Zaten dijital devlerin kontrolündeyiz ama Huawei’nin büyümesi, Çin tarzı gözetlemenin habercisi

Mayıs 18, 2019
Çin yurttaşları o derece gözetleniyor ki, ödemedikleri vergi ve cezalar nedeniyle uçak ve tren bileti almaları engellenebiliyor. Yavaş ancak emin adımlarla ilerlediğimiz gelecek işte bu

Medya, bizi güvenliğimize yönelik tehdit haberleriyle bombardımana tutuyor: ÇinABD ile ticaret savaşı için ceza olarak Tayvan’ı işgal edecek mi? ABD İran’a saldıracak mı? Brexit karmaşasından sonra AB kaosa mı girecek? Ancak kanımca, hepsini gölgede bırakan -en azından uzun vadede- bir konu var: ABD’nin Huawei‘nin büyümesini sınırlama çabası. Neden?

Günümüz dijital ağı hayatlarımızı kontrol ediyor ve düzenliyor: Eylemlerimizin (ve eylemsizliğimizin) çoğu, artık bizi sürekli değerlendirmeye tabii tutan dijital bulutlarda kayıtlı. Sadece eylemlerimizi de değil, duygusal durumlarımızı da takip ediyorlar. Azami derecede özgür olduğumuzu hissederken (her şeyin mevcut olduğu web’de gezinirken) aslında tamamen “dışsallaştırılmış” ve ustaca manipüle edilmiş durumdayız. Dijital ağ, eskinin “kişisel olan politiktir” sloganına yeni bir mana katıyor.

Üstelik, tehlikede olan sadece özel hayatımızın kontrolü değil: Günümüzde ulaşımdan sağlığa, elektrikten suya kadar her şey dijital ağlar tarafından yönetiliyor. İşte bu yüzden bugün, web bizim en önemli “müştereğimiz” (Marx’ın etkileşimimizin temelini oluşturan ortak kamusal alanı tanımlamak için kullandığı terim) ve bunun kontrolü için verilen mücadele de günümüzün en önemli mücadelesi. Düşman, özelleştirilen ve devlet kontrolündeki müştereklerin, yani şirketler (Google, Facebook) ve devlet güvenlik kurumlarının (NSA) birleşimidir.

Tek başına bu gerçek, temsilci güce dair geleneksel liberal nosyonu yetersiz kılıyor: Yurttaşlar, kendi güçlerinin bir kısmını devlete devreder ama bu devir belirli şartlara tabiidir (halk egemenliğin kesin kaynağı olduğu ve isterse iktidarı geri alabileceği için bu güç yasalarla kısıtlanmış ve kullanımı kesin şartlarla sınırlanmıştır). Özetle devlet, büyük ortağın (halkın) iktidarı herhangi bir noktada geri alabileceği veya değiştirebileceği bir sözleşmenin küçük ortağıdır. Temelde bu süreç, her birimizin alışveriş yaptığı süpermarketi değiştirmesiyle aynı şekilde işler.

Toplumlarımızın işleyişini ve kontrol mekanizmalarını düzenleyen dijital ağ, bugün iktidarı ayakta tutan teknik şebekenin nihai unsurudur. Shoshana Zuboff, kapitalizmin bu yeni aşamasına “gözetleme kapitalizmi” adını veriyor:

“Bilgi, otorite ve iktidar, bizim sadece ‘insan doğal kaynağı’ olduğumuz bir gözetleme sermayesine dayanıyor. Zımni olan kendi kaderini tayin etme iddiasının deneyimlerimizin haritasından silindiği yerli halklarız artık.”

Maddeye indirgenmekle kalmıyor aynı zamanda eşitsiz bir takasa tabii tutularak sömürülüyoruz. İşte bu yüzden (klasik artı değerin rolünü oynayan) “davranışsal artı değer” terimi burada tamamen haklı çıkıyor: İnternette gezinirken, alışverişte ya da TV izlerken istediğimizi elde ediyoruz ama daha fazlasını veriyoruz – kendimizi tüm çıplaklığımızla gösteriyor, dijital “büyük Öteki”ne hayatımızın detaylarını sunuyor ve alışkanlıklarımızı sergiliyoruz.

Buradaki paradoks kuşkusuz, bu eşitsiz takası, bizi etkili bir şekilde köleleştiren bu eylemi, özgürlüğün en üst düzeyde tatbikiymiş gibi tecrübe etmemiz -web’de özgürce dolaşmaktan daha özgür ne olabilir ki? Yalnızca bu özgürlüğü deneyimlerken, veri toplayan dijital büyük Öteki’nin el koyduğu “fazlalığı” üretiyoruz.

Bu da bizi Huawei’ye getiriyor: Huawei etrafındaki savaş, hayatımızı kontrol eden mekanizmayı kimin kontrol edeceğine dair bir savaş. Belki de bu, devam eden kritik güç mücadelesinin kendisi. Huawei sadece özel bir şirketten ibaret değil. Çin devlet güvenliğine tamamen entegre olmuş durumda ve yükselişinin çok büyük oranda Çin devleti tarafından finanse edildiğini ve yönetildiğini unutmamak gerek. Dijitalleştirilmiş devlet kontrolünün günümüz Çin’inde nasıl çalıştığını zaten görüyoruz. Şu satırlar, Associated Press’in Şubat ayındaki bir haber metninden:

“İktidardaki Komünist Parti’nin kamusal davranışları iyileştireceğini söylediği tartışmalı sistem uyarınca, geçen sene ödenmemiş vergi ve cezalar dahil olmak üzere ‘sosyal kredisi’ yetersiz olduğu gerekçesiyle toplam 17,5 milyon uçak biletinin satın alınması engellendi. Bunun yanında Ulusal Kamu Kredisi Bilgi Merkezi’ne göre, 5,5 milyon tren biletinin satışı da engellendi. Yıllık bir rapora göre, 128 kişinin ödenmemiş vergi borçları nedeniyle Çin’den yurtdışına çıkışı yasaklandı. İktidar, ‘sosyal kredi’ cezalarının ve ödüllerinin, 30 yıllık ekonomik reform sonrasında hızla değişen toplumun sarsılan sosyal yapısındaki düzeni geliştireceğini söylüyor. Sistem, Başkan Şi Cinping hükümetinin, kontrolü sıkılaştırmak için, veri işlemeden genetik dizilime ve yüz tanımaya kadar uzanan bir alanda teknoloji kullanmaya yönelik çabalarının bir parçası.”

Bu, Huawei’nin büyümesindeki siyasi gerçekliktir. Bu yüzden evet, Huawei’nin hepimize karşı bir güvenlik tehdidi oluşturduğu yönündeki suçlamalar doğru. Ancak, akılda tutmamız gereken şey; kendi “demokratik” yetkililerimizin kamuoyundan gizleyerek, daha ince bir şekilde yaptıklarını, Çinli yetkililerin daha açık biçimde gerçekleştirdiğidir. Rusya’da internete erişimi kısıtlayan yeni kanundan AB’nin son web düzenlemelerine kadar, dijital müştereklere erişimimizi sınırlama ve kontrol etme çabalarına şahit oluyoruz.

Dijital ağ, tartışılabilir bir şekilde, bugünün müştereklerinin ana figürü. Özgürlük savaşı da nihayetinde, müştereklerin kontrolü için verilen bir savaş. Bugün için bu, hayatlarımızı düzenleyen dijital alanı kimin kontrol edeceğine dair bir savaş demek. Müşterekler için süren mücadeleyi sembolize eden bir isim var: Assange. Bu yüzden Çin’i eleştirme kolaycılığından kaçınmalıyız. Julian Assange’ı savunmak istemeyenlerse Çin’in dijital kontrol suistimalleri konusunda da sessiz kalmalı.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

https://www.independent.co.uk/voices

Kaynak: https://www.independentturkish.com/node/31786/yazarlar/zaten-dijital-devlerin-kontrol%C3%BCndeyiz-ama-huaweinin-b%C3%BCy%C3%BCmesi-%C3%A7in-tarz%C4%B1#.XN_m166KMA8.twitter

Independent Türkçe için çeviren: Kerim Çelik

Reklamlar

Turkish civil society: Declaration on the state of the internet

Mayıs 8, 2019
By Alternatif Bilisim

On the occasion of the Internet Week (11-24 April 2019) and the 26th anniversary of the arrival of the internet in the country, Turkish civil society organisations focusing on digital rights have released a declaration on the state of the internet.

Today, the internet is a part of 4,3 billion humans` daily lives. The internet is the most important development in the last decades. It facilitates the exchange of information around the world, brings together individuals and organisations to work on common goals, and makes it easier than ever before to work collaboratively. However, the right for access to the internet, protected by constitutions and civil laws, may face challenges under authoritarian regimes. In fact, this “digital divide” – the gap between those capable of accessing internet and those who can’t – has increased in the last ten years.

The signatories of the Declaration regret that in Turkey, the internet does not seem to be treated as an opportunity or resource, but as a problem. For example, access to Wikipedia has been blocked in the country for over two years. As part of Law no. 5651 section 8/A, the access blockages by related Ministeries are against the Turkish Constitution as well as the United Nations (UN) Universal Declaration of Human Rights. Thus, this is a bitter celebration for the 26th anniversary of the internet`s arrival in Turkey.

The declaration states that Turkey`s internet situation is improving in respect to mobile technologies, finance sector, contemporary devices, e-governmental services, research and development incentives and techno-cities. However, othere are many obstacles that restrain Turkey from enjoying a free and open internet:

Lack of trainings related to the protection of personal data: Even though there is a specialised institution responsible for protection of personal data in Turkey. However, leaks from state institutions continue and the training programs for personal precautions are not sufficient.

Widespread censorship: Research, development, innovation, freedom of the press, and freedom of expression may only take place in systems that are democratically governed. None of these are currently guaranteed by the existing authoritarian regime. Officially, the number of blocked websites that are allegedly illegal based on the Law no 5651 has augmented to 110 000, and the actual number may even be higher. Even though the European Court of Human Rights has ruled against this legislation, the instances of over-ruling still continue. Deep-packet inspection and internet throttling are among illegal sanctions of the existing regime of governance.

Digital divide: Turkey falls behind in international development indices each year, even though it claims to be the 17th largest economy in the world. The digital divide continues among men and women as well as in the urban-rural dimension. School curriculum adaptation, as well as lifelong learning facilities, are necessary. Free and open source software (FLOSS) are crucial when it comes to security, employment, competition, and economic well-being.

Online surveillance: Data collection is a significant issue and is not contested too harshly by civil authorities in Turkey. Consumer profiling is a tool for marketing revenue and deep packet inspection by governments is a serious violation of human rights, but still exercised by quite a few governments including Turkey for the last several years. Assange and Snowden`s warnings on massive targeted surveillance are more than real.

New Media Literacy and Digital Empowerment: In order to become active online citizens or “netizens” there needs to increase the online media literacy, including the way individuals engage in social media. Striving against online hate crimes and discrimination requires intensive campaigns and training programs.

The Turkish civil society organisations declare:

  • that the internet and all other scientific and technological developments are common knowledge of humanity,
  • that they will combine forces to overcome challenges arising from censorship, blockages and limitations, securing basic rights and freedoms,
  • that they will do their best to elaborate social media as part of accountable communication rather than an instrument of consumption and cheap exposure,
  • that they will defend fundamental rights and freedoms against surveillance regimes and elaborate on new technologies for liberating human lives,
  • that they will tackle digital divide among diverse populations of the rural and the urban for more equity in resources,
  • that they will secure freedom of thought, belief and expression,
  • that they will defend secure communication at all costs,
  • that they reject personal/private property over scientific and technological knowledge, as well as imposing regimes of patents,
  • that they will endorse free, liberated open source software (FLOSS) and propagate it as such, and
  • that they will keep on looking for common solutions for digital rights` based discrepancies at all scales.

Alternatif Bilişim Derneği
https://alternatifbilisim.org/

Civil society Internet Week declaration (only in Turkish, 13.04.2019)
https://internethaftasi.org.tr/2019/internet-bildirgesi/

(Contribution by Asli Telli Aydemir, EDRi Member Alternatif Bilişim Derneği, Turkey)

Source: https://edri.org/turkish-civil-society-declaration-on-the-state-of-the-internet/


Dezenformasyon ile mücadele: Ankara Gündemi…

Mayıs 1, 2019

Yazan: Ertan Ağaoğlu, Hacettepe Üniversitesi SBE İletişim Bilimleri Y.Lisans

İnternet ve dijital teknolojilerin yaygınlaşması ile beraber gazetecilik medya şirketlerinin tekelinden çıkarak sıradan vatandaşın da gerçekleştirdiği bir etkinlik haline gelmeye başladı. Günümüzde bir kamera ve internet bağlantısına sahip olan herkes gazetecilik faliyetlerinde bulunabilmektedir. Yurttaş gazeteciliği adı verilen bu süreç haber üretimi sırasında her şeyden önce eşik bekçileri olmadan halkın önemsediği konuları haber malzemesi yapan, yurttaşları tartışmaya çağıran, kârdan çok kamuyu bilgilendirme önceliği ile geleneksel medyadan ayrılmaktadır (Kutlu, Bekiroğlu, 2010). Bu durum başından beri sanal alanın yeni bir kamusal alan haline gelebileceği ve demokrasileri güçlendirebilecek bir potansiyele sahip olduğu tartışmalarına yol açsa da (Papacharassi, 2002) bu iyimser bakış açısı her şeyden önce dijital bölünmenin yarattığı eşitsizlikler ve ardından yalan haberlerin yıkıcı etkileri ile beraber düşüşe geçti. Öyledir ki sıradan bireylerin, profesyonel gazetecilerin sahip olduğu teyit mekanizma ve yeteneklerine sahip olmamaları yanlış bilginin dolaşıma girerek bilgi kirliliği oluşturmasına yol açıyor. Daha kötüsü, troll olarak adlandırabileceğimiz kimi bireyler, yanlış bilgileri kasıtlı olarak dolaşıma sokabiliyor. Bu yüzden özellikle doğal afet ya da toplumsal olayların gerçekleştiği kriz anlarında doğru bilgiye ulaşmak oldukça sorunlu hale gelirken haber ya da bilgi doğrulama mekanizmaları günden güne önem kazanmaktadır. Bu anlamda dünya çapında onlarca girişim bulunurken Türkiye’de Teyit.org ve Dogrulukpayi.com gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlar yalan haber doğrulama sürecine katkılar sunmaktadır. Bu yazıda Alternatif Bilişim Derneğinin katkıları ile düzenlenen Yalan Haber Sempozyumu, DogrulukPayi Atölyesi ve Teyit.org’un düzenlediği Fact-ory atölyesine dair izlenimlerimi paylaşacak, Türkiye’de haber doğrulama gündemini özlü bir şekilde tartışacağım.

Teyit.org’dan Ali Osman Arabacı,dogrulukpayi.com’dan Verda Uyar ve Avukat Faruk Çayır’ın katıldığı Yalan Haber Sempozyumu 18 Mart 2019 tarihinde Ankara’da bulunan Türkiye Barolar Birliği Eğitim Merkezi konferans salonunda gerçekleşti. Sempozyumda dinleyiciler yanlış bilgi türleri, doğrulama yöntemleri ve doğrulama yöntemlerinin kullanım alanları hakkında bilgilendirildi. Doğrulukpayı Atölyesi ise 13 Nisan’da Doğrulukpayı organizasyonundan gönüllülerin katılımıyla Latanya Hotel’de gerçekleşti.

Yanlış bilgiden bahsedildiğinde her şeyden önce verification (doğrulama) ve factchecking (doğruluk kontrolü) arasındaki farklılıktan bahsetmek gerek. Doğruluk Payı atölyesinde bu ayrım, factchecking’in siyasilerin, kamuya mal olmuş kişilerin siyasi demeçlerinin kontrolü, verification ise herhangi bir bilginin doğrulanması için kullanılan bir yöntem olduğu dile getirildi. Ne var ki neyin bir siyasi olay olarak kabul edilip edilemeyeceğinin çizgileri oldukça muğlak. Bir kadın cinayeti hakkında verilen demeç her ne kadar şahsi görünse de olabildiğince siyasi bir doğaya sahip olabilir dolayısıyla Doğruluk Payı Atölyesinde yapılan bu ayrımın kullanışlı olmadığı kanısındayım. Ne var ki Mantzarlis (2015) bu iki kavram için farklı tanımlar sunuyor.  Ona göre verification yayın öncesi, fact-checking ise yayın sonrası yapılan doğrulama işlemlerine işaret ediyor. Dolayısıyla verification kavramı haber yazımı sırasında gerçeklere ulaşma çabası iken fact-checking bir metinde iddia edilenlerin sonradan kontrol edilmesi anlamına geliyor.

Bu küçük ayrıma değindikten sonra yanlış bilginin türleri ve yayılma sürecinden bahsedebiliriz. Yanlış bilginin en yaygın yedi türü parodi, çarpıtma, taklit, uydurma, hatalı ilişkilendirme, bağlamdan koparma ve manipülasyon şeklinde karşımıza çıkmakta. Bu yedi farklı yanlış bilgi türü hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşmak mümkün. Arabacı’ya göre Türkiye’de yanlış bilgi özellikle terör saldırıları veya doğal afetler gibi kriz anlarında yükselişe geçiyor. Öyle ki Hermida(2017)’nın da altını çizdiği gibi popüler kültürde yansıtılanın aksine, bireyler kriz anlarında kendilerini kurtarmaktan çok birbirlerine yardım etmek için ellerinden geleni yapar. Bu internet ortamında bilgi paylaşarak yardım etme şeklinde karşımıza çıkar.  Hermida’ya göre kriz anlarında bilgi dalga dalga yayılır; birinci dalgada bireyler olay yerinden bilgi paylaşırken ikinci dalga yardım etmek isteyen kişilerin içerikleri yeniden paylaşmasıdır(113). Bu afet anlarının kayıt altına alınmasına yardımcı olsa da sahte bilgilerin hızla dolaşıma girmesine de yol açar (113).

Kriz anlarına ek olarak, yanlış bilgi seçimler gibi  siyasal söylemlerin yoğun dolaşımda olduğu dönemlerde de yükseliştedir. Politik astroturfing adı verilen taktik sosyal medyanın algı yaratma+ konusunda ne denli etkili olabileceği anlamak için önemlidir. Bu taktik ile kişiler halkın arasından biriymiş gibi davranarak bilgiler yayar ve bu bilginin olabildiğince fazla kişiye ulaşması için çabalar çünkü “enformasyonun internetteki sosyal çevreler arasındaki dolaşımı onun gerçeklik değerini…”(153) yükseltmeye yardımcı olabilir. Böylece yalnızca bir kişiye ait olan bir fikir dipten gelen bir düşünceymiş gibi algılanabilir, halka mal edilebilir. Dolayısıyla özellikle seçim dönemlerinde siyasiler ya da destekçileri rakiplerinin itibarını zedelemek için sosyal medyayı yanlış bilgi yaymak için yoğun bir şekilde kullanır. Bunun en iyi örneklerinden biri, 2019 yerel seçimlerinde de deneyimlediğimiz asimetrik propagandalardır. “Asitmetrik propaganda… aslında A partisinden olan bir bireyin kendisini B partisinden göstererek B partisinin propaganda araçlarını manipülasyona uğratması olarak açıklanabilir.” (Congar, 2019).

Bu haberleri doğrulamak ise sanıldığından çok daha uzun ve sancılı bir süreç. Öyle ki yanlış bilgi doğru bilgiden daha hızlı şekilde ve daha geniş alanlara yayılırken (Vosoughi ve Aral, 2018) doğrulama süreci, Teyit.org yetkililerine göre,  dört saatten 72 saate kadar uzayabilmekte. Her ne kadar yanlış bilginin doğrulanması üzerine, derin öğrenme ve yapay zeka teknolojilerinden yararlanan Doğal Dil Çözümleme (Natural Language Processing) gibi otomasyon uygulamaları geliştirilse de sürecin insansız bir şekilde gerçekleştirilmesi şu an için mümkün görünmemektedir zira bu teknolojiler hala emekleme aşamasında.

Dolayısıyla doğrulama süreci teyitçilerin uzun süren derin araştırmalarına dayanıyor. Araştırma süreci, doğrulanmak istenen bilginin niteliğine göre, veri analizi, arşiv incelemesi, resmi kurum ve kuruluşlara ulaşarak bilgi alma, tersine resim arama ve daha birçok teknikten yararlanılarak yürütülüyor. Dogrulukpayi.com çoğunlukla siyasilerin iddialarını, TÜİK, Eurostat, Dünya Bankası gibi açık veri paylaşan kurum ve kuruluşların verileri ile karşılaştırarak, PolitiFact’in geliştirdiği gerçeklik metresi (bkz, resim 1) üzerinde ölçümleyerek halk ile paylaşıyor. Teyit.org ise doğrulama sürecinde daha nitel yöntemleri kullanıyor. Örneğin, sıradan kullanıcıların da kolayca kullanabileceği, Google’ın sunduğu tersine resim arama (reverse image search) önemli bir araç olarak öne çıkıyor. Tersine görüntü arama, kullanıcının yüklediği görüntüyü veri tabanında aratıp eşleşen görüntüleri kullanıcı ile paylaşıyor. Böylece teyitçi görüntünün daha önce hangi kaynaklarda kullanıldığına kolayca ulaşabiliyor. Arabacı’nın dinleyiciler ile paylaştığı diğer bir araç ise Map Checking. Özellikle seçim dönemlerinde karşılaştığımız sahte miting haberlerini teyit edebilmek için geliştirilmiş bu web tabanlı uygulama kaç insanın ne kadar yer kaplayacağını hesaplayarak harita üzerinde gösteriyor.

Alternatif Bilişim Derneği Başkanı Av. Faruk Çayır bu tekniklerin yalnızca bilgi doğrulama değil adli süreçlerde de kullanılabileceğini dile getirerek yeri bu tekniklerin geldiğinde delil yaratmaya ve doğrulamaya yardımcı olduğunun altını çizdi. Örneğin BBC Kamerun’da gerçekleşen katliamın görüntülerini detaylı analize tabii tutarak hükümeti suçlamaları kabul etmeye zorlamayı başarmıştır.

Her ne kadar Teyit.org ve Dogrulukpayi.com gibi organizasyonlar değerli çalışmalarıyla dezenformasyon ile mücadele konusunda somut adımlar atsalar da bilgi doğrulama halen birçok anlamda çözümlere muhtaç bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Her şeyden önce ilkeleri gereği (Bkz: Teyit.org ilkeleri, dogrulukpayi.com ilkeleri) herhangi bir ödeme kabul etmeyen organizasyonların kaynak ve yeterince gönüllü bulamamaları zaman ve enerji tüketen bu süreci daha da sorunlu hale getiriyor. Öyle ki Teyit.org yetkilisi Gülin Çavuş’a göre ihbar edilen bilgilerin yalnızca %10’u teyit edilebiliyor.

**

9-10 Mart’ta TTGV Kıvılcım Merkezi’nde Teyit.org liderliğinde gerçekleştirilen Fact-ory tam da bu sorunları çözmek ve daha önemlisi bir ağ yaratmak üzere yola çıkmış bir atölye. Atölyede Design Sprint adında hızlı ve yaratıcı sorun çözümüne odaklanan teknik kullanıldı. Atölye’nin birinci gününde teyit organizasyonlarının karşılaştıkları;

Doğrulama platformlarının sınırlı sayıda internet kullanıcısına erişebilmesi,

Yanlış bilginin geniş alanlara hızla yayılabilmesi,

İnternet kullanıcılarının medya okuryazarlığı seviyesinin düşük olması ve/veya safsata bilincinin düşük olması,

Bilgi doğrulama süreçlerinin yavaş, doğrulama kaynaklarına erişimin güç olması,

Kaliteli içerik üretiminin gelir modeli ve finansal kaynak krizi içinde olması,

başlıklı sorunlar, farklı disiplinlerden gelen katılımcılardan oluşturulan gruplar arasında dağıtıldı.

Her grup kendisine atanan sorunun sebeplerini bulmak üzere dair beyin fırtınası ve araştırmalar gerçekleştirirken, alanın uzmanları olan hızlandırıcılar ve karar vericiler katılımcılara her anlamda destek vererek sürecin pürüzsüz ve hızlı ilerlemesine yardımcı oldu. Atölyenin ikinci günü ise sebepleri belirlenen sorunlara çözümler üretmek üzere fikir geliştirme odaklı gerçekleşti. Gruplar ürettikleri çözümler doğrultusunda prototip uygulamalar, oyunlar, eylem planları projelendirerek gün sonunda kısa bir sunumla tüm atölye katılımcılarına tanıttı. Atölye sonucunda ortaya çıkarılan protipler ve eylem planları üzerine hala çalışan atölye katılımcıları, Haziran ayına kadar projelerini sonlandırarak teyit organizasyonlarına yararlı uygulamalar sunmayı planlıyor.

**

Atölyenin farklı disiplinlerden, teyit organizasyonları dışından insanları bir araya getirmesi her şeyden önce yaşanılan sorunlara çözüm bulunması konusunda alana, deyim yerindeyse, taze kan sağlayarak sorunlara farklı bakış açısı ile yaklaşılmasını sağladı. Buna ek olarak sıradan kullanıcıları bu sürece dahil etmek, alanın sorunları hakkında bilgilendirmek dezenformasyon konusunda farkındalık yaratılmasına yardımcı olurken belki de en önemlisi ortak iyi için kolektif çalışma esasına dayalı, esnek, verimli bir çalışma ağ oluşturuldu.

Kaynakça

Congar, K. (2019). 31 Mart seçimi öncesi Teyit.org’dan yalan haber, asimetrik propaganda ve bilgi kirliliği uyarısı. 21 Nisan tarihinde Erişildi. Erişim Adresi: https://tr.euronews.com/2019/03/30/31-mart-secim-teyit-org-yalan-haber-asimetrik-propaganda-bilgi-kirliligi-uyarisi-fake-news

Hermida, Alfred. Herkese Söyle: Sosyal Medya’da Neden Paylaşımda Bulunuruz. İstanbul: Kafka. 2017

Kutlu, T. Ö., & Bekiroğlu, O. (2010). Türkiye’de yurttaş gazeteciliği bağlamında internet haberciliği: bianet örneğinde kentsel dönüşüm projesiyle ilgili haberlerin analizi.

Mantzarlis, A. (2015). Will Verification kill Fact-Checking? 23 Nisan 2019 tarihinde Erişildi. Erişim Adresi: https://www.poynter.org/fact-checking/2015/will-verification-kill-fact-checking/

Papacharassi, Z. (2002). The Virtual Sphere. New Media &Society, Vol 4(1), 9–27.

Vosoughi, S., Roy, D., & Aral, S. (2018). The spread of true and false news online. Science, 359(6380), 1146-1151.

 

 


Wikipedya’yı Özgür Bırak!

Nisan 29, 2019

BASIN AÇIKLAMASI

wikipedia1

Dünyanın en büyük çevrimiçi ansiklopedisi olan Wikipedia’ya erişim ülkemizde 29 Nisan 2017’de engellendi. Sansür, 2 yıldır sürüyor!…

Wikipedia, kullanıcıları tarafından ortaklaşa olarak birçok dilde hazırlanan, özgür, bağımsız, ücretsiz, reklamsız, kâr amacı gütmeyen bir İnternet ansiklopedisidir. Bu ansiklopedi, MediaWiki yazılımı kullanılarak oluşturulur; sürekli eklemeler ve değişiklikler yapıldığından hiçbir zaman tamamlanmayacağı varsayılmaktadır. Kurucularından Jimmy Wales, Wikipedia’yı “Dünya üzerindeki her insana kendi dilinde, en üst nitelikte, bedava bir ansiklopedi oluşturma ve dağıtma uğraşısı” olarak tanımlamaktadır.

Milyonlarca kullanıcının 300’den fazla dilde içerik oluşturduğu, toplamda 50 milyona yaklaşan madde sayısıyla milyarlarca kişiye çevrimiçi hizmet sunan, dünyanın en çok ziyaret edilen 5. web sitesi Wikipedia, ne yazık ki ülkemizde tam 2 yıldır yasaklı durumda!

Bu, Türkiye’deki kullanıcıların iki yıldır Wikipedia’da yapılan 957 milyon düzenlemeye ve eklenen 1 TB’lık veriye erişemiyor olması, aynı zamanda Türkçe Wikipedia’nın (Vikipedi) gelişimine katkıda bulunamaması anlamına gelmektedir.

İnternet’in yaşamın her alanına nüfuz ettiği, ağsız/İnternetsiz bir yaşamın düşünülemediği ve bilgiye erişimin öncelikli önem taşıdığı çağımızda Wikipedia sansürünün hiçbir açıklaması ve gerekçesi olamaz!

Bunun da ötesinde, her gün sayısı artan binlerce siteye Türkiye’den erişim engellendiği gibi bu engeli aşmak için kullanılabilen VPN servislerine erişim de engellenmiş durumda.

AİHM ve Anayasa Mahkemesi’ nin kararları* da göz önüne alındığında binlerce kullanıcısı bulunan ve kullanıcılarının bilgi ve düşüncelerini açıklama, karşılıklı paylaşma ve yaymalarına engel olunan İnternet Ansiklopedisi Wikipedia’ya erişimin URL bazlı engellenmesi yerine, tüm internet sitesine erişimin engellenmesi açık olarak sansürdür.  Alınan bu kararlar ve yapılan uygulamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırıdır. Engelleme kararı ölçülü olmadığı gibi, en temel hak ve özgürlüklerden ifade özgürlüğünü amacına uygun şekilde kullanılamaz hale koyan ve etkisini ortadan kaldıran bir sınırlama olup temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan bir karar olduğu açıktır.

Bizler, bu ülkenin bilişim alanındaki meslek kuruluşları ve demokratik kitle örgütleri olarak bu sansür utancının, yinelenmemek üzere bir an önce son bulmasını istiyoruz…

Tüm İnternet kullanıcılarını ve aktörlerini, sansürsüz bir İnternet ve Wikipedia’ya ülkemizden yeniden özgürce erişilebilmesi için ses çıkarmaya çağırıyoruz.

#WikipediayıÖzgürBırak!

Alternatif Bilişim Derneği
BMO – Bilgisayar Mühendisleri Odası
EMO – Elektrik Mühendisleri Odası
ISOC-TR – İnternet Derneği
İNETD – İnternet Teknolojileri Derneği
LKD – Linux Kullanıcıları Derneği
PKD – Pardus Kullanıcıları Derneği
TBİD – Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği

 

wikipedia3

 

 

 

 

 

* AİHM ve Anayasa Mahkemesi Kararları

“İnternet modern demokrasilerde başta ifade özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin kullanılması bakımından önemli bir araçsal değere sahip bulunmaktadır. İnternetin sağladığı sosyal medya zemini kişilerin bilgi ve düşüncelerini açıklama, karşılıklı paylaşma ve yaymaları için vazgeçilmez niteliktedir. Bu nedenle düşünceyi açıklamanın günümüzde en etkili ve yaygın yöntemlerinden biri haline gelen internet ve sosyal medya araçları konusunda yapılacak düzenleme ve uygulamalarda devletin ve idari makamların çok hassas davranmaları gerektiği açıktır. Temel hak ve özgürlükleri sınırlayıcı tedbir, zorlayıcı bir sosyal ihtiyacın karşılanması ya da gidilebilecek en son çare niteliğinde değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilmemektedir. Aynı şekilde zorlayıcı sosyal ihtiyacın varlığı araştırılırken de soyut bir değerlendirme yapılmayıp, ifade ortamına dahil olan ifade edenin sıfatı, hedef alınan kişinin kimliği, tanınmışlık düzeyi, ifadenin içeriği, ifadelerin kamuoyunu ilgilendiren genel yarara ilişkin bir tartışmaya sağladığı katkı gibi çeşitli hususlar göz önünde bulundurulmalıdır.” (Bu konudaki AİHM kararları için bkz. Axel Springer AG / Almaya, [BD], B.No: 39954/08, 7/2/2012; Von Hannover/Almanya (no.2) [BD], 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012)

“Kamu otoritesince yapılan müdahalenin haklı sebeplere dayanması, hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması sırasında hakların özüne dokunulmaması ve ölçülü olunması gerekmektedir. Hakkın amacına uygun şekilde kullanımını son derece zorlaştıran, ciddi suretle güçleştiren, örtülü bir şekilde kullanılamaz hale koyan ve etkisini ortadan kaldıran sınırlamalar öze dokunur niteliktedir (bkz. AYM, E.2006/121, K.2009/90, K.T. 18/6/2009).URL bazlı  tesis edilmesi gerekli olan idari tedbirlerin yalnızca hukuka aykırılığı tespit edilen  içeriğe yönelik olarak uygulanabilecek ve daha hafif nitelikteki bir müdahale tedbirinin  varlığı araştırılmaksızın tedbir konusu içerikle ilgisi olmayan ve sayısal olarak kıyaslanamayacak ölçüde çok URL adresindeki yayına erişimi engellemeye yönelik genel bir  yasağın uygulanması, bu kararın verilmesine gerekçe olarak gösterilen içeriklerin içerik veya yer sağlayıcısı olmayan kullanıcıların da erişimininin engellenmesine yol açacak tarzda  tedbir kararının genişletilmesi sonucunu doğurmaktadır” (benzer yönde bkz. Yıldırım/Türkiye, B. No: 3111/10, 18.12.2012, § 63).”


DİJİTAL KÜLTÜRLERDE YAŞLANMA VE SONRASI ÇALIŞTAYI VE GÖKBÜK KÖYÜ SAHA ZİYARETİ ÜZERİNE

Mart 27, 2019

Yazan: Pelin Tokatlı, Hacettepe Üniversitesi SBE İletişim Bilimleri Y.Lisans Öğrencisi

Bu yazı 1-2 Mart 2019 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi, Akdeniz Uygarlıklarını Araştırma Enstitüsü’nde gerçekleştirdiğimiz Dijital Kültürlerde Yaşlanma Ve Sonrası  Çalıştayı ve Gökbük Köyü Saha Ziyareti hakkındadır. Bu çalıştayın serüveni Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde 2018-2019 eğitim-öğretim döneminde yürütülen İLT648 Yeni Medya Çalışmalarına Giriş yüksek lisans dersi kapsamında yaşlanma, yaşlılık ve kuşak kavramlarının yeni medya ekosistemi içerisinde nasıl çalışılabileceğinin cevaplarını aradığımız uzun soluklu bir süreci kapsıyor. Bu süreç hem yaşlanma ve yaşlılığı merkeze alarak dijital kültürlerin nasıl ele alınabileceğine yönelik her iki alanı kesen okumalara hem de yaşlanma ve yaşlılığa dair edilgen, indirgemeci ve ötekileştirici bakış açısının nasıl ters yüz edilebileceğini anlamaya çalıştığımız saha deneyimlerine dayanıyor.

Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Mutlu Binark’ın ve Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Özgür Arun’un girişimleriyle Akdeniz Uygarlıklarını Araştırma Enstitüsü’nde gerçekleştirdiğimiz çalıştayın ilk gününde yeni medya teknolojileri, dijital kültürler, yaşlanma ve yaşlılık arasındaki ilişkiselliğin toplumsal cinsiyet, sınıf, etnisite, eğitim, engellilik ve sosyal ilişkilerle kesişen yönlerini ve yaşlılığın kentte ve kırsalda deneyimlenme biçimlerini ele aldık. Yeni medya çalışmaları ve gerontoloji ile ilgilenen yüksek lisans ve doktora öğrencileri olan bizler; dijital kültürlerle yaşlılık meselesi ile yaşlılığın kırsalda ve kentte faklı deneyimlenme biçimlerini kendi özgün saha çalışmalarımızdan yola çıkarak tartışmaya açmadan önce Doç. Dr. Özgür Arun Türkiye’nin yaşlanma ve yaşlılık gündemiyle ilgili değerlendirme ve önerilerde bulundu.

Çalıştayda “Kime yaşlı denir?” sorusuna verilen cevabın göreceli ve kültüre bağlı olarak değişen bir mesele olduğuna değinen Özgür Arun; Türkiye’de bu soruya verilen cevaplardan toplumsal algının ortalama 52 yaşı işaret ettiğini belirti. Yaşlanma ve yaşlılık çalışmalarının birbirinden farklılaşan yönlerine dikkat çeken Arun, yaşlılık çalışmalarının 65 yaş üstü gibi belli bir dönemi ele aldığını; yaşlanma çalışmalarının ise diğer kuşaklarla birlikte bütün bir yaşam döngüsünü sorunsallaştırdığını ifade etti. Çalıştayda yaşlanma ve yaşlılığın bir sorun olup olmadığını tartışmaya açan Arun; dünyanın hızla yaşlanıyor oluşuna dikkat çekerek Türkiye’nin de hızla yaşlanan ülkelerden biri olduğunu; ancak Türkiye’de asıl sorunun hızla yaşlanma değil yeterince zenginleşemeden yaşlanma olduğunu ileri sürdü. Bu noktada yaşam döngüsü perspektifinin önemini vurgulayan Arun, eşitsizliklerin yaşlılığın başlangıcı varsayılan 65 yaşından sonra bir anda ortaya çıkan bir gerçeklik olmadığını; aksine yaşam boyu devam eden eşitsizliklerin yaşlılıkta katmerlenerek arttıdığını ifade etti. Bu eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için toplumsal katılım, finansal dirlik, hareketlilik, günlük yaşam ve yaşam tarzı ile yaşam sonu kararların tartışıldığı Aging 2.0’ın önemine dikkat çekti. Arun’un yaşlanma ve yaşlılığı aşmaya yönelik görüşüne parelel olarak alanın gerçekliğine olabildiğince içeriden bakarak anlamayı amaçladığımız dijital kültürler ve yaşlanma meselesini; yaşlı kuşakların yeni iletişim teknolojileri ve sosyal medya platformlarıyla nasıl ilişkilendiklerini, teknolojik araçların gerontolojik ihtiyaçlara göre nasıl tasarlanması gerektiğini ve toplumsal yaşam içerisinde kentte veya kırsalda yaşlanmanın birbirinden nasıl farklılaştığını saha çalışmalarımızdan hareketle tartışmaya açtık.

Her biri kendi özgün sahasına ve araştrma sorusuna sahip dijital bölünme ve dijital okuryazarlık meselesini dört farklı saha çalışmasından yola çıkarak ele aldık. 65 Yaş Üstü Bireylerin Teknoloji Eğitimine Katılma Motivasyonları, Dijital Becerilerin Gündelik Hayata Aktarılması: Ankara Büyükşehir Belediyesi Yaşlılar Ve Gençler Bilgi Erişim Merkezi Örneği başlıklı saha çalışmasında Ertan Ağaoğlu, Naz Önen ve Pelin Tokatlı Bourdieucu perspektiften yaşlıların dijital okuryazarlık ve dijital bölünme derecelerini belirleyen faktörleri ele alarak görece homojen olan bu grubun dijital beceri öğrenmede ve geliştirmede kültürel ve ekonomik sermayelerinin ne şekilde etkili olduğunu tartışmaya sundular. Benzer şekilde Dijital Eşitsizlik Ve Kültürel Kimlik: Yaşlı Kürtlerin Teknoloji İle İlişkilenme Deneyimleri başlıklı çalışmada yeni medya ekosistemi içerisinde teknolojik araçların kullanım ve beceri konusundaki eşitsizlikleri etnik kimlik ve yaşlılığın ne şekilde belirlediğini, dijital bir bölünme yaratıp yaratmadığını Mehmet Fiğan ve Murat Tavşan çalışmalarıyla ortaya koydu. Görme Engelli Yaşlıların Yeni Medya Araçlarını Kullanım Pratikleri başlıklı çalışmada ise Enis Öztürk ve Hüseyin Kısat; toplumsal yaşama katılım üzerinden yeni medya teknolojilerinin görme engelli yaşlıların gündelik hayatlarını kolaylaştırıp kolaylaştırmadığını, yeni medya araçlarının dışlanmaya neden olan zayıflıkları aşmak için nasıl kullandığını ele aldılar. Gerontoloji alanından Çağrı Elmas ise TÜİK 2014 yılı verilerinden yararlanarak dijital yerli-dijital göçmen ayrımını sorunsallaştırıp kuşak kavramını tartışmaya açtığı çalışmasında; dijital kuşak, dijital beceri ve dijital eşitsizlik ilişkisini sosyo-ekonomik düzey, cinsiyet ve yaş kesişimselliğinde kuşakların nasıl çalışılması gerektiğine değindi.

Yaşlı kuşakların sosyal medya platformlarıyla ilişkilenme biçimlerini ve bu platformları kullanma pratiklerini tartışmaya açtığımız çalışmalardan ilki Demet Fırat’ın yaşlı kadınların sosyal medya ağlarını hangi amaçla kullandıklarını sorunsallaştırdığı Kültürel Bellek İnşası Bağlamında 65 Yaş Üzeri Kadınların Facebook Paylaşımları Üzerine Bir İnceleme başlıklı çalışmasıdır. Bu çalışmada kültürel bellek inşa etmenin temel dayanakları olan anlatı üretme ve paylaşma biçiminin, sosyal paylaşım ağlarıyla birlikte geçirdiği dönüşümü lise arkadaşı bir grup yaşlı kadının Facebook paylaşımlarından yola çıkarak belleğin dijital dönüşümüne yönelik çalışmasını sundu. Gençlik Ve Yaşlılık Arasında Bir Altkültür: İhtiyar Delikanlılar Motosiklet Grubu Örneği başlıklı diğer çalışmada ise Fatma Şeyma Çelebi ve Aybüke İnal, Facebook’ta motosiklet ilgilerine bağlı olarak bir araya gelen üyelerin yaşlılık ve teknoloji ile ilişkilenme biçimlerini sundukları çalışmalarında; yaşlı bireylerin sosyalleşmek, aidiyet kurmak ve iyi zaman geçirmek için sosyal medya ağları aracılığıyla yaşlılığa dair bilindik sınırların dışına çıkma deneyimlerini tartışmaya açtılar.

Teknolojik araçların gerontolojik ihtiyaçlara göre nasıl tasarlanması gerektiği meselesine yoğunlaşan Ali Zain; Yaşlanma Dostu Akıllı Telefonlar: Yaşlılar İçin Tasarlanmış Akıllı Telefonların ‘Kullanılabilirliğini’ Anlamak: Tasarım Ve Kullanıcı Arayüzü Analizi çalışmasında yaşlı bireylerin akıllı telefon kullanabilirliklerini arttırmak amacıyla tasarlanmış akıllı telefonların tasarım ve kullanıcı arayüzüne yönelik özellikleri hakkında bilgi verdi. Bu bağlamda; yaşlanma dostu akıllı telefonların yaşlı bireylere sağladığı kolaylıkların yanı sıra tasarım ve ara yüze bağlı olarak evrensel ve kapsayıcı tasarımların genişletilmesindeki ihtiyaca dikkat çekti.

Gerontoloji bağlamında ise kentte ve kırsalda yaşlanma deneyimini sorunsallaştıran sunumlardan ilkini Demans Dostu Kentlere Doğru/ Hızla Yaşlanan Bir Toplumda Demans Dostu Çevreler Yaratmak: Muratpaşa Örneği isimli sunumuyla tartışmaya açan Hatice Karakaş; yaşlanmaya bağlı demans hastalığının şehirlerde ve kamusal alanlarda  deneyimlenme pratiğine bağlı olarak demans dostu bir çevre için kentin riskli bölgelerinin belirenmesiyle yerel yönetimlerin hizmetlerini yeniden planlayabilecekleri çözümlerin neler olabileceği üzerinde durdu. Demans hastalığının medikal ve sosyal boyutlarını dikkate aldığı Demans Dostu Toplum İçin Bir Farkındalık Eğitim Programı Tasarımı: Muratpaşa Örneği başlıklı çalışmasında Tuğçe Keleş; demans dostu toplum kavramı çerçevesinde belediye personelleri için uygulanabilir demans farkındalık eğitim modülünü tasarlamak ve eğitim modelinin etkinliğini değerlendirmek amacıyla Muratpaşa Belediyesi işbirliği ile yaptığı çalışmasını tartışmaya açtı. Özgenur Aydın ise kırsal alandaki yaşlıların ihtiyaçları doğrultusunda hizmet sağlayıcılara ulaşma deneyimlerini sorunsallaştırdığı Kırsal Yaşlanma: Yoksulluk ve Sosyal Dışlanma başlıklı çalışmasında; yoksulluk ve sosyal dışlanma kavramlarından yola çıkarak kırsalda yaşayan yaşlıların deneyimlerinin yeniden nasıl tanımlanabileceği, tartışılabileceği ve sorunun çözümüne yönelik öznel bakış açılarıyla yeni yolların nasıl üretilebileceği üzerinde durdu.

Her biri kendi özgün sahasına ve araştırma sorunsalına sahip olan yaşlılığı farklı kavram setleriyle kesen saha çalışmalarımızdan yola çıkarak dijital eşitsizlik meselesini ve bu eşitsizliklerle başa çıkma yöntemlerini tartışmaya açtığımız sunumlarımızın ışığında yaşlı kuşak içerisindeki dijital eşitsizliğin sadece dijital yerli-dijital göçmen olma meselesi ile ele alınamayacağı, dijital okuryazarlık seviyesini belirlediğini varsaydığımız sınıf, etnik kimlik, görme engellilik ve toplumsal cinsiyetle ilişkili olarak yaşam döngüsü perspektifiyle yakından ilgili olduğu söylenebilir. Yaşlanma ve yaşlılığa ilişkin ortaya çıkan sorunların kentte veya kırsal alanda deneyimlenme biçimlerinin ele alındığı sunumlardan ise; yaşa bağlı eşitsizliklerin yaşanılan bölgeye ve imkanlara ulaşmaya bağlı olarak birbirinden farklılaştığı, bunun için de yaşlanma ve yaşlılığın toplumsal yapının ve gündelik hayatın her yönüyle ilişkili bir bütün içinde ele alınması gerektiği sonucuna ulaşılabilir.

Çalıştayın ikinci günü ise Finike İlçesi’nin Gökbük Köyü’nde yapılacak olan Gökbük Yaşlılık Araştırmaları Merkezi için teknik inceleme yapmak amacıyla Özgür Arun ve ekibiyle birlikte yola çıktık. Sahaya çıkarken odak noktamızı “Türkiye’de neden bir Agelab’a ihtiyaç var?” ve “Neden Gökbük Köyü?” soruları belirliyordu. Yaşlılık ve yaşlanma literatüründeki tartışmalar incelendiğinde; dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’nin de hızla yaşlanmakta olan ülkelerden birisi olduğu ve tahminlere göre 2050’de dünyanın %16’sı yaşlanırken Türkiye’de ise bu oranın %18 olacağına yönelik veriler mevcuttur (Duben, 2018:68). Özgür Arun’un verdiği bilgi ise Gökbük’teki demografik yapının 50 yaş üzerinde olması nedeniyle Türkiye’nin 2050 yılında ulaşacağı varsayılan yaşlanma ve yaşlılık profilini şimdiden yansıttığı yönündedir. Bu nedenle Gökbük, Türkiye’nin yakın gelecekteki yaşlanma ve yaşlılık gerçekliğine mikro bir örnek teşkil eden önemli bir konumdadır.

Antalya’ya 138 km Finike’ye ise 25 km uzaklıkta olan Gökbük Köyü1 coğrafi olarak Finike’nin kuzeyinde, Beydağları’nın eteklerindeki vadide bulunan Akçay deresinin etrafında kurulmuş bir orman köyüdür2. Gökbük’ün coğrafi yapısı ve konumu nedeniyle hem geleneksel köy mimari yapısını hem de yöreye özgü kültürel ve inançsal birçok değerini koruduğu söylenebilir. Evlerin duvarlarına ve ağaç dallarına asılmış yumurta kabukları bunlardan birisidir ki “Yumurta kabuğu, özellikle çiçekleri ve bitkileri nazardan korur. (…) içi boşaltılıp kabuğu çiçeklerin ya da bitkilerin dalına asılır. (…)Yumurta kabuğu da kötü bakışları üzerinde toplayan bir nazarlık çeşididir.” (Çıblak, 2004:114). Gökbük koruduğu bu değerlerin yanı sıra zaman içerisinde bazı sosyo-ekonomik nedenlere bağlı olarak demografik bir dönüşüm de geçirmiştir. Gökbük çeşitli iş imkanlarına sahip, tüm kuşakların bir arada yaşadığı hatta kendi elektriğini üreten bir köy iken; 1980’lerden sonra iş imkanı sunan kireç ocaklarının kapatılmasıyla köyün genç kuşağı “turizme” göç etmek zorunda kalmış. Bu durum köyde keskin bir şekilde demogafik değişim yaşanmasına neden olurken; köyün spor takımının faaliyetlerini durdurması, köydeki sinema salonlarının ve bazı kahvehanelerin kapatılması sosyo-kültürel faaliyetleri de sekteye uğratmıştır. Gökbük’te 1950 yılında inşa edilen ilkokul ise 1989’da son öğrencilerini mezun ederek atıl duruma geçmiştir. Saha gözlemleri ve köy muhtarı İsmail Aydıntaş’la yaptığımız görüşmelere dayanarak Gökbük’te meydana gelen bu değişim ve dünüşümlerin Türkiye’nin 2050 yılında ulaşacağı varsayılan yaşlama ve yaşlılık profiline daha erken bir dönemde tanıklık etmesine zemin hazırlamış olabileceği söylenebilir. Dezavantaj gibi görülebilecek bu değişimi avantaja çevirmek elbette mümkündür. Dolayısıyla Gökbük hem Türkiye’nin gelecekteki yaşlanma ve yaşlılık gerçekliğiyle şimdiden yüzleşebileceği hem de yaşlanan kuşakların yaşam kalitesini arttırabilmek için çözüm önerilerinin geliştirilebileceği pilot bir bölge niteliğindedir. Bu nedenle Gökbük’e bir Agelab kurmak için Milli Eğitim Bakanlığı’na ait olan ilkokul binasının ve Milli Emlak’a ait olan okul arazisinin Akdeniz Üniversitesi’ne tahsis edilmesi için 2014 yılında ilk girişim gerçekleşmiş. Agelab, atıl durumda olan ilkokul binasının statik olarak güçlendirilmesiyle ve yaşlıların ergonomik kullanımına uygun hale getirilmesiyle faaliyete geçecek. Ayrıca Finike Belediyesi, Gökbük Yaşlılık Araştırma Merkezi’nin inşa edilebilmesi için köyün ortak kullanım alanı olan araziyi Akdeniz Üniversitesi’ne tahsis etmiş durumda. Bu yıl içerisinde bu araziye bilim merkezinin inşa edilmesi planlanıyor.

Gökbük Yaşlılık Araştırmaları Merkezi, Agelab’da farklı bilim dallarından bilim insanlarının bir araya gelerek yaşlanma ve yaşlılığı aşmaya yönelik hizmet modelleri ve teknolojiler geliştireceği ortak çalışmaların yapılması amaçlanıyor. Bu faaliyetler için köyün atıl durumdaki ilkokulu restore edilerek bilim merkezi haline getirilecek. İki katlı olan ilkokul binasının üst katında bulunan üç sınıftan her biri çalışma ofisi, seminer odası ve laboratuvar olarak hizmet vermesi için dizayn edilecek. Binanın alt katında hâlihazırda bulunan cemevi ibadethane olarak kullanımını sürdürürken, kullanılmayan diğer bölümlerin yemekhane ya da klinik olarak hizmet vermesi planlanıyor. Prosedürler tamamlandığında daha önce köyün çocuklarına kapılarını açmış olan ilkokul şimdi yaşlanmış olan bu kuşakla birlikte kamu yararına ortak çalışmalar yapmayı amaçlayan hukuktan mühendisliğe, mimarlıktan sosyal bilimlere kadar her disiplinden bilim insanı ve araştırmacıya kapılarını açacak.

“Yaşlanma sürecini basitçe hastalık-sağlık dualitesiyle sınırlayarak çözümlemeye çalışan positivist indirgemeci yaklaşım, Türkiye yaşlanma alanında ilişkisel bir perspektif geliştiremez.”(Arun, 2019:82). Bu bağlamda yaşlanma ve yaşlılık gerçekliği fiziksel ve biyolojik süreçlerin yanı sıra çevresel, kültürel ve toplumsal faktörlerle birlikte ele alınması gereken bir süreçtir. Yaşlanmaya bağlı eşitsizliklerin üstesinden gelebilmek; ancak yaşam döngüsü perspektifi içerisinde toplumsal cinsiyet, etnisite, sınıf, eğitim ve yaşanılan yer gibi toplumsal, sosyal ve bireysel değişkenlerle birlikte değerlendirildiğinde mümkün olabilir. Bu bağlamda Gökbük Yaşlılık Araştırmaları Merkezi ve Agelab’ın kuruluş amacı, çalışma yöntemleri, faaliyet alanı ve saha seçimi dikkate alındığında; Türkiye’de yaşlanma ve yaşlılık çalışmalarına bütünlüklü bir perspektif kazandırmayı hedeflemesi, araştırmacılar ile özneler arasındaki hiyerarşik ilişkiyi sorunsallaştırması ve yerinde yaşlanma sürecine odaklanması bakımından Türkiye’de atılmış önemli adımlardan birisidir.

 

DİP NOTLAR

1 wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvR8O2a2LDvGssX0ZpbmlrZQ

2 hurriyet.com.tr/bey-daglari-nin-gunu-yasayan-tahtaci-koyu-21368904

KAYNAKÇA

Arun, Ö. (2019) “Büroyla Saha Arasında: Yaşlanma Çalışmalarında İlişkisellik”, Strata İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi, 0, 75-86.

Çıblak, N. (2004) “Halk Kültüründe Nazar, Nazarlık İnancı ve Bunlara Bağlı Uygulamalar”, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, 15, 103-125.

Duben, A. (2018) “Türkiye’de ve Avrupa’da Nüfus Yaşlanması, Aile, Piyasa ve Devlet”, Yaşlanma ve Yaşlılık, Der. A. Duben, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 67-68.

EK:Fotoğraflar

1

Fotoğraf 1: Dijital Kültürlerde Yaşlanma Ve Sonrası Çalıştayı’ndan

2

Fotoğraf 2: Gökbük Köyü Genel Görünüm I

3

Fotoğraf 3: Gökbük Köyü Genel Görünüm II

4

Fotoğraf 4: Gökbük İlkokul Binası

5

Fotoğraf 5: Köy Meydanı ve Kahvehane

6

Fotoğraf 6: Gökbük Köy Evi

7

Fotoğraf 7: Gökbük Köy Evi II

8

Fotoğraf 8: Yumurta Kabuğundan Nazarlık

 


Birlikte Çalışma Videoları ve Canlı Yayınları: Kolektif Çalışma Duygusunun Yaratılması

Mart 18, 2019

Mutlu Binark, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi

YouTube dünyasında son iki yıldır yeni bir trend daha ortaya çıktı…Makyaj, yemek videoları, challenge videoları  derken, şimdi de “birlikte çalışma videoları” ortaya çıktı. Japonya’da “勉強動画” (benkyou douga), Kore’de  “공부방송” (gongbubangsung), ABD’de  “study with me”, Türkiye’de de “birlikte çalışalım” vblogları olarak adlandırılıyor bu yeni tür. Bu yeni vbloglarda  yorum olanağı dışında vblog sahibinin canlı yayında izleyicileri ile, izleyicilerin de kendi aralarında eşanlı etkileşime olanak tanıması, izleme nedenlerinden biri kanımca. Canlı görüntünün yanında akan izleyici -artık yeni medya ekosisteminde katılımcı demek daha doğru- metinlerinde güne ilişkin selamlama, kendi çalışma saatlerine ilişkin bilgi verme ve deneyim paylaşma, katılımcıları çalışmaya motive etme yer almakta.

2

“내 옆자리 남자” (Neyeop Jari Namja)  diğer adı ile “The Man Sitting Next to Me” hesabının sahibi,  Koreli genç muhasebeci olmak için çalışıyor ve sabah 9 ile  gece yarısı 12 ye değin YouTube da, ödev veya alıştırma yapmasını ya da kitap okumasını canlı olarak paylaşıyor. 50 dakika çalışıp 10 dakika ara veriyor. 10 dakika aradan sonra geç kalırsa, katılımcılar “hey nerdesin?” “ara bitti” diye Neyeop Jari Namja’yı yayına, daha doğrusu birlikte çalışmaya davet ediyorlar. Jamie Lee de tıp fakültesinde öğrenci, “The Strive Studies” hesabından daha önceden kayıtladığı 20 dakikadan 2,5 saate değin süren çalışma videolarını paylaşıyor. Diğer çalışma videolarından farklı olarak doğa sesi ve müzik te eşlik ediyor çalışmasına. Özellikle Pomodora tekniğinin çalışmada verimliliği arttırdığına videolarında işaret ediyor. Her iki vbloger da, çalışma videolarının katılımcılarının yalnızlığını giderme işlevine dikkat çekiyor. Koreli çalışma videosu üreticisi, bu videoların iki türlü amaca hizmet ettiğini belirtiyor:  izleyen katılımcıları çalışmaya motive etmesi ve içeriği üretenin de konsantrasyonu dağılmadan çalışmaya devam etmesini sağlaması. Örneğin, Neyeop Jari Namja, “오늘은 다른 방송을 이용하시거나 이전 스트림으로 공부하셔야할것 같습니다” şeklinde katılımcıya şu yanıtı vermektedir: “bugün başka bir yayını kullanmalı ya da önceki yayını izlemelisin”. Böylece, kendi çalışması dışında yayına katılanlara da değer verdiğini göstermektedir. Japonya’dan içerik üreten “Manten” bu videoları 2018 yılının 8.ayına dek üreteceğini açıklamıştır. Manten Ezcacılık Fakültesine girmek için çalışmaktadır. Yayın saatleri, Pazartesi, Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerinde sabah 5 ile akşam 8, Pazar sabah 5 ile 11, öğleden sonra 6 ile 10, Salı sabah 5 ile 3, akşam 9 ile 10, Çarşamba sabah 5 ile 11, öğleden sonra 6 ile 10 arasındadır. Manten’de canlı yayında katılımcılarla sohbet etmeyi ihmal etmiyor. Manten’in diğer vbloggerlardan farkı, kim olduğuna ilişkin mahremiyete önem vermesi ve tüm içeriklerinde yüzünü maske ile gizlemesi, başına da daima şapka takması. Böylece kim olduğunun öğrenilmesini güçleştirmesi. Bu videolar hiç kuşkusuz Uzak Doğu’da “cram school”, diğer bir deyişle okul sonrası dershaneye giderek burada tek başına ders çalışma kültürünün bir uzantısı.

3

Bu vbloglar, ders çalışırken, üniversite veya kamu görevlisi sınavlarına hazırlanırken duyulan yalnızlık hissinin, bir çalışma topluluğunun parçası olma ve birliktelik duygusunun yaratılması ile aşılmasını sağlıyor. Günümüzün veri üretimi ve tüketimi odaklı, verilerin artı değer yarattığı platform kapitalizmi dünyasında 7/24 her an bu dünyaya dahil olmaya davet ediyoruz. Bireyin boş zaman elde edebilmesi için daha verimli, daha yaratıcı ve  esnek çalışmaya  teşvik edildiği bu dünyada, çalışma bir zorunluluk olarak kurulmakta. YouTube’daki çalışma videoları da çalışma edimini bir tür kutsamakta, diğer YouTube videoları nasıl çalışmaktan kaçışa olanak sağlarken, bu videolar “amaca /hedefe yönelimli” sürekli çalışmayı önermektedir. Sizce peki denemeye değer mi? “birlikte çalışma videoları”…Kolektif bir çalışma duygusu üretiyor mu?

Kaynaklar:

https://www.youtube.com/watch?v=ixCW2YzSVAQ

https://news.naver.com/main/read.nhn?mode=LSD&mid=sec&sid1=104&oid=044&aid=0000203039

https://www.youtube.com/watch?v=TDXOUJsgE68

https://www.youtube.com/watch?v=Z36D5dTfgAM

https://www.youtube.com/watch?v=oso8UQQofbw

 


“Aramadan Önce Mesaj At”: Dijital Çağda İletişim Kurmanın Yeni Kuralları

Mart 14, 2019

Yazan: Şule Karataş Özaydın, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Ar.Gör.

USA Today’in web sitesinde 22 Şubat 2019 tarihinde Dalvin Brown tarafından hazırlanan yazı, üstünde durduğu konu itibariyle oldukça ilgi çekici. Brown yazısında Amerika özelinde dijital çağda iletişim kurmanın yeni kurallarına sosyal medya kullanıcılarının görüşlerini dikkate alarak yer vermiş. Her ne kadar dijital çağda iletişim kurmak kolaylaşsa da bu kolaylığın getirdiği bir takım zorluklar da var. Bu zorlukların başında her an ulaşılabilir olmak geliyor. Brown’un aktardığı üzere çoğu insan aranmadan önce konuşmak için müsait olup olmadığının mesaj yoluyla sorulmasını bekliyor.

Yazısında Brown, Virginia Tech Üniversitesi’nde İletişim profesörü olan James Ivory’nin de görüşüne yer veriyor. Ivory’e göre nasıl ki her kuşağın ve küçük arkadaş gruplarının kendilerine ait konuşma biçimleri var internet kültürüyle ortaya çıkan teknolojiye bağlı bireylerin de kendilerine ait iletişim kurma ritüelleri var. Brown’un Amerikalı Twitter kullanıcılarının görüşlerinden derlediği dijital çağda iletişim kurmanın yazılı olmayan 15 kuralı şöyle:

  1. İnsanları rastgele görüntülü aramayın. Biriyle görüntülü konuşmak istiyorsanız ilk önce o kişiye mesaj atın ya da arayın.
  2. OK ya da LOL gibi tek kelimelik mesajlar muhabbeti bitirir. Eğer gerçekten konuşmayı sonlandırmak gibi bir niyetiniz yoksa karşınızdakine tek kelimelik cevaplar vermeyin.
  3. Eğer tanıdığınız biri paylaştığınız bir fotoğrafa ya da videoya yorum yapmışsa, sizin de yoruma cevap vermeniz gerekir.
  4. Eğer biri sizinle belirli bir iletişim aracıyla iletişim kuruyorsa, örn. e-posta, sizin de aynı iletişim aracını kullanarak cevap vermeniz beklenir.
  5. Kendi paylaşımlarınızı beğenmeyin. İnsanlar beğenilerinizi görür ve bu durum sizi garip bir duruma düşürür.
  6. Beğeni, yorum ve paylaşım isteklerinde bulunmayın.
  7. Bir mazeretiniz yoksa size gelen mesaja cevap vermek için saatlerce beklemeyin.
  8. Aslında sesli mesaj bırakmak zorunda değilsiniz.
  9. Eğer biri size mesaj yoluyla birçok soru sormuşsa, mesajın sadece bir kısmına cevap vermeyin.
  10. Peş peşe fotoğraf paylaşmayın.
  11. Doğum günü, bayram vs. kutlamaları için mesaj atmanız yeterli. Aramak zorunda değilsiniz.
  12. Mesaj gruplarını bire bir konuşmak için kullanmayın. Bu tarz konuşmalar sinir bozucu olabilir ve çoğunlukla tercih edilmez.
  13. Mesajla kötü haberleri paylaşmaktan kaçının. DM kullanarak kötü haber paylaşmayın.
  14. Eğer mesajınıza cevap alamazsanız sinirlenmenize gerek yok. Bu o kadar da büyütülecek bir mesele değil.
  15. Eğer Snapchat’te paylaşım yapacak zamanın varsa, telefon mesajlarına cevap vermek için de zamanın var demektir.

Her ne kadar yazılı olmayan iletişim kuralları Amerikalı kullanıcılar tarafından dile getirilse de bu kuralların evrensel olduğu aşikar. Yine de bu kurallara farklı kültürler ve dilsel pratikler bağlamında ek yapılabilir. Örneğin Türkiye özelinde yazılı olmayan iletişim kurallarına bir ek yapmamız gerekiyor. Bu ek maddeyi bir örnek olay üstünden açıklayalım. TV8’de yayınlanan Survivor programında 5 Mart 2019 tarihinde bir yarışmacı ve sevgilisi arasında mesajlaşma krizi yaşandı ve bu kriz Türkçe mesajlaşırken dikkat etmemiz gereken bir diğer yazılı olmayan iletişim kuralını gözler önüne serdi.

Kısaca olaya değinmek gerekirse Survivor programında ödül olarak sevdikleriyle mesajlaşma hakkı kazanan yarışmacılar sırasıyla yakınlarıyla Whatsapp üstünden yazıştılar ve bu yazışmalar TV8 ekranında yayınlandı. Ödülü kazanan yarışmacılardan biri olan Melisa, erkek arkadaşıyla yazıştığı sırada erkek arkadaşının ona sadece ismiyle hitap etmesi sonucunda duygusal bir çöküntü yaşadı.

Melisa ve erkek arkadaşı arasında geçen bu yazışma sosyal medyada da yer buldu. Melisa’nın erkek arkadaşının aşkım, sevgilim, bir tanem vs. gibi sevgi hitapları yerine sadece Melisa yazması bazı sosyal medya kullanıcıları tarafından eleştirildi.

Melisa ve erkek arkadaşı arasında yaşanan bu örnek olay üstünden de anlaşılacağı üzere Türkiye bağlamında iletişim kurmanın yazılı olmayan bir diğer kuralı şudur: Mesajlaşırken insanlara ismiyle hitap etmek bir resmiyet ve soğukluk göstergesidir. Bu sebepten dolayı siz siz olun sevgilinizle ya da en yakınlarınızla mesajlaşırken ismiyle hitap etmekten kaçının.

Haberin linki: https://www.usatoday.com/story/tech/2019/02/22/15-unwritten-rules-calling-texting-and-social-media/2789056002/


Hacettepe Üniversitesi Teknokent Kişisel Verilerin Yönetimi Sempozyumu’nun ardından

Mart 14, 2019

Yazan: Derya Güçdemir, M.S.

Kişisel Verilen Yönetimi Derneği (KVYD) ve Hacettepe Teknokent A.Ş. tarafından, 7 Mart 2019 tarihinde kişisel verilerin korunmasına yönelik farkındalık oluşturmak, bilinç geliştirmek, kişisel verilerin yönetimini ele almak ve veri güdümlü ekonomide gerek özel gerek kamusal aktörlerin uluslararası rekabet kapasitesini artırmak amacıyla Kişisel Verilerin Yönetimi Sempozyumu gerçekleştirildi[1].

Kişisel Verilerin Yönetiminde Düzenleyicilerin Yaklaşımı isimli oturumda, Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK) 2. Başkanı Cabir Bilirgen, kişisel sağlık verilerinin hastaların sağlığını geliştirmek dışında kullanılmaması, araştırma amacı dışında başka bir amaçla yaklaşılmaması ve hukuki gereklilik halinde yalnızca veri tabanı yöneticisinin erişebilmesi gerektiğini belirtti. Bu bağlamda, verinin gerek teknik gerek idari yönden korunmasının gerekli olduğunun altını çizdi. Sudo veri, veri anonimleştirme, veri silme, veri yok etme ve veri sahipliği kavramlarından bahsederek en çok çalınan verinin kişisel veriler olduğunu, bu çerçevede verilerin kurumlar tarafından amacına uygun olarak ve sadece açık rıza ile yeteri kadar toplanması gerektiğini vurguladı. Aksi takdirde, hastaların güvenlik ve mahremiyet gibi kaygılardan dolayı sağlıkları ile ilgili her şeyi anlatmadığını ve hasta hikayesinin eksik kaldığını, mahremiyetin bu yüzden önemli olduğunu söyledi. Yapılan ihlaller karşısında ise Türkiye’de yaptırımların uyarı mahiyetinde olduğunu ve GDPR (General Data Protection Regultion)’dan içtihat oluşturduğumuzu paylaştı. Daha kökten çözümler için veri koruma kültürünü oluşturmanın gerekliliğinden ve bunun kurumsal kültürün bir parçası olması gerektiğinden bahsetti. Örneğin, bu noktada kurumlarda kişisel veri dairesinin neden olmadığını düşünebiliriz. Bunun yanında, okullarda kişisel veri kulüpleri kurulması yönünde MEB ile çalışmalar yaptıklarını vurguladı.

Aynı oturumda, T.C. Sağlık Bakanlığı, Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürü Dr. M. Mahir Ülgü, kişisel sağlık verileri hakkındaki regülasyonlardan ve tıpta kaydın öneminden bahsetti. Elektronik ortamda tutulan bilgiler ile ilgili olarak verilerin çeşitliliği ve büyüklüğünden bahsederek bilgi işlem güvenliğinin önemine değindi. Saha eğitimleriyle 500.000’den fazla sağlık çalışanının 453.000 kadarına bilgi güvenliği ile ilgili farkındalık eğitimleri verildiğini vurguladı. ISO 27001 Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi, kamu net ve e-nabızdan bahsetti. Hasta verileriyle ilgili olarak, sadece hukuki dayanaklar dahilinde yeteri kadar veriyi açtıklarını ve hangi hekimin hangi hastanın sağlık kayıtlarına baktığına dair log tutulduğunu belirtti. E-nabız sisteminde paylaşım ayarları kısmında “hiçbir hekim verilerimi görmesin” kısmını işaretleyerek verilerin erişime kapatılabileceğini ve hekimin talebi ve hastanın rızası doğrultusunda sadece tek kullanımlık SMS şifresiyle giriş yapılabileceğini anlatarak, sağlık bakanlığının veri koruma ve güvenliği konusunda attığı adımları paylaştı.

Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Korunması Arasındaki Denge isimli oturumda, Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK), Veri Yönetimi Daire Başkanlığı’nda Uzman olarak çalışan Ahmet Miraç Sönmez, anayasanın 20. maddesinin 3. Fıkrasından (özel hayatın gizliliği) ve 2016 yılında kabul edilen Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’ndan bahsetti. Verimlilik elde edebilmek için verilerin korunarak işlenmesi gerektiğini, işlendiğinde ise amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olması gerektiğini vurguladı. Veri ve özel nitelikli veri arasındaki fark, zımni rıza, kişisel verilerin işlenmesinde veri sorumlusunun yükümlülükleri, 6698 Kişisel Verilerin Korunması Kanunu madde 10 (aydınlatma yükümlülüğü), madde 12 (veri güvenliği) ve Veri Sorumluları Sicil Bilgi Sistemi (VERBİS) gibi konulara değindi. Verilerin uluslararası transferinin açık rıza ile mümkün olduğunu belirtti.

Aynı oturumda T.C. Sağlık Bakanlığı, Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü, Sistem Yönetimi ve Bilgi Güvenliği Dairesi Başkanı M. Fatih Uluçam, verilerin herkesi ilgilendirdiği konusunda oluşması gereken farkındalıktan, bireylerin kendi haklarını çok iyi bilmesi gerektiğinden ve verilerin kötü ellere geçmesini engelleyen kişi ve aktörlerin öneminden bahsetti. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Bedii Kaya kişisel verilerin işlenmesi ve korunmasıyla ilgili olarak herkesin kendisiyle ilgili kişisel verinin korunmasını isteme hakkına sahip olduğunu vurguladı. Bu hakkın sınırlarının neler olabileceğinden ve hakların kötüyü kullanımı karşısında hukuki korumadan bahsetti. Verilerin dışarıya açılması hakkında, verilerin kötüye kullanılmasına, şirketin ticari sırlarının ortaya çıkmasına ve yanlı algoritmalara yönelik duyulan endişeden bahsetti. Daha yansız sonuçlara ulaşmak için algoritmanın başka bir algoritma tarafından denetlenebileceğini söyledi. Veri temelli ekonominin ancak hukuki belirlilikle sürdürülebilir olduğunu vurguladı.

Ulusal ve Uluslararası Yönleriyle Kişisel Verilerin Korunmasına Hukukçu Yaklaşımı isimli oturumda Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Ertuğrul Akçaoğlu mevzuat okuyabilmenin hukuk bilmek anlamına gelmediğini, kişisel verilerin yönetimi ve korunması konusunda hukukçular, mühendisler ve diğer paydaşlarla birlikte süreci yönetebilmenin, birbirimizi ve kullandığımız dilleri anlayabilmenin önemine dikkat çekti. Kişisel verinin aslında Adem ile Havva’nın karşılaştığı zamandan beri var olduğunu, yeni bir olgu olmadığını tartıştı. KVKK’nın 2016’dan daha önce zaten var olduğunu, bunu medeni kanunda, kişilik haklarında, vergi kanununda ve TCK’da görebileceğimizi belirtti. 2016 yılında ise kişisel verilerin korunmasıyla ilgili başka bir perspektif kazandığımızı vurguladı. Terminoloji konusunda yaşanılan sıkıntıya dikkat çekmek için ‘controller’ kelimesinin Türkçe’ye ‘veri sorumlusu’ olarak çevrilmesine işaret etti. Controller dediğimizde, denetime ek olarak yönetim kısmı olduğunu da düşünebilir miyiz? Ya da veri sorumlusu dediğimizde, kanun bize sana hesap sormaya geldim mi demek istiyor? AB’nin şu anda GDPR ile çöpe atmış olduğu 1995 tarihli Veri Koruma Direktifi’nden KVKK’yı çıkartmış olduğumuzu vurguladı. İlkeleri öğrenmemiz ve özümsememiz gerektiğinin altını çizdi. Eksiklerimizin farkına vararak, diyalog ve iş birliği içinde olmamız, aynı terimlerle konuşmamız ve var olan diğer kanunların amaçlarıyla KVKK’nın amaçlarının uyumlu olması gerektiğini belirti. Aynı oturumda Ankara Barosu Üyesi Av. Ela Erturan kişisel verilerin korunmasının uygulamadaki yansımalarına / farklılıklarına ve ayrıca bu süreçlerin veri sorumlusu ve veriyi işleyen taraf için nasıl olması gerektiğine yönelik bir sunum yaptı. Hukuki sebeplerin olmaması dahilinde verilerin silinmesi gerektiğine, verilerin güvenliğinden sadece IT birimlerinin sorumlu olmadığına ve hukuku iyi bilmenin önemine dikkat çekti.

Sağlık Hizmetleri ve Araştırmalarında Veri Mahremiyeti ve Bilgi Güvenliği isimli oturumda T.C. Sağlık Bakanlığı’nda Danışman olarak çalışan Uzm. Dr. Sinan Korukluoğlu hastaların sosyal medyada sağlık verilerini ve sağlıkları ile ilgili durumları paylaşmasını eleştiren bir sunum yaptı. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. F. Nur Baran Aksakal veri mahremiyeti ve bilgi güvenliği konusunda tarafların bulaşıcı hastalıklar ya da salgınlar konusunda veri toplamak ya da toplanan veriye erişim sağlamak isteyebileceğini fakat bunun bilgisel mahremiyet çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiğini belirtti. Veri mahremiyeti derslerinin olmamasına dikkat çekerek, ‘veri, ‘bilgi ve ‘enformasyon terimleri arasındaki ayrımı ortaya koydu. Etik kodların ve aynı dili konuşmanın öneminden bahsetti. MSD Türkiye Klinik Araştırmalar Kalite Müdürü Ayşe Ceren klinik araştırmalardaki veri mahremiyeti ve bilgi güvenliği konusundaki pratiklere değindi. Kısıtlı erişimin öneminden, sosyal medya uygulamaları aracılığıyla belge göndermenin yanlışlığından ve firma dışına çıkan verinin kodlanmış veri olduğundan bahsetti.  Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK)’da Uzman olarak çalışan Cennet Alas Şekerbay, veri mahremiyeti ve veri koruma kültürünün oluşmasının öneminden bahsetti. 2016’dan beri bu kültürün gelişmekte olduğunu, fakat hala oturmadığını ve yaptırımlarla birlikte ilerleyebileceğini belirtti. Pseudonymization ve anonimleştirme gibi kavramlardan ve belirli durumlarda verinin ‘tanımlanabilir” olmasına ihtiyaç duyabileceğinden bahsetti.

Son olarak, verinin güvenliğini ve mahremiyetini sağlamak için ilk önce veri koruma kültürünün bireysel, toplumsal ve kurumsal düzeyde gelişmesi gerektiğini görebiliyoruz. Cabir Bilirgen’in de belirttiği üzere, bedava peynirin sadece fare kapanında olduğunu hatırlayarak ‘ücretsiz hizmet’ sağlayan platformların ve şirketlerin verilerimizi nasıl kullandığı konusunda eleştirel yaklaşmalıyız. Verilerimiz üzerindeki haklarımızı bilmeli ve gerektiğinde talep etmeliyiz. Mehmet Bedii Kaya’nın da belirttiği üzere, hukuki belirliliğin veri güdümlü ekonominin sürdürülebilirliği için temel olduğunu benimsemeli ve kanunların/düzenlemelerin verimli bir şekilde uygulanabilmesi için paydaşlar olarak aynı dili ve kodları kullanmanın önemini kavramalıyız.

[1] https://www.hacettepeteknokent.com.tr/tr/duyurular/55/kisisel-verilerin-yonetimi-sempozyumu


VISUALISING FACEBOOK: Sosyal Medyadan Görünen Saha

Şubat 20, 2019

Yazan: Uğur Çetin, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi, Araş.Görevlisi

Daniel Miller ve Jolynna Sinanan. (2017). Visualising Facebook A Comparative Perspective. UCL Press. 226 sayfa. ISBN: 978- 1- 911307-40-2.

Sosyal paylaşım siteleri, büyük ölçüde insanların iletişim kurma, kendi hayatlarından paylaşımlarda bulunma, ortak düşünülen konular etrafında aynı konumu paylaşma zorunluluğu olmaksızın bir araya gelme gibi amaçlarla kullandıkları en güncel internet uygulamalarıdır. İnsanlar sosyal medya sitelerinde desteklenme, kendini tanıtma ve kabul ettirme gibi sosyal ihtiyaçlarını karşılamak, ilişkilerini güçlendirmek ya da eğlenmek amaçlı paylaşımlarda bulunmaktadır. Kitap eleştirisi olarak hazırlanan bu yazı, sosyal paylaşım sitelerinden Facebook’ta paylaşılan görseller üzerine lokal araştırmalar içeren, “Why We Post” adlı projenin bir parçası olan, Daniel Miller ve Jolynna Sinanan tarafından kaleme alınan Visualising Facebook adlı çalışması üzerinedir.

Visualising Facebook çalışması, 9 farklı alana yayılmış olan her biri 2 yıla yakın sürmüş büyük bir projenin kıyaslamalı olan tek bölümü olarak hazırlanmıştır. Çalışma, yazarlarca açıklanan üç temel sebeple ortaya konulmaktadır. Diğer bölümlerin metin ağırlıklı oluşu nedeniyle, ilk olarak görsellere odaklanan bir çalışmanın eksikliğini gidermek kaygısı çalışmaya kaynaklık etmektedir. Proje, görsel basımın maliyetli oluşu gibi ekonomik sebeplerle metin yoğunluklu çalışmaları zorunlu kılmaktadır. Bu durumun yarattığı eksiklik şu anda incelediğimiz araştırma ile giderilmeye çalışılmıştır ve alan çalışması yapılan iki bölgede yaşayan insanların doğrudan görsel paylaşımları üzerinde yoğunlaşılmıştır. Yazarlar böylece, “hem dikkat çekme hem de çoğaltılmaları bakımlarından, hangi fotoğraf ve memlerin kitabın yazıldığı dönemde belirli bölgelerin sosyal medya paylaşımlarına hangi derecede egemen olduklarını doğru bir şekilde yansıtarak”, bu görsel paylaşımların hakkını vermeyi amaçlamaktadır (2017:201).

Yazarlarca vurgulanan bir diğer amaç, karşılaştırmalı antropolojinin potansiyelini ortaya koyabilme çabasıdır.  Yazarlara göre sosyal medyada paylaşılan görseller üzerine yapılan çalışmaların sayısındaki artış, yapılan paylaşımların bir yerden ötekine ne denli değişkenlik gösterebileceğini görünür kılmakta ancak niceliksel ve niteliksel kanıtları sistematik olarak karşılaştırma anlamında somut bilgi ortaya koymamaktadır. Bu araştırmanın tam da bu noktada öncü rolü üstlendiği yazarlarca iddia edilmektedir. Çalışmanın bir diğer amacıysa araştırmacılarca “hâlihazırda alandan elde edilmiş geleneksel yöntemlerle elde edilmiş antropolojik verinin analizi açısından görsellerin bir potansiyel taşıyıp taşımadıklarını keşfetmek olarak ortaya konuyor”  olarak açıklanmıştır. (2017:201).

Daniel Miller ve Jolynna Sinanan, The Glades ve El Mirador isimlerini verdikleri iki ayrı şehirde Facebook’ta paylaşılan görselleri; yaş, cinsiyet, kültür, inanç, sınıf gibi kategorilere göre ele alarak “niçin paylaşıyoruz?” sorusuna cevap aramaktadırlar. Şehirlerden ilki The Glades; Londra’nın doğusunda, yaklaşık 20.000 nüfusa sahip, göçmen nüfusu neredeyse olmayan, ekonomik olarak orta sınıfın yoğunluklu yaşadığı bir kenttir. Diğer şehir El Mirador ise, nüfusunun çevre gecekondularda yaşayanlarla birlikte 25.000 olduğu tahmin edilen ve Venezuela kıyılarında bir Karayip ülkesi olan Trinidad’a bağlı bir kasabadır. Adanın en fakir bölgelerinden olan El Mirador’da eski köleler, ucuz işgücü olarak getirilmiş Hindistanlı’lar ve diğer gruplar yaşamaktadır. El Mirador; hastane, okul ve kamu kurumlarının olduğu bir kasaba olmakla birlikte Trinidadlılar tarafından geri kalmış bir bölge olarak görülmektedir. Diğer yandan özellikle kalabalık pazarı, cadde üzerinde bulunan dükkânları ve barlar ve yer yer canlı müzik bulunabilen mütevazı eğlence olanakları sayesinde çevre köyleri cezbetmektedir (2017: 3-4).

Araştırmacılar tarafından her bakımdan birbirinden farklı olduğu açık bu iki bölgenin seçilmiş olması, araştırma sonuçlarını doğrudan etkilemektedir. Her ne kadar yazarlar ortaklıkların da bulunduğunu metnin sonlarında işaret ediyor olsalar da okuyucunun tüm çıplaklığıyla gördüğü üzere seçilen kentler birbirinin neredeyse tamamen zıttı olan yaşamları temsil etmektedirler. Bir tarafta gerek kültürel gerek ekonomik, toplumsal gerek konumu bakımından açıklıkla avantajlı olan bir kent olarak The Glades, diğer tarafta ucuz iş gücünün, sınıfsal dezavantajın temsilcisi El Mirador. Yazarlar The Glades’in İngilizliği, El Mirador’un Trinidadlılığı temsil etmediğini sıkça vurguluyor olsalar da özellikle The Glades için bu durumun tam olarak gerçeği yansıtmadığı söylenebilir. Metni incelediğimizde her iki araştırma alanı ve bulundukları ülkelerle ilişkileri açısından bir eşitsizlik olduğu kolayca göze çarpmaktadır. Metinde İngilizlik ve İngiliz kelimeleri 133 kez kullanılmışken The Glades 225 kez kullanılmıştır. Buna karşılık Trinidad ve Trinidadlılık 256 kez kullanılmışken, El Mirador 157 kez kullanılmıştır. Buradan yola çıkılarak The Glades ve niteliklerinin İngilizliği daha fazla temsil ettiği söylenebilecekken, Trinidad değerleri ve niteliklerinin El Mirador üzerinde daha fazla belirleyici olduğu yazarların iddialarının tersine ileri sürülebilir. Orta ve üst sınıf İngilizlerin yoğunlukla yaşadığı bir Londra banliyösü “ideal” İngilizliğin değerlerini neredeyse kusursuzca yansıtmakta ve burada yaşayanların Facebook paylaştıkları görseller İngilizlikle özdeşleşen mizah, kendini geri çekme, uçlardan kaçınma gibi karakter niteliklerini yansıtmaktadır. Bunun karşısında Trinidadlılık ile özdeşleştirilen üçlü kozmolojinin izleri kendini El Mirador’da yaşayanların Facebook paylaşımlarında göstermektedirler.

Araştırmacılar The Glades ve El Miradorlu Facebook kullanıcıların paylaştıkları fotoğraflar üzerinden bir sonuca varmak gayesindedir. Araştırmanın ilgisi fotoğrafın kendisiyle ya da paylaşanın kişiliğiyle ilgili değildir. Araştırma fotoğrafı araçsallaştırmakta, kişileri göz ardı etmektedir. Fotoğrafı araçsallaştırır çünkü tartışması teknik olarak fotoğrafın niteliği değildir; vurgusu fotoğrafı paylaşan kişiler değildir çünkü kişilerin paylaşımlarını belirleyenin ne olduğunun izini sürmektedir. Bu kitap, yazarlara göre “insanların artık her gün milyarlarca görüntüyü çevrimiçi yayınladıkları gerçeğinin bir yansıması ve onaylanmasıdır.” (2017:207) Burada yoğunlaşılan, fotoğrafın geleneksel anma ve temsil etme yeteneklerine bir diğer mecburi becerinin, sosyal medyada ses ve metin ile rekabet etmek durumunda kalan, gündelik iletişimin önemli bir yönü olarak fotoğrafın eklenmesidir. Bu noktada fotoğrafın geleneksel kullanım ve temsil etme biçimlerinin çalışmanın dışında tutulduğunu belirtmemiz gerekiyor. Buna ek olarak alanda fotoğrafın yeni niteliği ile ilgili çok önemli tartışma mevcutken kitapta bu tartışmalarla da ilgilenilmemektedir. Bu çalışma açısından, mesele sosyal medya fotoğrafçılığının doğasını anlamak değil, bu materyali kültürel farklılıkların incelenmesi ve ifade edilmesi için yeni bir araç olarak kullanmaktır (araçsallaştırıyor). Çalışma; fotoğrafın, ister geleneksel türleriyle ilişkili olsun ya da ister selfie gibi tamamen yeni bir tür olsun, kullanımlarının İngiltere’de Trinidad’la kıyaslandığında nasıl farklı olduğuna ya da gençler arasındaki kullanımlarının yetişkinler arasındaki kullanımından nasıl farklılaşabildiğine odaklanmaktadır. Geleneksel türler ancak belirgin şekilde devamlılık söz konusu olduğunda, örneğin orta sınıf yoğunluklu olan The Glades’te, geleneksel düğün fotoğrafçılığı türünün ya da aile albümü geleneğinin devamı söz konusu olduğunda, tespit düzeyinde değini konusu olabilmektedir. (2017: 9, 66, 69). Fotoğrafın kendine özgü temsil biçimlerinin ve yeni medya ile birlikte geçirdiği yeniliklerin ve bu konuda yapılan tartışmaların konu dışı bırakılmasının, çalışmanın sonuçları açısından belirleyici olduğu açıktır. Fotoğraf bu anlamda, alandan elde edilen etnografik verinin bir sağlaması aracına indirgenmiş olmaktadır. Yazarlar bunu sevinçle karşılamışlar ve görsellerin proje boyunca ve bu çalışmada söylemek istediklerini doğrudan gösterebilmenin bir aracı olmasını önemli bir fırsat olarak değerlendirmişlerdir (2017: 207).

Çalışmanın ilk bölümlerinde insanların bebeklikten yetişkinliğe belirli beklenti ve normlar uyarınca toplumsallaştıklarının iması söz konusuyken, 6. Ve 7. Bölümlerde, bu normların tarihsel ve toplumsal koşulları tartışma konusu edilmektedir. Bu anlamda paylaşımların öznellik içermediği toplumsal normlarca belirlendiği ileri sürülmüş olmaktadır. Fakat böyle bir iddia objektif bir nesnel bir bakışı ima edebileceğinden 8. Bölümde, her bir görselin paylaşanın niyetinin ötesinde başkalarınca bambaşka şekillerde anlamlandırılabileceği ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bölümde 10 kişiye bir grup görsel gösterilmiş ve bu kişilerin aynı görselleri, görselleri yayınlayanların niyetlerinden, araştırmacıların yorumlarından ve birbirlerinden ne kadar farklı şekillerde alımladıkları ortaya koyulmuş, bu kişilerin ayrıca gördükleri şeyleri görme biçimleriyle ilgili fikirlerini ne kadar kolay değiştirebildikleri de gözlemlenmiştir. Böylece görsel analiz yapılırken basit bir nesnelliğin imkânsızlığı vurgulanmıştır. Bu çabanın yeterli olduğunu söylemek pek kolay değildir. Öncelikle bu bölüm yalnızca Trinidadlılar açısından gerçekleştirilmiştir. The Glades’te gerçekleştirilen paylaşımlar için aynı şey düşünülmemiş, bu durum İngilizliğin genel niteliğiyle, başkaları hakkında mütevazılık sınırlarının aşarak yorum yapmayacakları varsayımıyla gerçekleştirilmemiştir (2017: 204). Dolayısıyla ciddi şekilde bir genellemeye gidilmiş ve yazarlar tarafından kısmi olduğu varsayılan bu genelleme yapılan bu çalışma ile giderilebilmiş değildir.

Yazarlar, Facebook kullanıcılarının yaptıkları paylaşımların içindeki bulundukları koşullar yani genel anlamda yapı tarafından belirlendiğini, sosyal medyanın var olan kimliği çeşitlendirdiğini antropolojinin tipik olanla ilgilendiğine yaslanarak işaret etmektedir. Kimlik kısaca “ben kimim, biz kimiz” sorularına verilen cevaptır. (Güvenç, 1996)  Kişilik bireyin kendisine dair bir şeyler söylerken kimlik toplumsala dair bilgi vermektedir. Sosyal medya hesapları da kişisel kimlikler oluşturmanın mekânı haline gelmiştir. Giddens bu kişisel kimlikler mekânını “Artık kimliklerimizi geçmişimizden almıyoruz; kimliklerimizi başkaları ile etkileşime girerek yaratmak zorundayız” diyerek açıklar. (Giddens, 2008: 159) Araştırma(cılar) için temel olan Facebook’un izlenim oluşturma ve buna bağlı olarak sosyal kimlik inşa etmeye katkısını The Glades ve El Mirador’lu kullanıcılar üzerinden incelemek gibi görünse de araştırmacılar genel anlamda sosyal medyada paylaşılan görsellerin, yapının devamlılığına katkı sağladığını salık vermektedir. Oysa sosyal medya aracılığıyla kimlik kişinin yeniden inşa edebildiği böylece yapıyı tersyüz eden bir hal almakta, araştırmanın işaret ettiği durumu yansıtmamaktadır.

Araştırma öncelikle The Glades’teki gençlerin Facebook hesaplarında paylaştıkları fotoğrafların detaylarını incelemektedir. The Gladesli gençlerin Facebook’ta paylaştıkları fotoğraflara bakıldığında “spontan” izlenimi uyandıranların sayısının oldukça fazla olduğu söylenebilir. Paylaşılan fotoğraflar büyük ölçüde arkadaşlarla eğlenilen, turistik geziler, konserler ve partilerden seçilmektedir. Spontanlık vurgusu olan fotoğraflarda dil çıkarma ve iki parmağını kaldırma yaygınlıkla kullanılan ifadeler olarak belirginleşmektedir.  Fotoğrafın kendisine ilişkin bir diğer konu da fotoğrafın eğlenmenin bir aracına dönüşmüş olmasıdır. Kameranın yukarı kalkmasıyla birlikte fotoğraf için eğlenceli pozlar veren genç Facebook kullanıcıları böylece fotoğrafı da eğlence için araçsallaştırmaktadır (2017: 11).

Sosyal medya kullanımının özellikle akıllı cihazlarla uyumlu hale getirildikten sonra artması, akademik çalışmaların da konusu haline gelmiştir. Çalışmaların birçoğu sosyal medya kullanımdan doğan kimliği yeniden kurma halinin narsisizmi tetiklediğini göstermeyi amaçlamaktadır. Sosyal medya kullanımını eleştiren çalışmalar, Facebook ile kurulan bu yeni kimliğin; kendini teşhir etmek, görünür kılmak, kendini olduğu gibi değil olmak istediği gibi göstermek gibi bir işleve sahip olduğunu savunmaktadır. “Narsisist kişiler sosyal paylaşım sitelerinde oldukça başarılı olurlar; çünkü sosyal medyanın yapısı, narsisist kişinin kendini ortaya koyma ve beğendiği fotoğraflarını seçme, çok sayıda arkadaşa sahip olmak gibi eğilimlerini ödüllendirmektedir” (Twenge ve Campbell: 2010). Daniel Miller ve Jolynna Sinanan, Facebook’ta fotoğraflarını paylaşan gençlerin narsisizmle ilişkilendirilmesine karşı çıkmaktadır.  Araştırmadaki bulgularından yola çıkan araştırmacılar, Facebook’ta yalnızken paylaşılan fotoğrafların, arkadaş ya da ailelerle paylaşılan fotoğraflara kıyasla çok az olduğuna dikkat çekmektedir. Öte yandan Miller ve Sinanan, Facebook’ta paylaşılan fotoğrafların beğenilmesi üzerinden gelişen kabul görmeye muhtaç özgüven eksikliğinin altını çizmektedir (2017: 17). Dolayısıyla Facebook’ta paylaşım yapmanın narsisizmle ilişkisini kabul etmemektedirler. Gerçekten de yeni bir sosyalleşme aracı olarak bu ağların kullanılıyor olması kendine hayranlığı değil, kendiliğin onayını kullanıcılara sunmanın bir aracıdır. Örneğin genelde gençlerde narsisizmin bir göstergesi olarak görülen selfie’nin The Glades’te aldığı biçimin bunun tam tersi akranlar arası bir kendini onaylatma davranışı olarak kullanıldığını ortaya koyan çalışma, öte yandan örneğin El Mirador’da küresel olarak genel güzellik algısına uymayacak vücutlara sahip kadınların bu varsayıma ve ne kadar fit görüldüklerine bakmaksızın ‘selfie’lerde kendilerini ortaya koyduklarını dolayısıyla böyle güzellik kavrayışının kesin ve evrensel olmadığını ortaya koymaya çalışmıştır. “The Glades’te gençlerin kendi deyimleriyle “selfie kızları” ölçütlerine uygun olan paylaşımlar görülmekle birlikte bunlar sayısal olarak neredeyse yok denecek kadar azdır” (2017: 29-30).

vfjpeg

Miller ve Jolynna araştırmalarında Facebook’ta kadın ve erkeklerin fotoğraf paylaşımlarını da ayrıca ele almaktadırlar. Kadın öğrenciler daha çok hemcinsleriyle olan fotoğraflarını paylaşırken erkek öğrenciler kadın arkadaşlarıyla olan fotoğraflarını paylaşmaktadır. Araştırmacıların yaptıkları görüşmelerden çıkan sonuca göre erkeklerin kadın arkadaşlarıyla paylaştıkları fotoğraflar doğrudan erkeklikle ilgili olup, maçoluk göstergesidir. Yine yapılan görüşmelerden kadın öğrencilerin paylaştığı fotoğraflarda hemcinsleriyle olmalarının henüz karşı cinsle karşılaşmanın gerilimine hazır olmadıklarından mı yoksa itibarlarını korumak amacından mı kaynaklandığı anlaşılamamıştır (2017: 22).

Miller ve Jolynna The Glades ve El Miradorlu gençlerin Facebook’ta yaptıkları paylaşımlardaki temel farkları yaratan unsurun büyük oranda İngiliz tevazuu olduğu sonucuna varmışlardır (2017: 22). El Miradorlu Facebook kullanıcısı gençlerin uç denilebilecek paylaşımlarına karşı The Gladesli gençler daha ortada duran denilebilecek paylaşımlar yapmaktadırlar. İngiliz gençler arasında Facebook’un tamamen farklı bir dünyayı ortaya koyduğunu görmek mümkündür. Araştırmada incelenen İngiliz gençlere ait hesaplarda ünlülerle bir araya gelinmiş fotoğraflar, maddi nitelikli şeylere odaklanan fotoğraflar, satın alınan ürünleri ya da kıyafet ve takıları gösterir fotoğraflar paylaşılmamaktadır. Odak büyük oranda yüzler, kollar ve eller aracılığıyla alınan keyfin gösterilmesine yöneliktir.

El Miradorlu gençler arasında yaygın olan fotoğraflar genellikle okulda çekilmiş, üniformalı oldukları fotoğraflardır. Özellikle başarıların paylaşıldığı fotoğraflar aynı zamanda Trinidadlı olmaya vurgu yapan, milliyetçi de bir tavırla paylaşılmaktadır. El Miradorlu Facebook kullanıcılarının paylaştıkları fotoğraflardan yola çıkıldığında toplumsallığın formlarını yaşattıkları hem de birey olmanın özgünlüğünü göstermeye çalıştıkları görülmektedir. The Gladesli kullanıcıların avantajlı kimliklerinden getirdikleri tevazuu El Miradorlularda coşkunun ön plana çıkarılmasıyla karşılanır. Burada yerleşik kültür, sınıf gibi öğelerin böylesi bir farklılaşmaya neden olduğu açıkça görülmektedir. The Gladesli kullanıcıların tevazuu sınırları içinde kalma kaygısı, El Miradorlu kullanıcılarda kendini bütünüyle ortaya koyma, örtük olanı açığa çıkarma kaygısına karşılık gelmektedir (2017: 39-40).

Kitabın üç dört ve beşinci bölümünde araştırmacılar El Miradorlu kullanıcılarla The Gladesli Facebook kullanıcıları arasındaki farkları ele almaktadır. Gençlikten yetişkinliğe ve ebeveynliğe geçişte Facebook hesaplarında yapılan paylaşımları inceleyen araştırmacılar konuyu devamlılık bakımından incelediklerinde The Gladesli kullanıcılarda devamlılığın El Miradorlulardan farklı işlediğini fark etmişlerdir. The Gladesli kadın kullanıcılar anne olduktan sonra kendileriyle ilgili paylaşımlar yapmaktan geri durarak çocuklarının fotoğraflarını paylaşmaktadırlar. Bu paylaşımlar paylaşımı meşru kılan özel günlerden –doğum günü gibi- yapılmaktadır. Çocukların fotoğrafları bebeklikte yalnız olduklarından, oyun oynama yaşlarına geldiklerinde akranlarıyla olanlardan seçilmektedir. Gençlik döneminden farklı olarak The Gladesli kadınlar; toplumsal değerleri,  domestikliği ve aile içi sorumluluğu temsil etmektedirler. Paylaştıkları fotoğraflarda ev hanımlığı vurgusu oldukça fazladır. Bununla birlikte cup-cake fotoğrafları, kadınlıkla özdeşleşen şarap fotoğraf ve memleri de sıklıkla paylaşılan görsellerdir (2017: 84-85).

El Miradorlu Facebook kullanıcılarıysa kendi hesaplarını devamlılık üzerinden kullanmaya devam ettirmektedirler. Çocuklarının fotoğraflarının yanında kendi fotoğraflarını da paylaşmaya devam etmektedirler. Çocukların fotoğrafları The Gladeslilerden farklı olarak akranlarla değil akrabalarla –kuzenler olabilir- olanlardan seçilerek paylaşılmaktadır. The Gladesli ve El Miradorluların paylaştıkları çocukların akran ve akrabalarıyla olan fotoğrafları iki grup için etnografik bir bulguyu gözler önüne sermektedir. The Glades’te çekirdek aile modeli ön plandayken El Mirador’da geniş aile modelinin yaygın olduğu sonucunu paylaşılan fotoğraflardan çıkarmak mümkündür.

Her iki grup için de benzerlik gösteren paylaşımlar ise çocuk fotoğraflarının daha çok anneler tarafından paylaşılıyor olmasıdır. The Gladesli babalar, paylaştıkları fotoğraflarda dışarıda arkadaşlarıyla birlikte alkol özellikle bira tüketirken görülürken anneler kadın arkadaşlarıyla evde buluştukları fotoğraflar paylaşmaktadır. El Miradorlu babalarınsa anneler tarafından çekilmiş fotoğraflarda çocuklarıyla ilgilendiklerini gösterir fotoğrafları olmakla birlikte bu fotoğraflar yine annenin hesabından paylaşılmaktadır. Araştırmacılar, The Gladesli ve El Miradorlu kadın ve erkeklerin paylaştıkları fotoğraflardan yola çıkarak her iki yerde de toplumsal cinsiyet rollerinin devam ettirildiğini sonucuna varmaktadır. Araştırmacılar her ne kadar toplumsal cinsiyet rollerinin Facebook hesaplarında devam ettiğini açıklıyor olsalar da bunu mesele etmekten uzak durmaktadırlar. Toplumsal cinsiyet rolleri tarihsel ve politik bir mesele olarak ele alınmamakta, yazarlar konuyla ilgili düşüncelerini aktarmamaktadır. Toplumsal cinsiyet konusu veriler üzerinden okunarak değinilip yüzeysel olarak bahsedilip geçilmiştir. Bu da yazarların metnin amacı olan “ne paylaşır, niçin paylaşırız” konularından sadece “ne paylaşırız”a odaklandıklarını göstermektedir.

Yetişkinlik dönemine geçişte El Miradorlu erkeklerin Facebook paylaşımlarında, El Mirador’da bulunan alt-orta ve alt sınıf nüfus Amerikan hip-hop kültüründe popüler olan ‘Gangsta’ imgesiyle özdeşleşmenin yaygın olduğu görülmektedir. Genç erkekler için “gangsta” tarzı bir erkeklik şapka, düşük bel büyük boy kot pantolon, spor ayakkabı, t-shirt ya da atlet, altın zincir, saat ve güneş gözlüğü giymeyi gerektirdiği paylaşılan fotoğraflardan açıkça anlaşılmaktadır. Bu imgeyi benimseyen genç erkekler, biçimsel olarak hip-hop kültüründe kesişen ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet ve cinsellik kavrayışıyla da özdeşleşmiş görünmektedirler. ‘Gangsta’ imgesiyle özdeşleşen kişiler aynı zamanda para fotoğrafları, para ile ya da para kazanmakla ilgili memler, ve pahalı içkiler ve arabalarla birlikte çekilmiş fotoğraflar gibi tüketimle ilgili paylaşımlar da yapmaktadır (2017: 102). Yetişkinliğe geçiş döneminde El Miradorlu erkek Facebook kullanıcıları, erken gençlik dönemlerinde olduğu gibi oyunlar ve sporla ilgili paylaşımlar yapmaya devam etmektedirler. Özellikle Dünya Kupası döneminde bu tarz fotoğraflar ön plana çıkmaktadır ancak erken gençlik döneminde olduğu kadar yoğun paylaşım yapmaktan kaçınmaktadırlar. Çalışan erkekler, kendileri bizzat spor yapıyor dahi olsalar bu tarz fotoğrafları daha az paylaşmaktadırlar. Araştırmacılar paylaşımların azalmasının nedenini açıklıyor olmasalar da yetişkin erkeklerin yeni kimliklerini kurdukları Facebook platformunda kadınların ilgilerine dair öngörüleri üzerinden paylaşımlarını belirledikleri anlaşılmaktadır (2017:104).

Annelik öncesi genç yetişkin El Mirador kadınları Facebook paylaşımlarını The Gladeslilerden farklı olarak sürdürmeye devam etmektedir. Gelenek ve kültüre bağlı olarak yaptıkları paylaşımların yanı sıra küresel olarak kabul edilebilecek paylaşımlar da yapmaktadırlar. Küresel kabul edilenlere örnek olarak tek başına yenilen yemek paylaşımları, Amerikan restoran zincirlerinde yapılan paylaşımlar, tatil, iş gezisi gibi fotoğrafların paylaşılması sayılabilmektedir. Ayrıca El Miradorlu genç kadınlar moda ‘blog’ ve ‘vlog’larını yakından takip etmekte ve buralarda gördüklerini uyguladıkları fotoğrafları da Facebook hesaplarında paylaşmaktadırlar. Trinidadlı ya da benzer kolonyal geçmişi olan yerlerden ve benzer yaş grubundan olan ‘blogger’ları takip eden genç El Miradorlular az sayıda da olsa cinsel ve romantik ilişkileri ele alan ‘blogger’ları da takip etmektedirler. İlişkilerle ilgili ‘blog’ları takip etme sebepleri olarak aile kurma ve aile değerlerini ele alıyor olmaları bakımından bir özdeşlik kuruyor olmalarıdır (2017: 110).

Araştırmacılar Facebook paylaşımlarını sınıf kavramı bakımdan da ele almaktadırlar. Trinidadlılar için sınıf meselesi ırksal farklılıklarla iç içe geçmiş durumdadır. Bağımsızlık sonrası ilk elli yıl köleleştirilmiş olan Afrika kökenli Trinidadlılar beyaz üst sınıfla rekabet edebilmek adına eğitim yoluyla kültürel sermayeyi artırarak statü kazanma çabasına girişmişlerdir. Buna karşılık Doğu Hindistan kökenli Trinidadlılar toprak edinme ve ticaret yoluyla servet edinmeye çalışmışlardır. Trinidad’da sınıf meselesi ‘ghetto’ ve ‘stush” kavramlarıyla açıklanmaktadır. Bu kavramlar zengin ya da fakir olmanın ötesinde ahlaki öğeler barındırmaktadır. Bu anlamda ‘stush’ birinin yalnızca ne kadar zengin olduğunu değil sahip oldukları dolasıyla diğerlerinden daha üstün olduğunu işaret eden bir kavramdır. ‘Ghetto’ ise tam tersinden rüküşlüğü, ucuzluğu, gürültücü kimseleri temsil etmektedir. ‘Ghetto’ ayrıca olumsuz ırksal çağrışımlar da yapan ve çoğunlukla Afro-Trinidadlılar için kullanılan bir kavramdır. Facebook paylaşımlarına bakıldığında üst sınıftan olanların kendilerine aldıkları şeylerden çok onlar için alınmış hediyeleri, restoran ve barlarda sunum gibi detayları, kaliteli içkileri paylaştıkları görülmektedir. Bunun üstüne alt grupların markaları, evde yapılmış yemekleri ve çok fazla içildiğini gösterir fotoğrafları paylaştıkları görülmektedir (2017: 109).

Araştırmacılar sınıf kavramını da diğer tasniflemelerinde olduğu gibi eleştirel bir pozisyondan ele almamaktadır. Oysa kavram kendinde eleştireldir. Bir iletişim ağı olarak Facebook’u ele alan bir araştırmanın iletişim ekonomi politiğini göz ardı ederek alt alta veriler sıralaması başlı başına bir problemken, sınıf kavramını ele alırken dahi ekonomi politiği dikkate almaması araştırmayı sığlaştırmaktadır. Tüm iletişim ağları kapitalist ekonomiyi geliştirmenin yanında yeni iktidar yapıları üreten ve bu ağları kullanan insanların kendisini, içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal koşulları, yaşadıkları dünyayı anlamlandırmasında etkin rol oynamaktadır. Kişinin yaşadığı dünyayı yeniden anlamlandırmasının vesilesi olarak sosyal ağlar ve yeni iletişim kanalları bir tür sahne performansları alanı oluşturmakta ve gösteri durmaksızın devam etmektedir. Ve bu gösteride “yaşamın her bir görünümünden kopmuş imajlar, bu yaşamın birliğini yeniden kurmanın artık mümkün olmadığı ortak bir bakışta kaynaşırlar. Kısmi olarak göz önünde bulundurulan gerçeklik, ayrı bir sahte-dünya olarak, salt seyrin nesnesi olarak kendi birliğinde sergilenir.” (Debord, 2006: 35)

Yeni medya kapitalist ekonominin işlevli bir taşıyıcısıdır. Althusser’in deyimiyle söylemek gerekirse yeni medya “ideolojik aygıtlardan” yalnızca biridir. Althusser’in görüşü sosyal ağlara da pek tabi uygulanabilirdir. “Gelenekler, görenekler, din ve öteki toplumsal alışkanlıklar, kitle iletişim araçları yaşadığı sürece ideolojiler de yaşamaktadır.” (Althusser, 2003: 58) Sosyal ağlar, insanlar arası iletişimi ve bilginin dağılımını mümkün kılarak ideolojinin yaşamını sürdürmesine katkıda bulunurlar ve dolayısıyla ideolojik düzenin önemli bir taşıyıcısı görevini üstlenmektedirler. Althusser’in ideoloji tanımına daha yakından bakarak sosyal ağların nasıl ideolojinin bir taşıyıcısı olduğu daha iyi anlaşılacaktır. “İdeoloji, insanlar ile onların dünyası arasında yaşanan ilişkidir. Ya da bu bilinçsiz ilişkinin yansıtılmış bir biçimidir” (Althusser, 1995: 280). Althusser ideolojiyi egemen sınıfın bir diğer sınıfa kabul ettirdiği fikirler bütünü olarak değil tüm sınıfları çağıran, içine çeken ve tüm sınıflarda yayılan pratikler olarak yeniden tanımlamıştır. Sosyal iletişim ağları da Althusser’in bu yeniden tanımlamasına uygun bir aygıt olarak varlığını sürdürmektedir. Sosyal ağlar kullanıcılarına zaman ve mekân kategorilerinden bağımsız olarak enformasyon üretme ve iletişim kurma imkânı sağlamaktadır. Geleneksel medya biçimlerinin aksine bireyler edilgenlikten etkin konuma geçmişlerdir. Bu etkin olma hali kendini popüler kılmayı da mümkün kılmaktadır. Böylece “toplumsal/kültürel alandaki bu ideolojik inşayı yerine getirirken sürekli olarak toplumdaki sınıfsal çelişkileri perdeleyerek gündelik hayat, yaşam biçimi, eğlence, tüketim, moda gibi kategoriler oluşturarak bir anlamlandırma çerçevesi oluşturmayı tercih etmektedirler” (Fiske, 2003: 224).

KAYNAKÇA

Althusser L (1995) Kapital’i Okumak, Celal A. Kanat (çev), Belge Yayınları, İstanbul.

Althusser L (1998) Gelecek Uzun Sürer, İsmet Birkan (çev), Can Yayınları, İstanbul.

Althusser L (2003) İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Alp Tümertekin (çev), İthaki Yayınları, İstanbul.

Debord, E. G. (2006). Gösteri Toplumu (2. baskı) (Çev. A. Emekçi, O. Taşkent). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Fiske, J. (2003) İletişim Çalışmalarına Giriş, Süleyman İrvan (çev.). Bilim ve Sanat, Ankara.

Giddens, Anthony (2008). Sosyoloji, Cemal Güzel (çev.), İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Güvenç, Bozkurt (1996). Türk Kimliği, Kültür Tarihinin Kaynakları, İstanbul: Remzi Kitabevi.

Twenge, J.M., Campbell, W.K. (2010). Asrın Vebası: Narsisizm İlleti. (Çev. Özlem Korkmaz). İstanbul: Kaknüs Yayınları. (2009).

Zourabichvilli, François. (2002). Deleuze Sözlüğü (Çeviren: Aziz Ufuk Kılıç), İstanbul: Say Yayınları.

 

 

 

[1] Arş. Gör. , Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi, cetinugur@gmail.com

 


İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi (2018) kitabı üzeri

Şubat 19, 2019

Sıradan sesleri, sözlere dolaşıma sokmaya adanmış bir hikâye: İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi (2018) kitabı üzerine (İst.:Alternatif Bilişim Derneği)

Yazan: Dr. Şengül İnce/Hacettepe Üniv. İletişim Fak.

Hikâyeyi biliyoruz da dijital hikâye nedir diye aklınızda bir soru varsa Burcu Şimşek’in İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi (2018) adlı çalışması, size aradığınız cevabı verebilir. Kitabı okumaya başladığınızda sadece bu sorunun cevabını değil aynı zamanda:

Hikâye nedir? Hikâye’nin söylendiği gibi bir gücü var mıdır? Kişisel hikâyeler anlatılmaya, paylaşılmaya değer midir? Deneyim denilen şey, size ya da başkalarına ne  anlatır? Sözlü kültürün en önemli “mesleği” hikâye anlatıcısı kimdir, neden önemlidir? Hikâye ile öykü aynı şey midir? sorularının da cevabını bulabilirsiniz.

Kitap, Burcu Şimşek’i Türkiye ile Avustralya arasında başlayan yolculuğu sırasında dijital hikâye anlatımı ile tanıştıran, Avustralya’daki dijital hikâye anlatımının yaygınlaşmasında öncü QUT Yaratıcı Endüstriler Fakültesi kurucu dekanı, bu konuda dünyadaki en önemli isimlerden biri ve aynı zamanda Şimşek’in doktora tez danışmanı olan, John Hartley’nin önsözü ile Alternatif Bilişim Derneği tarafından yayınlandı. Kitabın yayıncısı olan Alternatif Bilişim Derneği, “bilişim teknolojilerinin özgürce kullanılmasını, teknolojinin insanı ve toplumu özgürleştirmesi amacıyla kullanılması için mücadele etme” amacıyla bilgi ve iletişim teknolojileri konusunda çalışmalar yürütmektedir. Kitabın, Dernek tarafından açık kaynak olarak yayınlanması bu bağlamda hem Derneğin amaçlarına hem de Şimşek’in toplumda kadınlardan başlayarak özelikle dezavantajlı grupların sesini duyurma çabasına katkı sunuyor. Açık kaynak olarak hazırlanan kitabın içinde yer alan hyperlinkler de okuyucunun, referanslara ve kitap içinde dökümü yapılan 60’dan fazla atölyeye ve hikâyelere rahatça ulaşmasını sağlıyor.

Şimşek, kitabı okumayı başladığınızda nasıl bir hikâye okuyacağınıza dair ipuçları veriyor “Yola Çıkarken” adlı Giriş Bölümünde. Kitabın kapak fotoğrafında yer alanların hikâyeleri, aynı zamanda kitabın yazarının kendi hayat hikâyesini de belirliyor. Yollarda, farkı ülkelerde, farklı kültürlerden tanışılanlarla kurulan ve yazılan bir hikâye. Haliyle hikâyenin pek çok tarafı var, taraflar hikâyeleri paylaştıkça çoğalıyor, yayılıyor. Şimşek de bu kitabı, hem hikâyeyi daha fazla insanla paylaşmak hem de hikâyenin diğer taraflarına teşekkür için kaleme alıyor bir yandan.

Burcu Şimşek’in “ailemin kadınlarına” ve “yoldaşım kadınlara” diyerek başladığı çalışması, onun akademik çalışmalarındaki toplumsal cinsiyet hassasiyetini anlamamız için bir, ilk ipucu gibi. Şimşek, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda tamamladığı yüksek lisans çalışmasında kadınların konuşmalarına ve bu konuşmalardaki asimetrilere odaklanırken de  doktora çalışmasını yaptığı Avustralya Queensland University of Technology  (QUT)’de dijital hikâye anlatımı atölyeleri ile tanıştığında da odağında hep toplumsal cinsiyet ve kadınlar var. Şimşek, dijital hikâye anlatımı atölyelerini ve bu atölyelerden çıkan ürünlerin kadınların, kamusal alanda görünürlüklerine ve seslerinin daha fazla duyulmasına yardımcı olacak yeni bir form olduğunu düşünerek binlerce kilometre uzaklıkta yeni bir maceraya başlıyor. İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi adlı çalışma da 2009 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde kurulan Dijital Hikâye Anlatımı Atölye ekibiyle birlikte Şimşek’in yazmaya devam ettiği hikâyeyi anlatıyor.

iletisim_kitap_Rev5_KAPAK

Şimşek ve ekibi, dijital hikâye anlatımı atölyelerinde insanların hikâyelerini topluluk içinde anlatmalarını, ses ve sözlerini dijital hikâyelere dönüştürmelerini sağlarken, bu hikâyeleri “www.digitalstory.hub” adresinde biriktiriyor ve paylaşıma açıyor. İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi kitabı ise Şimşek’in hem ekibiyle birlikte yürüttüğü atölyeler hem Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yürüttüğü “Dijital Hikâye Anlatımı” yüksek lisans dersinde hem de bu bağlamda ürettiği akademik metinlerde kullandığı kavramları, atölye süreçlerini ve pratiklerini, dijital hikâye anlatımı hareketinin dünyadaki kaynaklarını ve Türkiye’deki hareketi ve konumunu anlatmak için kaleme aldığı bir çalışma.

Kitabın Giriş Bölümünden sonraki “Hareket ve Anahtar Kavramlar” başlıklı ikinci bölümünde, Walter Benjamin’in hikâye anlatıcısı ile karşılaşırken sözlü kültürde hikâyenin gündelik yaşamdaki rolünü ve gücünü, hafızanın önemini, sözlü kültürün kaybolan hikâye anlatıcısının yerine modern zamanların teknoloji dolayımlı hikâye anlatıcılarının geçtiğini farkediyorsunuz. Hikâye anlatımının bu yeni dönemdeki dijital halinin, üretici-tüketiciler için ne anlama geldiğinin altının çizildiği bölümde okuyucu, kitabın çıkış noktası olan dijital hikâye adlı yeni medya formunun ve bu formun ortaya çıkmasını sağlayan atölye ortamı hakkında geniş bir bilgiye sahip oluyor. Dijital hikâyeler ve dijital hikâye anlatımı atölyeleri, deneyime önem veren, sesi önceleyen, gerçek insanların hikâyelerini dillendiriyor, bir araya getiriyor ve paylaşıma açıyor.

“John Hartley’nin haikuya benzettiği dijital hikâyeler, üretildiği atölyenin süresine bağlı olarak 2-4 dakika arasında, anlatıcının kendi sesi ile anlattığı, hikâyesinin ses kaydına eşlik eden, anlatıcının seçtiği ya da ürettiği görsellerle oluşturulan amatör bir formdur” (s. 26). Bir atölye teması etrafında birbirini hiç tanımayan insanların bir araya geldiği atölye ortamı, hikâye çemberi adı verilen katılımcılar kadar atölye ekibi için de sürprizlerle dolu olan büyülü bir çember.  Bu çember büyülü çünkü birbirini hiç tanımayan insanlar bir anda kendilerini, belki daha önce hiç paylaşmadıkları özel anlarını, deneyimlerini, hikâyelerini anlatmaya başlıyor.  Katılımcılar ve atölye ekibi arasında herhangi bir asimetrinin bulunmaması, gelişen etkileşimle sağlanan samimiyet, birlikte yaratım süreci, katılımcıların hem anlatan hem de dinleyen olması çemberin ve sonrasında atölyenin tüm süreçlerinin kolektif bir şekilde ilerlemesini sağlıyor.

Hikâyelerin anlatıldığı bu aşamadan sonra hikâyelerin yazılı bir nota dönüştürülmesi, ses kaydının yapılması ve görsellerin oluşturulup sesle birleştirilerek dijital hikâyelerin oluşturulması “birlikte yaratım” ve Burgess’ın “yaygın yaratıcılık” kavramlarının bir yansıması gibi.  Çünkü bu aşamaların gerçekleştiği atölye ortamı,  bilgisayara okuryazarı olan kadar olmayanı, farklı sosyo-ekonomik seviyeden olanları, farklı kültürlerden ve farklı dilleri konuşan insanları bir tema etrafında bir araya getirerek birbirleriyle deneyimlerini paylaşıp bunu yaratıcı pratiklerle birlikte bir ürüne dönüştürmelerine olanak veriyor. Tarihe kaydı düşülenlerin, haberlere konu olanların, etrafında efsaneler yaratılan kişiler ve olayların nicel azlığına karşılık milyonlarca “sıradan insanın” hayatının yok sayılmasının politikası düşünüldüğünde dijital hikâyelerin ve atölyelerin farklı bağlamlardaki demokratikleşme için taşıdığı önem de burada ortaya çıkıyor.

Kitabın “Çemberi Büyütmek” adlı üçüncü bölümü, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde kurulan Dijital Hikâye Anlatımı Atölyesi’nin yukarıda bahsedilen demokratikleşme, birlikte yaratım, yaygın yaratıcılık, dezavantajlı grupları kamusal alanda görünür kılma amacını gerçekleştirmek için 10 yıldır yaptığı atölyelerin bir dökümünü yapıyor. Burcu Şimşek hem Türkiye’deki ilk dijital hikâye anlatımı atölyesinin kuruluşunu hem de on yıldır gerçekleştirdikleri atölyeleri anlatırken aslında atölyenin hikâyesini ve atölyeyi ayakta tutan katılımcıların hikâyelerini arşivliyor, kayda geçiriyor, tarihe not düşüyor.  Toplumsal cinsiyet temasının ve elbette bir feminist olarak Burcu Şimşek’in kadınların sesini duyurma konusundaki hassasiyeti sebebiyle kadınların seslerinin öncelendiği atölyelerin toplumsal cinsiyet, göç, mültecilik, sağlık iletişimi, gündelik yaşam, kent ve bellek çalışmaları, üniversite yaşamı ve kurumsal iletişim gibi pek çok alanda gerçekleştirildiğini görmek mümkün. Yürütülen 60’dan fazla atölye ile 400’den fazla hikâyenin dolaşıma girmesini sağlayarak Burcu Şimşek ve ekibi, toplumsal sorumluluk  bağlamında akademinin toplumla arasındaki bağı kurmada, dezavantajlı ve hassas grupların görünürlüğünü sağlamada yeni medyanın bu yeni formunu başarılı şekilde kullanıyor görünüyor.

Kitabın linki için bakınız: https://ekitap.alternatifbilisim.org/files/dijital_hikaye_anlatimi.pdf


%d blogcu bunu beğendi: