik literatürü takip etmek üzere ise dizinin “How the World Changed Social Media” adlı kitabının okunması önerilir.

Kaynaklar:

Morva O., “Goffman’ın Dramaturjik Yaklaşımı ve Dijital Ortamda Kimlik Tasarımı: Sosyal Paylaşım Ağı Facebook Üzerine Bir inceleme”, Medya ve Tasarım, Çakır S., Ed., Urzeni Yayınları, İstanbul , ss.231-255, 2014

http://discovery.ucl.ac.uk/1558928/1/Social-Media-in-South-India.pdf

http://blogs.ucl.ac.uk/global-social-media/2015/06/16/conclusion-introducing-scalable-sociality/


Gözetim kapitalizmi: Bıraktığımız dijital izleri kim kime satıyor?

Ocak 2, 2018

Yazan: Ahmet Sabancı

Hayatımızın her alanında kullanabildiğimiz ve hatta ‘şeyler interneti’ (internet of things) teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte kullanmamıza gerek olmayan yerlere bile giren internet, artık bir iletişim teknolojisi olmanın ötesine geçmiş durumda. Ancak internette attığımız her adımda arkamızda bıraktığımız küçük veri kırıntıları, bizler için ciddi sorunlar yaratabiliyor. İnternet, hayatımızın daha farklı alanlarına girdikçe, dijital gözetim de o alanları kendisi için kullanışlı hâle getiriyor. Her ne kadar dijital gözetim denildiğinde akla ilk gelen NSA gibi istihbarat kurumları ya da devletlerin vatandaşlarını gözetlemeleri olsa da, dijital gözetim kavramının içerisine giren birçok farklı kurum ve yöntem bulunuyor.

Bu yöntemlerden ve sizin kişisel verilerinizin peşine düşen gruplardan bahsetmeden önce, bu kadar çok veri bırakmamızın nasıl mümkün olduğuna ve bunların önemli bir kısmını neden bırakmak zorunda kaldığımıza bakmamız gerekiyor. Bunu anlamak için de, temel olarak bilgisayarların ve iletişim teknolojilerinin nasıl çalıştıklarına göz atalım.

Nereden geliyor bu veri bolluğu?

Günümüzde internete bağlanmak için kullandığımız cihazların hemen hepsi, istediğimiz şeyleri yapabilmek için kimi verilere ihtiyaç duyar. Bu verileri almalarının sebebi bizi gözetlemek gibi gizli bir amaçlarının olması değil, bu veriler olmadan çalışmalarının mümkün olmamasıdır. Bunun en iyi örneklerinden birisi de, sürekli yanımızda taşıdığımız cep telefonlarımız.

Basit bir şekilde anlatacak olursak, cep telefonlarımızın bizi sürekli bağlantı hâlinde tutabilmesi için daimi bir şekilde etrafımızdaki baz istasyonlarıyla iletişime girmesi ve onlarla bağlantıyı koparmaması gerekiyor. Bunu yapabilmek için de, düzenli olarak etrafına bir sinyal gönderiyor ve kendi konumunu belirlemeye çalışıyor. Telefonunuzun gönderdiği bu sinyaller de en yakın baz istasyonları tarafından alınıyor ve karşılığında baz istasyonları telefonunuza bir cevap sinyali gönderiyor ve hattınızın bağlantıda kalmasını sağlıyor. Ancak bu sinyal alışverişi gerçekleştikten sonra, hem baz istasyonları hem de telefonunuz sizin fiziksel olarak nerede bulunduğunuz bilgisine de sahip oluyor. Çünkü baz istasyonları gönderdikleri sinyalle kendisini tanıtır ve her baz istasyonunun nerede olduğu kayıtlıdır. Aynı şekilde telefonunuz o baz istasyonuyla iletişime geçtiyse, bu ona yakın bir yerde olduğunuz anlamına gelir.

Benzer şekilde gerekli bir veri paylaşımı da ziyaret ettiğiniz web siteleriyle olur. Normal şartlarda, girdiğiniz her web sitesine kim olduğunuza dair kimi bilgileri de gönderirsiniz. Bu verilerin içerisinde hangi ülkeden girdiğiniz, hangi işletim sistemini/cihazı/internet tarayıcısını kullandığınız gibi veriler olur. Bu verilerin gönderilmesinin amacı, o web sitesinin sizin için en ideal versiyonunu size göstermesini sağlamaktır. Örneğin, cep telefonunuzdan giriyorsanız size sitenin mobil versiyonunu gönderir ki daha az veri tüketsin ve siteyi daha rahat gezebilin. Ya da girdiğiniz ülkeye göre sizin için uygun dil seçeneğini sunabilsin. Bu tarz veri paylaşımlarında temel amaç, tamamen sizin için kolaylık sağlamak ve interneti daha kullanışlı bir hâle getirebilmektir.

Ancak bir süre sonra, kimi insanlar bu verilerin bu şekilde başıboş bırakılmasına razı gelmedi ve bunları kullanmak için kimi yaratıcı(!) yollar üretmeye başladı. İşte dijital gözetim dediğimiz şey de tam bu noktadan itibaren devreye giriyor.

Gözetim kapitalizmi: Ekmeğini veriden çıkaranlar

(İllustrasyon: Davide Bonazzi)

İnterneti kullandıkça, bu verilerden çok daha fazlasını bırakmaya başlıyoruz. Sosyal ağlarda yaptığımız paylaşımlarla, internet aramalarımızla, ziyaret ettiğimiz sitelerle aslında kendimize ve kim olduğumuza dair önemli ipuçları veriyoruz. İnternette yaptığımız alışverişler ve indirdiğimiz uygulamalar nelere ilgi duyduğumuza dair işaretler bırakıyor. Tüm bu veriler bir araya geldiğinde ise karşımıza çıkan şey bizim dijital gölgemiz, bize dair bizim söyleyebileceklerimizden daha fazlasını söyleyebilen dijital kopyamız oluyor. Elbette dijital gölgemiz yalnızca devletler ya da istihbarat kurumları için değerli değil. Onlar için oldukça değerli şeyler saklıyor olsa da, dijital gölgemizi çok daha farklı amaçlarla da kullananlar var. Bunların başında da reklamcılar ve bize bir şeyler satmak isteyen şirketler geliyor.

Bizim hiçbir şey yapmadan vakit öldürmemizi bile paraya dönüştürmeyi başaran bu durumun artık bir adı da var: Gözetim kapitalizmi. Attığımız her adımın, vakit öldürmek için yaptığımız her gereksiz şeyin veriye ve bu veri hâlinin de birilerine satılarak paraya dönüştürülmesine tanık oluyoruz. Bu işi en iyi becerenler ise hepimizin her gün bir şekilde kullanmak zorunda kaldığı Facebook ve Google. Gözetim kapitalizminin başını çeken bu iki şirket, yalnızca bu sayede yüz milyarlarca dolarlık servetler yaratmakla kalmadı, arkalarından bu yöntemi izlemeyi görev edinmiş yüzlercesinin de gelmesine neden oldu. Ve bizden topladıkları veriler sayesinde, şu anda internette bize bir şey satmak isteyen herkes verilerimizi kullanmak için onlara koşuyor. Peki ellerinde bu kadar değerli ne var?

Facebook için en önemli verilerden birisinin kaynağı, insanlar arası ilişkiler. Oradaki ilişkilerimiz, verdiğimiz ‘like’lar, beğendiğimiz sayfalar ve bunun yanı sıra ziyaret ettiğimiz ve Facebook butonu bulunduran her site, bizim profilimizin altında birleşiyor ve dijital gölgemizin bir parçası hâline geliyor. Ardından Facebook, dijital gölgemizi kendi analiz sistemlerinden geçiriyor, etiketliyor ve kendisi üzerinden reklam vermek isteyenler için satışa hazır hâle getiriyor. Eğer Facebook’un sizin için hangi etiketleri kullandığını merak ediyorsanız, Ayarlar > Reklamlar (Ads) bölümünde görünür bir kısmını bulmanız mümkün.

Google ise bir diğer önemli veri kaynağına, ilgilendiğiniz ve merak ettiğiniz şeylere sahip. Yaptığınız her arama, yazdığınız her mail ve bunların yanı sıra girdiğiniz her site Google tarafından profilinizin bir parçası hâline getiriliyor. Eğer Android işletim sistemine sahip bir telefon kullanıyorsanız toplanan veriler daha da zenginleşiyor. Girdiğiniz sitelerin büyük bir kısmına ise, kendi verdiği bir hizmet olan Google Analytics sayesinde sahip olabiliyor. Birçok web sitesi sahibi sitesini ziyaret edenler hakkında bilgi edinmek için bu aracı kullanırken, Google da topladığı verileri sizin dijital gölgenize eklemek ve bunu reklam verenlere satabilmek için kullanıyor. Google’ın sizin hakkınızda topladığı verilerin görünür kısmını incelemek için ise Google Hesap Ayarları sayfanızın Kişisel Bilgiler ve Gizlilik bölümü altındaki Reklam Ayarları kısmına bakabilirsiniz. Twitter’ın topladıklarını merak ediyorsanız da Ayarlar bölümündeki Twitter Verilerinizkısmında bulmanız mümkün.

Facebook, Google, Twitter ve daha birçok sosyal ağın yaptığı bu veri toplama işinin temelinde bir diğer faydalı uygulama bulunmakta: Çerezler. Çerezler ziyaret ettiğiniz sitelerle ilgili kimi ayarlarınızı kaydediyor. Yani her seferinde o siteye kullanıcı girişi yapmanıza, dil seçeneği gibi ayarları değiştirmenize gerek kalmıyor. Ancak zaman içerisinde çerezlerin yetenekleri arttı ve örneğin Facebook, ‘like’ butonu olan her web sitesinde çerezini aktif hâle getirerek sizin ziyaret ettiğiniz siteleri görebilme yeteneğini kazandı. Bunu birçok büyük sosyal ağ ve reklam şirketi kullanıyor. Eğer internette bu şekilde gözetlenmek istemiyorsanız, Electronic Frontier Foundation’ın yazdığı Privacy Badger isimli tarayıcı eklentisini kullanarak bu tarz çerezleri durdurabilirsiniz.

Ben de veri satmak istiyorum

(İllustrasyon: Davide Bonazzi)

Google ve Facebook örnekleri üzerinden kişisel verilerimizin ne kadar para ettiğinin görülmesi ve dijital gözetimin ne kadar kârlı bir iş olduğunun anlaşılmasıyla birlikte, bunu yapabileceğini düşünen hemen herkes bu işe girişmeye başladı. Bir şekilde sizin kişisel verilerinizi zaten toplayan ama bunu satmayanlar satmanın yollarına, diğerleri ise, bu verileri toplamak için yaratıcı yollar üretmeye başladı. Bir de elbette yasallığı çok umursamadan bu işi karanlık yollarla yapanlar var.

İlk grup için elimizdeki en tanıdık örnek telekom şirketleri. Son birkaç senedir muhtemelen hepimize, “Kampanya ve avantajlar için verilerinizi kullanmamıza izin verir misiniz?” tarzında mesajlar ve müşteri hizmetleri aramaları gelmiştir. Üstelik onay vermemeniz durumunda da ‘hayır’ı cevap olarak kabul etmeyip tekrar soruyorlar. Bunu yapmalarının sebebi, zaten bizden aldıkları paranın üzerine kişisel verilerimizden de ek kazanç elde etmek istemeleri. Bunu da iznimiz olmadan yapamayacakları için bizim onayımızı almak istiyorlar. Bu onayı almaları durumunda ise, konum bilgilerimizden internet trafiğimize kadar her şey üzerinden para kazanmaları mümkün. Elbette yasal zorunluluk gereği 2014 yılından bu yana devlet için bu verileri toplayıp kaydediyorlar ama bunları satmaları için bizden izin almaları şart. Sizi sıkça rahatsız etmelerinin sebebi de bu.

İkinci grup içerisinde birçok farklı yeni teknolojiyi saymak mümkün. Ancak çok daha iyi bildiğimiz bir başka örnek var: Ülkemizdeki internet sansürü yüzünden herkesin ilk seçenek olarak kullandığı ücretsiz VPN servisleri. Bu servislerin hemen hepsinin ana gelir kaynağı, sizin internet trafiğinizi reklamcılara ve kimi zamanda başka kurumlara satmak. Sizin mecburiyetten ya da başka sebeplerden dolayı VPN gibi yöntemlere muhtaç kalmanızdan faydalanan bu şirketler yalan pazarlama yöntemleri ve başka yollarla gözünüzü boyayarak aslında sizi kişisel verilerinizi sömürebilecekleri bir kaynak hâline getiriyor.

Telefonunuza ya da bilgisayarınıza kurduğunuz uygulamalar da benzer şekilde sizi kandırmaya ya da size bilgi vermeden bu verileri toplayıp satmaya çalışabiliyor. Birçok uygulamanın hiç ihtiyacı olmadığı hâlde konum bilgileri ya da rehber listeniz gibi şeyleri toplamak istemesi bunun en basit örneği. Yakın zamanda buna yakın bir örnek Accuweather’ın mobil uygulamasında yaşandı. Uygulama, konum bilgilerine erişme yetkisini kaldırsanız bile bağlandığınız ağların listesini topluyor, Accuweather da bunları Reveal Mobile’a satıyor. Bağlandığınız modemler ve ağlar üzerinden de konumunuzu tespit etmek mümkün olduğu için, bunu yapabilecek bir yere bu verileri satmakla direkt konum bilgilerini toplamak arasında ciddi bir fark olmuyor. Kimileri ise böyle gizli yollara bile girmeden, direkt bilinir uygulamaların sahtelerini yazarak insanların kazara telefonlarına yüklemelerini sağlıyor ve o uygulama aracılığıyla telefonunuzdan sürekli olarak veri çekiyor. Google Play Store’da neredeyse her ay yüzlerce bu tarz uygulama tespit edilip kaldırılıyor.

Bunun yanı sıra tamamen veri toplamaya yönelik virüs ve malware saldırıları, bu verileri toplayan kaynaklara saldırıp bu verilerin çalınması gibi diğer yollar da mevcut. Geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan bir saldırıda, ABD’li kredi derecelendirme şirketi Equifax’ta gerçekleşen bir sızıntı sonucunda 143 milyon Amerikalının kişisel verileri hackerların eline geçti. Böyle ciddi verileri toplayan kurumların dikkatsizliği ve güvenliği önemsemiyor olması da bize ait kişisel verilerin sızmasına sebep olabiliyor.

Çare: Dijital gölgemizi küçültmek

(İllustrasyon: Davide Bonazzi)

Peki bu kadar çok gözetim yöntemi varken biz ne yapabiliriz? İnterneti şu anki hâliyle kullanmaya devam ettiğimiz sürece, gözetlenmeden hareket etme şansımız çok düşük. Tails OS gibi işletim sistemlerini kullanmak, internete sürekli Tor üzerinden girmek, hiç telefon kullanmamak, büyük ağları kullanmamak gibi ekstrem yöntemleri denemek mümkün ama bunlar tam anlamıyla çözüm sağlamayacağı gibi hayatınızı ciddi bir şekilde zorlaştıracaktır. Böyle yöntemleri tercih etmek kimi insanlar için işlerini bile yapamaz hâle gelmek demek olacağı için, bunları tavsiye olarak yazmanın bir anlamı yok.

Yapılabilecek en akılcı şey, dijital gölgenizin mümkün olduğunda küçülmesini ve çok da para etmeyecek hâle gelmesini sağlamak olacaktır. Bunun için atabileceğiniz kimi temel adımlar arasında şunları sayabiliriz:

  • İnternette gezerken sizi gözetleyenleri durdurun: Birkaç basit tarayıcı eklentisini kurmanızın bile ciddi faydası olacaktır. Yukarıda bahsettiğimiz Privacy Badger eklentisi ile sizi her yerde takip etmeye çalışan çerezleri hizaya getirebilir, yine EFF’in yazdığı HTTPS Everywhere eklentisi ile birçok internet sitesi ile aranızdaki iletişimin şifreli olduğundan emin olarak internet servis sağlayıcınızın sizi gözetleyebileceği alanları azaltabilir ve uBlock Origin ile rahatsız edici olmakla kalmayıp sizi internetin her yerinde gözetleyen reklamların önüne geçebilirsiniz.
  • Hayır demeyi öğrenin: Birçok uygulama, sosyal ağ ve telekom şirketi bunları kullanmak için sizden izin alır. Kimilerinde hesap açmanız bile tamamen izin vermek olsa da, birçoğunda hayır demeniz ya da yapabilecekleri şeyleri kısıtlamanız mümkün. Bunun için servis sağlayıcılar sorduğunda ısrarla hayır diyebilir ya da kullandığınız uygulama ve sosyal ağların ‘ayarlar’ kısmını detaylı bir şekilde gözden geçirip gereksiz gördüğünüz her şeyi kapatabilirsiniz.
  • Tekinsiz görünenden uzak durun: Ücretsiz VPN kullanmak, bir uygulamanın ücretsiz hâlini rastgele bir yerden indirip özel izinlerle cihazınıza kurmak, telefonunuzu gereksiz şeyler için rootlamak/jailbreak yapmak gibi şeyler gözetlenmeniz için birçok yeni yolun açılmasına neden olur. Eğer gerçekten ne yaptığınızı ya da ne kullandığınızı bilmiyorsanız, böyle şeylerden uzak durun.
  • Dijital gözetim konusunda sessiz kalmayın: Devletlerin ve şirketlerin dijital gözetim konusunda bu kadar rahat olmalarının ve bizi gözetlemek için yasal ve yasadışı yollar kullananların karşısında durmak yerine onların önünü açmalarının en önemli sebebi, çoğu insanın bu konuda bilinçsiz olması veya meseleyi önemsememesi. Bu konuda ne kadar çok kişi ses çıkartır ne kadar çok insan bu yöntemleri ve gözetim kapitalizmi adı verilen bu gelir yolunu sorgularsa, özel hayatımızı yerle bir eden bu uygulamalardan kurtulmamız o kadar mümkün olur.

Başlangıçta da dediğimiz gibi, dijital gözetim, internetin hayatımızın bir parçası hâline gelmesiyle ortaya çıkan bir durum. Akıllı teknolojilerin gelişmesi ve yayılması ile de daha tehlikeli bir hâl alabilir. Evinizdeki her aletin internete bağlı olduğu ve sürekli olarak size dair veri topladığı bir ortam, bu alanda çalışan şirketlerin iştahını kabartmaya başladı bile. Dijital gözetimin şu anki imkânlarıyla neler yapabildiği ortada, daha ilerisini düşünmek bile istememeliyiz.

Kaynak: https://journo.com.tr/gozetim-kapitalizmi-dijital-izler


Çin’de çevrimiçi ideal yurttaş dönemi üzerine…

Aralık 26, 2017

Yazan: Gökçe Özsu

“Çin ve internet” konusu, son birkaç yılda konunun Batılı takipçilerini gittikçe endişelendiren bir hal aldı. Adına ‘sosyal kredi sistemi’ denilen ve şimdilik gönüllülük esasına dayalı fakat 2020’de tüm yurttaşları kapsayacak şekilde genişleyecek olan sistem, Çin’in açık ekonomiye geçme atılımından beri yapmış olduğu dijital ekonomi, ICT ve internet yatırımları içesinde bilinen en kapsamlı ve gündelik hayata en çok doğrudan yansıyan projesi. Şimdiye dek, örneğin Freedom House gibi küresel sivil toplum kuruluşlarının raporlarında altını sıklıkla çizdikleri yaygın içerik sansürü, servis sağlayıcılarına kullanıcıların kişisel verilerini kullanıcıların resmi bilgileriyle saklaması (yurttaşlık numaraları, parmak izleri ve diğer kişisel veriler), yüz tanıma teknolojilerinin ulusal video gözetleme sistemine dahil edilmesi ve ülke çapına yayılması kararı, sosyal kredi sisteminin oluşturulması için gereken alt yapının ve üst verilerin toplanmasına hizmet ediyor görüntüsü çiziyor.

Sosyal kredi sistemi aslında ilk kez 2014’te Çin’in yürütme konusundaki en üst düzey kabinesi Devlet Konseyi’nce duyuruldu ve pilot uygulaması halihazırda gönüllülük esasına göre yürürlükte. 2020 yılında tüm Çin vatandaşlarını kapsayacak şekilde genişlediğinde (çocukları kapsayıp kapsamayacağı, kapsasa bile kapsamı bilinmiyor) her bir yurttaşın –haber kaynaklarının bazılarına göre 3 haneli- bir skora sahip olması anlamına geliyor. Sistemin temel amacı finansal şeffaflığı sağlamak olarak açıklandı. Vatandaşların internet üzerinden satın aldıkları ürünler, kullandıkları krediler ve sosyal ağlardaki hareketlilikler, bu skorun belirlenmesinde kullanılan parametreler arasında. Konuyla ilgili Oxford Üniversitesi Çin Medya Politikaları bölümünden Rogier Creeman, bunun finansal güvenilirliğin yanında, kişi olarak vatandaşların davranışların tek bir değerlendirmeye dâhil edileceğini ve bu değerlendirmeyle kişilerin sosyal hizmetlere ya da belli meslekler için uygun olup olmadıkları bu skor sayesinde tayin edilebileceği yorumunu yaptı. Creeman ekliyor: “Çin hemen hemen ne yapsa [Batıdaki] insanlar panikliyor ve bizlerin de pek çok kez [Çin ile] aynı şeyi yaptığımızı unutuyoruz”[1]

Pilot uygulama, Çin’in e-ticaret devi Alibaba’nın ödeme için tasarlanmış mobil uygulaması AliPay ve diğer ödeme uygulamaları üzerinden, Ant Financial’ın geliştirdiği bütçe yönetimine odaklanan bir sosyal ağ platformu olan Sesame (Zhima) Credits’in altyapısı aracılığıyla yürüyor. Her bir kullanıcı 350 ve 950 arasında değişen ve yüksek puana sahip kullanıcıların fazla ürünü daha ucuza alabilmelerini sağlayan bir skor tayin ediliyor. Skoru yükseltmenin yolu daha Alibaba ödeme uygulamaları üzerinden daha fazla alışveriş ve Sesame Credits üzerinden daha fazla etkileşim skoru yükseltiyor. 600-650 puanlarının altındaki skorlar için örneğin depozito ödemeden araç kiralama gibi belli ürün ve hizmetlere kullanıcı erişimini engelliyor.

Sistemin alt yapısının kurulması için bir yıl daha geriye gitmek gerekiyor. 2013 yılında Alibaba ve WeChat (Avrupa ve Amerika’daki WhatsApp benzeri bir anlık mesajlaşma uygulaması) QR kod okuyarak ödeme yapılmasını sağlayan mobil ödeme uygulamalarını tanıttı. Bu uygulamalar, otomobil sigortasından, sipariş ettiğiniz yemeğin tutarı ve hatta garsonlara bırakılacak bahşişe kadar cüzdan gerektiren her türlü ödemeyi QR kod okuyarak gerçekleştiriyor. Ancak uygulama için ulusal kimlik kartı ile kayıt gerekiyor. Böylelikle kullanıcıların çevrimiçi ödeme hareketlilikleri başta olmak üzere, sosyal ağlardaki etkileşim trafiğimi kullanıcıların biyometrik bilgilerini de kapsayan resmi kimlikleriyle eşleşmesini sağlıyor. Bu durum bildiğimiz anlamda, çevrimiçi özne olarak kullanıcıları bir çeşit yurttaş-kullanıcı haline getiriyor, devletle olan vatandaşlık ilişkisinin Çin Komünist Partisi yönetimince tayin edilen sınırlarının kişilerin çevrimiçi kimliklerini yutacak şekilde genişlemesi anlamına geliyor. Bu uygulamanın kırsal Çin’deki çatışmalı alanlarda nasıl uygulanacağı, muhalifler ve aktivistler üstünde nasıl bir dezavantaj yaratacağı konusu meselenin çok bilinmeyenli denklemi olarak görülmemeli. Zira, WIRED’da çıkan bir makaleye göre Ant Financial CEO’su Lucy Peng kendi şirketinin “toplumdaki kötü insanların kaçacağı bir yer olmamasını ve iyi insanların ise engelle karşılaşmaksızın özgürce istedikleri yere gidebilmesini sağlayacağı”nı söyledi.[2] Bu durum, Çin’deki internet kullanıcılarının bir çeşit ‘ideolojik olarak ideal çevrimiçi yurttaş’ haline getirebileceği iddiasına adeta kanıt sunar nitelikte.

Ant Financial, Weibo, Alibaba, Tencent (WeChat) gibi firmalar kullanıcı bilgileri, etkileşim trafikleri ile elde ettiği verileri, her ne kadar kullanıcıların izni olmadan hükümet kurumları ve üçüncü taraf kişilerle paylaşmadıklarını belirtseler de Çinli bilişim firmalarının genel olarak Çin Komünist Partisi yönetimiyle olan organik bağları bilinen bir gerçek. Beijing yönetiminin ekonomik yeniden yapılanma kapsamında dijital ekonomi, internet ve ICT yatırımlarını pivot pozisyonuna alması Çinli bilişim firmalarının merkezi hükümetle yakın ilişkiler kurmalarına sebep olduğu kabul edilebilir.

Çin’in internet yatırımları konusundaki vardığı nokta, Batı’daki rakiplerini distopik hezeyanlarına sebep olması bir yana, yurttaş ve kullanıcı arasındaki geçişkenlik bağlamında çevrimiçi alanın anlamını bir kere daha sorgulamamız gerektiği sonucunu ortaya çıkarmaya gebe. New York Times’ın konu hakkındaki haberi, Batılı perspektifinden internet kavramının nasıl da ters yüz edileceğinin karşılığı niteliğinde: “Eğer Silikon Vadisi liberteryan damarı temsil ediyorsa, Çin’in vizyonu bunun bir bakıma antitezini, devletin kontrolü tarafından güdümlenen ve buna yardım eden bir teknolojiyi sunuyor.”[3] Yüz tanıma teknolojisinde varılan seviye, yapay zekânın kuantum programlama için kullanılması ve yurttaş puanlama sisteminin 2020’de tüm Çin vatandaşlarını kapsayacak şekilde genişleyeceğinin duyurulması, Çin devletinin ve toplumunun teknolojiye yönelik bakış açılarının Batıdaki karşılığı olarak distopik kabusu derinleştiriyor.

Aslında Çin hükümetinin ‘2020’ kararı 2015 yılında, Kalkınma ve Reform Bakanlığı tarafından Xi Jinping yönetiminin yolsuzlukla mücadele politikasına paralel olarak finansal şeffaflığı sağlamak amacıyla alındı. Finansal yolsuzluk, Xi yönetiminin öncelikleri arasında üst sıralarda yer alıyor. Konunun internet yatırımları ile olan ilişkisi karmaşık gibi görünebilir, ama aksine merkezi bir düzenleyici işlevi görüyor. Çin’de merkezi yönetim yerel yönetimlerin üzerinde büyük bir baskı kurmamakla birlikte, ideolojik sapmaların ve mali yolsuzlukları önlenmesi adına merkezi yönetim sosyal medya aracılığıyla kullanıcıların yerel yöneticilerin üzerinde bir çevrimiçi denetim mekanizmasını önemsiyorlar. Ancak bunu yaparken kullanıcıların resmi kimliklerindeki bilgilerle eşleşmiş çevrimiçi kişisel verilerin toplanmasına ayrı önem veriliyor.

2015 yılı Çin merkezi hükümetinin yüz tanıma teknolojilerini kamu güvenliğini sağlamak adına gözetlemek için kullanacağını açıkladığı yıl oldu aynı zamanda. Ulusal kolluk güçlerinin yönetimi olan Çin Kamu Güvenliği Bakanlığı, ulusal çaptaki video gözetleme ağının yaygın, tek merkezden yönetilebilir ve her daim açık kılınması için gereken girişimleri zaten başlatmıştı.[4] Yüz tanıma teknolojisi bu ulusal çapta yaygın merkezi video gözetleme sistemine dahil edilmesinin alt yapısı ise halihazırda Çin’de kurulu. Yüz tanıma teknolojisinin çalışma prensibi -en basit haliyle- kişinin gözleri arasındaki mesafe gibi yüzün belli kısımlarının ile ten renginin tonunun belirlenmesi ya da ölçümlenmesi; daha sonra bunların sosyal medya, finansal kurumlar veya hükümet kurumlarınca toplanan fotoğraflar aracılığıyla oluşturulmuş merkezi bir veri tabanındaki ilgili verilerle karşılaştırılması. Çin’de özellikle finansal konularda kişisel verilerin toplanmasını gerektiren teknolojiler zaten kullanılıyor. Dahası, ‘Smile to pay’ gibi mobil ödeme uygulamaları her ne kadar deneysel olarak yansıtılsa da Çin’de ulusal çaptaki gözetleme veri tabanının bir parçası kabul edilebilir. Yüz tanıma teknolojileri, özellikle Avrupa ülkelerinde havaalanları gibi güvenlik açısında hassas yerlerde pasaport kontrolüne ek olarak sıklıkla kullanılmaya başlandı. Türkiye’de ise ÖSYM’nin elektronik sınav merkezlerinde kullanılıyor. 2020 Tokyo Yaz Olimpiyatlarında da kullanılacağı açıklandı. Bu noktada, verileştirilmiş bir toplumsal siyasal ve ekonomik düzene ve veri egemenliğinden beslenen iktidara geçişin, bu iktidar yapılarının sermaye sahipleri ile grift ilişkilerinin daha detaylı ve kapsamlı tartışılması gerekli.

[1] https://www.newscientist.com/article/mg22830432-100-inside-chinas-plan-to-give-every-citizen-a-character-score/

[2] https://www.wired.com/story/age-of-social-credit/

[3] https://www.nytimes.com/2017/12/05/business/china-internet-conference-wuzhen.html?rref=collection%2Ftimestopic%2FInternet%20Censorship%20in%20China&action=click&contentCollection=world&region=stream&module=stream_unit&version=latest&contentPlacement=1&pgtype=collection&_r=0

[4] https://www.wsj.com/articles/the-all-seeing-surveillance-state-feared-in-the-west-is-a-reality-in-china-1498493020


Coding Sisters’e ödül

Aralık 21, 2017

İnternet Derneği ve Internet Society Turkey Chapter  Üyelerinden Nurhan Güner’in Bilkent Bilişimde Kadınlar Kulübü ve Bilkent Gönüllü Eğitim Projeleri ile birlikte yürüttüğü Coding Sisters Projesi, Internet Society’nin dünya çapında düzenlediği Chapterthon 2017 yarışmasında birinci seçildi! Bu proje kapsamında Bilkent Üniversitesi’nde 12 Kasım 2017 tarihinde toplam 42 ortaokul ve lise öğrencisine 30 gönüllü eğitmenle beraber başlangıç düzeyinde kodlama eğitimi verilmişti. (Projenin kısa tanıtım videosunu da içeren duyuruya şu linkten ulaşabilirsiniz: http://isoc.org.tr/index.php/chapterthon-2017de-birinci-olduk/ )

Yarışmanın sonuçları dün Cenevre’de Birleşmiş Milletler binasında gerçekleştirilmekte olan IGF 2017’de açıklandı ve ödülü Internet Derneği adına üyemiz Su Sonia Herring aldı. Ödül, değerli hocamız Mustafa Akgül’e adanmıştır.

IGF_2017_toren_1

 


Akgül: İnternet yaşamdır

Aralık 14, 2017

Akgül Hoca’nın, Yeni Medya Çalışmaları II. Ulusal Kongre: Yeni Medya Okuryazarlığı’ndaki konuşması (26 Şubat 2015):

Akgül Hoca’nın 18 Nisan 2016’da konuk olduğu “Yeni Medya Eski İnsan” radyo programı:

akgul-hoca


Mustafa Akgül: Aktivistlere şifreleme tekniklerini öğretmeliyiz!

Aralık 14, 2017

Akgül Hoca’yı bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Söyleşi: Gamze Göker-Mutlu Binark
Mustafa Akgül’le görüşme 15 Mart 2013 tarihinde Bilkent Üniversitesi’nde yapıldı.

Bu söyleşi, 2013 yılında “Hack Kültürü ve Hacktivizm – Mustafa Akgül’e Armağan” isimli derleme kitap çalışmasında yayınlanmıştır. Kitabın tamamına https://ekitap.alternatifbilisim.org/ adresinden erişilebilir.

Mustafa Akgül “Türkiye İnternet’inin babası” payesini tümüyle hakeden emektar bir aktivist. Türkiye’de henüz İnternet’in esamisinin okunmadığı yıllardan başlayarak İnternet’in ne işe yaradığını ve neden gerekli olduğunu büyük bir özveriyle anlattı. Cansiperane sürdürdüğü mücadeleyle 12 Nisan 1993’te memleketimize İnternet’in gelmesine öncülük eden ekipte önemli bir rol aldı. İnternet’e bağlandıktan sonra günün koşulları gereği kendisine biçilen “İnternet’i tanıtma ve sevdirme” görevi günden güne artarak 26 yıldır devam ediyor. İnternet Haftası, İnternet Konferansı, Akademik Bilişim gibi bilişim etkinliklerinin baş organizatörü; TRUUG, İnet-D, LKD, Bilişim STK Platformu gibi sivil örgütlerin kurucusu. İnternet’i çok sevdi, her tür toplumsal ve siyasal değişimin merkezinde olması gerektiğini söyledi. Ama teknokratik ya da teknolojik determinist yaklaşımlara yüz vermedi. Aksine İnternet’i hep demokrasiyle, insan haklarıyla, en başta özgürlüklerle birlikte zikretti. İnternet’in toplumsal mücadelelerin bir aracı olması gerektiğini hep hatırlattı. Örgütlenmeye çok inandı.

Her zaman İnternet’le ilgili meselelerin sadece teknolojik değil aynı zamanda ve daha çok politik meseleler olduğunu vurgulayarak konuştu. Enseyi hiç karartmadı, hep yarına, daima umutla, “iflah olmaz bir iyimserlikle” ve genç enerjiyle baktı. O yüzden hiç gerçekten yenilmedi. Bir İnternet misyoneri olarak, bilgi toplumu hayalini büyük heyecanla, emek emek ördü.

Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Teknolojisi ve Bilişim Sistemleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Akgül’ün “İnternet: Bilgiye Erişimin Yeni Araç ve Olanakları” adlı kitabı 1995’te yayımlandı.

“Mustafa Akgül’e Armağan” kitabımız için kendisiyle özgür yazılımdan hacktivizme ve şifrelemeye, Türkiye’de İnternet’in ve İnternet etkinliklerinin tarihçesinden hükümetlerin bilişim politikalarına ya da politikasızlıklarına kadar bir dizi konuda uzun uzun söyleştik.

“İnternet yaşamdır” sloganı ilk nasıl çıktı?

İnternet Haftası’nın üçüncüsünde, yani 2000 yılında çıktı. İnternet konferanslarında hep böyle bir slogan peşindeydik. İnternet’i büyütelim, geliştirelim falan derken, İnternet haftalarında o slogan önce şöyleydi, “İnternet’le tanışın…İnternet yaşamdır!” Burada … çünkü anlamında düşünülmüştü. Bu slogan daha sonra “İnternet yaşamdır”a dönüştü. İlk açıklarken aklımızda olan “İnternet’le tanışın, çünkü bundan sonra hayatınız İnternet’le olacaktır”dı, yani bunun geri dönüşü yok anlamında söylüyorduk. Daha sonra “İnternet yaşamın bir yansıması, yaşamda ne varsa hepsi İnternet’te, artılarıyla eksileriyle” olduğunu ağırlıkla vermek istedik, bizim için yaşamsal önemde olduğunun altını çizmek istedik. “Yaşamda olan bütün sorunlar da İnternet’te var, farkında olun ve tedbirini de alın” anlamında da söylüyoruz. İnternet hem dünyaya açılan bir sokaktır, aynı zamanda dünyaya açılan bir pazardır ya da dünyaya açılan bir kültür ortamıdır. Herkese erişebilirsin, herkes sana erişebilir. Zaman ve mekânın etkisi yok ya da azaltılmış durumda. Dolayısıyla en sık söylediğimiz şey, Hakkâri’de olmanın, bir dağ başında olmanın sakıncalarını ortadan kaldırıyor İnternet. Yani sen yeterince çalışmaya, terlemeye hazırsan, beyinsel gücün varsa herhangi bir dalda uzman olabilirsin. Örneğin radyolog gibi belli uzmanlıklarda dağ başında yaşayıp bütün dünyaya hizmet verebilirsin. İnternet’in ciddi bir eşitleyici olduğunu anlatmak için bunları söylüyorduk.

Dağ başındaki insan ideal olarak İnternet’e erişebilir ve diğer tüm engelleri aşabilir görünüyor ama bir de sayısal uçurum diye bir gerçeklik var…

Tabii tabii, yurttaşın altyapıya erişebilmesi ve teknoloji için gerekli bilgi ve becerisinin olması gerekiyor. Anayasalara İnternet erişimi temel bir hak olarak girmeye başladı. Okuma yazma nasıl bir haksa, bilgiye erişebilmek, İnternet’i kullanabilmek hem olanak olarak hem de beceri olarak bir hak haline geldi. Çünkü, İnternet’te olamayan insanlar bir dönem sonra hiçbir şey yapamayacaklar. Ne iş arayabilecekler, ne devlet ilişkilerini yapabilecekler, ne sağlık hizmeti alabilecekler. Dünyadan kopuk yaşayacaklar. Sayısal uçurumu önlemek için önceden evrensel hizmet düşünülüyordu. Daha sonra Fransa, Finlandiya başladı ve diğer başka ülkelerde geniş bant erişimi temel bir insan hakkı olarak hayata geçmeye başladı. Ben şu benzetmeyi çok sık yapıyorum, insanlar nasıl ki elektriği ve telefonu sorgulamıyorlarsa İnternet’i de artık sorgulamazlar, onlar kadar doğal bir şey haline geldi artık İnternet. O bakımdan ülkelerin sayısal uçurumu engellemek için çok ciddi çaba harcaması lazım. Artık İnternet’e ve bilgiye erişim temel yurttaşlık hakkı haline geldi. Hem fiyatı uygun sağlamak lazım, parası olmayanlara bunu sağlamak lazım hem temel becerileri kazandırabilmek lazım. Gelişebilmek için, dünyayla rekabet eden, yarışan bir ülke olabilmek için İnternet çok önemli bir role sahip. Temel zenginlik kaynağı bilim ve teknoloji haline geldi. İnternet ve bilim-teknoloji sarmal bir şekilde birbirini destekleyerek birlikte gelişiyorlar. İnternet hem ekonomi için vazgeçilmez bir araçlar bütünü, aynı zamanda bir yurttaş olarak yönetime katılma, yönetimden bilgi alma gibi, demokratik yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda. Yaşamı sürdürmek için gerekli, olmazsa olmaz bir noktaya geldi. Bütün dünya da oraya doğru gidiyor. Biz tabii bunu tam anlama noktasında değiliz, donanım boyutlarına daha fazla odaklanıyoruz.

Türkiye şu an bilişim ve İnternet’e ne kadar önem veriyor? Sayısal uçurum ne durumda?

Ciddi bir eksiğimiz, İnternet bağlantılı konuları ölçecek yapılarımız eksik. KİEM’ler (Kamu İnternet Erişim Merkezi) buna güzel bir örnek. 2010’da biten Bilgi Toplumu Stratejisi içinde önemli bir maddeydi. Pek çok yerde KİEM açıldı, TTnet açtı, başkası açtı. Bunların ne kadar kullanıldığını, ne kadar çalıştığını, ne işe yaradığını ölçen hiçbir çalışma yok. Ben Rize’de gittim, hiç kimse gelmiyordu.

Ulaşılabilir bir yerde miydi?

Çok kötü bir yerde değildi. Erişilebilir bir yerdeydi. Kızılcahamam civarında bir kaymakamla konuştum, “bizde kullanılıyor” dedi ama gidip kontrol edemedim. Ama bununla ilgili doğru düzgün bir yönetmelik çıkmadı. Bilişim eğitimi vermek ve KİEM’leri çalıştırmak konusu Milli Eğitim Bakanlığı’na verildi ama çalışmadı, çalıştığına dair bir bilgi yok yani. Toplum sorgulamıyor zaten. İnternet kullanım oranlarıyla ilgili elimizde doğru düzgün Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) istatistikleri var. Onlarda da bir tıkanma görüyorum ben. Son iki üç yılda artış çok az. Hanelerde erişim ve kullanıma bakıyorlar. Hanede ve nüfus oranında %48 civarında, %50’yi bulamadı iki üç yıldır. Her ne kadar Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) zaman zaman yüzde 55 diye açıklama yapsa da ellerinde bir şey yok, onlar garip bir hesap yapıyor. “Hesabı açıklayın” dedim, açıklamadılar. “Bilgi Edinme”yle başvurmak lazım, ama onu yapamadık, unuttuk. Mobil, 3G, fiberde gelişme var ama xDSL’de gerileme var. Yeni kullanıcı kazanmaktan çok, mevcut kullanıcı yeni teknolojileri kullanmaya başlıyor

Türkiye’nin İnternet’e yaptığı yatırımlar ve yapılan yatırımların geri dönüşüyle ilgili şeffaf bilgi üretimi ve araştırmalar da eksik görünüyor…

Çok ciddi bir araştırma eksikliği var. Bazı meraklı akademisyenler ya da STK’lar çalışıyor. Ama ülkede adında İnternet olan bir araştırma enstitüsü benim bildiğim kadarıyla yok. ODTÜ’de bir e-devlet merkezi var. Bir şey yaptığını pek görmedim, okullarla ilgili ya da KİEM’lerle ilgili bir iki şey yaptılar, raporu istedim, ne web’de vardı, ne de gönderebildiler. Bir görünürlüğü yok zaten. Merkezi kurmak için bilişim şirketlerinden para aldılar, sonra bir şey olmadı.

İzleme, ölçme, değerlendirme konusunda ciddi bir sıkıntı var…

Var tabii. Ama ülkenin araştırma gündeminde İnternet yok. Yani Tübitak’ın çağrıları falan var ya, bunlardan bir tanesi İnternet değil. Yeni bir alan olarak, İnternet konusunda doğrudan doğruya bir master programı var mı?

Yeni medya programları var, bilişim anabilim dalları var.

Yeni medya daha genel bir boyut. Üç tane oldu galiba. Bahçeşehir, Kadir Has…

Ankara Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi’nde ders olarak var. Yeni medya doktora dersleri var…

Daha çok master tezi var. Az sayıda doktora tezi var. Bunlar daha çok sosyoloji, iletişim bölümlerinde. Ama bir İnternet merkezi, bir araştırma merkezi, araştırma konusu ağırlıklı olarak İnternet olan bir yüksek lisans, doktora programı olan bir üniversitemiz bile yok şu an. Ayrıca izleme konusunda ciddi bir çaba yok, devletin böyle bir endişesi yok, Avrupa Birliği baskısıyla TÜİK birtakım anketler yapıyor. Hane halkı kullanımı ve ticari kullanımı ölçmeye çalışıyor. Bunlarla ilgili bir geribesleme yapılamıyor. Devlette bununla ilgili genel olarak bir yapı yok. Bugün Bilişim Komisyonu’nun raporuna bir bakayım istedim yine, giriyorsun, komisyonun sıra sayısını bilmen lazım, Allahtan ben o komisyonda konuşmuştum, yazışmalardan o numarayı buldum, raporların olduğu sayfadan, daha önce almıştım bazı raporları, yeni raporu ordan buldum, bin küsur sayfa rapor. Bir yönetici özeti yok. Beş bölüm yapmışlar, her bölümün sonuna önerileri koymuşlar. Türkiye’nin bakış açısını göstermesi bakımından, o komisyon raporundaki ana çıkış noktası “İnternet’in zararlarına karşı Türkiye’yi nasıl koruruz?” idi.

Bu birkaç ay önce çıkan rapor değil mi?

Evet, altı ay kadar oldu galiba. “İnternet’ten nasıl yararlanırız” anlayışı yaygın. Ama İnternet’in olmazsa olmaz bir şey olduğunu hâlâ algılamış değiller. AKP biraz daha ilgili davranıyor, ama İnternetin Türkiye’yi sıçratacak bir teknolojiler bütünü olduğunu kavramış durumda değil kimse. Çünkü hiçbir yerde Bilişim Komisyonu gibi yapılar yok. Kendi içlerinde ‘nasıl yararlanırız’ diye bazı çalışmalar yapıyorlar. Ama Türkiye geneline yönelik pek bir şey yok. CHP seçim öncesinde bir broşür çıkarttı. Onun dışında örgütlü, kapsamlı bir çaba yok. Aksünger ya da Aydemir bir çok şey yapmaya çalışıyorlar, ilgili, meraklı insanlar var ama bunlar yeterli kapsamda değil ve örgütlülük eksik. Hatırlarsın bir toplantıya gitmiştik, orada da çok dar bir alanda bakmışlardı, olayın bütününe ilişkin ya da partinin diğer boyutlarıyla bunları bütünleştirmeye dönük bir çaba gözükmüyor.

Bir yama, bir eklenti olarak duruyor…

Yani “konulardan biri de İnternet” diye bakıyorlar. İşin kilit rolünü kavramış değiller.

Bir anaakımlaştırmaya ihtiyaç var…

İnternet’i merkeze koymaları lazım. Ama onun için de lider lazım. Ağırlığı olan, derleyip toplayacak. CHP’de Erdal Aksünger ve meraklı beş-altı kişi var. Herhangi biri bir şey yaptığında kendi başına yapıyor. Kendi aralarında yeterli bir haberleşme yapısı kurmuş gözükmüyorlar. “Şu konuda bir şey yapalım” deyip beşinin birlikte hareket etmesi lazım. Tek tek Adana milletvekili, Bursa milletvekili yerine, altı milletvekili birlikte yaptığı zaman belki partinin geri kalanını da harekete geçirebilecek bir şey yapabilir.

Hangi konuların öncelikle araştırılmasını önerirsiniz, hangi konuları araştırmacılar öncelikle çalışsın?

İnternet konferanslarında görüyoruz, bazı araştırmalar çok kötü. Onlara bir yönlendirme yapılabilir. Türkiye İnternet’i nasıl algılıyor, sorunlar nerde, temel sorunları kimse konuşmuyor. Türkiye’de hala serbest rekabet yok. Bunu araştıran kimse yok. Mesela Oxford’da İnternet Enstitüsü var. Orada master programları var, İngiltere’ye yönelik araştırmalar yapılıyor. Olumlu bir şekilde yaklaşıp işin içine girince araştırma konuları da çıkar tabii. Türkiye’de nasıl algılanıyor, sorunlar nelerdir, ayrıca teknik olarak birçok şey tartışılabilir, neye ihtiyaç var gibi. İnternet kafeler biraz zayıfladı ama hala önemliler. Sadece onlara yardımcı projeler olabilir. Ülkemizdeki İnternet bağlantılı çabalarda bir bütünlük yok, bütünlük olduğu zaman çok şey çıkar.

Sizce bir bilişim bakanlığına ihtiyaç var mı?

Bakanlığın artıları ve eksileri var. Mevcut bakanlık algısını esas alınca birtakım itirazlar var ve o itirazların da bir haklı tarafı var. Daha dinamik bir yapı kurmadığın sürece, bakanlık hantal. Türkiye’de hem devletin konuyla ilgili işlerini koordine edecek hem Türkiye’deki çalışmaların temas noktası olacak, bağlantıyı sağlayacak bir yapı şart. Hem devlete hem Türkiye’ye mesaj verecek, koordine edecek, savunacak bir yapı şart. O yapı nasıl olur tartışılabilir. DPT benzeri bir müsteşarlık daha esnek olabilir. Çünkü garip bir yapı var Türkiye’de. DPT Başbakanlık’tan ya da herhangi bir bakanlıktan, Ulaştırma Bakanlığı’ndan daha iyi para verebiliyor. Bu yapının özel sektörle sivil toplumla çalışabilmesi, kısa süreli uzman çalıştırabilmesi lazım. O bakımdan dar bakanlık yapısından daha esnek olmasında fayda var. Öte yandan bakanlık olması ağırlığını artırıyor tabii.

Şu an Sanayi Bakanlığı’nın içinde bilişimle ilgili birimler, Kalkınma Bakanlığı’nın içinde Bilgi Toplumu Dairesi devam ediyor…

Şu an hala dağınık yapı var. Mecliste Bağımsız Bilişim Komisyonu yok, Sanayi Komisyonu’nun içinde. Ülkede beş parçalı bir yapı var Ulaştırma Bakanlığı var, Başbakanlık’ta bir E-devlet Çalışma Grubu var, Başbakanlık İdareyi Geliştirme Dairesi Başkanlığı var. Biz Kamu-Net’i ilk yaptığımız zaman, Başkan Gürol Banger’le biz İdareyi Geliştirme altında beraber çalışmaya başlamıştık. BTK ve Ulaştırma Bakanlığı’nı bir mi sayarsın iki mi sayarsın, Türksat var, Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı ama, e-devlet kapısı projelerini ve giderek pek çok e-devlet projelerini yapıyor. Şimdi PTT giriyor, hadi PTT karar verici konumda değil ama Türksat önemli oyuncu, BTK önemli oyuncu. Ulaştırma Bakanlığı şöyle ilginç bir durumda. Tanım olarak politikalardan sorumlu bakanlık, bilişimle ilgili politikaları hala üzerinde tutuyor. Ama bakanlık içinde bir yapı yok. Haberleşme Genel Müdürlüğü içinde değerlendiriyorlar onu, onun içinde İnternet’le ilgili bir daire yok, uzmanlaşma yok. Yani Haberleşme Genel Müdürlüğü içinde, bildigim kadarıyla İnternet konusunda yeterli sayıda ne uzman ne mühendis var, ne sosyolog var, ne gazeteci var, ne hukukçu var. Yani bunun için bir kadro oluşturmuş değiller. Oradaki insanlar zaman içinde ihtiyaçlarına göre bir şeyler öğreniyorlar. Bir iki kişi aldılar, onlar da gitti. Yetişmiş uzmanın yoksa yetiştirirsin, adama master yaptırırsın. En azından bu konularda bilgili bir hukukçu, bir sosyolog, belki bir psikolog olması lazım, bir iletişimci, bir ekonomist olması lazım. Hiçbir şey yok. BTK bunu biraz yapmaya çalıştı ama BTK’nın başka hataları var.

Nasıl olabilecek peki hocam bu? Bu bakış açısının değişmesi nasıl sağlanabilir?

Bu siyasi liderlik meselesi tabii. Sorun orada. Toplumsal liderlik meselesi. Ama basında da aynı durum. Türkiye’nin gündeminin çok hızlı değişmesi nedeniyle kimse uzmanlaşamıyor.

1999’da üç hacker’la söyleşi yapmıştım Bir tanesi söyleşinin sonunda “Bence bir bakanlık kurulmalı ve Mahşerin Dört Atlısı: Mustafa Akgül, Ethem Derman, Attila Özgit ve Ufuk Çağlayan’dan biri Bilişimden Sorumlu Devlet Bakanı olmalı” demişti. Siz de tam ondan üç yıl sonra CHP’den milletvekili aday adayı olmuştunuz. Ama listede yer alma sorunu olunca, “bu Türkiye’nin bilişim ve İnternet’e verdiği değerin bir yansımasıdır, değer verilmiyor” diyerek seçimden çekilmiştiniz. O süreç nasıl yaşandı, o günden bugüne ne değişti?

Partiler kendi içine kapalı yapılar aslında. Dışarıdan birinin gelmesini pek istemiyorlar. Vitrine konacak, Türkiye’nin geneline seslenecek isimler ayrı. O dönem Türk-İş başkanını aldılar, Yaşar Nuri Öztürk’ü aldılar. Türkiye’nin geneline hitabedecek, vitrine konacak adamlar olunca onları alıyorlar. Aynı dönemde benim bir arkadaşım vardı Mersin’de, çok sevilen bir doktordu, onu almadılar, idare onu görevden almıştı, halk isyan etti, sonra geri koymuşlardı. Öyle başka bir adam vardı, onu da koymadılar. Çok açık da söylediler, parti içinde emek vermeden koymuyorlar. Kendini ispatlayacaksın partide, emek vereceksin, sadakatinden emin olacaklar ancak öyle koyuyorlar. Genel yapı zaten o partilerde, hepsinde öyle.

Siz o dönem bilişim ve İnternet’in önemini anlattığınızda bunun kavrandığını düşünmüş müydünüz?

Şu lafı çok duyarsın, herkes İnternet’i çok iyi bilir, “İnternet çok önemli”, ama yaptıklarına baktığın zaman önem vermediklerini görüyorsun. Mesela Başbakan için diyelim, bu Bilgi Toplumu Stratejisi 2006’da yayımlandı. Bir “ulusa sesleniş” ya da her neyse, öyle bir konuşmanın önemli bir parçası olacak önemde bir şey. Ama öyle algılamadıkları için hiç öyle kullanılmadı. Sonra başka konuşmalarda “Biz İnternet’i çok geliştirdik” falan diyor ama öyle bir girişimi böyle bir konuşmanın ana teması yapma ihtiyacını hissetmiyor. Sadece o hissetmiyor, liderlik hissetmiyor, yani danışmanları hissetmiyor. O dönemde basında bir iki haber oldu, “Bilgi Toplumu Stratejisi 2006-2010” Resmi Gazete’de yayımlandı, “Türkiye şuraya gelecek” diye bir iki haber yaptılar. Şimdi o bitti, bu sene yeniden yapılıyor. Parti yönetimleri arasında çok fazla fark yok bu konuda.

Kalkınma Bakanlığı’nın yaptığı değil mi bu?

Strateji ve Eylem planın süresi biteli üç seneyi geçti. O zaman da DPT yapmıştı, planlamayı DPT yapıyor, uygulamayı başkası yapıyor. DPT planlama yapar ama Bilgi Toplumu Stratejisi Grubu’nun DPT’de kurulması da yanlış. Şu açıdan yanlış, 2002’de bir müsteşarlık üzerinde çalışılıyor. O zaman Devlet Bahçeli bakıyordu bu işlere. ODTÜ’de yapılan 1. Bilişim Şurası’nın kapanış oturumunda, AKP dahil bütün partiler imza attılar, söz verdiler, “bilişim komisyonu kuracağız” diye. Sonra DSP içinde iki farklı öneri verildi. Seçimden sonra da olmadı. Ziya Aktaş’la Emrehan Halıcı iki ayrı öneri verdi. Ondan sonraki seçimde de CHP ve AKP vardı, AKP yanaşmadı. Ondan sonra 2004’te 2. Bilişim Şurası’nı yaptık, niye yaptık belli değil, AKP istedi diye yaptık. Ama aynı şekilde hiçbir şey uygulanmadı. Komisyonu bile kurmadıktan sonra. Eskiden mecliste Bilgi Toplumu Çalışma Grubu vardı, o da gitti. İşte bu yeni “Bilişim ve İnternet Komisyonu” çalıştı, koca bir rapor üretti. Bu rapor için 100 kadar milletvekilinin imzası var, 6-7 tane tekliften birleştirilmiş, ana ağırlık “İnternet’in zararlarından nasıl korunuruz?”. Birinci konu o. Erdal Aksünger’in bilişim sektörünün geliştirilmesiyle ilgili önerileri var. Başkanın demeçleri koruma ağırlıklı.

Bilişim muhabirliğine ilk başladığım zamanlar yurttaşlar olarak devletle zaman alıcı, yorucu, yıpratıcı, bıktırıcı bürokratik ilişkilerimizi kolaylaştırmak için, hepimiz kendi alanlarımızda e-devlet uygulamaları bir an önce hayata geçsin diye teşvik edici çalışmalar yaptık. Geçen zaman içersinde o dönemki çalışmalarımızın bir tür aleyhimize işlediğini fark eder olduk. Gözetlenme, dinlenme vs. gibi. Biz nerde yanlış yaptık?

Biz yanlış yapmadık aslında, devlet İnternet’in farkına vardı (gülüyor). Stratejik kadrolar tüm dünyada İnternet’in geç farkına vardı. En başta telekom şirketleri İnternet’i geç fark etti. Arpa-Net’in oluşturulma döneminde AT&T’ye gidiyorlar ve “böyle bir proje var” diyorlar. Müdürler bakıyor “Bu işte para yok” diyor ve ilgilenmiyor. TR-Net projesi ilk başladığı zaman üniversitelerin bir projesiydi. “Üniversiteler hat istedi, verdim” diye bakış açısı geçerliydi. İnternet Konferansı’nın açılışında Türk Telekom Genel Müdürü’nün yaptığı konuşmaya bakarsan, FTP nedir, mail nedir, DNS nedir onları anlatıyor, işin ne olduğunun farkında değil. İnternet Kurulu’nda Türk Telekom vardı, ancak 2000’de fark ettiler. İnternet Haftası onlara müşteri getiriyordu. TT’nin İnternet Konferansına sponsor olması, İnernet Haftasında baş oyunca olması ondan sonra oldu. AKP hükümetinden sonra, 2002’den sonra fark ettiler. 2000 ’lerde İnternet Konferansı’na sponsor olmaya başladılar. Sonuç olarak İnternet’in ne olduğunu Türk Telekom da bayağı geç, 5-6 yıl sonra fark etti. Avrupa’dakiler de öyle. ’97’de Avrupa’da sayısal bölünme ortaya çıktı. Yani kuzeyle güney arasındaki fark çok ciddi boyutlara ulaştı, ondan sonra Fransa ve Almanya da çok ciddi çabalara girdiler. Altyapıyı geliştirdiler. Onlar açığı büyük ölçüde kapadı, ama güneyde hala var, Yunanistan, İtalya, Portekiz, İspanya, bunlar hala çabalıyor. Bizde asıl olarak yasaklama ve kontrol kavramları etrafında konuşuldu. Basın Kanunu’na dahil etmek istediler, çok sancılı bir süreçti o.

Güncellenen her bir İnternet sayfasından çıktı alıp savcılığa gidilecekti…

Basın Kanunu’na dahil olması o demek, bizim onu algılamamız da biraz zaman aldı. O teklifin gelişi de çok ilginç. Anayasa Komisyonu’nda, üçlü koalisyondan birer milletvekili imza atıyor, isimlerini de çok geç öğrendik, ama karar üç ortak tarafından birlikte alınmıştı. Ondan sonra hatalarını fark ettiler ama geri dönemediler. Cumhurbaşkanı veto etti. Ama yasalaşma sırasında son aşamada Emrehan Halıcı onu yumuşattı. Çünkü ne olduğunu anlayınca kıyamet koptu. Ankara’da Milli Kütüphane’de bir toplantıya gitmiştik, orada yumuşatma yönünde işaret gelmişti. Biraz yumuşattılar, hakaret halinde sadece para cezasına dönüştü ama maddi tazminat talebini çıkartamadılar. Benim TBD dergisinde bir yazım vardı “Ve devlet İnternet’i keşfetti” diye. Çünkü alternatif medya o zaman ortaya çıkmaya başlamıştı, çok eleştiriler vardı, Hüsamettin Özkan’la Mesut Yılmaz eleştirilerden kurtulmak için o zaman İnternet’i Basın Kanunu’na dahil ettiler. Onların asıl motivasyonu şuydu: “basında hakaretin cezası yüzde 50 artırılıyor, İnternet’te de bu uygulansın”. İnternet’te bu yoktu. Cezada düzenleme olmadan uygulayamıyorsun, emsali esas alarak uygulamak her zaman mümkün olmuyor. Hırsızlık her zaman olur da, “benim bilmem ne kimliği çaldı”yı Ceza Kanunu’na uygulayamıyorsun, başka bir kanunla yapman lazım. Kanundaki hırsızlık maddesi başka bir şey olduğu için hırsızlık maddesinden onu yapamıyorsun.

Gözetleme, denetleme, izlemeyle ilgili ne dersiniz?

Bütün dünyada devletler aslında bu yola gidiyorlar. Devleti yönetenlerin bakış açısına bağlı, demokratik olmayınca, kontrol etme arzusu fazla olunca bunu yapıyorlar. Türkiye’de de yasalar kötü ama yasaların uygulaması daha kötü. Denetleme yapıları ve saydamlık hiç yok. Türkiye’deki ana sorun bu. Teknoloji buna uygun. “1984” romanındaki öngörü de öyleydi. Belki o derece değil ama, teknoloji buna uygun. Kaçınılmaz olarak belki kayıt tutması gerekiyor. Sistemin yapısından dolayı kayıt tutmak çok kolay hale gelmiş durumda. Bu siyasal bakış açısı bunu istediği sürece teknoloji buna uygun. Bizim görevimiz siyasal olarak özgürlükleri savunarak bununla mücadele etmek. Bunun olmaması gerektiğine geniş kitleleri ikna etmek.

Siz ne tür mücadele yöntemleri öneriyorsunuz?

Eldeki bütün olanakları kullanmak gerekiyor. Önce ne olduğunu anlatmak, bilgilendirmek, ikna etmek. Wikileaks, Anonymus, RedHack gibi çabalar bunların ne olduğunu ortaya koyması açısından önemli. Geleneksel yapılar bu tür çabaları desteklemek bakımından uygun değil. Her ülkede, devlette her ne kadar bu bakış açısı

olsa da, henüz devletlerarası işbirliği yok en azından. Bir de bakış açıları farklı. Çin, Rusya, Kuzey Kore, İran ile İsveç, Norveç’in arasında ciddi bir farklılık var. O bizim lehimize işleyecek, işliyor şu anda zaten. Dünyada ciddi bir mücadele sürüyor. Bu demokratikleşme, özgürlüğü savunmakla, insan haklarını savunmakla paralel bir şey. Mücadele sürecek.

Assange’ın son kitabında sözünü ettiği şifreleme konusunda ne dersiniz? Gözetlenme ve baskıyla mücadele etmenin tek yolunun şifrelemeden geçtiği…

Şu anda şifreleme önemli tabii. Ama teknoloji nasıl gelişecek bilmiyorum, kestiremiyoruz. Tekniğin bütün olanaklarını kullanmamız lazım. Özünde siyasal bir mücadele. İnsanı özgürleştirme mücadelesi. O çerçeveyi unutmamak gerekir.

Herkes bir şifreci olacak mı?

Bu teknikleri öğretebilmemiz lazım. En azından aktivistlere öğretebilmemiz, onların kullanabiliyor olması lazım. Bütün toplumun şifreci olmasına gerek yok ama önderlerin, organizatörlerin şifreci olması lazım. Aktivistler, siyasal mücadelelerin önderleri bu teknolojilerle daha iç içe olurlarsa toplumu da o yöne çekebilirler, en azından kendileri daha iyi mücadele edebilirler.

Türkiye’de şifrelemeyle ilgili yeni bir düzenleme var, tüm şifrelerin BTK’ya devredilmesi gerekiyor…

Çok kötü bir yönetmelik çıktı. Biz de INETD olarak Danıştay’a gittik onunla ilgili, Danıştay daha farkında değil, bir cevap vermedi, anlamamışlardır da. Belki kafalarındaki sadece cep telefonlarıyla ilgili bir düzenlemeydi, ama öyle bir şey yapmışlar ki aslında https’i kullanmak bile suç. Çünkü şifre kullanıyorsun onda da.

Sizin bir ticari değeriniz de olabilir değil mi? Sizin ticari bilgilerinizin, sırlarınızın güvenliğini sağlıyor mu bu yönetmelik, bu devlet kurumu?

Tabii, tabii çok sorunlu. Nedense o konuda özel sektörden ses çıkmadı.

Onlar da farkında değiller mi acaba?

Farkında olmayabilirler. Biz bir açıklama yaptık, birkaç yerde yazıldı, bizim dışımızda pek çok kişi de yazdı. Ama büyük bilişim örgütleri, TÜBİSAD (Türkiye Bilişim Sanayicileri Derneği), TBD (Türkiye Bilişim Derneği), TBV (Türkiye Bilişim Vakfı) bile gürültü etmedi. Onlar farkında değilse bile asıl TÜBİSAD’ın gürültü etmesi lazım. Ben hatırlamıyorum gürültü ettiklerini, en azından dava açmadılar. Onlar da rahatsızlar ama bizim kadar bir şey yapmadılar. Onunla bağlantılı olarak bu kişisel verilerin korunması ile ilgili kanunun çıkmasını herkes istiyor, çünkü AB Türkiye’yi yeterli güvenli bulmuyor, o yüzden bazı işleri yapamıyorlar, onun için bazı işlere giremiyor bizimkiler. Türkiye’de veri toplayamıyorlar. AB şirketleri Türkiye’de çalışma yürütemiyor güvenli olmadığı için, onun için düzeltmek istiyorlar ama kendi içlerindeki “ben daha öncelikli olayım” kavgasını çözemedikleri için yönetmeliği tekrar geri almışlar, düzeltecekler. Bilişim STK Platformu diye bir şeyi kurmaya çalıştım, başlattım, daha sonra TBV’nin önderliğinde devam etti, aylık toplantıları olan bir yapı. Bu yapı BTK ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’la ortak çalışıyorlar. Bir şeyler başarıyorlar. Öyle bir işbirliği var. İstanbul’da bir bilişim vadisi projesi var. Başbakan’ı kimse kızdırmayı göze alamadığı gibi, bürokratlarını, bakanlarını kızdıracak bir şey söylemeyi de göze alamıyorlar. Her şey biter o zaman. Zaten bilişim vadisi projesini Nihat Ergün kendi seçim bölgesi olan Kocaeli’ne aldı. Ne durumda bilmiyorum, bir Bakanlar Kurulu kararı çıktı ama daha bir şey yapılmadı bir kaç yıldır. Kendi kontrolünde olmayan bu tip şeylerde çok yavaş çalışıyorlar. Kendi kontrolüne almak istiyor AKP’liler.

Assange’ın son kitabındaki “İnternet insan uygarlığı için bir tehdittir” cümlesini nasıl yorumluyorsunuz?

Ben o kadar kötümser değilim, bütün özgürlükler için aynı şey geçerli, mücadele etmezsek o özgürlüğü alamayız. İnternet bir araçlar topluluğu, bu araçları iyi kullanmak da mümkün kötü kullanmak da. Onun için bizim yeterli mücadeleyi vermemiz lazım. Çok güçlü bir araç. “İnternet yaşamdır” dediğimiz gibi, artık kimsenin İnternet kullanmama gibi bir tercihi olamaz. Yok, geçti artık o. Dün akşam bir şey okudum, bir iki listeye gönderdim, İspanya’da 180 bin kişilik küçük bir şehirde “smart city ( akıllı kent)” diye bir deney yapılıyor. 10 bin tane sensör koymuşlar, her bilgiyi topluyor. Trafikti, hava kirliliğiydi, şuydu buydu. Şu anda elinde akıllı telefonla duraktasın, tutuyorsun, sana ordan geçen otobüslerin hangileri olduğunu, hangi durumda olduğunu, trafikte tıkanıklık var mı yok mu gibi bilgileri veriyor. Kim olursan ol bir mobil cihaz hayatımızın kaçınılmaz bir parçası haline gelecek. İnternetsiz bir yaşam mümkün değil. İnternet’i özgürlüklerimizi, daha katılımcı bir yapıyı, insan haklarını geliştirici bir biçimde ve daha insanca bir yaşam için kullanmak üzere mücadele etmek gerekiyor, kendi kendine olacak değil. Devleti elinde tutanlar tabii ki İnternet’i de kendi çıkarları açısından kullanmak isteyecekler.

Dünyada ve Türkiye’de bu mücadelelerin gelişimi açısından iyimser misiniz peki?

Ben genellikle iyimserim. “İflah olmaz bir iyimser” olarak tarif ediyorum kendimi. Her yenilgiden sonra yeniden başladığımıza göre…

RedHack ve Anonymus gibi örgütleri yakından takip ediyor musunuz, eylem politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok yakından takip edemiyorum ama bu tür örgütler kanunları çok fazla zorlamadan, ciddi zarar vermeden, açıkları, bazı bilgileri ortaya koyuyorlar. Herkesin bilgisini alıp satmıyorlar, herkesin e-mail adresini alıp spam’cilere satmıyorlar. Ya da sistemleri çökertmiyorlar, birtakım bilgileri alıp sistemdeki sağlıksızlıkları, kötülükleri ortaya koyuyorlar, o bakımdan iyi ediyorlar. O ülkenin kanunlarını çiğniyorlar, ama bilerek, sonuçlarına katlanarak yapıyorlar. Biraz Robin Hood benzerlikleri var, doğru yapıyorlar. İnsanoğlunun kahramanları demek lazım. Az sayıda adam teknik becerisini kullanarak insanlık için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bence saygı duyulması gereken bir şey.

Wikileaks?

Saydam olması gereken yönetimlerin saydam olmayan, kanuna aykırı biçimde vatandaştan sakladığı bilgileri bulup ortaya koyuyorlar, olması gereken bir davranış. O anki kanunlar buna aykırı olabilir, ama bunlar detay. Manning ne yaptığından onur duyarak yaptığını açıkladı.

Manning ve Assange’a karşı devletin tepkileri ya da Türkiye’de devletin RedHack’e karşı tepkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Devlet elindeki olanakları kullanmaya çalışıyor. Hukukun temel ilkelerine aykırı. Bunların açtığı bilgilerin zaten halktan gizli olmaması gerekir. Pek çoğunun yapılmaması gerekirdi. ABD Assange’a karşı uluslararası hukukun, evrensel hukukun kurallarını çiğniyor. Vatandaşların Wikileaks’e bağışını engellemek mesela, böyle bir hakkı yok. Güçlü devlet olmanın verdiği güvenle, baskıyla yapıyor. İnternet servis sağlayıcı şirketler kendi yaptıkları sözleşmeye uymadılar. Wikileaks’e karşı olan taraf da işlerine geldikleri zaman mevcut hukuk kurallarına uymuyor zaten. Bu siyasi bir mücadele. İş kitleye geldiğinde, savaş ordan çıkıyor zaten, kimse kuralları dinlemiyor.

RedHack terör örgütü suçlamasıyla karşı karşıya, RedHack’ciler şu an terörist olarak yargılanıyor. Twitter’da onlara destek twit’leri atanlara da yardım ve yataklıktan ceza verileceği söylenmişti…

O terimi abuse etmek, kötüye kullanmak. Bu eylemlerinin kimseye bir zararı yok ki. Kanunları istedikleri gibi yorumlayacaklarını zannediyorlar. Hukukun evrensel ilkelerine, çok temel insan haklarına aykırı bunlar. RedHack zarar vermiyor. Yani gidip BTK’nın bütün makinelerine gidip silseler, zarar vermiş olurlar. Bir zarar verdikleri yok, sadece biraz rezil etmeye uğraşıyorlar, bir de olmaması gereken bir bilgiye ulaşırlarsa, zaten saklanması illegal olan, yani kamudan saklanmaması gereken bilgileri açığa çıkarıyorlar. Genel hukuk açısından ben bir zarar görmüyorum, meşru görüyorum. Yazılı hukuk açısından sorunlu olabilir, aslında değil, o da tartışmalı da hala. İnsan hakları savunucusu olarak ben bir sorun görmüyorum, zarar vermedikleri sürece.

Size Türkiye’nin Richard Stallman’ı diyorlar…

Büyük onur, ama benim o kadar büyük bir katkım olduğunu düşünmüyorum. Stallman’ın birkaç rolü var. Birincisi lider. Özgür yazılım hareketinin yılmaz bir savunucusu, ödünsüz, ama aynı zamanda çok ciddi kod geliştirmiş olan birisi. Benim kod geliştirme konusunda bir katkım yok ama savunma anlamında elimden geleni yapmaya çalıştım, çalışmaya da devam edeceğim.

Özgür yazılımla İnternet’i sarmal, içiçe geçmiş olarak görüyorum, çünkü İnternetsiz özgür yazılım bu noktaya gelemezdi, özgür yazılımsız İnternet de bu noktaya gelemezdi. Dolayısıyla karşılıklı bir dayanışma söz konusu. Özgür yazılımın temsil ettiği açıklık, katılımcılık fikirlerinin de çeşitli yansımaları var, açık ders malzemeleri, online dersler, açık biyoloji, açık ilaç geliştirme yapıları, açık kitap gibi şeyler gündemde. Bütün fikri haklar özgür yazılım felsefesinin yansımasıyla değişme sürecinde, değişmek de zorunda. Orada da çok ciddi bir savaş sürüyor, sürecek de. İnternet devrimsel bir gelişme olduğu için birçok şeyi yıkacak, yıkıyor. Bunlardan bir tanesi fikri haklar, bir tanesi devletlerin kapalılık boyutu, bu uzun sürecek bir savaş, devletler

kolay kolay teslim olmayacaklar. Biz kazanacağız diye umuyorum ben, bu tabii kitlelerin bu işe sahip çıkmasıyla bağlantılı, demokrasi mücadelesi uzun süren bir mücadele. Fransız ihtilalinden bugüne ne acılı şeyler yaşandı. Fransa’yı düşünün, kaç defa gitti geldi, gitti geldi. İnsanlık istenen noktada değil, gelişmiş dünya bile istenen noktada değil.

Fikri haklar ve kişisel mahremiyet konuları uzun sürecek bir mücadele. İnternet fikri haklar ve mahremiyet ve gizlilik boyutunda, farklı kesimlerin, iç içe geçmiş kesimlerin saldırısı altında. Daha bu uzun sürecek, daha başındayız, daha yeni yeni uyanıyorlar. Bizde de sanatçıların “biz satamıyoruz, para kazanamıyoruz” şeklinde karşı çıkışları var. Farklı bir model gelişiyor, onu algılamış durumda değiller. Nasıl bir çözüm bulacağız konusunu henüz bilemiyoruz. Çünkü fikri haklar konusunda bizim bir taraftan yaratıcılığı geliştirecek yapılar kurmamız lazım. Eski yapı kırılacak, bu kaçınılmaz olarak böyle. Yani eskiden bir plak satacaklar şu kadar para kazanacaklar devri geçti artık. Eskiden binler düzeyinde plak satılırken şimdi milyonlar düzeyinde bütün dünyaya ulaşıyorsun, dağıtım yapısı kökten değişiyor. Sayısal ürünlerde marjinal maliyet sıfır. Bunun bir etkisi olacak tabii ki. Plakta falan marjinal maliyet sıfır değil, hem dağıtım maliyeti çok yüksek hem üretim maliyeti var. Lastik de olsa, kağıt da olsa öyle, bir de dağıtım maliyeti var. İşte bunlar sıfırlandı. Zaman sıfırlandı. Ama öbür taraftan da milyonlara, milyarlara erişebiliyorsun. Bunun bir etkisi olacak. Yani insanlığın, az sayıda insanın çıkarlarıyla, milyonların, milyarların hayati çıkarları arasında seçim yapmak zorunda kalınca tabii ki geniş kitlelerin çıkarı tercih edilecek. Bu ilaçta da böyle, elektronik dergilerde de böyle.

Kapanmak durumunda olan şeylerden biri de bilimsel dergiler. Dergiler devam edecek ama şu andaki yapı yıkılacak. Şu andaki dergiler o kadar pahalı ki pek çok üniversite alamıyor. Asıl üreticiler para kazanmıyor, onlar emeklerini veriyorlar, onlara para gitmiyor. Dergilerin finansörü büyük ölçüde kamu. Araştırmaları kamu finanse ediyor, araştırmacılar yazıyor, hakemler para almıyor, çok az sayıda kişi, yani firmada çalışan editörler para alıyordur, dağıtım, reklam, onlar daha çok para alıyor, çok pahalı olduğu için ihtiyacı olan pek çok kişi erişemiyor bunlara. Bu saçma şey uzun sürmeyecek. Yavaş yavaş kırılıyor zaten.

Birtakım insanlar ders kitaplarını yazıyor, değişik formatlarda İnternet’e koyuyor, onu destekleyen malzemeleri de koyuyorlar. İstiyorsan alıyorsun kitabı yayıncıdan, istiyorsan indirip okuyorsun. Böyle birçok kitap var artık, gittikçe de artıyor. Çünkü basılı, ciltli kitabın erişebileceği kişi sayısı sınırlı. Şimdi ABD’den bir kitap almaya kalksan astarı yüzünden pahalıya geliyor. Ve vakit sorunu. Öbür taraftan anında indirebiliyorsun. Sonuçta daha geniş kitleye ulaşmak, çok daha az paraya bu işi yapmak anlamlı hale geliyor. Resim değişiyor. Sayısal ürünlerle ilgili endüstrilerde çok köklü değişiklikler oluyor. Birileri hala direniyor. Mahremiyet boyutunda çok ciddi sorunlar oluyor. Pek çok sektör yeniden yapılanma sürecinde. Pek çok şeyin nasıl gelişeceğini şu an kestiremiyoruz, mümkün değil. Bu kestirme konusunda örnek vereyim. Biliyorsun Youtube’u üç tane üniversite öğrencisi kurdu. Bir buçuk yıl sonra bir tanesi “ya bu iş yürümeyecek, ben üniversiteye dönüyorum” dedi, altı ay sonra milyar dolara sattılar. İşin içinde olanlar, tasarlayanlar öngöremiyor.

Özgür yazılımla ilk ne zaman tanıştınız?

Ben Bilkent’e ilk geldiğim zaman Latex diye bir şey vardı. Knut diye Stanford’lu bir matematikçi var, bilgisayarcı aslında, onun Amerikan Matematik Derneği ile birlikte kendi kitapları için geliştirdiği TeX denen bir sistem var. O sistem Bilkent’e ilk geldiğinde birtakım araştırma raporlarına kapak yapılacaktı. “sen bu işi biliyorsun, sen yap” dediler. Sonra Türkiye’de bunu yaymaya çalıştık. Matematik kongrelerinde falan, kamu hizmeti olarak bununla uğraştım. İnternet’i Amerika’dayken, yani Bilkent’e gelmeden önce o anki haliyle kullanmaya başlamıştım. ‘87’de Bilkent’e geldim. O zaman Türkiye’de Bitnet kurulmuştu. ODTÜ’den bir terminal alarak başladık, sonra bir iki ay içinde kendimiz Bitnet’e bağlandık. O zaman Bitnet üzerinden haberleşmek ve dosya almak mümkündü. O arada ben Trickle diye Ege Üniversitesi’nde bir dağıtım ağını buldum. Onun içinde Unix vardı, Unix’in arasında GNU’yu farkettim. Türkiye İnternet’e tam bağlanmadan, Bitnet sırasında ben Bilkent’te bir GNU arşivi kurmaya başladım. ’87, ’88, ’89 yıllarında Stallman’ın yazdıklarını derleyip Bilkent’te herkesin kullanımına açmıştım. ‘89’da bizim Bitnet üzerinde bir kavgamız oldu. ’89 öncesinde Bilkent’te “İnternet’e bağlanalım” başvurusu oldu. O dönem Bilkent’te Amerika’dan gelmiş pek çok kişi var, o anki İnternet’i kullanıyorlar, özellikle haber grupları var. “Biz de bağlanalım” diye yukarıya önerdiler, çok pahalı olduğu için onaylanmadı. Ondan sonra Bitnet’te Dost diye bir haberleşme ağı vardı, “niye biz İnternet’e bağlanmıyoruz” diye bir tartışma oldu. Bitnet’le İnternet’in protokolleri farklı. Bu arada ben haberleşme yapıları kuruyorum, o zaman e-posta temelli şöyle bir sistem vardı:. “Şu var mı diye mesaj gönderiyorsun”, “var” diyor, parçalayıp gönderiyor. Öyle bir yapıyı ben kullanıyordum, Bilkent’e de kurdum, Bilserv adıyla, 89-90 falan. Bu Bitnet-İnternet kavgaları oldu. Sonra 92’de Kemal Gürüz Tübitak başkanı oldu ve “iyi üniversiteler bana öneri getirsin para vereceğim” dedi. DPT’nin hala var olan bir projeleri destekleme birimi vardı, onun yönetimini Tübitak’a verdiler o zaman galiba ya da projeleri seçme konusunda inisiyatif verdiler. Bu kavgaların üzerine o zamanki Tübitak Bilgi İşlem Daire Başkanı Selçuk Yeralan ile Attila Özgit bir öneride bulundular. Böylece Tr-Net projesinin önerisi verilmiş oldu ‘91’de.

92’de Hollanda’daki RIPE’a X25 üzerinden bağlandık. Erdal İnönü’nün de başbakanlığının son çeyreği falan. ODTÜ Bilgi İşlem’de bir çekim yapıldı, televizyonda da yayımlandı. X25 paket sayısına göre fiyatlandırılır, kaç paket gitti, onu sayıyor, ona göre fiyatlandırma yapıyor. POS cihazları hala X25 kullanırlar, az bilgi olduğu için. Belki artık kullanmıyorlardır ama. RIPE bağlantısı çok pahalı geldi. Ülkelerarası konuşma yapıyorsun, bir de paketler sayılıyor. Onun üzerine ertesi gün İnternet kesildi, Türk Telekom’a başvuru yapıldı. 12

Nisan 1993’de İnternet bağlandı. Biz de o yüzden İnternet’in doğum gününü 12 Nisan olarak kutluyoruz. Biz tabii çok kavga ettiğimiz için, bu kez de bağlanınca herkese İnternet’in ne olduğunu gösterme görevi çıktı. O yüzden diyorum “elimizi verdik, kolumuzu kurtaramadık”. Yani ondan sonra İnternet’in ne olduğunu anlatmaya çalıştık. Bilkent’te o dönem öyle bir yapı vardı ki, herkese mail atabiliyorduk. O dönem Bilkent’te olan herkesin bir Akgül dizini vardır. Dışarıda da öyle şeyler yapıyorduk ama çok yavaş gelişti her şey. ’93’te Bilişim Kurultayı’nda bir etkinlik yaptık. Orada Ufuk Çağlayan ve Attila Özgit ile tanıştık. Attila orda Tr-Net’i anlattı, Ufuk e-devlete giden yolda GOSIP’i (Government Open System Interconnection Profile) anlattı. Erol Arkun o zaman Bilkent’in rektör yardımcısı, Bilgi İşlem’e de bakıyordu. “Sen İnternet’i bir anlat” dedi. Yani İnternet’in genel kamuya ilk tanıtımı orada oldu. Amerika’dan bir kovboy gelmişti, o da X25’le ilgili bir şeyler anlattı. Yani modemle yurtdışına bağlandı. Orada bir şeyler gösterdi, ’93 yılında, ama tam Mozilla’nın çıktığı yıl, biz Nisan’da İnternet’e bağlandık, Mozilla Ağustos’ta tanıtıldı, Bilişim Zirvesi de Eylül’deydi. 94’te etkinlik yaptık. 93’te Attila Elektrik Mühendisleri Odası’nda bir konuşma yaptı, onlar bir broşür çıkarttılar “İnternet nedir?” diye. ’93 sonunda TÜİK’te 1. İstatistik Kongresi vardı. TÜİK’in, o zamanki adıyla DİE’nin, başında Orhan Güvenen vardı. Bir şekilde tanışıklığımız vardı, çekti beni, “gel sen de İstatistik Derneği’nin kurucu üyesi ol” diye, o zaman rektörlükten izin almak gerekiyordu dernek üyesi olmak için, İstatistik Kongresi’nde ben İnternet konusunda bir konuşma yapmak istedim. Orda 16-17 sayfalık bir metin ürettim. Attila’larınki daha teknik bir şeydi, benimki daha kullanıcıya yönelik bir şeydi. Sonra ’94 Şubat’ında Tübitak’ta bir tanıtım toplantısı oldu.

Yani İnternet’i tanıtan ilk kamusal konuşma Attila Özgit tarafından EMO’da yapıldı, ikinci etkinlik Bilişim Kurultayı’nda Ufuk Çağlayan, Attila Özgit ve sizin katılımınızla yapılan bir oturum oldu, üçüncüsü de İstatistik Kongresi’ndeki sizin daha çok kullanıcıya yönelik olan konuşmanız…

Kasım ya da Aralık’tı, DİE’de bir konferansta Orhan Bursalı ve Şafak Alpay’la tanıştım. Şafak o zaman Sabah’ta sayfa editörüydü. Ben onlara İnternet’i tanıtan bir yazı hazırlayıp verdim, ondan sonra Cumhuriyet Bilim Teknik’te çıktı. Sanırım ‘93’tü. ‘94 Bilişim’inde bir çalıştay yaptık, “İnternet’i nasıl büyütürüz” diye kafa yormaya çalıştık. Ondan sonra bir şey olmadı. ‘95’te TRUUG (Türkiye Unix Kullanıcıları Grubu-TR Unix User Group) Açık Sistem Kullanıcıları Derneği adını almıştı. Oradan biriyle tanışınca, “bir etkinlik yapalım” dendi, TRUUG’da birkaç ciddi konuşma oldu. Ben İnternet’le ilgili bir konuşma yaptım, Nusret Dalfes bir konuşma yaptık. Şu anda İTÜ Bilişim Enstitüsü Müdürü. Galiba Dicle de konuşma yaptı orda. Dicle Eroğul Türk Telekom Data Dairesi’nde, o zaman daha bilişim ağları da yok. ‘93’te Ege’de Bitnet bağlantısı vardı, ODTÜ’de Tr-Net bağlantısı vardı. Boğaziçi Üniversitesi de kendi kiraladığı hatla Tr-Net’e bağlanmıştı. İnternet gelmeden Bitnet üzerinde TÜVAKA (Türkiye Üniversite ve Araştırma Kurumları Ağı) vardı. Bitnet yönetimiyle ilgili birkaç komite vardı, biri bilgi işlem daire başkanlarının olduğu, diğeri teknik adamların olduğu iki komite vardı. İki komite, tam ne zaman karar verdiler emin değilim, .tr’nin yapılanmasına 95 öncesinde karar verdiler. O teknik komite karar verdi. Ben tabii sonra öğrendim, o yapının içinde değildim, ben kavga ediyordum sadece (gülüyor). Tr-Net projesi başlayınca dediler ki “biz ağ kuralım”. Araştıralım, öğrenelim gibisinden bir şey yapıldı. O ağın içinde Yıldız Teknik Üniversitesi, İTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi vardı, kendi aramızda bağlanıyorduk, Anadolu Üniversitesi de vardı. İnternet gelmeden önce biz bir FTP servisi kurduk, arşiv vardı dedim ya, Türkiye’deki herkese açık olan ilk FTP servisi muhtemelen biz Kemal’le (Oflazer) yaptık. Nisan’da İnternet geldi, birkaç ay sonra İstanbul’dan Boğaziçi falan kendi bağlantısını yaptı. Mesela bizim bağlantımız 19.2 idi. Bilkent’le ODTÜ arasındaki bağlantı. Tübitak’la ODTÜ arasındaki bağlantı muhtemelen 64 K idi. Yurtdışı 64K zaten, iki sene 64K’da kaldı. Bizim Bitnet’le kurulan bağlantıda Fransa’yla bağlantı 9.8’di. Biraz bu işler gelişmeye başlayınca, e-posta ile dediğim gibi paketlerin parçalanıp gelmesiyle tıkanmalar başladı. Haber gruplarından resimleri falan isteyince insanlar, resimler o zaman şimdiki kadar büyük değildi ama, kapasite tıkanıyordu. Stallman’ın yazdığı şeyleri, GCC’yi (The GNU Compiler Connection) örneğin, 150 parçada aldığım oluyordu. 150 parçayı alıyorsun, ona göre adlandırıyorsun, sonra birleştiriyorsun, sonra başka işlemlerden geçiriyorsun, sonra derliyorsun.

Acayip bir emek..

O zaman öyleydi. Bir parça en fazla 64K olabiliyor, aksi takdirde bir parça kayboluyor, her şey yeni baştan başlıyor. Uygun bir büyüklük seçmen gerekiyor. Ege Üniversitesi ’94 sonuna doğru bağlandı ama o sırada kavgalar başladı. İnternet Konferansı’nı anlatacağım asıl. Biz de ‘95 Nisan’da İstanbul’da bir panel yaptık, sonra Ankara’da yaptık. Ondan önce bu kavgalar sırasında İnet-tr diye bir listemiz vardı ODTÜ’de. Orada bir öneride bulundum, “kavga ediyoruz madem, bir araya gelelim de konferans yapalım, şunları konuşalım” dedim, kimse ilgilenmedi. 95 nisanındaki panelin bitişinde panelistlere önerdim. “Olur” dediler, bunu tartıştık. Anlaşamadık, ODTÜ’yle sürtüştük. “Şu zaman şu yerde olsun” demedim. “Bizde yapalım” desem, “niye sizde olsun” diyecekler. ODTÜ o zaman kendisinde olsun istemiyor, başkası yapsın da istemiyor, “bunu otelde yapalım” diyor. Ortada para falan da yok zaten. Nisan’dan Eylül’e kadar zaman geçti.

Sizin rektör destekliyor mu o zaman sizi?

Ali Doğramacı’ya gitmedim ben o zaman, rektör yardımcısı Erol Arkun “biz evsahipliği yaparız” dedi, teklif ondan geldi, “biz yapalım” demedim yani, sanırım yukarıyla konuştu. Onun üzerine ben “Bilkent olarak talip oluruz” dedim, Ufuk ( Çağlayan ) destekledi. Ufuk’la ikimiz eşbaşkandık, o zaman eşbaşkan sistemini uyguluyorduk. Kavga gürültü Kasım’da yaptık burada. İlk İnternet Konferansı böyle bir sürecin sonunda çıktı. Ama şöyle komik şeyler var, konferanstan bir gün önce Don Topsec, Kanadalı arştırmacı (Wikinomics, Digital Economy kitaplarının yazarı), İnternet’le ilgili çok yazan biri. Özel sektör onu getirdi bir gün önce konuştu, ne bizim haberimiz var bu etkinlikten ne de onların bizim konferansımızdan haberi var, tipik Türkiye yani. Adam İstanbul’da konuştu gitti. Onu getirenlerin İnternet Konferansı’ndan haberi yok, bizim onlardan haberimiz yok. O zaman BT Haber’de yazıyordum, yazdım, İnternet Konferansı’nı duyurdum, liste yaptım. O sırada Babür Özden’in bir lafı vardı, Superonline’ın Genel Müdürü, Super Offline demiştik, onun için çok kızmışlardı. ‘95’te ben duyuru yaptığımda, konferansın sonunda kalktı “biz Superonline diye bir şey kurduk, 2 megabitlik bağlantı kuracağız, siz kumda oynayın.” Dediği esas olarak buydu. O zaman servis sağlayıcıya bağlanıyorsun, onun içinde forumlar, dosyalar falan var, e-postan oraya geliyor, başka yere gitmiyorsun. American Online falan da öyle yapıyordu.

Japonya’da da öyleydi. Eudora. Üniversitenin ağında kalınıyordu. İntranet gibiydi. Ama e-posta geliyordu.

E-posta hizmeti var, forumlar var, birtakım dokümanları koyuyorlar. Bilgiler sınırlı tabii. Belki FTP servisi var. Haber gruplarına erişebiliyorsun. Kendi e-postalarına falan erişebiliyorsun. O, o modeli anlattı. Biz konferansı bir sonraki yıl İstanbul’a taşıdık. Bir dönem Ankara-İstanbul arasında gittik geldik. Sonra Askeri Müze’yi keşfettik, bir dönem orda kaldık. Sonra sektör ilgisini yitirdi, özel sektör biraz çöktü, Türk Telekom daha aktif duruma geldi. O zaman üniversitelere geri döndük, o arada bir sene atladık tabii, 2004’te ben bypass oldum, o zaman yapmadık. Dediler ki “senin sağlığın önemli” onlar bir şey yapmayacaklar nasıl olsa (gülüyor). Ertesi yıl sponsor bulamadık, Askeri Müze’de yapamadık, Bahçeşehir Üniversitesinde yaptık. En son Eskişehir’de ve öncesinde İzmir’de yaptık. Sonra gene benim sağlık sorunlarım ortaya çıktı.

Bitnet sırasında ben Unix biliyordum ama özgür yazılım bilmiyordum, orada özgür yazılımları indirip ne olduğunu kurcalayınca ne olduğunu anladım. İnternet gelmeden bir sene kadar önce BSD (Berkeley Software Distribution) salgını vardı, PC’ler için BSD, onları izledim, ama kurmadım. Sonra Linux çekirdek olarak ’91’de ortaya çıktı, ’92’de Türkiye’ye gelmeye başladı, ama ‘93’te bir olgunluğa erişmişti. İnternet’e bağlanınca, bu yazılımları kurarak kendimi bir sistem admin konumuna getirmiştim. Sistem odasına gidiyordum, root alıyordum, onlar veriyordu falan. Sonra default webmaster oldum ben (gülüyor). Orda Linux dizini açıp, Linux’la ilgili şeyleri toplamaya başladım. Temel GNU yazılımları ile başlamıştık. ‘93 sonunda ODTÜ’de de bir şeyler vardı. İki tane liste açıp birbiriyle haberleşmesi de mümkündü; biz de öyle başladık. Sonra ODTÜ’dekini kapadık ve linux@bilkent.edu.tr listesi üzerinden haberleşmeye başladık. Sonra da kurtulamadık.

LKD’yi 2000’de kurduk. İlk İnternet Konferansı’nı Bilkent’te yaptık, Müzik Fakültesi Konser Salonun ilk etkinliğiydi, resmi açılışından önce yaptık. İlk gün Konser Salonu doldu. İkinci gün Mithat Çoruh Anfisi ve sınıflarda yaptık, onlar da yetmedi, ilgi vardı, ilk gün 800 kişi gelmişti. İkinci gün Linux’cuları bilgi işleme havale ettik, orada bir araya geldiler. Linux camiasının ilk yüzyüze bir araya gelişi oydu. Ondan önce bizim Bilgi İşlem’de Yavuz Selim Komür, o zaman Akdeniz Üniversitesinde idi. O bir liste açmıştı, orada tartıştılar, “ne yapalım” diye, ondan sonra Konferans’ta bir araya geldiler. İkinci konferansı Yeditepe Üniversitesi’nde yaptık. Orada Linuxculara büyük

Linux Kullanıcıları Derneği, 1 Mayıs 2010

bir salon verdik, bir ağ kurdular, informal eğitimler verdiler. Üçüncü İnternet Konferansı’nı ODTÜ’de yaptık, o derli toplu bir konferans oldu, bir İnternet kafe kuruldu. Linux çalışan bilgisayarlar kuruldu. Bir Linux dağıtımı, Türkçe dokümanlar CD’ye hazırlandı, bir de kitapçık dağıttık. İlk ciddi etkinlik ’97 İnternet Konferansı’nda oldu. Konferans içinde de Linux eğitimleri başladı. Bir sonraki konferans, İstanbul Teknik Üniversitesi evsahipliğinde Lütfi Kırdar’daydı, orada Turkuaz CD’si dağıtımı yapıldı. Kitapçık da dağıtıldı. Turkuaz RedHat temelli, Hayri Turgut Uyar önderliğinde ülkemizde üretilen/paketlenen ilk dağıtımdır. Birkaç sürümü yapıldı. Tekir ve Sarman olarak hatırlıyorum isimlerini. Eğitimler verilmeye başlandı. Ondan bu yana İnternet Konferansı’nda bir salon Linux kullanıcılarına aittir. Gençler o kadar dernek kurmak istemiyorlar, sonra kurulması gerektiğini kararlaştırdık, Ankara Üniversite’nin Çöplük Restoran’ı vardı, oradaki toplantılardan sonra derneğin kurulmasına karar verdik. 2000’de kurduk, fakat Emniyet’le haberleşmede bir sıkıntı yaşadık, bir sene sonra haberimiz oldu. 2001’de onay verdiler. 2002’de genel kurulu yaptık. İlk toplantıda çoğunluk sağlamaya çalıştık, eksiktik ama sahtekarlık yaptık (gülüyor). Ondan sonra o sıralarda ODTÜ’de bir serbest yazılım konferansı yapıldı. ODTÜ Teknokent’te küçük bir Linux şirketi var, İdea, onun başındaki arkadaşlarla IEEE’deki Bora Güngören ODTÜ’de bir serbest yazılım konferansı yaptı, bir iki günlük. “Biz Linux Şenliği yapacağız” dedik orada, “Niye Linux’culara haber vermeden yaptınız” diye eleştirdik biraz onları, çünkü bize haber vermeden kendi başlarına yapmışlardı. Sonra bu dernek genel kurulundan sonra Linux Şenliği lafını ilk Ahmet Derviş ortaya attı, sonra “tamam sen görevlisin” dedik. Bir sene sonra 2002’de ilk Linux şenliğini yaptık, şimdi adı Bilgi Üniversitesi ile birlikte Özgür Yazılım Günleri olsa da…

Akademik Bilişim’lere ne zaman başladık dersen, aslında en başından beri, Akademik Bilişim’de bir Linux oturumu vardır. İlkini ‘99’da ODTÜ’de yaptık, onda da yine Linux eğitimleri vardı. Ondan sonrakilerde daha da yoğun oldu. İlk birkaç yıl Linux eğitimlerini İnternet Haftası olarak biz örgütledik. Asıl Konya’dan sonra gezici seminerler ortaya çıktı. LKD dedi ki, “isteyene biz gelip Linux anlatırız”. Devrim, Fatih, Doruk, başkaları bir iki hafta Türkiye’yi dolaşıp ikişer gün farklı şehirlerde kalarak Linux’u anlattılar. Ben de gittiğimde zaman zaman İnternet Haftası’nda İnternet’i anlatırken Linux’u da anlatıyorum, uygun olduğu zaman, bazen iki konuşma yapıyorum.

İnetD ne zaman kuruldu?

Aslında o çok eski bir dernek. Türkiye’deki ikinci bilişim derneği. ’90’da TRUUG olarak kuruldu. 2000’e doğru, ’95-’96 gibi Açık Sistem Kullanıcıları Derneği adını aldı, Posix’i esas alarak kuruldu. 2000 yılında ben dernek başkanı oldum. Benden önce Ufuk’tu. 2000’de İnetD olarak Stallman’ı Türkiye’ye ilk biz getirdik. İstanbul’da konuştu, Ankara’da konuştu, İzmir’e gitti, orda konuşmadı. İlkeleri var, “ben bedava konuşmam” diyor. “Konferans dışında bu konuları konuşmam” diyor. Kendi adamlarıyla konuşuyor da, herhangi biri geldiği zaman konuşmuyor. İzmir 9 Eylül Üniversitesi’nde bir toplantı yaptılar. Ama Stallman para ödemedikleri için konuşmadı. Burada 1000 TL mi 1000 dolar mı verdik. Bilkent’te yemekte “yok burada konuşmam” dedi. “Konuşmamdan sonra tartışabiliriz” diyor. Biz tabii uçak biletini verdik. Bir anlamı var tabii onun öyle yapmasının, ona öyle çok talep geliyor. Bunun daha ciddi bir çaba olmasını istiyor. Para olunca daha ciddi bir çaba oluyor. Para veren adam duyurmak için daha çok çaba sarfediyor. LKD etkinliklerine bazen gidiyorsun kimse olmuyor, duyurmuyorlar çünkü. Aslında para almanın öyle bir yararı var.

Siz hem anaakım yazılım ortamlarında hem özgür yazılım üretim ortamlarında bulundunuz değil mi? İkisini karşılaştırınca çalışma kültürü, birlikte üretme kültürü, insan ilişkileri bakımından bir farklılık oluyor mu? Özgür yazılımın kendisinden kaynaklı..

Oluyor tabii. Ben yazılımcı değilim, dolayısıyla hiç bilgi işlemde çalışmadım. Ama bu işlerin içinde olan biri olarak biraz sezebiliyorum, bir kültür farklılığı var tabii. Özgür yazılımcılar daha çok İnternet üzerinden çalışıyorlar, onun getirdiği bir felsefe farklılığı oluyor.

Biraz tanımlayabilir miyiz? Hakikaten bu hediye ekonomisi algısı insan ilişkilerine yansıyor mu iş üretim süreçlerinde? O felsefe farkı nedir tam olarak?

Benim gördüğüm kadarıyla etkileşime daha yatkın, daha dostça, daha dayanışmacı kesin tabii. Paylaşmaktan çekinmiyorlar. Genelleme yapmaktan çekiniyorum, çünkü çok fazla insan tanımadım ama rekabet daha az gibi geliyor bana. Bu felsefe pek çok alana yansıyor. Açık ders malzemeleri, online kurslar, açık kitap, açık biyoloji, açık bilim gibi şeyler var yani. Hepsinin çıkış noktası özgür yazılım felsefesi.

Birlikte üretme mantığı, kollektivite değil mi?

Bilimin temel çıkış noktası yani. Herkesin tekerleği keşfetmesi yerine varolan üzerine kurmak.

Sizce Türkiye’deki özgür yazılım gönüllüleri Türkiye’deki bilişim politikalarının üretilme süreçlerine müdahil oluyor mu, olabiliyor mu? Ne derece olabiliyor?

Çok olabildiğimizi söylemek mümkün değil. Bu çabayı göstermeye çalışıyoruz. Bilişim sektörü müdahil olmaya çalışıyor ama bizim bilişim sektörü içindeki gücümüz zayıf. Örgüt olarak buna sıcak bakan birkaç örgüt var, parmakla sayabileceğimiz. Şimdi biz daha özgürlükçü olanlar OSTK diye bir oluşumla bir araya geldik. Özgürlükçü, other ya da o anlamında…Alternatif Bilişim Derneği, Bilgisayar Mühendisleri Odası (BMO), LKD, İnet, Pardus Kullanıcıları Derneği (PKD), belki şimdi PHP Kullanıcıları Derneği’ni ekleriz. Telekomcular Derneği tam girmediler. Aslında birkaç tane dernek var, örgütlenme reflekslerimiz zayıf.

Peki bu politikalara müdahil olmanın önünde ne gibi engeller var? Gerek karşı taraftan gerek bu dernekler tarafından?

Birincisi, sivil toplumun bu süreçlere katılmasına genel bir direnç var. Sivil toplumla işbirliği yapmak istemiyorlar. Siyasi partiler sıcak baksalar bile organik bir yapı kuramıyorlar. Her ne kadar her siyasi partinin sivil toplumla ilgili bir başkan yardımcısı varsa da onların hiçbiri bilişim sivil toplum örgütleriyle ya da özgür yazılımla ilgili bir şey yapmıyor. Özgür yazılımı CHP biraz kullanmaya çalışıyor, MHP kullanıyor, BDP’liler kullanıyor sanıyorum. Herkesin kendi önceliği olduğu için özgür yazılımla ilgili bir görevleri yok, bırak komisyonu falan, böyle bir temas olmadı şimdiye kadar.

Dünyadaki özgür yazılım hareketini takip ediyor musunuz?

Edebildiğim kadarıyla…

Türkiye’deki özgür yazılım hareketinin dünyadaki özgür yazılım hareketi ile ilişkileri nasıl, bağlar sıkı mı? Birlikte herhangi bir şey yapılıyor mu?

Dünyadaki kampanyaları takip ediyoruz, onlara katılıyoruz. 27 Mart’ta Open Document Günü var. O tip etkinlikleri takip ediyoruz. Yer yer Türkiye’deki gruplar özgür yazılım gruplarının içinde, yerelleştirme çalışmalarının içinde. Değişik gruplar tarafından Türkiye’de özgür yazılım konferansları yapıldı. BSD’nin önerisiyle yapıldı, PHP için de öyle bir şey yapılacak galiba. Küçük grupların ilişkileri var. Çok düzgün bir yapısı yok, Türkiye’de kendi aramızda ilişkiler biraz zayıf. Yani LKD dışında da küçük gruplar var. Onlarla LKD arasında da tam bir organik bağ kuramadık. İnternet’in ve gençliğin getirdiği bir şey var, insanlar kimseye haber vermeden ya da izin almadan bir grup kurup çalışabiliyor, bir özgür yazılım camiasının parçası olabiliyor. Mint Grubu var, Türkiye’de birkaç bağımsız Linux geliştirme çabası var. Denizli’de Truva Linux’u var. İstanbul diye bir çekirdek geliştirme projesi var. Bunların her biri “ben yaparım” diye bağımsız hareket ediyor. Tamam bağımsız olsunlar ama bir haberleşme çabasını gösterebilirler, onu LKD’nin yapması lazım, yapamadık onu da. Dünyada da Linux International var, o da çok özel bir yapı. Bir Türk onun yönetim kurulu üyesiydi, hala da üyesi olabilir. Kişisel bağlantılarımız vardı, LKD kurulmadan önce, bize “dernekleşin” diye önerileri vardı. Oraya iletmek için bir izleme sistemi yok, o yapılar henüz oluşturulmuş değil. Biraz fazla bağımsız şeyler. Özgür yazılımın belki özelliğinden dolayı, Linux International’ın bir çatı yapısı yok. Torvalds’ın başında bulunduğu bir laboratuar var. Herkes kendi içinde bir şeyler yapıyor ama, dünya ölçüsünde bir network sözkonusu değil. Biz paramız olmadığı için gidemiyoruz, Linux konfe-

ransları var, oralarda belki bir şeyler dönüyor, oralara gitmek bayağı pahalı olduğu için gitmek için bir çabamız olmadı. LKD’nin gönderecek yapısı yok tabii.

Bu akışta bir soru geldi aklıma, biz hep özgür yazılımdan bahsediyoruz ama web’i sosyal medya sarmış durumda ve bunların hiçbirinin de özgür olmadığını biliyoruz. Ama Türkiye’de sanki İnternet’i kullanmak web 2.0 uygulamalarını kullanmaya, sosyal medyayı kullanmaya dönmüş durumda. Bütün eğitimler sosyal medya kullanımı, sosyal medyada itibar yönetimi, sosyal medyada istihdam, sosyal medyada iş gibi bir yöne evrilmiş durumda. Bu gelişen atağa, gidişata ne diyorsunuz? Bu gerçekten İnternet mi?

İnternet’in sıradan insana sunulan yüzü sosyal medya haline geldi.

Siyasi partiler için de böyle oldu..

Bu hızlı tüketme alışkanlığının belki bir yansıması. Burada araştıran, sorgulayan yurttaşa geçiş sorunu var tabii. Bu sosyal medya uygulamalarına bakarsan özgür yazılım üzerine kurulu. Onları kullanıyorlar, öyle bakmak lazım. Facebook özgür tasarım eşliğinde ve onu paylaşmaya da yanaşıyor. Facebook kendi sunucusunun mimari tasarımını da kendisi yaparak tasarruf ediyor ve bunu yayınlıyor. Google da özgür yazılım üzerine kurulu. Ama tabii ki abuse söz konusu. Bizim hoşlanmadığımız pek çok şeyi hepsi de yapıyor. Ticari yapılar oldukları için belki de kaçınılmaz olarak yapıyorlar. Bunlara özgür alternatifler var. Bir sosyal ağ yazılımı kullandık, ama pek tutmadı, ben bile pek bakmıyorum. Ama bugün bahsettiğim İspanya’daki şehirde, şehir yönetimi kendi sosyal ağını kurmaya çalışıyor. Şehir yönetimi şehir içinde geri besleme yapısı olarak öyle bir şeyi deniyor. Avrupa Birliği kendi özgür sosyal ağlarını teşvik ediyor. Youtube dışında birkaç yapı daha var ya, Türkiye’de sık sık kapatılıyor, onları destekliyor mesela.

İzlanda’da mesela devlete katılma, anayasa pratiği sosyal ağlar üzerinden oldu, nüfus da az…

Avrupa’da, ABD’de ciddi deneyler var. Nasıl olması gerektiğini bilmiyoruz tabii. Daha çok başındayız bu işlerin. Şu benzetmeyi çok sık yaparım, nasıl ki buharlı makine bulunduğu zamanla sanayi toplumu arasındaki ilişki çok az, İnternet’te de öyle. Daha 20 yıldan söz ediyoruz ve nasıl gelişeceğini de hiç kestiremiyoruz. Google çıkmadan kimse Google’ı hayal edebilir miydi? Daha oturmuş şeyler vardı.

Altavista’yla Netscape vardı. Şimdi yoklar değil mi?

Yahoo dominanttı. Yahoo kapanmak üzere neredeyse, yani kapanmaz kolay kolay ama çok zorlanıyor. İleriyi kestirmek çok zor şu an. IBM’in başındaki kişinin ‘50’lerde ettiği bir laf var: “Dünyaya iki ya da üç bilgisayar yeter”. Bu IBM’in efsanevi bir başkanı. Bill Gates’in meşhur bir lafı vardır: “640K kime yetmez ki?”. Ama o koşullarda ancak o kadarını görebiliyorsun. İki çoban dağ başında zengin olma hayalleri kuruyorlar, biri diğerine soruyor, “zengin olsan ne yaparsın?”, öteki cevaplıyor: “soğanın cücüğünü yerim”. Bu kez diğerine dönüp soruyor “sen ne yapardın?” diye. Öteki diyor ki “Yapacak bir şey bırakmadın ki!”. Adamın aklına dünyayı turlayım, şampanya içeyim, karides yiyeyim diye gelmez ki. Çünkü bilmiyor. Hayaller bile bildiklerinle sınırlı. Olmayan kavramı üretemezsin ki. Dolayısıyla ileride ne olacak, birtakım öngörülerde bulunuyoruz ama, bazıları tutuyor, bazıları da o kadar tutmuyor.

Siz hiç hackleme yaptınız mı?

Yok yapmadım ama beni hack’lediler. İnetD’nin sayfasında, benim blogumda öyle bir şeyler oldu. Ben birinde bir şeyleri ihmal etmişim, makine bir anda sıfırlandı, LKD’nin birtakım arşivleri de gitti.

İnternet için aktivist olmak, biraz önce kısa tarihi verdiğiniz sürecin en başından bu yana nasıl ilerledi? İlk zamanlarda daha zordu şimdi kolaylaştı mı ya da tam tersi mi?

Konular değişti. Şimdi farklı alanlarda ilerliyoruz. İlk başlarda biz İnternet’in ne olduğunu anlatmaya çalışıyorduk. Gerçi hala onu anlatıyoruz ama (gülüyor), şimdi fark şurada, eskiden bilmiyorlardı, şimdi herkes bildiğini düşünüyor. Şimdi “Türkiye’de İnternet’te sorun var” desek, birçok İnternet kullanıcısı “hadi canım sen de” diyecek. Pek çok kimse sorun olmadığı kanısında. Youtube’a giremediği zaman herkes onu bir sorun olarak görüyor ama filtreyi bir sorun olarak görmüyor.

Nitelikli kullanım da yok, o da bir sorun.

Şu anda İnternet kullanan ya da kullanmayan insanlara sorsak büyük çoğunluğu İnternet’le ilgili bir sorun söyleyemeyeceklerdir, belki pahalı derler o kadar.

Yeni medya okur yazarlığının olup olmaması da bir sorun olarak görülmüyor…

Ethem’in (Derman) bir lafı var “Bilgisayara dokunan herkes kendini uzman zannediyor.” Hiçbir eğitim almadığı, neyi bilmediğiyle ilgili bir fikri olmadığı için her şeyi bildiğini sanıyor. Kendi duyduğu şeyleri yapabiliyor, çevresindekilerin yaptıklarını yapabiliyor, dolayısıyla “her şey budur” diye değerlendiriyor, her şeyi de biliyor. Sorunlar üzerine düşünme alışkanlığı yok. Bu biraz kültürle ilgili ama biraz da bilgiyle ilgili. Bazı şeylerin dışarıdan verilmesi lazım, çoban örneğindeki adama dışarıdan vermen gerekiyor. İnsanlar kendi başlarına “bu konuda da bir uzmanlık vardır” demez, bilişim kültürü olmayan adam “gidip birine sorayım” demez. Yani aç olduğunu bilirsin, hastaysan da bilirsin ama bilgi fakiriysen fark etmen mümkün değil, onun için birazcık kültür alman lazım.

Siz inşaat mühendisliği eğitimiyle başlamışsınız, arkasından matematik eğitimi almışsınız, bu eğitim sürecinden geçip daha sonra nasıl bir İnternet misyonerine dönüştünüz Türkiye’de?

Bilkent Endüstri Mühendisliği’ne geldim, sonra LaTeX’te başladım, kavgaların sonucunda İnternet’in ne olduğunu anlatmak zorunda hissettim kendimi, sonra elimi verdim, kolumu kurtaramadım işte (gülüyor). İnternet konferansları, İnternet Kurulu derken genişleyerek, büyüyerek devam etti.

Alternatif Bilişim Derneği’nin şu anki konumu, rolü nedir sizce?

Alternatif Bilişim klasik bilişim STK’larına ciddi bir alternatif oluşturdu. Onların boş bıraktığı alana güçlü bir şekilde girdi aslında. Yapılması gerekenlerde öncülük ediyor. İyi bir kadroyu da topladı etrafında. O bakımdan büyük STK’ların çeşitli nedenlerle bulaşmadığı şeylere büyük bir cesaretle bulaşıyor ve bu bakımdan büyük bir hizmet veriyor. Ona destek olan LKD, İnetD, BMO falan var ama Alternatif

Bilişim derneği belli bir liderliği yapıyor.

Bu sizin kişisel görüşünüz mü, yoksa genel olarak böyle bir algı var mı gözlemlediğiniz?

Yani çok insanla konuşmadım o yüzden genel durum nedir değerlendiremem ama birazcık bu alanda ne olduğunu izleyen bu görüşe varır. TBD’nin hiçbir şeye sesi çıkmıyor, TBV’nin de öyle.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey…

İnternet’i özgürlükler ve demokrasi bağlamında düşünmek lazım ve ülkenin kalkınması, rekabet etmesi ve kişisel gelişim açısından olmazsa olmaz olduğunun altını çizmek lazım. İnternet’i her şeyin merkezine koymak gerekiyor. İnternet ve demokrasi bağlantısı çok önemli. Ülke bir yere gidecekse, bu demokrasiyle olacak, İnternet orada önemli bir araç, sadece demokratik anlamda değil, kalkınma ve bireylerin gelişmesinde çok kritik bir rolü olduğunu düşünüyorum. Demokrasiyle iç içe bir şekilde değerlendirmek lazım, demokrasi olmadan da İnternet bir işe yaramıyor.

Mustafa Akgül’le görüşme 15 Mart 2013 tarihinde Bilkent Üniversitesi’nde yapıldı.

Bu söyleşi, 2013 yılında “Hack Kültürü ve Hacktivizm – Mustafa Akgül’e Armağan” isimli derleme kitap çalışmasında yayınlanmıştır. Kitabın tamamına https://ekitap.alternatifbilisim.org/ adresinden erişilebilir.


Akgül Hoca’nın anısına

Aralık 13, 2017

Doç. Dr. Mustafa Akgül’ü bir süredir tedavi gördüğü hastanede kaybettik. Akgül Hoca’yı, özgür yazılıma, Türkiye’de internetin gelişmesine ve internette ifade özgürlüğüne verdiği katkılardan dolayı saygıyla anıyoruz. Mustafa Akgül Hoca’nın kolektif çalışmaya açık ve alana ilişkin yapıcı yaklaşımının,  bu alanda çalışan ve gönül veren herkese rehber olacağını biliyoruz.

Akgül Hoca’nın, Alternatif Bilişim tarafından 26-27 Şubat 2015’te düzenlenen Yeni Medya Çalışmaları II. Ulusal Kongre’deki açılış konuşması’ndan

mustafaakgulİnternet, Yeni Medya ve Özgürlükler
Kanımca, İnternet insanlığın gelişmesinde Sanayi Devrimi boyutlarında bir gelişmeyi temsil etmektedir. Neelie Kroes, Avrupa Komisyonu’nun önceki Başkan Yardımcısı ve Sayısal Gündem Başkanı, İnternetin toplumu yeniden yapılandırması açısından, elektrik, telgraf ve  demiryollarının toplamından daha fazla oldugunu söyledi.

İnsanlık olarak, bilim ve teknolojin öncülüğünde, İnternet sayesinde, sınırların fiilen ortadan kalktığı, sosyal ve kültürel açıdan birleşen bir dünyanın parçasıyız. Kitleler sosyal ağlar üzerinden birleşmekte, örgütlenmekte, Davetli Konuşmacı toplumsal, kültürel ve siyasal etkinlikler yapmakta. Dünya üzerine dağılmış gönüllüler imece benzeri bir yöntemle tüm insanlığın ortak malı ürünler üretmektedir: Linux ve özgür yazılım dünyası, wikipedia, açık ders malzemeleri, creative commons lisanslı sanat ve fikir ürünleri gibi.

İnternetin işaret ettiği Bilgi Toplumu’nun bireyleri, bir yandan bağımsız, yaratıcı, farklı ve aykırı düşünebilen insanlar olacaktır. İnternetin tüm toplumu, kamu yönetimini, iş dünyası, sağlık, eğitim, eğlence vb.’ni değiştirdiği ortada. Yurttaşların, eşit bir dünya vatandaşı olması için bu teknolojileri çok rahat, kolay ve etkin kullanabilmesi gerekir. Gerekli okuryazarlık seviyesi, dinamik olmalı ve sürekli geliştirilmelidir. Bu okuryazarlık düzeyine bilgi/bilişim/yeni medya okuryazarlığı diyoruz. Bu okuryazarlık düzeyine ulaşamamış yurttaşlar, eşit yurttaş olma yeteneğini kaybedecek ve geri kalacaktır.


%d blogcu bunu beğendi: