Yeni Medya Yaşamın Her Yerinde: Hikâyede Büyük Boşluklar Var Öyküleriyle Yeni Medya Ortamlarını, Kamusal – Özel Alanı ve Katılımcı Kültürü Düşünmek

Ocak 11, 2017

Yazan. Derya Güçdemir, Hacettepe Üniversitesi SBe, KLM Yüksek Lisansı

Ömrümün en güzel yılları metrobüste Candy Crush oynayarak geçti.[1]

Yeni medya ortamlarının gündelik yaşam pratiklerine ve alanlarına nasıl dâhil edildiğini cevaplamak için öncesinde yer alan bir tartışmaya, yeni medyanın yeniliğine ve yeni medya ortamlarına değinerek başlamak gerekmektedir.

“Yeni medya teknik açıdan bilgisayar ve enformasyon teknolojileri ile özdeşleşmiş bilginin dijital formda taşınıp iletildiği bir medyadır” (Aslan 106). Yeni medyanın yeni olarak nitelenen ayırıcı özellikleri “bilgisayar teknolojilerinde, teknolojinin kullanıldığı kültürel formlar ve bağlamlarda ve kültürel konseptlerde” aranmalıdır (Dewdney ve Ride 8). Moderniteden post modern topluma geçiş, küreselleşmenin artması, endüstri toplumundan enformasyon toplumuna doğru değişim, kurulu ve merkezi jeopolitik düzenlerin yetkilerinin dağıtılması gibi yeni medya ile birlikte yaşanan sosyal, ekonomik ve kültürel değişimler bunlardan bazılarıdır (Lister, Dovey ve Giddings 11-12).

O halde yeni medyanın karakteristik özellikleri nelerdir? Yeni medyanın karakteristik özellikleri dijitallik, etkileşimsellik (interactivity), hipermetinsellik (hypertextuality), sanallık ve yayılım olarak belirtilmektedir (a.g.e.).  Bunlara multimedya, asenkronik olması, çoktan-çoğa (many-to-many) iletişim, dar yayınlılık (narrowcasting), yöndeşme/yakınsama (convergence) da eklenebilir. Dijitallik, bilginin dijital formlarda oluşturulması veya iletilmesi anlamına gelmektedir. Etkileşimsellik, bu bilgiye herhangi bir kullanıcının erişebilmesini, birçok kişiyle etkileşime geçebilmesini ve içerik üretiminde bulunabilmesini sağlar. Hipermetinsellik, dijital ortamda var olan metnin içerisine başka bir metnin eklenmesi, metinlerin birbiriyle konuşması, etiket ve linklerle sonsuz metinler üretebilmesi ve okuyucunun sıçrama yaparak başka bir metne geçebilmesidir. Sanallık, kullanıcıya orada olma hissini veren, kullanıcının ara yüz ile kurduğu iletişimdir. Bu iletişim makine yani yapay zekâ ve insan arasında olabileceği gibi diğer insanlarla da olabilir (Binark). Yayılım, internetteki bir verinin sonsuza kadar yayılmasını ifade etmektedir. “Multimedya biçemselliğiyse, telekomünikasyon, veri iletimi, kitle iletişimi gibi iletişimin farklı boyutları ile imge, ses, metin ve sayısal veri gibi farklı veri türlerinin bir arada bulunmasıdır” (Binark 22). Yeni medya ortamında iletilen içerik aynı anda tüm alıcılara iletilmek durumunda değildir, farklı zamanlarda iletilebilmesi veya depolanabilmesi asenkronik olma özelliğine işaret etmektedir. Yeni medya ortamındaki iletişimin “birden fazla kaynaktan birden fazla alıcıya” karşılıklı olarak gerçekleşmesi, çoktan çoğa özelliğidir (Aslan 106). Dar yayıncılık özelliği ise, “hiyerarşik olmayan, herkesin kaynak olduğu gibi alıcı aktör de olabileceği bu ortamın, daha dar alıcı gruplarına hitap etmesidir” (a.g.e.). Gündelik yaşam pratiklerinde en çok kullanılan bir özellik ise yöndeşmedir. Yöndeşme, “telefon, radyo, televizyon ve bilgisayar dünyalarının entegrasyonu, tüm dijital medyanın tek bir ortamda içe içe geçmesi” olarak tanımlanmaktadır (Dijk 314). Yeni medyanın karakteristik özelliklerinin bu denli detaylı anlatılması yeni medyayla ilgili bir özcülük yaratmak için değil, gündelik yaşamın içine gömülü olan, gündelik yaşam pratiklerini köklü bir şekilde değiştiren yeni medya ortamlarının bunu hangi özelliklerle, nasıl gerçekleştirdiğini anlayabilmek içindir.

Yeni medya ortamları ve yeni medya dolayımlı iletişim denildiğinde ise aşağıdakilerle sınırlı olmayarak akla bilgisayar oyunları, internet ortamı, cep telefonları, sanal gerçeklik ortamları, multimedya, yazılımlar, uygulamalar, web siteleri, sosyal medya, elektronik posta, interaktif televizyon ve ipodlar gelmektedir. Yeni medya ortamları gündelik rutinlerimizi değiştirmiştir, bu ortamlar bizler için hem araçsal teknolojiler hem tüketim ortamları hem de eğlence ve haz araçları haline gelmiştir (Binark). Bu ortamlar zaman ve uzam anlayışımızı değiştirerek geçişken / hibrit alanlar oluşturmaktadır. Yeni toplumsallaşma ve sosyalleşme biçimleri ortaya çıkmakta, yeni medya ortamları kamusal ve özel alan ayrımı deneyimimize eklemlenmektedir. Bu yeni ortamlar aracılığıyla benliklerimizi ve kimliklerimizi farklı şekillerde performe ve temsil etmekteyiz.

İnternet ortamı, yukarıda bahsetmiş olduğum değişim ve farklılıkların hemen hemen hepsini kapsadığı ve örnek konusunda çeşitlilik sunduğu için gündelik yaşamın içine yeni medya ortamlarının nasıl dâhil edildiğini bu noktadan anlatacağım.

Gözlerime inanamadım. Tüm davetliler ışıklar içindeki sessiz pistte dans etmekteydi[2]

Sessizce kulaklıklarla dans eden insanların hikâyesi ne kadar garip gelse de, gündelik yaşam pratiklerimizin içine gömülü olan, yeni medya ortamlarının dönüştürdüğü ve artık fark etmediğimiz birçok etkinlikte bulunuyoruz. Gündelik yaşamımızda, ticaret, sağlık, ulaşım, oyun, e-posta, e-alışveriş ve kişilerarası iletişim gibi birçok pratiği internet ortamında veya internet aracılığıyla cep telefonlarımızda, sosyal medya platformlarında gerçekleştirmekteyiz. Birlikte düşünelim. Sabah otobüsümüz geç kalıyor, uygulamayı açıp otobüsün nerede olduğuna bakıyoruz. Doktordan randevuyu internet aracılığıyla alıyoruz, hatta e-nabız sistemiyle şimdiye kadar kaç defa hastaneye gittiğimizden hangi tedavileri gördüğümüze kadar öğrenebiliyoruz. Faturalarımızı internet bankacılığıyla bankaya gitmeden ödüyoruz. Dekontu mailimize yönlendiriyoruz, o arada gelen başka bir maili birçok kişinin görebileceği şekilde cevaplıyoruz. Öğlen, yemek siparişi veriyoruz, yine oturduğumuz yerden.  O sırada, internetten alışveriş yapıyoruz. Yemek yerken haberleri okuyoruz, bildirimlere bakıyoruz. Dönüşte metroda akıllı telefonda oyun oynayabiliyoruz. Akşamki buluşmaya gelemeyeceğimizi WhatsApp uygulamasındaki grubumuza yazabiliyoruz. Akşam, kütüphaneye gitmemize gerek kalmadan, elektronik kaynaklara bilgisayar aracılığıyla ulaşabiliyoruz. Bir ay sonraki uçağa bilet alırken, telefon çalıyor. Bu telefon numarası ve bu telefon artık bedenimizin bir uzantısı oluyor, onunla tamamlanıyoruz. Yatmadan önce, uykumuzdan feragat edip sosyal medyadaki gelişmelere, paylaşımlara ve üretilen içeriklere baktıktan sonra telefonumuzun alarmını kurup uyuyoruz… Sonuç olarak, bir akış ve süreklilik içerisindeyiz. Bu akışa uygun, bir insan öznesinin yapım aşamasında olduğunu ve sosyal medya platformlarının insan uykusunu metalaştırmaya çalıştığını düşünürsek, gündelik yaşamda önemli bir değişim yaşadığımızı görebiliriz (Crary 15). Bir yandan bireyselleşirken, bir yandan da internet ortamında farklı bir şekilde toplumsallaşmaktayız. Maria Bakardjieva bu toplumsallaşmayı hareketsiz toplumsallaşma (immobile socialization) olarak adlandırmakta ve internet ortamında yaşadığımız birliktelikleri sanal birliktelikler (virtual togetherness) olarak tanımlamaktadır (Bakardjieva 291-292). Yani artık oturduğumuz yerden sosyalleşmek ve sanal karşılaşmalar yaşamak mümkün hale gelmektedir.

Trenin içine baktığımda, her yolcunun kucağında bir maymun olduğunu gördüm. Ve bir gün alüminyum duvarda tüylü yansımamla karşılaştım. Maymuna dönüşmüştüm.[3]

Yeni medya ortamları, kamusal ve özel alanın deneyimlenmesinde geleneksel kamusal alan tartışmalarının boyutunu ve kapsamını değiştirmektedir. Bu farklılıkları açıklamadan önce, geleneksel anlamda kullanılan kamusal alanın tanımına bakmak gereklidir. Kamusal alan, “farklı bireylerin, farklı toplumsal kesimlerin, farklı fikirlerin medeni ve demokratik biçimde bir arada bulunmalarına ve yarışmalarına imkân veren bir alandır, özgürlüklerin ve hakların hayata geçirildiği, yaşandığı alandır; özgürlüklerin yok edildiği bir alan değildir” (Ercins 311). Kamusal alan devlete ait bir alan olarak değerlendirilmemektedir, farklı seslerin kendisini duyurabildiği bir alandır. Bir anlamda, kamusal alan herkese açık anlamını taşımaktadır ve bu da özel alanın ayrımının nasıl yapılacağını düşündürmektedir. Kamusal alan aslında özel olan konuları tartışmak için oluşmaktadır ve bu ayrım kamusal alanın ne olmadığı üzerinden düşünülmelidir. Kamusal alan tartışmalarına iletişim teknolojilerini de katan Sennett ise “kamusal alan çözüldükçe ifade araçları öznelleşir” demektedir (Çalışkan 52). Bloglar, Youtube kanalları ve yeni medya dolayımıyla insanların kendilerini ifade ettikleri ortamlar düşünüldüğünde, kamusal alanın çözülmesinin, ifade araçlarını öznelleştirdiği söylenebilir. Van Dijk’a göre, kamusal mekân kavramının üç koşulu yeni medya ortamlarında kaybolmaktadır, bu üç koşul “belirli bir yer veya yöreyle kamusal mekânın bağı, kamusal mekânın varsayılan üniter karakteri ve nispeten keskin özel-kamu ayrımı” olarak açıklanmaktadır (Dijk 264-265). İlk koşula bakıldığında kamusal mekân artık çevrimdışıyla sınırlı değildir, çevrimiçi alanlar da kamusal mekândır ve insanlar birbiriyle etkileşime geçmek için belirli bir yere ait mekâna ihtiyaç duymamaktadır. İkinci olarak, insanları birbirine bağlayan kültürel, siyasi, sosyal görüşler ve alışkanlıklar mevcut değildir. Daha çok birbirine eklemlenen ve birlikle bir çeşitlilik oluşturan bir yapı söz konusudur. Üçüncü olarak ise, kamusal ve özel alan ayrımı arasındaki sınırlar silikleşmiştir, sosyal medya ortamlarında siyasetin kişiselleştirilmesi veya halkı ilgilendiren haberlerin evlerde bireysel bir şekilde internet ile öğrenilmesi kamusal olanı özel hale getirmektedir.

İnternet ortamında kamusal alan / özel alan tartışmalarını kimlik ve toplumsal hareketler üzerinden düşünmek, yeni medya ortamlarının, kamusal ve özel alan ayrımlarına nasıl dâhil edildiğini anlamak için iyi bir çıkış noktası olabilir. Castells’in deyimiyle kitlesel -öz iletişim ortamları olan webblogları, Twitter, Facebook, Youtube ve sosyal paylaşım sitelerindeki profilleri örnek olarak alabiliriz. Herhangi bir kullanıcı Youtube’da kendisiyle ilgili bir videoyu kendisini izleyen hedef kitleyle paylaştığında, bunu sonsuz yayılıma açmış olur. Ya da blogları düşündüğümüzde, kişinin bloğunda paylaştığı yazı farklı ortamlarda paylaşılabilir. Blog yazan ya da Vlogger (video blogger) olan kişilerin paylaşımları hedef kitlesine yönelik olsa da, kendi yaşamlarıyla ilgili bu özel anlatı kamusal hale gelir, yani kamuya açık bir durumdur. Bir diğer örnek ise, kişilerin sosyal paylaşım platformlarındaki profilleridir. Bu profiller, kendilerini takip etmeyen veya arkadaş olmadığı kişilere açık ya da kapalı olabilir. Kapalı olması kişinin, sosyal medyada kamusal – özel alan ayrımı gözettiğini gösterebilir. Kişinin profilinin diğer kişilere açık olması, kişinin profilini özel alan olarak görmediğini ve sosyal medyayı ve interneti kamusal alan olarak değerlendirdiğini gösterebilir. Bu durum, kişinin kendisini anlatmasına gerek kalmayan bir kendilik sunumu sağlamaktadır. Bir anlamda, sosyal medyadaki kamuya açık hesaplar, bireylerin bir uzantısı, tamamlayıcısı ve avatarıdır.

Toplumsal hareketleri ve internetin demokratikleştirici özelliğini düşündüğümüzde de, aslında internet merkezsiz yapısı ve kullanıcıların içerik ürütebilmesine olanak sağlayan mimarisi (web 2.0) sayesinde farklı seslerin kendilerine yer bulabildiği, konuların tartışılabildiği ve insanların etkileşime geçebildiği bir kamusal alandır. Fakat Türkiye’de internete ve sosyal medya paylaşım sitelerine uygulanan sansür, internetteki denetim ve gözetim, fişleme ve verilerin silinmesi düşünüldüğünde demokratik bir kamusal alandan söz edilemeyeceği açıkça ortadadır. Çünkü “bir alanın kamu adına kamusal olabilmesi için sansür ve herhangi bir otoriteden uzak, demokratik temelde bireylerin hak ve özgürlüklerini gözetmesi” gerekir (Yegen 134). Böylece, kişiler kendilerini denetim ve gözetimden korumak için internette ve sosyal medyada yazdıklarına dikkat etmekte ve hesaplarını dış kullanıcılara kapatmaktadırlar. Bu oto sansür ise kişileri kendi özel alanlarında kalmaya zorlayan farklı bir kamu – özel ayrımı yaratmaktadır.

Sonuç olarak, yeni medya ortamlarıyla kamusal ve özel alan ayrımında değişimler söz konusudur, bu durum modern kamusal mekânın üç özelliğinin tamamen ortadan kalkacağı anlamına gelmemektedir, sadece “farklı ebatlarda ve üst üste binen ve birbirine bağlı kamusal mekânlardan oluşan karmaşık bir mozaik” oluşacağı anlamına gelmektedir (Dijk 265-266). Sosyal katılım türleri de kurumsaldan bireysele, fizikselden dolayımlanmış katılıma doğru değişmektedir. Kamusal mekân özelleşmiş olsa da, aynı zamanda katılımcı kültür ve içerik üretimi sayesinde hiç olmadığı kadar zenginleşmiştir (Dijk 266).

Gözlerimi açtığımda yataktaydım. Ancak bu benim yatağım değildi. Büyük bir mağazanın orta yerinde, teşhir amaçlı sergilenen yatakların üzerinde…[4]

Yeni medya ortamlarıyla, yaşamda geçişken / hibrit alanların oluşması yeni medyanın etkileşimsellik, asenkronik olması, çoktan çoğa iletişim modeli, multimedya ve yöndeşme özellikleriyle mümkün olmaktadır. Yaşamın bulanıklaşan alanlarını değişen zaman ve mekân kavramlarında, sosyal medya ve internet ile dolayımlanan iletişim şekillerinde görmekteyiz.

Castells, “ağ toplumunda uzamın zamanı organize ettiğini” ortaya atmaktadır (Castells 506). İnsanlar, ağ toplumunda belirli bir zamana ve mekâna bağlı kalmadan hareket edebilmektedir, örneğin çalışma saatleri ve çalışma mekânları esnekleşmiştir. Öğrenme şekillerinde, tele çalışma, uzaktan öğrenim gibi genişlemeler yaşanmaktadır. Artık içinde bulunduğumuz uzam, yani ağ toplumu, zamanı da yönetir hale gelmektedir. Castells, biraz daha ileriye giderek “ağ toplumunun ayırıcı niteliğinin, biyolojik ya da sosyal olsun, hayat döngüsü kavramıyla ilişkili ritimleri parçaladığı varsayımını ileri” sürmektedir (Castells 590). Uzaktan çalışan ve öğrenim gören insanlar zamanda ve mekânda bir esnekliğe kavuşmuş olsalar da aslında sosyal yaşamdan, birlikte öğrenme, birlikte çalışma ve iletişim ortamlarından tecrit edilmiş durumdalardır.

Van Dijk, ağ toplumunun en önemli özeliklerinden birinin “sosyal hayatın makro, mezo ve mikro seviyelerinin, kamusal ve özel alanların, yaşam, çalışma, eğitim, eğlence ve seyahat alanları arasındaki sınırların giderek yok olması” şeklinde açıklamaktadır (Dijk 246). İletişim teknolojileri sayesinde ev, araba, iş, toplu taşıma ve eğlence arasındaki sınırlar ortadan kalkarak mekân ve zaman çok işlevli hale gelmektedir, yani aynı anda birden fazla görev yapılabilmektedir. Fakat Van Dijk bu sınırların ortadan kalkmasının nedeni olarak “ bu teknolojilerin esasen geriye kalan ve belirli amaçlar için kullanılan mekânları da birbirine bağlamasını” göstermektedir (Dijk 247). Diğer bir deyişle, birçok işi tek bir araca (mobil ortama) toplayan iletişim teknolojileri, yaşamın farklı alanları arasında geçişkenlik sağlamaktadır.

Yaşam alanlarını muğlaklaştıran, diğer bir yeni medya ortamı ise sosyal medya ve internet ortamlarıdır. Van Dijk, “sosyal medyanın hem bireysel hem de sosyal dünyaları birbirine bağladığını, kişilerarası ve kitlesel iletişimin bir bileşimini sunduğunu” söylemektedir (Dijk 251). Örneğin, bir bloğu ya da sosyal medya hesabını düşündüğümüzde, buradaki iletişimin kişilerarası mı yoksa kitlesel bir iletişim mi olduğu bulanıklaşmaktadır. Bu durum aynı zamanda sosyal medyadaki kamusal – özel alan ayrımını da geçişken hale getirmekte ama tamamen ortadan kaldırmamaktadır.

Bunun dışında, internet ortamında yeni iletişim teknolojileriyle “gönderici ile alıcı kesin çizgilerle ayrılmadan ziyade, alıcının gönderici, göndericinin alıcı olduğu bir durum ortaya çıkmaktadır. Mesajın alıcısı edilgen alıcıdan ziyade, mesajı okurken yeniden üreterek gönderici haline gelmektedir” (Atlı ve Yücel 796). Yeni medyanın çoktan çoğa özelliği iletişimde hibritleşmeyi sağlamaktadır.  Aynı zamanda internet ortamı ya da sosyal medya, dönüp geçmişe bakabileceğimiz birer bellek ya da “kayıt defteri” olarak da değerlendirilebilir (Durna ve Durna 107). Bu anlamıyla, internetteki zaman geçmişi çağırabilen bir zamandır.

Multimedya biçemselliğinin dâhil olduğu dijital oyunlar da zaman ve mekânın geçişken olduğu veya bulanıklaştığı bir alandır. Oyunun içinde, oyuncular diğer katılımcılarla farklı bir uzamı ve zamanı paylaşmaktadır. Uzam ve zaman algılayışındaki bu farklılık, oyunun içine dalma hissini yaratmaktadır. Sonuç olarak, ağ toplumunda zaman, “döngüsel değil rastlantısal, tekrarlanmayan, aniden olan ve sonsuz bir evren yaratmak için birbirine karışan bir zamandır” (Karadaş 335). Kamusal ve özel alan muğlaklaşmakta, zaman ve mekân hem fiziksel dünyada hem de internet ortamında bulanıklaşmakta ve geçişken / hibrit ortamlar ortaya çıkmaktadır.

Siz dünyanın en çok yanlışlıkla fotoğrafı çekilen insanlardansınız. Paulo artık hayatını üzerindeki tişörtten kazanıyordu[5]

Yeni medya ortamlarındaki teknolojik gelişmeler kullanıcıların içerik üreterek internet ortamına katılımlarını artırmaktadır. Bunu yeni medyanın, bireylerin içerik üretebilmelerini destekleyen etkileşimsellik ve birçok dijital medyanın tek bir ortamda içe içe geçmesini sağlayan yöndeşme özellikleriyle birlikte düşünebiliriz. İnternet ortamındaki gideren artan kullanıcı türevli içerik, katılımcı kültürünü oluşturmaktadır. Jenkins katılımcı kültürü,

“ sanatsal ifade ve sivil katılıma karşı engellerin görece az olması, yaratım ve yaratımları diğerleriyle paylaşmak için güçlü bir desteğin varlığı, en tecrübelilerin bilinen konuyu tecrübesizlere aktardığı enformel mentörlük, katılımlarının önemli olduğuna inanan üyeler, birbirleriyle aralarında bir derece sosyal bağ hisseden (ya da en azından başkalarının kendi yaratımları için ne düşündüğünü önemseyen) üyeler” olarak tanımlamaktadır (Jenkins 5-6).

Bu noktada sosyal katılımın ve etkileşimin önemli olduğunu görmekteyiz. Jenkins, katılımcı kültürü dört kategoriye ayırmıştır. Uygulamaların, sosyal paylaşım sitelerinin dâhil olduğu bağlantılar (affiliations); fan üretimleri gibi yeni yaratıcı formların olduğu anlatımlar (expressions); wikileaks, sözlükler ve kitle kaynak yönetimi gibi bir bilgiyi geliştirmek için birlikte çalışmanın olduğu katılımcı problem çözme (collaborative problem solving) ve bloglar, video bloglar, podcastler gibi medya ve bilgi akışını şekillendiren dolaşımlar (circulations) (Larabie 68-69). Hayatımızı kolaylaştıran, bilgiye erişim sağladığımız ve daha birçok alanda gündelik yaşamda kullandığımız uygulamalar, siteler, videolar aslında katılımcı kültürün bir ürünüdür.

Günümüzde, katılımcı kültürün yeni bir boyutu da TV yayıncılığına akıllı telefonlar dolayımıyla izleyici katılımının sağlanmasıdır. İnsanlar, bir TV ekranı bir de telefonlarının ekranı olmak üzere iki ekran (two screen) kullanmaktadırlar. Bir yandan dizi izlerken, bir yandan da telefonlarla dizinin sosyal medya hesabına içerik üretmektedirler.

Bir anlamda, katılımcı kültürün bireylerin kültürel sermayesini geliştirdiği için bireyleri güçlendirdiğini düşünebiliriz. Fakat aynı zamanda bireyleri iktidar, kontrol ve zorbalık mekanizmalarına açık hale getirdiğini de. Katılımcı kültüre bir diğer eleştiri ise katılımcıların ürettikleri içeriğin artı değeri üzerinden emeğin sömürülmesidir. Tiziana Terranova’ya göre “kullanıcılar bu katılımdan keyif almalarına ve istekli olmalarına rağmen bir yandan da karşılıksız olarak emek harcamaktadırlar. İletişim kurma keyfi karşılığında verilen emek olmasından dolayı da zevkli ve empoze edilmemiş bir emektir” (Terranova 73-74, akt. Ateşalp ve Başlar 165). Christian Fuchs ise “ Facebook, Youtube ve Twitter gibi sosyal mecraları tüketim zamanının tümünün aynı zamanda meta üretim zamanı olduğunu savunur” (Ateşalp ve Başlar 165). Fuchs’a göre bir anlamda kurulan iletişim metalaşmakta ve üre-tüketici (prosumer) ise ancak gayri maddi emek gücü üzerinden düşünülebilmektedir. Fuchs’a göre “sosyal medya ve web 2.0, ekonomi ve kültürün demokratikleşmesini sağlamak yerine, yeni sermaye birikimi modellerini destekleyen ideolojileri besler. İnternetteki üreten tüketici metasının sömürüsü de kapitalizmin oyun, eğlence ve emek arasındaki sınırların bulanıklaştığı yeni bir aşamasının göstergesidir” (Fuchs 130-133, akt. Ateşalp ve Başlar 166). Fuchs, internet ortamındaki üretimlerin yani emeğin, sömürüye açık olduğunu göstermesi, ücretsiz emek konusuna ve sermaye ilişkilerine dikkat çektiği için önemlidir.

Sonuç olarak, bir konuda yazmak, fikirlerini beyan etmek, araştırmak belirli bir kültürel sermaye ve okuryazarlık gerektirmektedir. Bu bağlamda, katılımcı kültüre dâhil olan insanların medya okuryazarlığı becerilerini geliştirdiğini düşünebiliriz. Katılımcı kültür bireylerin seslerini duyurabilmesi, düşüncelerini aktarabilmesi açısından bireyleri güçlendirse de, aynı zamanda bu paylaşımlar bireyleri güç, iktidar, zorbalık ve emek sömürüsüne açık hale getirmektedir. Bu yüzden, internetteki bu güçlere yenilmemek ve pazar yönelimli bir ekonomide sadece tüketici değil, aynı zamanda bilinçli birer üretici olabilmek, nitelikli enformasyon kaynaklarına nasıl ulaşılabileceğini bilmek için belki de eleştirel yeni medya okuryazarlığı konusunu daha fazla düşünür hale gelmeliyiz.

KAYNAKÇA

Aslan, M. Gökhan. «Yeni Medya’nın “Yeni”liği Üzerine.» I. Ulusal Yeni Medya Kongresi. Kocaeli: İzmit KOUİF ve Alternatif Bilişim Derneği, 2013. 102-110.

Ateşalp, Selin Tüzün ve Gülşah Başlar. «Katılımcı Kültür Ekseninde Sosyal Medyada Diziler: Kardeş Payı Örneği.» E-Journal of Intermedia 2.1 (2015): 158-180.

Atlı, Yavuz ve Nurcan Yücel. «Hibrit İletişim Teknolojileri.» Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi 21.3 (2016): 785-796.

Bakardjieva, Maria. «Virtual togetherness: an everyday-life perspective.» 2003. 20 Aralık 2016. <http://normfriesen.info/irm/Bakardjieva_Togetherness.pdf>.

Bıçakçı, Hakan. Hikayede Büyük Boşluklar var. İstanbul: İletişim, 2015.

Binark, Mutlu. Yeni Medya Çalışmalarında Yeni Sorular ve Yöntem Sorunu. Dü. Mutlu Binark. Ankara: Dipnot Yayınları, 2007.

—. Yeni Medya Dolayımlı İletişim Ortamında Olanakların ve Ol(a)mayanların Farkında Olmalı…. 3 Ocak 2010. 20 Aralık 2016. <https://yenimedya.wordpress.com/2010/01/03/yeni-medya-dolayimli-iletisim-ortaminda-olanaklarin-ve-olamayanlarin-farkinda-olmali/>.

Castells, Manuel. Ağ Toplumunun Yükselişi. Çev. Ebru Kılıç. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005.

Crary, Jonathan. 7/24 Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu. Çev. Nedim Çatlı. İstanbul: Metis, 2015.

Çalışkan, Osman. «Kamusal Alan Bağlamında Ağ Toplumu ve Yeni Kamusal Alan Arayışı.» 2014. 20 Aralık 2016. <http://maltepe.dergipark.gov.tr/download/article-file/172376>.

Dewdney, Andrew ve Peter Ride. The New Media Handbook. New York: Routledge, 2006.

Dijk, Jan Van. Ağ Toplumu. Çev. Özlem Sakin. İstanbul: Kafka, 2016.

Durna, Tezcan ve Nehir Durna. «Taşranın Facebook ile İmtihanı Bir Akdeniz Köyünde Etnografik Keşif Çalışması.» Folklor Edebiyat 21.83 (2015): 99-123.

Ercins, Gülay. «Demokrasinin Bir Önkoşulu Olarak Kamusal Alan.» 2013. 20 Aralık 2016. <http://kutuphane.dogus.edu.tr/mvt/pdf.php>.

Jenkins, Henry. Confronting the Challenges of Participatory Culture. Massachusetts: The MIT Press, 2009.

Karadaş, Nergiz. «Zaman Kavramına Kuramsal Yaklaşımlar ve İnternet’te Şimdiki Zaman Olgusu.» Folklor Edebiyat 21.83 (2015): 325-341.

Larabie, Christine. «Participatory Culture and the Hidden Costs of Sharing.» The McMaster Journal of Communication 7.1 (2011): 66-88.

Lister, Martin, et al. New Media: A Critical Introduction. New York: Routledge, 2009.

Yegen, Ceren. «Demokratik ve Yeni Bir Kamusal Alan Olarak Sosyal Medya.» Muş Alparslan Üni̇versi̇tesi̇ Sosyal Bi̇li̇mler Dergisi 1.2 (2013): 119-135.

Son Notlar:

[1] Hakan, Bıçakçı. Hikâyede Büyük Boşluklar Var. İletişim. Ankara 2015, s.21. Metrobüste Candy Crush isimli öykü, hayatın çatlaklarından sızan anlatıya ve gündelik yaşama yeni medya ortamının nasıl eklemlendiğine yönelik güzel bir örnek olabilir.

[2] Hakan Bıçakçı, a.g.e., s.142. Sessiz Dans adlı öyküde belediye on buçuktan sonra müzik yayınına izin vermediği için müziği kulaklıklarla dinleyerek dans eden insanların hikâyesi anlatılır.

[3] Hakan Bıçakçı, a.g.e., s.86-88. On Üç Maymun isimli öyküde herkesin kendisiyle bütünleştiği kamusal bir maymunu vardır. Kendilerine bağlı olan bir avatar. Hikâyeyi anlatan kişi bir süre sonra kendisi de maymuna, avatara dönüşmekte ve bütünleşeceği bir insan arayışına çıkmaktadır.

[4] Hakan Bıçakçı, a.g.e., s.133. Yatay Geçiş adlı öyküde kişi için zaman ve mekân kavramı bulanıklaşmakta ve her gün farklı bir alışveriş merkezinin teşhir amaçlı sergilenen yataklarında uyanmaktadır.

[5] Hakan Bıçakçı, a.g.e., s.101-102.  Paulo, Eiffel Kulesi’ni en güzel açıyla gören bir işte çalışmakta, her gün kendisinden habersizce, tesadüfen fotoğrafları çekilmekte ve paylaşılmaktadır. Reklamcılar, Paulo’ya kendi markalarını taşıyan tişörtleri giymesi karşılığında, sosyal medyada üretilen artı değerin Paulo’ya dönmesini sağlar, böylece kendileri de tanınırlık kazanır.


Yeni Medya Dolayımlı Değişen Dönüşen Habercilik ve Gazetecilik Pratiği Oynatma Listesi

Ocak 10, 2017

Yeni Medya Dolayımlı Değişen Dönüşen Haber ve Habercilik Paneli

unnamed1 Aralık 2016 Hacettepe üniversitesi İletişim Fakültesi Ankara

Yeni Medya Dolayımlı Değişen Dönüşen Habercilik ve Gazetecilik Pratiği
Oynatma Listesi
https://www.youtube.com/playlist?list=PLJP18Sh1Ki6_3wW4-Y9EZGejejQGS0yMg

 

 


Şeffaf Sınırlar: Katılımcı Kültür; Kamusal ve Özel Olanı Yeniden Tanımak

Ocak 10, 2017

Yazan: Orhun Bilben, Hacettepe Üniversitesi

Özet

Günümüzde yeni medya ortamları bireylerin gündelik yaşamlarının her noktasına dâhil olabilmektedir. Bu durum yeni medyanın izleyiciye sunduğu katılımcı kültür imkânı ile birleştiğinde günümüzde artık bireylerin medya içeriklerine karşı aktif bir konumu söz konusu olmuştur. Bu yeni konumuyla birlikte birey için kamusal ve özel olanın sınırları oldukça belirsizleşmiştir. Yazıda katılımcı kültür ile bu belirsizlik arasındaki ilişki ele alınacaktır.

Abstract:

Today, new media environment can integrate with every part of individual’s life. While this situation mixed with participatory culture which is presented by new media, today active position of individual against content of media surfaces. With this new position, borders of public and private spaces become obscure. In this paper, it will be handled relationships between participatory culture and the uncertain borders between public and private spaces.

Giriş

Günümüzde özellikle internet kullanımının yaygınlaşmasıyla beraber içeriklerin üretim, sunum,  dağıtım ve saklama pratiklerinin önemli dönüşümler yaşadığı yeni medya alanları ortaya çıkmıştır. Kültürel ürünlerin sayısal ortama aktarıldığı bu dönüşümle birlikte kültür ile birlikte iletişimin tüm aşamaları da dönüşmeye başlamıştır (Manovich, 19). Kültür ve iletişim pratiklerinin dönüştüğü bir ortamda gündelik yaşam pratiklerinde kamusal ve özel hayatın deneyimlenmesi de eskiye göre farklı olacaktır. Henry Jenkins yeni medya platformlarının sunduğu bu değişimi “yakınsama” kavramı ile açıklamaktadır. Yakınsama kavramı içeriğin çoklu medya platformlarındaki akışı, çoklu medya endüstrileri arasındaki iş birliği ve eğlence deneyimleri için herhangi bir yere göç edebilecek izleyicileri tanımlamaktadır (93). Yakınsama kavramı ile izleyiciye biçilen mobilize rolün sınırları “kitlesel öziletişim” kavramı ile izleyicinin pasif konumdan sıyrılıp kendi alanını oluşturan ve dâhil olduğu ağlarda etkileşime geçen aktif izleyici tanımı ile genişlemiştir (Castells, 130). Değişen medya ile birlikte, izleyicinin medya içerik ve dağıtım alanına dâhil olabilmesi, yeni medyayı hem üretici hem de tüketici olarak kullanabilmesine olanak sağladığı için toplumun gündelik yaşamının her yönüyle bütünleşmiş medya alanları ile karşılaşıyoruz. İzleyicilerin medya içerisinde aktif olma eğilimi ve medyaya üretici konumundan katılım sağlayabilmesi “katılımcı kültür” ile ilgili tartışmalara neden olmuştur. Katılımcı kültür ile birlikte, yeni medya üzerinde hem üreten hem de tüketen izleyici profili ile oluşan geçişken yapı şüphesiz özel ve kamusal yaşam deneyimleri için de geçişken alanlar yaratmaktadır. Örneğin, izleyicinin medya üzerinden kişisel olarak oluşturduğu herhangi bir üretim bunu yeni medya platformlarından paylaşması halinde kamusal olana dönüşebilmektedir. Bu nedenle, katılımcı kültürün, yeni medyanın gündelik yaşam pratiklerinin her boyutuna dâhil olarak bireyin yaşamı deneyimleme şeklini değiştirmesine olan etkisinin irdelenmesi yeni medyayı ve sunduğu dönüşüm imkânlarını daha iyi anlamamıza olanak sağlayacaktır.

Katılımcı Kültür, Şöhret Kültürü ve Hayran Kültürü

Katılımcı kültür kavramı genellikle izleyici kitlesinin, kullanıcıların, tüketicilerin ve hayranların içerik üretim sürecine dâhil olmasını işaret eder (Fuchs, 52). Yeni medya platformlarını düşündüğümüzde, izleyici kitlesinin üretim sürecine katıldığı alanların oldukça fazla olduğunu görüyoruz. Habercilik, sinema ve televizyon ve oyun sektörü günümüzde izleyicinin içerik üretimi sağladığı popüler alanlardandır. Popüler alanları ele aldığımızda aslında bunların yeni medya ile var olmadığını daha önce oluşmuş formlar olduğunu görüyoruz. Kullanıcıların da yeni medyadan önce “kendin yap” kültürüne dayalı bağımsız alternatif çalışmaları ve sınırlı da olsa içerikler ile interaktif temasları mevcuttu.  Geleneksel medya içerisinde geçmişte oluşturulmuş bağımsız çalışmalara gazetelerde yayımlanan okur köşeleri, interaktif temaslara ise ülkemizde özellikle 90’lı yıllarda popüler olmuş olan oyun programı “Hugo” örnek olarak gösterilebilir. Yani izleyicinin medya içerik üretimine katılımının yeni medya ile ortaya çıktığını söyleyemeyiz. Ancak, internetin bu konuda özel olarak öne çıkma nedeni öz-üretilmiş medya formlarının potansiyel olarak çok yaygın bir izleyici kitlesine dağıtımını ve yayılımını sağlayacak altyapıyı sağlamış olmasıdır (Croteau, 341). Dağıtım ve yayılımın daha pratik bir forma dönüşmesi daha önce de değindiğimiz kamusal ve özel yaşamın geçişken bir alanda buluşmasına olanak sağlamıştır. Jenkins oluşan geçişken alanı açıklamak için ev videoları örneğini kullanmıştır. Jenkins’e göre, ev videoları gibi kültürel üretimler yalnızca kişisel ürünler olmaktan internet sayesinde gelen görünürlük ile sıyrılmış aynı zamanda kamusal ürünlere dönüşmüşlerdir (131). Bu durum, aynı zamanda bireyler için toplumda alışılagelmiş şöhret olma pratiklerini de değiştirmiştir. “Şöhret en kapsamlı şekilde anlama ve iletişime değer biçme sistemi olarak tanımlanmıştır ” (Marshall, 10). Yeni medyanın imkânlarını kullanarak artık anlam üretilmek ve üretilen anlam ile kitleler ile iletişim haline geçebilmek daha kolaydır. Bu durum toplumdan yeni şöhretler çıkarmanın yolunu açacağı gibi var olan şöhretler ile hayranları arasındaki ilişkiyi de pekiştirecektir.  Marshall’a göre geleneksel medya içerisinde kullanım değerinden koparılmış saf değişim değeri şöhret göstergelerinden bir tanesidir (11). Ancak, yeni medya ile birlikte şöhret olmanın ne kadar farklı olmayı gerektirdiği ya da mevcut şöhretin toplumdan ne kadar koparılmış olduğu tartışma konusudur. Yeni medya platformları sayesinde bireyler artık farklarını ve yeteneklerini kolayca sergileyebilmekte ve bu yolla kendilerine hayran kitleleri yaratabilmektedir. Günümüzde, sosyal medya fenomenleri, bloggerlerlar ve vlogglerlar bu tür şöhret olma hikâyelerine örnek teşkil ederler.  Geleneksel kitle iletişim sürecinde gönderici konumundaki profesyoneller ile alıcı arasında kesin bir kutuplaşma mevcuttur, bu tek yönlü iletişim izlerkitlenin gönderici profesyonellerle iletişim kurabilme ihtimalini dışlamaktadır (Mutlu, 212). Yeni medya ile birlikte, mevcut şöhretler (gönderici profesyoneller) ile hayranlar arasında geleneksel medya zamanında var olan duvar yeni medya ile yıkılmaya başlamıştır. Sosyal medya hesapları ile hayranlar ile şöhretler birebir etkileşime geçebilmektedir.  Bununla birlikte, hayranlık kültürü Jenkins’in içerisinde tanımladığı Metinsel Avcılar (Textual Poachers) kavramı üzerinden de değerlendirilebilir. Buna göre metinsel avcılar kitle iletişim kültürüne ait hayranlık duyduğu bir öğeyi ile kendi kültürel öğesini birleştirerek yeniden üreten kişilerdir (9). Geleneksel medyada bu tür üretimlere örnek olarak fanzinler verilebilirken, yeni medya içerisinde hemen hemen her alanda hayranlar tarafından yeniden üretilen öğeler ile karşılaşmak mümkündür. Yeni medya içerisinde oyunlardan türetilen machinimalar veya filmlerden türetilen hayran yapımı filmler (fan-made movie) ön plana çıkan hayran üretimlerindendir. Kısacası, katılımcı kültürün, şöhret ve hayran kültürlerini de beslediğini söyleyebiliriz.  Bu durumda, şöhret ve hayran kültürüne bağlı olarak görünür olma yahut hayranlık duyulan ile etkileşim kurma isteğinin, izler-kitlenin katılımcı kültür ile birlikte yeni medyada geçişken kamusal ve özel alanlar oluşturmasını açıklayan nedenlerden bir tanesi olarak düşünülebilir.

Dijital Cihazlar ve Teknoloji ile Yaygınlaşan Katılım

Çevrimiçi tabanın içeriklerin dağıtımı ve yayılımını kolaylaştırdığına değinmiştik. Ancak bu durum yine de yeni medya ortamlarının gündelik yaşamı her alanına gömülü olmasını teknolojik yönden tek başına açıklamaz.  İnternet ve getirdiği imkânlardan hayatın her alanında duraksamadan faydalanabilmek için bu imkânların gündelik hayatın her bölümüne taşınabilir olması gerekmektedir. Croteau’ya göre, dijital cihazların ve yazılımların ucuzlaması, kullanımlarının kolaylaşması ve toplum içinde yaygınlaşması izler-kitleyi katılımcı kültüre dâhil olmaya teşvik etmektedir (341). Günümüzde, dijital cihazların ucuzluk, yaygınlık ve kullanım kolaylıklarından ötürü her alanda erişilebilir olması izleyici/kullanıcı kitleyi de katılımcı kültürün içine daha hızlı bir şekilde adapte etmektedir. Örneğin günümüzde akıllı telefon, notebook ya da tablet gibi dijital cihazlar taşınabilirlik ve kullanılabilirlik yönünden bilgisayarlardan daha avantajlı bir konumdayken, bilgisayarın sağladığı teknolojik altyapıyı da çok büyük ölçüde kullanıcıya sağlayabilmektedir. Bu durumda, katılımın mekânsal ve zamansal olarak sınırsızlaştığını söylemek mümkündür. Örneğin, film, oyun ya da bir haber kamusal bir alanda da özel bir alanda da ulaşılabilir ve üretilebilir öğelere dönüşmüştür. Bu durum artık kamusal alanın veya özel alanın üretim ve tüketim sınırları içerisinde hangi noktada başlayıp hangi noktada bitirdiğini belirsiz hale getirmiştir. Bu noktalardaki belirsizliğin bir sonucu olarak salt olarak kimin üretici, kimin tüketici olduğunu da tanımlamak zordur. Bunun yerine yeni medya ile beraber üre-tüketici (prosumer), üreten-kullanıcı (produser) ve eş yaratıcı (co-creator) gibi kavramlar kullanılmaktadır (van Dijck, 42). Gündelik hayatta oldukça sıradan görünen manzaralar dahi dijital cihazların yaygınlaşması sayesinde bu sıfatlara sahip bireylerle doludur. Örneğin, Hakan Bıçakçı’nın “Hikayede Büyük Boşluklar Var”  isimli kitabındaki  “Metrobüste Candy Crush” isimli öyküsünü ele alalım. Metrobüste Candy Crush isimli oyunu ya da dijital cihazı sayesinde bir başka oyunu oynayan bir kişi, birçoğumuza tanıdık hatta sıradan gelebilecek bir tabloya dönüşmüştür. Ancak, o kişi üre-tüketici, üreten kullanıcı veya eş yaratıcı olabileceği gibi aynı anda kamusal ve özel hayatın sınırların içerisinde bulunabilir.

8 Şubat 2014

 

Ömrümün en güzel yılları metrobüste Candy Crush oynayarak geçti. Perpa durağında hiç inmedim. Beylikdüzü durağında hep indim. Aklımda sen, karşımda rengârenk şekerler, kulaklıkta Ahmet Kaya. Hepsi birbirine karışmış. Başım belada. Benim dışımda herkes yolcu. Ellerinde o acayip gazeteler. Yüzlerinde o tuhaf ifadeler. Birbirlerine yer verenler. Birbirlerine yer vermeyenler. Birbirlerinin yerine geçenler. Hepsi ilerliyor, ben aralarında duruyorum sanki. Korkuluk gibi. Sen nasıl gidip geliyorsun işe? Facebook’a bakılırsa bisikletle. -Hakan Bıçakçı                                                                                  

 

Kesintisiz Çalışma Hayatı, Kesintisiz Özel Hayat

Katılımcı kültür yalnızca izleyici modelinin bağımsız bir medya içerik üretimi yapmasını sağlamaz.  Katılımcı kültür ayrıca medya tüketicilerine geleneksel medya içerisinde kullandıkları ancak etkileşim kuramadıkları kar amaçlı medya teknolojilerinin içinde bulunabilme imkânı verir. Bu durum medya şirketlerine kar sağlarken üretimi maliyetini ise tüketiciye yaptırarak bedelsiz hale getirir. Bu nedenle günümüzde medya tüketicileri kitle iletişim endüstrisinin sattığı mallar olarak değerlendirilebilir ve bu sisteminde uyku saatleri dışındaki tüm zamanların iş saati haline geldiği savunulabilir (Smythe, 6). Bu görüşe paralel olarak, örneğin yine oyun örneğini ele alalım, bireylerin genellikle boş zamanlarını keyifli şekilde değerlendirmek için başvurdukları oyun alanı, çevrimiçi oyunlarla birlikte ciddi bir eş-yaratıcı, üre-tüketici ve üreten kullanıcı barındıran bir alana dönüşmüştür. Oyuncular zamansal ve maddi yatırımlar yapabilirler bunun karşılığında oyun değer kazandığı gibi karakterler de değer kazanır ve üretilmiş ve belli bir maddi değere sahip alınıp satılabilir ürünlere dönüşürler. Yani yine kişinin özel yaşamına ait olan zamanı ayırdığı bir mecrada aynı zamanda maddi bir üretim yapması, bir ticari meta oluşturması durumuyla karşılaşırız. Ayrıca, dijital ortamda içerik oluştururken verilen emeğin, medya sahipleri için maliyet olarak bedelsiz ya da çok düşük bedelli olmasından dolayı katılımcı kültür medya sahipleri tarafından da teşvik edilmektedir.  Fuchs’a göre Facebook, Twitter gibi sosyal ağlara girişlerin ücretsiz olması da bu kuruluşları kar paylarını katılımcı kültüre paralel olarak artırmak istemelerinden kaynaklanmaktadır (89). Katılımcı kültüre teşvikin yalnızca yeni medya ile özdeşleşen alanlarla sınırlı kaldığını söyleyemeyiz. Günümüzde geleneksel medya araçları da sosyal medya ile bütünleşerek katılımcı kültürden faydalanmak istemektedir. Bu duruma, ülkemizde birçok ana haber bülteninde oluşturulan vatandaş Whatsapp ihbar hatları salık verilebilir. İzleyicileri haber ulaştırmaya teşvik eden bu uygulama aslında haber kuruluşları için de ücretsiz muhabir hizmeti sağlamaktadır. Bu nedenle, herhangi bir vatandaş evinde özel hayatının içinde bir haberi izlerken aynı zamanda o haberin mutfağında görev almış bir çalışan olabilir. Katılımcı kültür ile birlikte çalışma saatleri günün her bölümünde olabileceği gibi özel hayata ayrılan vakit için de bir sınırlama yapılamaz. Örneğin, bir şirketin çalışanı mesai saatinde Facebook hesabına girebilir ve özel hayatındaki kişiler ile temas kurabilir.

Sonuç

Katılımcı kültür ile deneyimlenen özel yaşam ve kamusal yaşam iki farklı ancak birbirleriyle iç içe ve birbirlerini tamamlayan pratikler olarak karşımıza çıkar. Katılımcı kültür izleyicinin geleneksel medya içerisindeki pasif konumunu değiştirmiş ve izler-kitleye aynı zamanda içerik üretme ve üretilen içerikle etkileşim kurabilme imkânı vermiştir. Yazımda, yeni medya bileşenlerinin gündelik hayatın her alanına dâhil olmasıyla izler-kitle için özel alan ve kamusal alanın sınırlarının geçişken bir hale gelmesi konusunu ele aldım. Özellikle katılımcı kültürün artırdığı interaktif temas olanakları ile birlikte izleyici/kullanıcı/tüketici konumundaki bireyler aynı zamanda üretici konumuna sahip olmuş ve bu durum toplumda özel yaşam ve kamusal yaşamın sınırlarının muallâklaşmasına yol açmıştır. Bu yeni düzende, artık çalışma zamanına ya da özel hayata ayıracak vakitleri kesin olarak saptamak mümkün değildir. Çünkü izleyici tüketim yaparken aynı zamanda üretim de yapabilir. Katılımcı kültürün özel ve kamusal alanların sınırlarını karşılaştırmasında şüphesiz, hayran ve şöhret kültürü ile bağı, dijital cihaz teknolojisinin yaygınlaşması ve medya sahipleri tarafından üretim maliyetlerini düşürmesi sebebiyle katılımcı kültürün teşvik edilmesi önemli paya sahiptir. Fakat katılımcı kültürün yeni bir üretim-tüketim ilişkisi ortaya çıkarması bazı tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Kamusal ve özel yaşam sınırlarının görünmez olduğu bu sistem bireyleri kapitalist ve rekabetçi ortamda her daim çalışmaya ittiği ve dijital ortamda verilen emeğin maddi karşılığını bireylere sınırlı ya da hiç vermediği yönlerinden eleştirilebilir.

Gündelik hayatın her noktasında karşımıza çıktığı için katılımcı kültür, yeni medya sisteminin getirdiği kabul edilmiş kurallardan bir tanesi olarak yorumlanabilir. Özel yaşam ve kamusal yaşama dair alışılagelmiş sınırların kaybolmaya başladığı bu sistemde aktif izleyicinin medya üzerindeki rolü gittikçe artacaktır. Bu durum izler-kitlenin yaptığı üretim ve tüketim pratiklerindeki var olan sorumluluğunu daha da pekiştirecektir. Çünkü katılımcı kültüre bağlı olarak yapılan üretim ve tüketim, bireyin ve toplumun özel ve kamusal alanda yaşayış pratiklerini doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle, katılımcı kültürün özel ve kamusal yaşantımıza yönelik olumlu ve olumsuz getirilerini çok iyi analiz ederek kişisel kullanım pratiklerimizi geliştirebilmemiz önemlidir. Sağlıklı bir analizin neticesinde oluşacak bilinç ile toplumsal faydayı da gözeterek, özel ve kamusal hayatımızın sınırlarını kendimize göre en avantajlı şekilde düzenleyebiliriz.

Kaynakça

Bıçakcı, Hakan. Hikayede büyük boşluklar var. İstanbul: İletişim Yayınları, 2015. Print.

Castells, M. Communication Power. New York: Oxford University.2009

Croteau, D. The Growth of Self-Produced Media Content and the Challenge to Media Studies. Critical   Studies in Media Communication, 23:4.2006

Fuchs, C. Social Media A Critical Introduction. London: Sage. 2014.

Jenkins, H. Convergence Culture: Where Old and New Media Collide. New York: New York  University. 2006.

Jenkins, H. Digital Renaissance. Convergence? I Diverge. Technology Review. 2001.

Jenkins, Henry.Textual poachers: television fans and participatory culture. New York: Routledge, 2013.

Manovich, Lev.The language of new media. Cambridge: MIT Press, 2001. Print.

Marshall, P. David.Celebrity and power: fame in contemporary culture. Minneapolis, MN: U of Minnesota Press, 1997. Print.

Smythe, D. Communications: Blindspot of Western Marxism. Canadian Journal of Political and Social Theory, 1(3), 1-27. 1977

van Dijck, J. Users like you? Theorizing agency in user-generated content. Media Culture & Society,   31:1, 41-58.2009

 

 

 


Dr. Özlem Savaş’ın SALT Ulus’ta Çevrimiçi Aynalar konuşmasından…

Ocak 10, 2017

Yazan: Başak Özen, Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Y.Lisans

Özlem Savaş, SALT Ulus’ta geçtiğimiz cumartesi günü Çevrimiçi Aynalar başlıklı bir konuşma gerçekleştirdi.

Savaş, SALT Ulus’taki “Zeyno Pekünlü” sergisi paralelinde yaptığı, gündelik yaşamın politikliği bağlamında internet teknolojileri ve özel alan ilişkisine odaklandığı konuşmasında, Tübitak destekli araştırma projesinden elde ettiği bulgulardan örneklerle, sosyal medyanın bireyin benlik inşasındaki rolüne değindi. Ayrıca sosyal medyada oluşturulan kamusal alana ilişkin bir tartışma açtı.

Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım Bölümü’nde öğretim üyesi olan; dijital kültür, sosyal medya, medya antropolojisi alanları ile ilgilenen Özlem Savaş, 2015 Ekim ayında başlayan ve halen devam eden Tübitak destekli bir araştırma projesi yürütüyor. Proje, bireylerin benlik pratikleri üzerinde Facebook’un rolünü anlamayı amaç ediniyor. Projede etnografik araştırma yöntemi kullanılıyor. Araştırmanın bulguları, Facebook kullanıcısı katılımcılarla derinlemesine görüşmeler sonucu elde ediliyor. Araştırmada, katılımcıların Facebook üzerinde yaptıkları gündelik yaşama dair çeşitli paylaşımlar inceleniyor.

SALT Ulus’ta gerçekleşen konuşmasında Savaş, “Aslında Facebook’un diğerleri ile olan ilişkimizdeki rolünden ziyade kendimizle olan ilişkimizdeki rolünü merak diyorum” diyor ve ekliyor “Kendimizle olan ilişki derken elbette diğerlerinin gözünden ve fikirlerinden azade bir oluş biçiminden bahsetmiyorum, böyle bir şey internetten önce de yoktu. Şunu kastediyorum: Facebook’da paylaştığımız, ürettiğimiz, karşılaştığımız, takip ettiğimiz ya da maruz kaldığımız içeriğin kendi benliklerimizi ve yaşamımızı yaratmada; yeniden yaratmada, müzakere etmede, dönüştürmede, değerlendirmedeki rollerini açıklamaya çalışıyorum.”

Neden çevrimiçi aynalar?

Konuşmanın isminin çevrimiçi aynalar olması ile ilgili ise Savaş, birçok katılımcının, Facebook’u kendilerine tuttukları bir ayna olarak gördüklerini söyledi. Nitekim kendi araştırmasında da Savaş, katılımcıların Facebook paylaşımları ile benlikleri arasındaki dinamik ilişkiye odaklanıyor.

Savaş, konuşmasında, görüşme sağladığı bazı katılımcıların Facebook’u kendilerine bir yaşam albümü oluşturmak, kendilerini olmak istedikleri kişi gibi göstererek benliklerini dönüştürmeye yönelik motivasyon sağlamak gibi amaçlarla kullandıklarını, araştırmasından örneklerle açıkladı. Bu durumun sosyal medya pratiklerimizi düşünmede bize yardımcı olacak “benlik teknolojileri” kavramına işaret ettiğini belirtti.  (Foucault’nun ortaya koyduğu benlik teknolojileri kavramı, bireylerin bedenlerini, düşüncelerini, varoluş ve davranış biçimlerini düzenlemelerini, yaşamlarını kendi benimsedikleri değerler doğrultusunda dönüştürmelerini sağlayan bir dizi pratiği ifade ediyor.) Savaş, Foucault’nun bu pratiklerin bireylerin içinde yaşadıkları toplum tarafından dayatılan pratikler olduğuna işaret ettiğini dolayısıyla iktidar ilişkilerinden bağımsız pratikler olmadığını vurguladı: Tam tersi, tüm bunlarla birlikte düşünmemiz gereken pratikler.

İnternet öncesi benlik pratikleri: Günlükler, fotoğraf albümleri

Savaş, sosyal medyada fotoğraf, durum güncellemesi paylaşmak gibi benlik pratiklerinin birdenbire ortaya çıkmadığını, bunların interneti önceleyen başka pratiklerin devamı olduğunu ifade etti. Günlük tutmak ve fotoğraf albümü oluşturmanın aklına gelen ilk örneklerden olduğunu söyleyen Savaş, bahsedilen bu iki dönem arasında çok önemli bir fark olduğuna dikkat çekti: Bütün bu Facebook’daki benlik pratikleri özel alan ve kamusal alan ayrımının daha net olduğu dönemlerde özel yaşama atfedilen pratikler. Yani günlüklerimizi kimseye okutmadık, fotoğraf albümlerimizi sınırlı sayıda insana gösterdik fakat şu anda özel yaşam deneyimlerimizi ve duygularımızı aslında kamusal alana açıyoruz.

Genellikle ileriki yaşlardaki katılımcıların özel yaşamın paylaşılması konusunda daha rahatsız olduklarını belirten Savaş, bu durumu bir katılımcının kendi Facebook profiline ilişkin yaptığı “misafir odası” benzetmesi ile açıkladı.

Gruplar aracılığı ile yaratılan kamusal alan

Özlem Savaş, projesinde Facebook’daki çeşitli grupları da inceliyor. “Gördüğüm şey şu, her toplumsal grup kendi alanını oluşturuyor internette. Dolayısıyla içeriye alınma ya da dışarıda bırakılma süreçleri çevrimdışı hayatta olduğu gibi internet üzerinde de işliyor.”

Savaş konuşmasının son kısmında sosyal medyada gerçek fiziksel mekanlar gibi işleyen mekanlar olduğuna değindi. Özellikle gruplar aracılığı ile oluşturulan, fiziksel temas olmasa da bireyleri biraraya getirme özelliğine sahip alanların varlığından söz etti. Bir diğer yandan, sosyal medyada paylaşılan hangi içeriği göreceğimizin algoritmalar tarafından belirlendiğine işaret eden Savaş, sosyal medyadaki kamusal alanın fiziksel bir mekanda biraraya gelme halinden farklı olduğunu belirtti.

Sonuç olarak Savaş, çevrimdışı fiziksel mekan ile sanal uzam/siber uzam denilen çevrimiçi mekanı nasıl karşılaştırabileceğimiz ve bunun kamusal alana katılım bağlamında nasıl ele alınabileceği hakkında net bir şey söylemenin mümkün olmadığını, konunun her yönüyle ele alınması ve gidişata bakılması gerektiğini ekledi.

Referanslar:

Facebook Hikayeleri grubu (Savaş’ın yürüttüğü Araştırma projesine ilişkin paylaşımların yer aldığı, Facebook üzerinden ulaşılabilen, herkese açık grup.) https://www.facebook.com/groups/1710906529140105/?fref=ts

Işık. S. “Faucault’ta Kendilik Etiği ve Sanat Yapıtı Olarak Yaşam”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 17 (2014): 101-16.

 

 

 


Yeni Medya, Yeni Araştırmalar

Ocak 9, 2017

Yazan: Alper Yılmaz[1]

Kitap Değerlendirmesi: Yeni Medya Çalışmalarında Araştırma Yöntem ve Teknikleri

Derleyen: Mutlu Binark, İstanbul, 2014, Ayrıntı Yayınları, 207 sayfa

 

Mutlu Binark, 1999 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “İletişim Bilimleri” alanında doktora derecesini, 2003 yılında UAK’dan yine aynı alanda doçent unvanını almıştır. Halen Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir. Çalışma alanlarını iletişim sosyolojisi, eleştirel medya okuryazarlığı ve yeni iletişim teknolojileri/yeni medya oluşturmaktadır. Halen yeni medyada nefret söylemi, yeni medyada etik ilkeler ile yeni medya okuryazarlığı üzerine çalışmalarına devam etmektedir. www.yenimedya.wordpress.com ve www.dijitaloyunkulturu.wordpress.com bloglarının yazarıdır.

Binark’ın derlediği Yeni Medya Çalışmalarında Araştırma Yöntem ve Teknikleri başlıklı kitap ise yeni medya ortamları araştırmalarında kullanılan yöntem ve teknikleri bir araya getirmektedir. Kitap söz konusu alanda daha önceden yapılan kuramsal incelemeler ve saha araştırmalarını irdelenerek hazırlanmıştır. Kolektif bir çalışmanın ürünü olan bu esere katkıda bulunanlar arasında Mutlu Binark’ın yanı sıra Ezgi Mert, Günseli Bayraktutan, İslam Halaiqa, Mutlu Binark, Selda Tunç, Tuğrul Çomu ve Zeynep Büker Alyanak gibi bilim insanları bulunmaktadır.

Yeni Medya Çalışmalarında Araştırma Yöntem Ve Teknikleri kitabı Günseli Bayraktutan’ın kaleme aldığı “Tavır, Merak, Araç: Doğru Yol Boyunca Yürümek” başlıklı sunuş ve Mutlu Binark’ın kaleme aldığı “Giriş” yazılarının haricinde Tuğrul Çomu ile İslam Halaiqa’nın kaleme aldığı “Web İçeriklerinin Metin Temelli Çözümlenmesi” başlıklı birinci bölüm, Ezgi Mert’in kaleme aldığı “Anket, Çevrimiçi Anket Tekniği ve Çevrimiçi’nde Anket Uygulaması” başlıklı ikinci bölüm, Zeynep Büker Alyanak’ın kaleme aldığı “Etnografi ve Çevrimiçi Etnografi” başlıklı üçüncü bölüm ve Selda Tunç’un kaleme aldığı “Yeni Medya Ortamlarında Araştırma Etiği ve Özdüşünümsellik” başlıklı dördüncü bölümden oluşmaktadır. Kitaba genel olarak bakıldığında söz konusu bölümlerin geleneksel araştırma yöntem ve tekniklerinin yeni medyaya uyarlanması sonucu ortaya çıkan çalışmalar olduğu görülmektedir.

“Sunuş” bölümünde Günseli Bayraktutan araştırma açısından yöntemin önemli bir tartışma alanı olduğunu söylemektedir. İyi ve nitelikli bilimsel çalışmaların bilim insanlarının ve araştırmacıların gerçek dertlerinden kaynaklandığını belirtmektedir. Bu durum hem araştırmacının hem de çalışmanın güçlenmesini sağlamaktadır. Bayraktutan, bu kitabın da gerçek dertlerden yola çıkmış araştırmacılar tarafından alandaki önemli bir boşluğu doldurmak için hazırlandığını vurgulamaktadır.

Giriş bölümünde Mutlu Binark, geleneksel medyadan (kitap, televizyon ve radyo) farklı olarak sayısal ve özellikle de etkileşimsel medyaya değinmekte; internet ağlarını ve sosyal iletişim medyasını nitelemek üzere “Yeni medya” terimini kullanmaktadır. Binark, yeni medya alanında akademik çalışmalar yapan farklı bilim insanlarının yeni medya terimini nasıl açıkladıklarına da değinmektedir. Buna göre Lievrouw ve Livingson için  yeni medya, bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak geliştirilen iletişim pratiklerini ve bu cihazlarla pratikler etrafında şekillenen sosyal düzenleme veya örgütlenme biçimlerini kapsamaktadır. Kitle iletişim araçlarının, geleneksel iletişim araçlarından yeni iletişim araçlarına doğru gelişen tarihsel süreci içinde biçim ve içerik yönünden birçok yenilik gerçekleşmiştir. Yeni medya dijitallik, etkileşim, kullanıcıların içerik üretimi ve paylaşım gibi özellikleri ile geleneksel medyadan farklılık göstermektedir. Yeni medyanın multimedya ve etkileşim özellikleri sayesinde mesajın iletildiği hedef kitle içeriği yeniden üretmekte ve döngüsel bir iletişim modeli oluşturmaktadır.

Binark, internetin geleneksel medya metinlerindeki başlangıç ve sonu ortadan kaldırdığını, bu nedenle çevrimiçi olarak yapılacak araştırmaların başlangıç ve son noktalarının araştırmacı tarafından sınırlanması gerektiğini belirtmektedir. Günümüzde internet ve web 2.0 gibi çeşitli yeni medya ortamlarının insanların günlük yaşamlarının bir parçası olması nedeniyle ulusal ve küresel bağlamda iletişim, enformasyon, etkileşim pratikleri hızla gelişmektedir. Bu durum sahada çalışan araştırmacıları çevrimiçi araştırmalar yapmaya yöneltmiştir. Binark, internet çalışmalarında başvurulan araştırma yöntemlerinin temelde altı kategoriye ayrıldığını belirtmektedir. Bunlar; çevrimdışı ya da çevrimiçi anket uygulamaları, web kullanım bilgisi gibi bilgileri ölçen laboratuvar deneyleri, siyasal enformasyon kaynaklarının veya meta-enformasyon olarak arama motoru içeriklerinin çözümlenmesine yardımcı olan niceliksel yöntemler, çevrimiçi ya da çevrimdışı derinlemesine görüşmeler, dijital etnografi olarak adlandırılan katılımlı gözlem ile söylem analizi ve tarihsel ve estetik eleştiri gibi niteliksel araştırma yöntemleridir.

Kitap dört ana bölümden oluşmaktadır. Tuğrul Çomu ve İslam Halaiqa’nın kaleme aldığı “Web İçeriklerinin Metin Temelli Çözümlenmesi” başlıklı birinci bölüm, “Web 1.0’dan web 2.0’a ‘ağ mimarisi’”, “İçerik çözümlemesi”, ”Söylem çözümlemesi”, ”Netnografi” ve ”Araştırmalarda bilgisayar yazılımlarından yararlanma”  alt başlıklarından oluşmaktadır. Yazarlara göre insanların yaşamlarının ve iletişim biçimlerinin değiştirmesinde 20. yüzyılda ortaya çıkan internetin rolü büyüktür. İnternet, bireylerin dijital dünyada var olmalarının yanı sıra metin, fotoğraf, ses ve video gibi multimedya içeriklere ulaşmalarını da sağlamaktadır. İnternet ve arayüzey olarak adlandırılan sosyal mecraların analizinde iki tür yaklaşım üzerinde durulmaktadır. Bunlardan birincisi kullanıcı temelli yaklaşımdır. Bu yaklaşımda kullanıcıların internet kullanım alışkanlıkları, süreleri, yöntemleri ve internet hakkındaki görüşleri araştırılır. İkinci yaklaşım içerik temelli yaklaşımdır. Bu yaklaşımda internet kullanıcıları arasında kullanılan metin ve üretilen içerik analiz edilmektedir. Web 1.0’la ortaya çıkan internete katılım, paylaşım ve etkileşim gibi özelliklerin eklenmesiyle web 2.0 ortaya çıkmış, daha büyük gelişmelerle birlikte ise web 3.0 ve hatta web 4.0’e doğru yol alınmaktadır. Bu gelişimle birlikte arayüzeyler ve dolayısıyla yeni medya da değişmektedir. Yeni medya üzerine yapılacak araştırmalarda, araştırmanın konusunun, kapsamının, yönteminin, araştırma nesnesinin ve bu doğrultuda kullanılacak tekniklerin çok iyi bir biçimde belirlenmesi gerekmektedir.

İnternet çalışmalarında içeriklerin çözümlenmesinde, içerik çözümlemesi ve söylem çözümlemesi olmak üzere iki farklı tekniğe başvurulmaktadır. İçerik çözümlemesi iletişim içeriği olarak medya metinlerini kantitatif, sistematik ve nesnel bir biçimde araştırma ve analiz etme tekniğidir. İçerik çözümlemesi, açık içerik ve örtük içerik üzerine yapılmaktadır. Niceliksel içerik çözümlemesi açık içeriği çözümlerken, niteliksel içerik çözümlemesi örtük içeriğin çözümlenmesinde kullanılmaktadır. Söylem çözümlemesi ise yazılı, görsel veya hareketli görüntü gibi farklı metin türlerinin içinde yer alan söylemin niteliksel olarak ve kuramsal biçimlerle çözümlenmesini ifade etmektedir. Söylem çözümlemesi makro ve mikro olmak üzere iki yapı üzerinden gerçekleştirilmektedir. Makro yapılar ise tematik ve şematik olmak üzere iki boyutta ele alınmaktadır. Tematik analiz tematik yapı ve içeriğin anlamıyla ilgili bilgileri ortaya koymaktadır. Şematik analiz ise durum, yorumlar, arka plan bilgisi, bağlamsal bilgi, tarih, sonuç ve haber kaynakları ile ilgilenmektedir. Mikro yapılar kapsamında cümle ve kelimeler incelenmektedir. Teun A. Van Dijk söylem çözümlemesinin hatlarını aşağıdaki şekilde çizmiştir.

  1. a) Söylemin bağlamlarını incelemek,
  2. b) Hangi grupların, iktidar ilişkilerinin ve ihtilaflarının bulunduğunu çözümlemek,
  3. c) Önvarsayımları ve ima edilenleri açığa çıkartmak,
  4. d) Kutuplaştırılmış grup kanaatlerini vurgulayan tüm biçimsel yapıyı incelemek.

Yeni medya araştırmalarında kullanılan bir diğer teknik netnografidir. Netnografi, internet veya teknolojik ağ etnografisidir; teknoloji aracılığıyla çağdaş sosyal dünyanın karmaşıklığına uyarlanmış etnografidir. Netnografik araştırmanın uygulanabileceği çevrimiçi ortamlar temel olarak beş başlık altında toplanmıştır. Bunlar, haber grupları, web sayfaları, e-posta listeleri, çok oyunculu zindanlar ve arama motorlarıdır. Netnografik araştırmalarda, araştırma verileri incelenen çevrimiçi topluluğa ait tüm metin, görüntü, ses ve video içeriği, araştırmacının kendi gözlem ve deneyimleri ile yapılan çevrimiçi görüşmelerin kayıtlarından oluşmaktadır. Nitel bir araştırma tekniği olarak ortaya çıkan netnografik araştırmada, incelenen alandaki genel eğilimlerin, ortak konu ve yaklaşımların neler olduğu saptanabilmekte, ancak bu saptamalar genellenememektedir. Çevrimiçi araştırma çalışmalarında çözümleme şablonunun oluşturulmasında, incelenecek ağ yapısının, arayüzey özelliklerinin ve ağın nasıl kullanılacağının belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.

Kitabın Ezgi Mert tarafından hazırlanan “Anket, Çevrimiçi Anket Tekniği ve Çevrimiçi’nde Anket Uygulaması” başlıklı ikinci bölümü “Anketin kısa tarihçesi”, ”Çevrimiçi anket ve uygulanması” ve ”Genel değerlendirme” alt başlıklarından oluşmaktadır. Anket tekniği, tarama yönteminin kapsadığı bir alan çalışması tekniğidir. Tarama araştırmasının mantığını, aynı soruyu yanıtlayan çok sayıda yanıtlayıcıyı içeren örnek grupların seçilmesini takiben birçok değişkenin ve birden fazla hipotezin ölçülmesi ve geçmiş deneyimler, davranışlar veya karakteristikler hakkında zamansal sıra ile bağıntılı olarak çıkarsama yapılması oluşturmaktadır.

Yeni medya çalışmaları kapsamında internet üzerinden gerçekleştirilen anket uygulamaları çevrimiçi anket tekniği olarak adlandırılmaktadır. Çevrimiçi anketin oluşturulması ve dağıtılmasında kullanılabilecek web siteleri bulunmaktadır. İnternet üzerinden gerçekleştirilen çevrimiçi anketler esnek tasarımlı, hızlı ve maliyetsizdir. Çevrimiçi anketlerin kapsam sorunu, gizlilik ve doğrulama sorunu ve tasarım sorunları gibi bazı dezavantajları da bulunmaktadır.

Mert çalışmasında çevrimiçi anket tekniğini kullanan akademik çalışmaları incelemiştir. Bu çalışmalardan ilki Ufuk Eriş’in 2009 yılında yazdığı niteliksel bir çalışma olan Türkiye’de Kırıcı (Hacker) Kültürü başlıklı doktora tezidir. Eriş, Anadolu Üniversitesi’nin internet sunucusunda sağlanan yer ile bir çevrimiçi anket hazırlamıştır. Kırıcıların yani hackerların buluştukları internet forumlarındaki anket bölümüne kendi anketinin internet adres bağlantısını yüklemiştir. Anket bir yıl süreyle yayında kalmış ve 258 kişi katılmıştır. Çalışmanın evrenini Türkiye’deki tüm kırıcılar (hackerlar) oluştururken, anketi cevaplayan 258 kişi amaca yönelik örneklemi oluşturmuştur.

Mert’in çalışmasında incelediği bir diğer çalışma Mehmet Emin Babacan’ın 2012 yılında yazdığı niceliksel bir çalışma olan Sosyal Paylaşım Alanlarında Sosyal Sermaye başlıklı doktora tezidir. Babacan çalışmasında anketi geniş bir evrenin betimleyicisi olarak ele almıştır. Örneklemin temsil ediciliği önemsenmiştir. Çalışma sosyal medya kullanımının sosyal sermayeye katkısını Türkiye’de bilgisayar ve internet teknolojilerini en çok kullanan yaş grubu olarak üniversite gençliği üzerinden ölçmekle sınırlıdır. Bu sebeple araştırmanın evrenini Türkiye’deki öğrenciler oluşturmakla beraber örneklemini ise üniversitelerde örgün öğretimde bulunan lisans öğrencileri oluşturmuştur. Hazırlanan anket formu Türkiye’deki bütün üniversite öğrencilerine sosyal medya üzerinden dağıtılmış, öğrencilerin geri dönüş yapmaları beklenmiştir. 1254 öğrencinin geri dönüşüyle anketten elde edilen veriler, örneklemi temsil edecek şekilde düzenlenmiş ve homojen bir veri sağlanmıştır.

Geleneksel anket yönteminde, anketlerden elde edilen verilerin anlamlı bilgiler haline gelebilmesi için işlenmesi gerekmektedir. Bu işlem de bilgisayarların işlem gücünün ve yazılımlarının kullanılmasıyla gerçekleştirilmektedir. Veriler bilgisayar ortamında kodlanmaktadır. Veri kodlama adı verilen işlem ham verilerin bilgisayar tarafından okunabilir bir biçime sokularak sistematik şekilde yeniden düzenlenmesi olarak tanımlanmaktadır. Çevrimiçi anket tekniğinde ise veriler anketin doldurulma aşamasında internet üzerinden kodlandığı için araştırmacı hazır veri kodlarını istatistik analizleri yapacağı bilgisayara internetten indirerek kaydetmektedir. Çevrimiçi anket tekniğiyle hazır bir şekilde kodlanmış veriler daha sonra istatistik programında gerekli analizlerin yapılması için kullanılmaktadır. Analizler sonucunda araştırmanın başlangıcında öne sürülmüş hipotezler doğrulanmakta ya da reddedilmektedir.

Zeynep Büker Alyanak tarafından hazırlanan “Etnografi ve Çevrimiçi Etnografi” başlıklı üçüncü bölüm ise ”Etnografi ve etnografik araştırma”, “İletişim çalışmalarında etnografik araştırmalar”, “Çevrimiçi etnografi”, “Gözlem teknikleri: katılımlı gözlem ve pusuculuk”, “Çevrimiçi etnografi çalışmalarının değerlendirilmesi”, ”Araştırılan öznelerin araştırmaya ilişkin tutumları”, “Farklı araştırma tekniklerinin bir arada kullanılması” ve “Çevrimiçi etnografik araştırmalarda teknikler ve ortamlar” alt başlıklarından oluşmaktadır. Çalışmada ilk olarak etnografi kavramı ele alınmıştır. Etnografi, temel olarak bir kültürün tanımlanmasını ve başka bir yaşam tarzını anlama çabasını ifade etmektedir. Etnografik çalışmalar insan ve insan topluluklarını dinlemeyi ve gözlemeyi içermektedir. Çalışma süresince gözlenen alana dair bilgiler kayıt altına alınmaktadır. Geçmişte alan notlarını sadece yazılı belgeler oluştururken teknolojinin gelişmesiyle fotoğraflar, ses kayıtları ve videolar da alan notlarına dahil olmuştur. Bu durum etnografik çalışmaları niteliksel olarak zenginleştirmiştir.

Yeni medya araştırmalarında niteliksel bir araştırma yöntemi olan etnografi, kullanıcıların kitle iletişim araçlarını ne şekilde kullandıklarını araştırmak için kullanılabilmektedir.

Alyanak çalışmasında etnografi yöntemini kullanan akademik çalışmaları incelenmiştir. Bu çalışmalardan ilki Burçe Çelik’in Kürt gençlerin cep telefonu kullanımı ile ilgili olarak 2011 yılında gerçekleştirdiği Teknoloji ile Kimlik Mücadelesi: Kürt Gençleri ve Cep Telefonu adlı çalışmasıdır. Araştırma, ticari bir ürün ve iletişim teknolojisi olarak cep telefonunun Kürtçenin eğitim ve bilişim dili olduğunu gösteren bir olgu haline nasıl geldiğini ele almakta ve bu durumun etnik politikalarda nasıl karşılık bulabileceği sorusundan hareket etmektedir. Araştırmacı güvene, özdüşünümselliğe ve etiğe dayanan ilkelerle açık uçlu sorular sormak suretiyle teknoloji kullanımı aracılığıyla farklı kültürlerin deneyimlenmesi gibi yerel ve özgül bir konunun araştırılmasının bir örneğini sunmuştur.

Alyanak makalesinde aynı zamanda 2007-2008 tarihleri arasında Mutlu Binark ve Günseli Bayraktutan Sütçü tarafından gerçekleştirilen Dijital Oyun Kültürü ve Türkiye’de Gençliğin İnternet Kafe Kullanım Pratikleri: Çevrim İçi ve Çevrim Dışı Kimlik Egzersizleri, Hareketsiz Toplumsallaşma ve Sanal Kariyer Yapma-Ankara’da Etnografik Alan Araştırması başlıklı çalışmayı da incelemektedir. Bu araştırma projesi, dijital oyun kültürüne ve dijital oyun oynama edimine ilişkin Türkiye’de gerçekleştirilen ilk etnografik çalışmadır. Araştırma, “internet kafe kullanım pratikleri” ve “yerli dijital oyun üretim süreci” olmak üzere iki ayrı bölüm olarak ele alınmıştır. Araştırma, kültürel çalışmalar kuramını temel almış ve kültür endüstrisi kavramsallaştırmalarını da içermiştir. Araştırmacılar araştırmada kullanılan nitel ve nicel metin çözümleme teknikleri ve derinlemesine görüşmelerin yanı sıra çalıştaylar, paneller, toplantılar, odak grup görüşmeleri, anket tekniklerle elde edilen bilgilerin birbirileriyle tutarlı olduğunu belirtmişlerdir. Araştırmanın sonuç bölümünde genç kuşakların dijital oyun kültürüne dair farkındalık eksikliği olduğuna ve eleştirel medya okuryazarlığı bakış açısına sahip olmadıklarına dikkat çekilmiştir. Araştırma sonucunda ortaya konulan en temel önerinin eleştirel medya okuryazarlığının geliştirilmesinin gerekliliği olduğu söylenmiştir.

Alyanak’ın çalışmasında incelediği bir başka çalışma Mimi Ito ve ekip arkadaşlarının John D. And Catherine T. M. MacArthur Vakfı’ndan aldıkları destekle 2005-2008 yılları içerisinde ABD’de gerçekleştirdiği Amerikalı gençlerin internet ve yeni medyayı kullanma biçimlerini ele alan araştırmadır. Ito ve arkadaşları yeni medyanın gençlerin sosyal yaşamlarındaki rolünü kavramayı hedeflemişlerdir. Araştırmanın iki temel sorusu yeni medyanın gençlerin yaşam pratiklerine ve gündemlerine nasıl dahil olduğu ve bu pratiklerin çeşitli dinamikleri nasıl etki altına aldığıdır. Araştırmacılar etnografik yöntemi içeren niteliksel bir araştırma yürütmüşlerdir. Araştırma kapsamında anketler, görüşmeler, günlükler, gözlemler, içerik analizi vb. yöntem ve teknikler kullanılmıştır.

Kitabın Selda Tunç tarafından hazırlanan “Yeni Medya Ortamlarında Araştırma Etiği ve Özdüşümsellik” başlıklı son bölümü ise ”Araştırmacı ve özdüşünümsellik meselesi”, ”Araştırmacının iktidar alanları”, ”Yeni medya çalışmaları ve etik” ve ”Veriye ulaşmak ve etik sorumluluk” alt başlıklarından oluşmaktadır. Araştırmanın bizim dışımızda var olan, istediğimiz zaman istediğimiz bilgileri seçeceğimiz bir bilgi edinme alanı değil, araştırma süresince değişen ve dönüşen bir etkileşim süreci olduğu belirtilmektedir. Araştırmacı tarafından seçilen araştırma konusu, araştırmacılar için ne ifade etmektedir? Katılımcıların görüşleri araştırmaya ne ölçüde yansımakta ya da hangi etkenler bu yansımalara engel olmaktadır? Tunç’a göre araştırmacı kendisini araştırmanın bir uzantısı gibi düşündüğünde, nesnesine karşı yabancılaşmanın önüne geçmiş olmaktadır.

Özdüşünümsellik ile birlikte düşünülmesi gereken diğer iki konu nesnelci ve öznelci bakış açılarıdır. Araştırmacının bu iki bakış açısından hangisiyle özdeşleştiği ve bu bakış açılarının deneyimle kurduğu ilişki önemlidir. Nesnelci bakış açısı, istatistik, etnografik tasvir, biçimsel modelleme gibi araçlar üzerinden nesnel düzenlilikler kurmaktadır. Öznelci bakış açısı ise, gündelik hayatın örgütlü pratikleri yoluyla toplumsal gerçekliğin sürekli olarak inşa edilmesidir. Yani öznelci bakış açısı toplumsal aktörlerin olumsal ve sürekli yaratısıdır. Selda Tunç, entelektüellerle toplum arasındaki ilişkilerin sınanmasında özdüşünümselliğin sık kullanılmadığını düşünmektedir. Bunun nedenlerinden biri entelektüellerin kendilerini toplumdan ayrı ve farklı bir bilinç olarak gördükleri gerçeğidir.

Özdüşünümsellik kavramı bilen öznenin ayrıcalığını sorgulamaktadır. Araştırmacı için özdüşünümsellik, araştırdığı nesneye dönük düşünme sürecini imlemektedir. Araştırmacının kimliği de araştırma sırasında ve etkileşim sürecinde yeniden yapılanmaktadır.

Özdüşünümsellik araştırmacıya, araştırma sürecinde yeni yolların ve bu yolların kesişme ya da tamamen farklılaşma süreçlerinin var olabileceğini göstermektedir. Her araştırma, yeni görme biçimleri oluşturup görülenleri sorgulamayı gerektirdiği gibi, teorik önkabulleri, a priori varsayımları ve önyargıları da içine alarak genişlemektedir. Araştırmanın her aşaması, özdüşünümsellik ile yeni görme biçimleri oluşturmaktadır.

İnternetin ortaya çıkışı mevcut araştırma yöntemleri ile ilgili bazı tartışmaları beraberinde getirmiştir. E-posta, web siteleri ve cep telefonları aracılığıyla gerçekleşen iletişimin araştırılmasına yönelik ilgi artmış, ancak bu durum mevcut araştırma yöntemlerinin teknoloji aracılığıyla kurulan etkileşimler için uygun olup olmadığıyla ilgili kaygıyı beraberinde getirmiştir. Mevcut araştırma yöntemlerinin yeni medya ortamlarına uyarlanması konusunda çeşitli soru işaretleri vardır. Bu soru işaretleri birtakım yeni etik kaygıları ortaya çıkarmıştır. Eski yöntemlerin yeni teknolojiye uyumu ile ilgili olarak önerilen en önemli ilke özdüşünümselliktir. Özdüşünümselliğin sorunları aşmada yardımcı olabileceğini savunan bilim insanlarına göre siber bilgi sosyolojisini yeni tasarım ve yaklaşım olanaklarını harekete geçirmek için özdüşünümselliğin gücünden yararlanmak gerekmektedir.

Bir araştırmanın gerçekleştirilebilmesi için araştırmacının en az üç tür iktidara sahip olması gerektiği belirtilmektedir. 1. Üniversiteler/kurumlar arasında göreli bir yapı içinde bulunmak. 2. Araştırmacının kendi eşitleri arasında sivrilen konumu: sosyal ve kültürel sermaye sahibi olması. 3. Araştırmacının araştırma yapacağı insanlar üzerindeki iktidarı. Yeni medya çalışmalarında araştırma alanlarının değişikliğe uğradığı görülmektedir. Tunç’a göre yaşam alanlarının teknoloji aracılığıyla her gün yeniden biçimlenmesi kültürel sınırları ve sorulacak soruları etkilemektedir. Sonuç olarak yeni medyanın araştırmacılara yeni araştırma konuları, yöntemleri, teknikleri ve verileri sağladığı belirtilmektedir. Tunç ayrıca çevrimiçi ve çevrimdışı araştırmalarda araştırmacının araştırma nesnesine yabancılaşmadan etik unsurlar çerçevesinde araştırmasını gerçekleştirmesinin önemini vurgulamaktadır.

[1] Selçuk Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Elektronik posta: alper.yilmaz@selcuk.edu.tr

Künye: Bu yazı ilk olarak, İş Ahlakı Dergisi Dergisi/Turkish Journal of Business Ethics 8(2), 2015 de ss. 341-348 arasında yayınlanmıştır.

 


680 sayılı OHAL Kanun Hükmünde kararnamesinin 27. Maddesine göre 2559 sayılı Kanunun ek 6 ncı maddesi hakkında…

Ocak 9, 2017

Yazan: Av. Faruk Çayır/Ankara Barosu ve Alternatif Bilişim Derneği

680 sayılı OHAL Kanun Hükmünde kararnamesinin 27. Maddesine göre 2559 sayılı Kanunun ek 6 ncı maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “Polis, sanal ortamda işlenen suçlarda, yetkili Cumhuriyet başsavcılığının tespiti amacıyla, internet abonelerine ait kimlik bilgilerine ulaşmaya, sanal ortamda araştırma yapmaya yetkilidir. Erişim sağlayıcıları, yer sağlayıcıları ve içerik sağlayıcıları talep edilen bu bilgileri kolluğun bu suçlarla mücadele için oluşturduğu birimine bildirir.

Yapılan bu düzenleme,  geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı, Başbakan, İç İşleri Bakanlığının sosyal medya hesaplarının takip edildiği, gerektiğinde bu hesaplar ile ilgili soruşturma başlatılacağı şeklindeki açıklamalarını müteakip, uluslararası hukuka ve genel hukuk ilkelerine aykırı bir yöntemle 2559 sayılı PVSK’ ya eklenmiş oldu.

Bilindiği üzere geçtiğimiz yıllarda iktidar partisince maaşlı olarak çalışanları bulunan bir kadro oluşturularak, sosyal medya ve diğer medya platformlarında muhalif paylaşımları karalamaya, hakaret ve küfüre varan müdahaleler söz konusu olmuştu. Yine aynı şekilde Cumhurbaşkanı, Başbakan, İç İşleri Bakanlığının sosyal medya hesaplarının takip edildiği açıklaması, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Siber Suçlarla Mücadele adı altında siber@egm.gov.tr üzerinden ihbar ve şikayetlerde bulunulabileceğinin açıklaması sosyal medyada bir jurnalcilik ve korku havası oluşturdu. Yapılan her paylaşımın takip edileceği ve şikayet edilebileceği korkusu ifade özgürlüğünü ortadan kaldırmaktadır. OHAL KHK’sı ile yapılan bu düzenleme ile ifade özgülüğü ve internet özgürlüğünün engellenmesine yasal bir serbesti getirilmiştir.

Oysa “İnternet modern demokrasilerde başta ifade özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin kullanılması bakımından önemli bir araçsal değere sahip bulunmaktadır. İnternetin sağladığı sosyal medya zemini kişilerin bilgi ve düşüncelerini açıklama, karşılıklı paylaşma ve yaymaları için vazgeçilmez niteliktedir. Bu nedenle düşünceyi açıklamanın günümüzde en etkili ve yaygın yöntemlerinden biri haline gelen internet ve sosyal medya araçları konusunda yapılacak düzenleme ve uygulamalarda devletin ve idari makamların çok hassas davranmaları gerektiği açıktır.

Temel hak ve özgürlükleri sınırlayıcı tedbir, zorlayıcı bir sosyal ihtiyacın karşılanması ya da gidilebilecek en son çare niteliğinde değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilmemektedir. Aynı şekilde zorlayıcı sosyal ihtiyacın varlığı araştırılırken de soyut bir değerlendirme yapılmayıp, ifade ortamına dahil olan ifade edenin sıfatı, hedef alınan kişinin kimliği, tanınmışlık düzeyi, ifadenin içeriği, ifadelerin kamuoyunu ilgilendiren genel yarara ilişkin bir tartışmaya sağladığı katkı gibi çeşitli hususlar göz önünde bulundurulmalıdır. (Bu konudaki AİHM kararları için bkz. Axel Springer AG / Almaya, [BD], B.No: 39954/08, 7/2/2012; Von Hannover/Almanya (no.2) [BD], 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012) (AYM ‘ nin 2/4/2014 tarihli 2014/3986 sayılı Twitter kararı)

Alınan bu kararlar ve yapılan uygulamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırıdır. En temel hak ve özgürlüklerden olan ifade özgürlüğüne ilişkin alınan engelleme kararı ölçülü olmadığı gibi, en temel hak ve özgülüklerden ifade özgürlüğünün amacına uygun şekilde kullanılamaz hale koyan ve etkisini ortadan kaldıran bir sınırlama olup temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan bir karar olduğu açıktır. PVSK ek-6 ya getirilen madde hakim veya mahkeme kararı olmaksızın siber egm’ye ihbar ve şikayetler veya emniyet güçlerinin kendiliğinden araştırması sonucu polisin kimlik bilgilerine erişme yetkisi vermektedir. Bu da mahkeme veya savcılık kararı olmaksızın soruşturma yetkisini polisin eline bırakmaktadır.


Gündelik Yaşamın İçindeki Yeni Medya: “Katılımcı Kültür”, “Kamusal-Özel Alan Geçişkenligi’ ve “Yeni Medyanın Bileşenleri’ Ekseninde Hakan Bıçakçı Hikayelerine Bakış

Ocak 4, 2017

Bahar Şahinsoy, Hacettepe Üniversitesi İletiişm Bilimleri Anabilim Dalı, Y.Lisans

Giriş

“Mahremiyetin karşıtı, doğrudan doğruya aleniyet ve yayın değildir; ifşaattır, sırrı açığa vurmadır.”   Jürgen HABERMAS

Yeni medya olarak adlandırılan ancak pek de ‘yeni’ olmayan, Binark’ın deyimiyle “bileşenlerinin farklı olduğu” kavramın ne olduğunun tartışıldığı çağda, yeni medyanın bileşenlerinin neler olduğunun yanı sıra gündelik hayatımıza ne şekilde etki ettiğinin önemine de dikkat çekmek gerekir. Şüphesiz yeni medyanın en büyük özelliklerinden biri etkileşime açık bir ortam yaratmasıdır. Etkileşimin ile birlikte gelen “sürekli bağlantılı olma” (connectivity) durumu ve hiperlinklerin mevcudiyeti ile yeni medyanın geçişken alanların oluşumuna elverişli oluşu, şüphesiz yaşamın her boyutuna dâhil olmasına neden olmaktadır. Yeni medyanın hayatlarımızda var oluşunun teknolojik gelişmeler ile mümkün kılındığı anlayışı hâkim olsa da yalnızca teknoloji ekseninde açıklamak eksik bir yaklaşım olacaktır.

Jenkins iletişim ortamında yaşanan değişimi yakınsama kavramı üzerinden açıklamaktadır. İletişim ortamında yaşanan yakınsama olgusu sadece teknolojik bir değişim olmanın çok ötesinde; ekonomik, küresel, sosyal ve kültürel boyutları da olan karmaşık bir süreçtir (2001, 93). Dolayısıyla, yeni medyanın gündelik yaşam pratiklerimize etkilerini “kitle kaynak”, “katılımcı kültür”, “kamusal-özel alan” bağlamında ele almak ve bu eksende tartışmak, yaşamın içine bu denli gömülü olan yeni medya kavramını anlamlandırmada etkili olacaktır.

Bir sosyalleşme aracı olarak da düşünebileceğimiz yeni medyanın yukarıda da bahsettiğimiz gibi “sürekli bağlantılı olma” hali, kamusal ve özel alan arasında geçişkenliğin kolaylaşmasına sağladığı katkı ile karşımıza çıkmaktadır. Örneklendirmek gerekirse; Facebook ya da Twitter kullanan bir birey, kendi özel alanı içerisinde bu mecralar sayesinde kamusal bir mesele üzerine yorum yapabilir veya düşüncelerini kamuya açabilir. Gelişen teknoloji ile kamusal ve özel alan arasındaki bu geçişkenlik belirginleşebilir ve artabilir. Bununla birlikte, hiperlinklerin varlığı günlük yaşamımız içerisinde, okuma, izleme, dinleme pratiklerimizin değişmesine, bağlamın değişerek anlatının da yeni anlamlar kazanmaya başlamasına neden olmaktadır. Yeni medya ortamında, hem haber okuyabilir hem haberin videosunu izleyebilir hem de haber ile ilişkili başka bir bağlantıya geçiş yaparak kendimizi farklı bir bağlamda bulabilmekteyiz. Tüm bu akış içinde, Erdoğmuş’un aktardığı gibi “en mahremi, en gündeliği ile hayatın pek çok unsurunu bir çevrimiçi (online) performans halinde yaşayan” (2012, s. 215) bireyler olarak, yeni medya ile birlikte yeni kolektif irade, yeni öznellik ve eyleyicilik biçimleri tecrübe etmekte, kimi zaman kamusal ve özel alan arasında kaybolmakta, kimi zaman da dijital benliğimizi sorgulamakta ve çevrimiçi (online), çevrimdışı (offline) kimliklerimize yabancılaşmaktayız.

Hakan Bıçakçı’nın kaleme aldığı “Hikâyede Büyük Boşluklar Var” (2015) adlı öykü kitabında; çoğu kentli yaşamında kendini istem dışı kamusal ve özel alan arasındaki geçişkenliğin içerisinde bulan ve bu duruma uyum sağlamak için yeni eyleme biçimleri geliştirmeye çalışan, çevrimiçi ve çevrimdışı benliği arasında yalnızlaşan ve yabancılaşan, gerçeklik algısı yanılsamaları yaşayan karakterler karşımıza çıkmaktadır.

Timisi’ye göre, “zaman ve mekân arasındaki sınırları kaldıran iletişim teknolojilerini tanımlamak üzere başvurulan kriterlerden birisi kimlik ve topluluk kavramlarının yeniden tanımlanmasıdır” (2016, s. 9).  Bahsedilen bu mekâna dayalı, zorunlu, belirlenmiş ve dolayımsız kimlikler ve toplulukların yerini, bireyin tercihlerine göre şekillenen ve özgürlük alanı olarak karşımıza çıkan kimlik ve aidiyet tanımlarının aldığı belirtilmektedir. Ancak burada “dijital teknoloji bütünü ile özgürleşim sağlar mı?” ve “kimlik-birey –toplum ilişkisi ne yönde etkilenmektedir?” sorularını da yöneltmek gerekir. Bu çalışma, bu soruları yönelterek yeni medya teknolojilerinin gündelik yaşamın her boyutuna gömülü oluşunu Bıçakçı’nın hikâyeleri üzerinden “kamusal-özel alan geçişkenliği”, “yeni medya ortamlarının bileşenleri” ve “katılımcı kültür”, kavramları çerçevesinde tartışmaya çalışacaktır.

IMG_5720

Kamusal – Özel Alan Geçişkenliğinde Yeni Medya

Modern insanın varlığını sürdürdüğü günümüz koşullarında Weintraub, geçerli olan farklı kamusal-özel ayrımlarının altında yatan, ayırt edici iki kriter belirtmiştir. Bu iki kriteri ise, açıklık, erişilebilirlik, özdüşünümsellik olarak tanımlanan ‘görünürlük’ ile herkese ait olan, ortak olan anlamına gelen ‘kolektiflik’ olarak aktarmaktadır (Akt. Özbek, 2004 s. 605). Özbek’e göre, kamusal alan kavramı, kültür ve politika ilişkisini yeniden düşünmeyi mümkün kılmaktadır ve bununla birlikte, politik kültürün de önemini kavramaya ve analiz etmeye olanak sağlamaktadır. “Kamusal alan” düşüncesi çerçevesinde farklı tanımlamalar da ortaya çıkmıştır. Siyasal sistemler, ekonomi ve iletişim teknolojilerindeki değişim ve gelişmeler kamusal alan fikrini de farklı bir boyuta taşımıştır.

Habermas “kamusal alan”, kavramını şöyle tanımlamaktadır: “kamusal alan kavramıyla, toplumsal yaşamımız içinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturulabildiği bir alandan söz etmiş oluruz. Bu alana tüm yurttaşların erişmesi garanti altına alınmıştır. Özel bireylerin kamusal bir gövde oluşturarak toplandıkları her konuşma durumunda, kamusal alanın bir parçası varlık kazanmış olur” (Habermas, 2004, s. 95). Yeni medyanın, tam da yurttaşların erişiminin garanti altına alınması meselesi üzerinden kamusallığı teşvik edici bir ortam yarattığını söylemek yanlış olmayacaktır.  Kejanlıoğlu ise “kamuoyu” kavramı üzerinden hareketle tanımladığı kamusal alanı: “Kamuoyu, bağımsız ve eşit bireylerin katıldığı, kimsenin dışlanmadığı, rasyonel-eleştirel bir tartışma ortamında gelişir; söyleme dayanan ve sonunda uylaşıma/uzlaşıya (consensus) varılan bir süreçtir. Kamusal alan da, hem özel ekonomik çıkarlardan, hem de kamu otoritesinden özerk, böyle bir konuşma ve tartışma etkinliğinin alanıdır.” şeklinde ifade eder (2004, s. 691). Negt-Kluge açısından ise kamusal alan, ‘tecrübeyi mümkün kılan, ya da onu sakatlayan toplumsal yapılar bütünüdür’(Akt. Özbek, 2004, s. 605). Arendt’e göre, kamusal alanın bir özelliği zuhur olunan ortam (space of apperarance) ise diğer özelliği bizi birarada tutan dünya oluşudur. Kamusal alan her şeyin herkes tarafından mümkün olan en açık şekilde görülebilmesi ve duyulmasıdır (Akt. Sarıbay, 2000, s. 5).

Yurttaşlık olgusunun nettaşlığa evirildiği internet ortamında, mekân ve beden kısıtlarının ortadan kalkması ile sosyalleşmenin de farklılaştığı bir ortamdan söz edilmektedir (Narmanlıoğlu, 2016, s. 73). Birey bu ortamda; âşık olma, beyin fırtınası yapma, dedikodu yapma, arkadaş edinme, kavga etme, bilgi alış verişinde bulunma pratiklerini yerine getirebilmektedir. Tecrübenin mümkün kılındığı sosyalleşme ortamında birey, bu tecrübesini ya da özel alanını kamuya açması yönünde teşvik edilebilmektedir. Bıçakçı’nın “Dünyanın En Çok fotoğrafı Çekilen İnsanı” (99-103) hikâyesi, bahsi edilen kamusal alana teşvik meselesi ile, özel alan ile kamusal alan arasındaki geçişkenliğe işaret etmektedir. Paris’te pizzacı olarak çalışan ve sıradan bir yaşam süren Paulo, dünyanın en çok yanlışlıkla fotoğrafı çekilen kişisi özelliğini taşıması nedeniyle, bir markanın reklam yüzü olması yönünde bir teklif alır. Şirketin armalarının yer aldığı tişörtleri giymesini istedikleri Paulo kamusal bir özne haline gelmekte, böylelikle bir reklam aracı haline dönüşmektedir. Paulo, yalnızca günlük yaşam pratiğini yerine getirirken (servis getirip götürmek gibi), aynı zamanda kamusallaşarak, bu iş sayesinde ek gelir de elde etmektedir. Bununla birlikte, çevrimdışı yaşamındaki olağanlığı da dönüşüme uğrayarak, Paulo’nun duruşuna, yürüyüşüne hatta yüz ifadesine yansıyarak, ona çevrimiçi bir benlik de kazandırmıştır. Paulo, çevrimiçi benliğinin ona kazandırdığı, özgüven ile konuşmaya dahi çekindiği kadını akşam yemeğine davet etme cesaretini de bulmuştur. Böylece, işini icra ederken sergilediği performans aynı zamanda hayatının diğer alanlarına da yansımış, çevrimiçi benliği, çevrimdışı benliğini de etkilemiştir.

Kamusal alan, farklı bireylerin, farklı toplumsal kesimlerin, farklı fikirlerin medeni ve demokratik biçimde bir arada bulunmalarına ve yarışmalarına imkân veren bir alandır, özgürlüklerin ve hakların hayata geçirildiği, yaşandığı alandır.  Günümüzde, özellikle internetin gelişimi ile yeni medyanın kolektif tecrübenin gelişmesine katkı sağladığını, kültürel temsil düzeyinde “sıradanın” katılımına olanak verecek kadar “eşit katılım sağladığı” ilkesi ile birlikte ifşaat-teşhir ilkesi çerçevesinde de ele almak yararlı olacaktır. Habermas, mahremiyetin kamusallığın karşılığı olmadığını; kültürü ‘mahrem alanda temellenmiş, öznellik ile kamusal alandaki öznelerarası ilişkileri birbirine bağlayan dolayım’ olarak ele alarak göstermektedir. (Akt. Özbek, s. 606). Arendt’in Habermas’tan farklı olarak işaret ettiği ise, kamusal alanın hem öznel niyetlerimizin sergilendiği, hem de bu niyetlerin insani olan her şeyi mümkün kılacak şekilde güvence istediği bir alan olmasıdır.

Kamusal alan tartışmasında, kavramın tanımlarında ortaya çıkan en önemli unsurlardan bir tanesi de “özel alan” kavramıdır. Habermas, kamusal olanın özel olan ile ilişkisi içerisinde belirlendiğini belirtmektedir. Çoğulcu liberal demokratik toplumda kamusal-özel alan ayrımının önemli bir işlevi olduğuna dikkat çeken Tok (2006, s. 113), kişilerin etno kültürel bağları ne olursa olsun bunların “özel” alanda muhafaza edilmesi gerektiğini ve kamusal alana girdikleri andan itibaren ise “ortak yarar” çerçevesinde kamusal alanın bir parçası olduklarına vurgu yapmaktadır. Sarıbay (2000, s. 6-7) ise, kamusal alan-özel alan karşıtlığının aşılarak günümüz kültürüne entegre olabilecek, “özelin kamusallaştığı ve kamusalın özelleştiği” bir kavramsallaştırmanın gerekliliğine dikkat çekmektedir. Bu kavramsallaştırma aynı zamanda kamusal ve özel alanın karşıtlık olmaktan çıkıp geçişken olma durumuna da işaret eder. Yeni medya teknolojilerinin getirdikleri sayesinde, bu geçişkenlik daha da belirginleşmekte, kamusal ve özel alan ayrımı arasındaki uçurum kapanarak, iç içe geçmektedir.

Katılımcı Kültür Üzerine Düşünmek

Dijitalleşme ile birlikte medyanın kültürel ürünlerin dijital ortama aktarılması kültürü etkilediği gibi; iletişimin tüm aşamalarını da dönüştürmektedir (Manovich, 2001, s.19). Jenkins, yakınsama kavramını içeriğin çoklu medya platformlarındaki akışı, çoklu medya endüstrileri arasındaki işbirliği ve eğlence deneyimi için herhangi bir yere göç edebilecek izleyicileri tanımlayacak şekilde kullanmaktadır. Yakınsama, tüketicileri yeni enformasyon arayışına ve dağınık medya içeriği arasında bağlantılar kurmaya teşvik eden kültürel bir değişime işaret etmektedir (Jenkins, 2006, s. 2-3). Gündelik yaşam pratikleri arasında saydığımız eğlence kültürü, yeni medya ortamlarında dijital oyunlar ile karşımıza çıkmaktadır. Ancak dijital oyunların da kapitalizmin önemli kültür ürünleri arasında yer aldığını söylemek gerekir (Binark & Bayraktutan,2008,s.41). Öyle ki, gündelik yaşam içerisinde önemli bir yere sahip olan oyun oynama pratiği “boş zaman aktivitesi” yerine de geçmektedir. Bıçakçı’nın kitabında yer alan “Metrobüste Candy Crush” (s. 21-24) hikayesi,  dijital oyunların kamusal bir alan olan metrobüste, esasında tam da hayatımızın büyük bir bölümünün geçtiği yerde varlığını gösterdiğine işarettir. Üstelik burada önemli bir nokta da oyun kültürünün yalnızca çocuklar nezdinde anılmadığı, yetişkinlerin de günlük yaşam pratiklerinde değişen dönüşen yeni medya pratikleri çerçevesinde, kültürün göstergesi olarak karşımıza çıktığına işaret etmektedir. Eğlence kültürü, evlerimize girmekle sınırlı kalmamakta, günlük yaşamın pek çok boyutuna dahil olmaktadır.

Hikaye aynı zamanda, yeni medyanın önemli özelliklerinden olan, “sürekli bağlantılı olma durumu” ile “hiperlink” mevcudiyetine de işaret etmektedir. Hikayenin kahramanı, metrobüste geçirdiği süre zarfında, dijital medya aracı olan cep telefonunu kullanırken bir yandan çevrimiçi oyun oynamakta ve diğer kullanıcılar ile etkileşim halinde olmaktadır hem de dijital medya aracını parçalı olarak kullanmaktadır. Yani bir yandan oyun oynarken diğer yandan, kulaklıkla Ahmet Kaya dinleyebilmektedir. Ancak burada, hikayedeki karakterin bulunduğu ortama ve kedine yabancılaşmasına da vurgu yapmaktadır.

Castells de iletişim alanındaki yakınsamanın sadece teknolojik ve kurumsal olmadığını vurgulamaktadır. Ona göre iletişim alanındaki yakınsama aynı zamanda düşünce şekillerinde belirir (2009, s. 134-135). İnsanlar, kültürler ve toplumsal örgütlenmeler, kurumsal ortamlar ve kişilik yapılarına bağlı olarak, yeni medya teknolojilerini kendi ihtiyaç ve arzularına uygun düşecek biçimde, benimser, kullanır ve değiştirirler (Castells, 2016, s. 8). İletişim alanında yaşanan değişimleri göz önünde bulundurarak internetin yaygınlaşması ile “öz kitlesel iletişim” (mass self communication) olarak adlandırdığı yeni bir etkileşimli iletişim formunun ortaya çıktığını aktarmaktadır. Öz kitlesel iletişim, küresel boyutta bir izleyici potansiyeline sahip olduğundan kitlesel bir iletişim olarak görülebilir. Bunun yanı sıra bireyin kendi oluşturduğu bir mesajı, yine kendi belirlediği alıcı/alıcılara yönlendirmesi ya da kendi tercihleri doğrultusunda seçtiği içeriğe erişmesi açılarından da bir tür kendi kendine bir iletişim olarak ifade edilir (2009, s. 54-55).

Değişen iletişim ortamında internet kullanıcılarının, içerik üretimine ve dağıtımına dâhil olması ve aktifliklerinin artması sonucunda, katılımcı kültür, iletişim ortamının demokratikleşmesi gibi konular üzerine tartışmalar artmıştır. Aynı zamanda yeni medyayı geleneksel iletişime göre daha açık ve etkileşimli kılan özelliklerini ifade eder. Buna göre etkileşimli ve çok yönlü bir iletişim modeli sunması sayesinde geleneksel medyanın alıcısı aktif katılımcı olarak görülür. Bir diğer kullanımı ise yeni medyanın desteklediği katılımcı kültürün medyaya erişim ve medyanın kullanımın demokratikleşmesi süreçleriyle ilişkili olup olmaması tartışmalarına dayanır. Yeni medyanın katılımcı kültürü besleyerek demokrasiyi geliştireceğine dair olumlayıcı yaklaşımlar bulunmaktadır.

Bununla birlikte internetin katılım kültürünü teşvik ettiğine dair tezlere yönelik eleştiriler de bulunmaktadır. Eleştiride bulunanlar, aracın demokratik bir etki yaratıp yaratmayacağının her zaman onun sosyal ve politik kullanımına bağlı olduğunu belirtmektedir. Adil olmayan internet erişimi ve kullanımı veya özel hayata müdahale gibi internetin negatif özelliklerinin tamamen görmezden gelindiğini savunurlar (Van Dijk, 2016, s. 157). Morozov (2011) ise kulanımının sosyal ve politik bağlamına vurgu yaparak, bunun göz ardı edilmemesi uyarısında bulunmaktadır. Burada vurgulanmak istenen, devlet baskısının göz ardı edilmemesi gerektiğidir.

Yeni Medya, Dijital Benlik-Kimlik Üzerine

Morva, benlik kavramını ”kişinin kendisi hakkında sahip olduğu ve onu diğerlerinden ayıran imge” (2016, s. 41) olarak tanımlamaktadır. Gündelik yaşam, öteki ile karşılaşan bireyin kendisi hakkında söyledikleri, yapıp ettikleri ve eyledikleri etrafında şekillenir. Bu bağlamda birey kendini öteki karşısında tanımlama yoluna gitmekte ve benliğini ortaya koymaktadır. Günümüzde modern toplum ile birlikte dijital medya ortamlarının oluşumu, beraberinde  “dijital benlik” kavramını getirmiştir. Dijital benlik, bireylerin çevrimiçi kimliklerine gönderme yapmakta, bireyin kendini dijital platformlarda nasıl temsil ettiği ile ilişki kurmaktadır.

Gündelik yaşam içerisinde sosyal medya ortamlarında benliklerini yeniden üreten ve performe eden bireyler, ceplerinde inancını, cinsiyetini, sosyal ve kültürel birikimi ile statüsünü, tecrübelerini taşımaktadır (Binark, 2005, s. 123).  Kimi zaman bireyler için çevrimiçi kimlikleri daha da önemli hale gelmektedir. Zhoa (2005), çevirimdışı ortamlarda bireyin duygularını açığa vurmasının zorluklarına dikkat çekerek, çevrimiçi kimlik sayesinde iletişimin daha da kolaylaştığına dikkat çekmektedir (Akt. Morva, 2016, s. 45). Becker ise, toplumsal yaşam alanına müdahale eden kuralların davranış biçimlerini de şekillendirdiğini ileri sürerek, söz konusu kurallar gereği “doğru” ve “yanlış” kalıplarının oluşumundan bahsetmektedir (2013, s. 23).

Dolayısıyla birey “yanlış” yapmaktan çekinerek, buna göre davranış kalıplarını şekillendirmektedir. Bıçakçı’nın kitabında yer alan, “Başka Biri mi Var?”(s. 31-35) adlı hikâyede tam da bu duruma örnek teşkil edecek türden bir durum söz konusudur. Hikâyenin kahramanı Filiz, eşinin Facebook’ta başka bir kadınla görüştüğünü fark eder ancak, onunla iletişime geçemez. Zira eşinin bilgisayarını karıştırarak, yaptığı davranışın “yanlış” olduğuna kanaat getirir ve bu durum onu ne kadar üzse de eşi ile konuşmaktan “utanç” duyacağı kanısına varır. Filiz çareyi, gündelik yaşamı bir parçası haline gelmiş olan Facebook’ta kendine ait olmayan bir kimlikle hesap açmakta bulur. Bu sayede eşi ile iletişime geçecek ve ona güvenip güvenmediğini sorgulayacaktır. Yüz yüze iletişimin yerini alan yeni medya dolayımlı iletişim, çevrimiçi ve çevrimdışı benlik arasındaki çatışmaya da işaret etmektedir. Kendini iki farklı benlik içerisinde bulan Filiz, dijital benliği ile çevrimdışı benliği arasında sıkışıp kalan bireylerden yalnızca biridir.  Bu hikâye bize dijital benlik ile çevrimdışı benliğin nasıl kurulduğuna yönelik önemli şeyler anlatmaktadır. Filiz farklı bir karaktere bürünerek, cebinde taşıdıklarını değiştirmekte ve farklı bir benlik ile karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanı sıra yeni medya ortamında soyalleşen bireylerin, günlük yaşam pratikleri içerisinde yüz yüze iletişimden uzaklaştığına da işaret etmektedir. Dijital benliğin yeniden üretimi ve dijital benlik ile çevrimdışı kimliğin karşılaşması, günlük yaşam pratikleri içerisinde esasında sıkça yaşadığımız durumlara işaret eder.

Sonuç yerine

Yeni medyanın gelişimi, dijitalleşme, internetin yaygınlaşması ve özelikle de web 2.0 teknolojilerinin kullanıcının içerik üretimine katılımını mümkün kılmasıyla iletişim ortamında önemli değişimler yaşanmıştır. Bu değişimleri Castells “öz kitlesel iletişim” ve “yaratıcı izleyiciler” kavramlarıyla; Jenkins ise “yakınsama” ve “katılımcı kültür” kavramlarıyla açıklamaya çalışmaktadır Yeni medyanın gelişimi ile birlikte Van Dijk’ın kavramsallaştırdığı “ağ toplumu”, toplumun bileşenlerini birbirine bağlamaya devam etmektedir (2016, s. 149). Günlük yaşam pratikleri ile bütünleşen hatta gömülü hale gelen dijital medya, kamusalın özelleşmesinde ve özelin kamusallaşmasında önemli rol oynamaktadır.

Bireyi bir yandan özgürleştirirken, bir yandan istismara da açık bir alan bırakan katılımcı kültür ile, birey kendini çevrimiçi ve çevrimdışı ortamlarda yeniden kurmakta ve yeni eyleme biçimleri deneyimlemektedir. Pek de “yeni” olmayan yeni medya, değişen ve gelişen teknolojiler sayesinde farklı kavram ve bileşenleri beraberinde getirmektedir. Bu değişim teknolojinin yanı sıra, kültürel, sosyal ve ekonomik anlamda da yeni deneyimler ve bileşenlerin oluşmasına katkı sağlayarak, yeni edim ve eyleme biçimlerini de hayatımıza katmaya devam etmektedir.

Kaynakça

  • Becker, H. (2013). Hariciler: Bir Sapkınlık Sosyolojisi Çalışması. Ş. Geniş ve L. Ünsaldı (Çev.). Ankara: Heretik Yayıncılık.
  • Bıçakçı, H. (2015). Hikayede Büyük Boşluklar Var. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Binark, M.(2005), “Kimlik(lenme), Dipnotsuz İletişim ve Etnik Laflama Odaları”,
  • Binark, M. ve Kılıçbay, B. (Der.). içinde, İnternet-Toplum-Kültür, Ankara: Epos Yayınları.
  • Castells, M. (2016). İletişim Gücü. Kılıç (Çev.). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
  • Castells, M. (2009). Communication Power. New York: Oxford University.
  • Erdoğmuş, F. (2012) “Sıradanın Poetikası: Kitle Kaynakla Kotarılan İlk Belgesel Film Life in a Day, Vesilesiyle”, Devrim Yahut Vasat: Üretim, Deneyim ve Teknoloji. (Der.) Zeynep Tül Akbal Süalp ve Burçe Çelik, İstanbul: Bağlam Yayınları,
  • Habermas, J. (2004). Kamusal Alan. M. Özbek (Çev.). içinde, Kamusal Alan. Özbek (Der.), İstanbul: Hil Yayınları.
  • Habermas, J (2010). Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. Bora ve M. Sancar (Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Jenkins, H. (2001, June). Digital Renaissance. Convergence? I Diverge. Technology Review. http://phase1.nccr-trade.org/images/stories/jenkins_convergence_optional.pdf
  • Jenkins, H. (2006). Convergence Culture: Where Old and New Media Collide. New York: New York University.
  • Kejanlıoğlu, D. B. (2004). “Medya Çalışmalarında Kamusal Alan Kavramı”. Kamusal Alan İçinde (s. 688-713). Meral Özbek (Ed.), İstanbul: Hil Yayınları.
  • Morva, O. (2014) “Goffman’ın Dramaturjik Yaklaşımı ve Dijital Ortamda Kimlik Tasarımı”, Medya ve Tasarım, (Der.) S.Çakır, İstanbul: Urzeni.
  • Morozov, E. (2011). The Net Delusion: Dark Side Of İnternet Freedom. New York: Public Affairs Press.
  • Özbek, M. (2004). Kamusal Alan. içinde, Kamusal-Özel Alan, Kültür ve Tecrübe. Özbek (Der.), İstanbul: Hil Yayınları.
  • Sarıbay, A.Y. (2000). Kamusal Alan Diyalojik Demokrasi ve Sivil İtiraz. İstanbul: Alfa Yayınları.
  • Timisi, N. (2016). Dijital Kavramlar, Olanaklar, Deneyimler. İstanbul: Kalkedon Yayınları
  • Van Dijk, J. (2016). Ağ Toplumu. Ö. Sukin (Çev.). İstabul: Kafka Yayınları.

 


Yeni Medya’nın Gücü: Özel Olan Herşey Kamusallaşıyor…

Ocak 4, 2017

Mehmet Fiğan, Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Bölümü, Y.Lisans

GİRİŞ

Modernleşmeye ve kapitalizme bağlı olarak gelişen yeni medya ve iletişim teknolojileri, bireylerin gündelik yaşamlarında büyük dönüşümler yaratmıştır. Çağımız toplumlarında temel biyolojik ihtiyaçlar kadar önemli hale gelen bu teknolojiler, kullanımlarına bağlı olarak sosyal yapıların farklılaşmasına ve bazı kavramların yeniden sorgulanmasına sebebiyet vermişlerdir. Söz gelimi, “kamusal alan”, “gündelik yaşam”, “katılımcı kültür” gibi kavramlar bu açıdan önemlidir.

Yeni medya teknolojileri, sürekli güncellenebilirliği, çoklu kullanım olanakları ve sanal paylaşımlara olanak tanıması sebebiyle, günümüzün etkili sosyalleşme mecralardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanlar bu araçlar sayesinde, özel alanlarından çıkma gereği duymadan kamusal tartışmalara dâhil olabilmektedir. Bu özelliği sayesinde, yeni medyanın kamusal ve özel alan arsında kolay bir geçişkenlik hatta içiçelik durumu yarattığı ifade edilebilir. Örneğin sosyal medya kullanan bir insan, yemek masasından kalkmaya hiç gerek duymadan, duygu ve düşüncelerini aynı ortamda kullanıcı olan insanlarla paylaşıp, tartışma imkânı bulabilmektedir. Paylaşımların salt siyasi ve toplumsal olması şartı gerekmez. Birey gayet kendisiyle ilgili özel durumları da kamusal olarak adlandırılan bu alanda tartışmaya açabilir. Böylelikle yeni teknolojilerin oluşumuna imkân tanıdığı ve kamusal olarak nitelenen bu mecralarda, gündelik yaşam, özellik ve kamusallık iç içe girer.

Habermas’ın kavramsallaştırdığı “burjuva kamusal alanı” son dönemlerde, özellikle internetin sağladığı katılımcı ortamın bir kamusal alan olup olmadığı tartışmalarıyla birlikte yeniden gündeme gelmiştir. Genelde yeni medya özelde de, internetin olanak tanıdığı bu ortam ve imkânlara yönelik olumlu ve olumsuz bakış açıları mevcuttur. Bizim tartışmamız içerisinde olumlu bakış açısı daha çok, Casstells ve Kellner gibi bu yüzyılın etkili düşünürlerin tezleri üzerinden, şüpheci yaklaşım ise yine bu alanın önde gelen isimlerinden Van Dijk ve Morozov’un tezleri üzerinden tartışmaya açılacaktır. Yine tartışmaya somutluk kazandırması için yeri geldikçe, Bıçakçının hikâyelerinden örnekler sunulacaktır.

Gündelik Hayat ve Benliğin Dijital Ritmi

Gündelik hayat, toplumsal ilişki biçimlerinin sürdürüldüğü, karşılaştığı ve etkileşim içerisinde yeniden üretildiği bir alanı belirtir. Birey genel olarak gündelik hayat ilişkilerine benliğini kurucu bir öğe olarak dâhil eder, karşılaşmalar ve etkileşimler bu farklı benliklerin temasına bağımlıdır. Bu doğrultuda “benlik kavramı, kişinin kendisi hakkında sahip olduğu ve onu diğerlerinden ayıran imge anlamına gelir” (Morva, 2016, s. 41). Benliğin oluşumu, öteki’den farlı olunduğuna dair duyulan güçlü inanca sıkı sıkıya bağlıdır. Gündelik hayat ise, esasen öteki’lerin karşılaşması üzerine kurgulanır.

Kapitalizm öncesi toplum biçimlerinde, gündelik yaşamdaki doğrudan deneyime yönelik büyük bir saygı ve güven vardır.  Zaman ile mekân birlikteliğinin henüz kopmadığı geleneksel toplumlarda mistifiye edilmemiş bilgiyle ölçüldüğü için deneyim ve sürekliliğe yüksek değer atfedilmiştir (Hobsbawn, 1999, s. 41). Modern toplumlarda ise, gündelik yaşam daha karmaşık bir biçimde örgütlenmiştir. Bu durum kapitalizm kentleşme ve teknolojinin belirsiz doğasından kaynaklanmaktır. Gündelik hayatın bu şekilde toplumsal yapıya bağlı olarak değişen tanımlaması, gündelik hayatla yakından ilişki olarak tanımlanan benlik kavramını da etkilemiştir. Morva’ya göre eski zamanlarda benlik, fiziksel dünyanın somut bir bedene sahip bireyi ile ilişkili olabilir. Ancak günümüzde dijital iletişim teknolojilerinin olanaklı kıldığı sanal bekanın bedensiz dijital bireyleri, benlik konusundaki geleneksel algının yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştur. (2016, s. 43). Modernleşme ve gelişmiş yeni teknolojinin belirlenmesine olanak tanıdığı bu yeni benliği, Morva, “dijital benlik” olarak tanımlar. Dijital benlik, bireylerin çevirimiçi kimliklerine gönderme yapar. Yani, kişinin kullanıcısı olduğu dijital platformlarda yaratmış ya da oluşturmuş olduğu tüm dijital enformasyonun toplamıdır (2016, s. 43). Gündelik hayatın modern dönemde enformasyon üzerinden örgütlenesi gibi dijital benlikte, kişi hakkındaki enformasyonla yakından ilişkilidir.

Gündelik hayatın esasen mevcut ilişkilerin, sistemin ve iktidar yapılarının istediği şekilde yeniden üretildiği, ritimsel bir alanı ifade ettiğini savunan yaklaşımlara karşı, Certeau (2008) gündelik hayatı, “bireyin sistem tahakkümü karşısında, kendi stratejilerini kurduğu bir direniş alanı” olarak tanımlar. Lefebvre ise, gündelik hayatın “denge” durumunun korunmasıyla varolan eski ilişkilerin sürdürülmeye devam ettiğini fakat aynı zamanda “tehdit edici dengesizliklerin” meydana gelebildiği bir alanı tarif ettiğini belirtir. Dolayısıyla potansiyel bir dönüşüm, bireylerin gündelik yaşamlarını devam ettirmelerinin mümkün olmadığı durumlarda ortaya çıkar (2013, s. 44).

Becker, toplumsal gruplar tarafından konulan ve gündelik yaşam alanında yerleşikleşen bir takım kuralların, buna uygun bir davranış bütünü meydana getirdiğini ifade etmektedir. Söz konusu kurallara uygun davranışlar, “doğru” olarak kabul edilip sürdürülmekte, uygun olmayan davranış ise “yanlış” olarak işaretlenip, yasaklanmaktadır. İşte bu noktada gündelik yaşamında söz konusu toplumsal kuralları ihlal ederek damgalanan kişi/grup “harici” olarak tanımlanır (2013, s. 23). Zhoa ise (2005), çevirimdışı ortamlarda bireyin duygularını açığa vurmasının kimi zaman oldukça zor hatta utanç verici olabileceğini söylerken, çevirimiçi anonim ortamlarda bireylerin kendilerini daha kolay bir biçimde dijital öteki’ne açabildiğini tespit eder (aktaran Morva, 2016, s. 45). Kişi, benliğinin gündelik yaşamda “harici” olarak kodlanması ve mevcut ilişkilerin dışına atılabilmesi tehlikesiyle, içe kapanabilir. Fakat çevirimiçi ortamda oluşturduğu dijital benliği sayesinde, olası tepkilerin önüne set çeker. Bu bağlamda Hakan Bıçakçının “Başka Biri mi Var?”(s. 31-35) adlı hikâyesi örnek verilebilir. Hikâyenin kahramanı Filiz, eşinin Facebook da başka bir kadınla sohbet ettiğini fark ettikten sonra, içi içini yemeye başlar. Eşine durumu doğrudan sormayı benliğine yediremez. Nitekim haksız çıktıktan sonra duyacağı utancın, benlik saygısını yitirmesine ve eşi tarafından “harici” olarak konumlanmasından endişe duyar. Gündelik yaşamlarının içine sızmış bulunan Facebook üzerinden, farklı bir isim ve avatarla hesap açan Filiz, eşinin kendine olan güvenini bu sayede test etme kararı alır. Güvenin yeniden tesisi için yüz yüze konuşmak yerine, yeni medya dolayımı tercih edilir. Zira Filiz, bu sayede kendini fiziksel olarak olduğundan farklı, fakat duygusal olarak yine kedisi gibi hissedebildiği için eşine daha rahat açılacaktır. Filiz eşini farklı biri olarak, kendisi ile görüşmeye ikna eder ve buluşma yerine doğru giderken bir benlik çatışması yaşar. Dijital benliği ve çevirimdışı benliği arasında sıkışıp kalmıştır. Filiz’in gerçekte hangisi olduğu konusunda kendisinin de bir fikri yoktur. Buluşma yerine vardığında, eşinin oynanan oyundan haberdar olduğunu fark edip, rahatlar. Zira fark edilmek, iki benliğinde birbirine uzak olmadığının kanıtıdır.

Gündelik yaşam içerisinde bireyler özellikle sosyal medya ortamlarında benliklerini sergiler ve yeniden üretirler. Bu bakımdan dijital benlik, gerçek gündelik yaşam içerisinde bir ritme sahiptir. Hatta insanlar (özellikle de genç kesimler), çoğu zaman dijital benliklerine daha fazla önem vermektedirler. Dijital benliğin veya çevirimiçi kimliklerin, çevirimdışı benlikle oldukça yakın ilişki içersinde olduğu bilinmektedir. Nitekim Binark’a göre, insanlar bilgisayar dolayımlı iletişim ortamlarına beraberlerinde toplumsal ve kültürel bagajlarını da taşırlar. Bu bagaj katılımcının toplumsal cinsiyetinden, yaşından, inancından, belirli bir mezhebe bağlılığından, sosyal ve kültürel sermayesinden toplumsal statüsünden ve yaşam deneyimlerinden kaynaklanan dünyayı ve yaşamı siyasal olarak anlamlandırma biçimleriyle doludur (2005, s. 123).

Becker (2013), medya ve gündelik yaşam ilişkisini, iletişim araçlarının oluşturduğu gündelik yaşam bilgisi üzerinden kurar. Bu bağlamda yeni medyanın bilgi ve enformasyon üretme işini giderek geleneksel medyadan devraldığını ve insan hayatının hemen her alanına kök saldığını ifade etmek mümkündür. Bireyler, gerek kendi aralarında gerekse de ağ içerisinde verili bulunan bilgiler aracılığıyla gündelik yaşamı sürekli yeniden kurarlar.

Kamusal ve Özel Alanın Akışkanlığı: Yeni Medyanın Olanakları

Habermas’a göre kamusal alan, her şeyden öce, toplumsal yaşamımız içerisinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturabildiği bir alanı ifade eder. Bu alana tüm yurttaşların erişimi garanti altına alınmıştır (2004, s. 95). Yurttaşlar hiçbir engel olmaksızın hemen her konu hakkında tartışabilirler. Bu alandaki düşünce ve ifade özgürlüğü toplumsal otoriteler tarafından güvence altına alınmıştır. Kamusal alanda yürütülen tartışmanın esas amacı konsensus/uzlaşıya varmaktır. Bu yolla toplumu ilgilendiren meseleler hakkında önemli kararlar, “katılım” ilkesi gözetilerek alınmış olur.

Habermas’a göre kamusal alanın en önemli özelliği ise, kamuoyu oluşturma tartışmalarına herkesin dâhil olabilmesidir. Bazı grupların dışlanması durumunda kamusal alanın işlevini yerine getirmediği anlaşılır (2010, s. 174). Bu açıklamasıyla da kamuoyunun ve kamusal alanın oluşumunda “katılımcı kültürü” merkeze alan Habermas, kamusal alanın bir tür antik Yunan’daki Agoralar gibi işlev gördüğünü belirtir. Fakat Habermas’ın kamusal alan kavrayışının somut toplumsal gerçekliğe uygulanmasında eksiklikler taşıdığı aşikârdır. Zira kamusal alana katılımda sınıf, yaş, cinsiyet gibi toplumsal kategorilerin belirleyici olduğunu ifade etmek mümkündür. Bu bağlamda bazı grupların bu alanın tamamen dışında bırakıldığı ve kamusal alanın ideal işlevini tam olarak yerine getiremediği söylenebilir. Ortak bir kamusal alandan bahsetmek en azından içinde bulunduğuz çağın koşullarında pek mümkün değildir. Modern toplumlarda kamusal alanın daha parçalı bir yapı arz ettiği ifade edilebilir.

Kamusal alanın büyüklüğü dikkate alındığında bu tür bir uzamda, iletişim için bilginin iletilmesini sağlayacak ve alıcıları etkileyecek özel araçlara ihtiyaç duyulur. Burjuva kamusal alanında gazete, kitap ve dergilerin bu alanda önemli bir misyon üstlendiği bilinmektedir. Yakın bir döneme kadar ise kamusal alan içersinde bu türden bir iletişimi sağlayan araçlara; radyo ve televizyon gibi görece artık gelenekselleşmiş medya araçları da eklenmiştir. Günümüzde ise internet, kamusal alanı en çok belirleyen iletişim aracı haline gelmiştir. Hatta etkisi o derece güçlüdür ki bu yeni medya teknolojisi, özel alan ve kamusal alana arasında akışkan bir durum yaratmıştır. Bu bağlamda Thomson, kamusal ve özel alanın doğasının ve bu iki alan arasındaki sınırların kitle iletişiminin ve yeni teknolojilerin gelişmesiyle, beli bir dönüşüme uğradığının (1997 s. 253) altını çizer. Yine Thomson’a göre (1997), modem dünyada kamusallığın ortak bir mevki paylaşımına bağlı olmaktan çıkmasıyla, daha çok olay, daha kamusal ve bu kamusallık da daha çok insan tarafından daha erişilebilir bir duruma gelmiştir. Yani modem dünyada kamusallık artık kitle iletişiminin teknik araçlarının (yeni medya teknolojilerinin) ürettiği ve onlar aracılığıyla ulaşılabilir farklı bir aleniyete bağlı hale gelmiştir. Medya, uzamsal sınırları bulunmayan, yüzyüze konuşmalara dayanması gerek olmayan ve özel mekânlarda konumlanmış sınırsız sayıda bireye ulaşabilir farklı bir tür kamusal alan yaratmıştır. Kitle iletişiminin gelişimi, kamusal yaşam için ölüm çanları çalmak yerine, yeni türde bir kamusallık yaratmıştır. Bu yaklaşımdan hareketle Bıçakçının “Dünyanın En Çok Yanlışlıkla Fotoğrafı Çekilen İnsanı” (s. 99-103) başlıklı hikâyesini hatırlamak yerinde olacaktır. Hikâyenin kahramanı Paulo, Eyfel Kulesine yakın küçük bir pizzacıda çalışmakta ve evlere servis yapmaktadır. Bir gün eve döndüğünde kapısında siyah takım giyinmiş iki adam görür. Bu insanlar reklam şirketi çalışanlarıdır ve Paulo’ya iş teklifinde bulunmaktadırlar. Paulo’ya kendisinin Eyfel Kulesinden yanlışlıkla dünyanın en çok fotoğrafı çekilen kişisi olduğunu söylerler ve yüklü bir miktar para karşılığında kendi armalarının bulunduğu tişört ve kazakları giymesini isterler. İnsanlar çektikleri fotoğrafları sürekli sosyal medyada paylaşarak, ya da birbirlerine göstererek Paulo’nun dolaylı bir kamusal yüz haline gelmesini sağlamışlardır. Reklam şirketi de, bu kamusal figüre ihtiyaç duymaktadır. Tabi Paulo artık sürekli fotoğraflarının çekildiği ve insanlar tarafından görüldüğünü bildiği için, adımlarını daha dikkatli atar. Bir yandan gündelik hayatını yaşarken, diğer yandan kamusal bir platformun gizli öznesi haline gelir.

Yeni medya alanında yaşanan gelişmeler –özelliklede, internetin ortaya çıkması ve önemli bir enformasyon kaynağı haline gelmesi ile– kamusal alan tartışmalarına yeni boyutlar kazandırmıştır. Özellikle internet, Habermas’ın bahsini ettiği toplumdaki tüm grupların girişine açık olma özelliği taşır. Andersen ve Diğerleri’ne göre, günümüzde internet, e-mail’den başlamak üzere kolektif iletişimi güçsüzler lehine dönüştürmüştür (1995, s. 120). Bu anlayışı benimseyenlere göre, yeni medya teknolojilerinin sağladığı iletişim ortamı sayesinde, kontrol edilemez kamusal tartışma ortamları yaratılmış ve bireyler bu yolla otoriter rejimlere karşı bağışıklık, kolay erişim, taban yaratma gibi imkânlar bulmuştur. Böylelikle eleştirel bir kamusal alan yaratma fırsatı yakalanmış ve bu alanın evrensel erişime açık hale gelmesi sağlanmıştır (Buchstein, 1997, s. 251). Genel olarak bakıldığında pek çok kullanıcının yeni medyanın sunduğu olanaklar çerçevesinde kamusal alana dâhil olabildiğini savunmak mümkündür. Bu açıdan özellikle sosyal medya’nın kamusal alana katılımı teşvik eden bir yapısı olduğu ifade edilebilir.

Her ne kadar araştırmaların çoğunda, internetin kamusal alanı güçlendirdiği iddiaları dillendirilse de, bu durumun aksini savunanlarda yok değildir. Söz gelimi Diani’ye göre, bilgisayarlar ile sağlanan internet dolayımlı iletişimde, klasik mesaj iletiminin aksine, mesajı gönderen eğer istemezse, kendi kimliğini gizleyebilir. Bu durum, kamusal alanın “açıklık” ilkesine ters düşmektedir (2001, s. 117). Yani her şeyin şeffaf olmasını gerektiren kamusal alanda, kişilerin kimliklerini gizlemesi, kosensus’un oluşmasını zorlaştırır.

Katılımcı Kültür ve Olanakları

Web 2.0 teknolojilerinin sahip olduğu özelliklerin sosyal medya ortamlarının doğuşuna yol açması, katılım ve etkileşimin yeni bir boyut kazanmasıyla pratiklerin kullanıcı odaklı bir biçimde yeniden yapılanmasında belirleyici olmuştur (Turan, 2014, s. 100) Yeni medya ortamlarının katılım, etkileşim ve kullanıcı türevli içerik üretimine olanak tanıyan bu gelişme, okuyucu, dinleyici veya izleyici pozisyonundaki kişilerin kullanıcıya dönüşmesine olanak tanımıştır. Binark ve Köker (2011), yeni medyayı geleneksel medyadan farklı kılan özellikleri, “dijitallik, etkileşimsellik, multi-medya biçimselliği, kullanıcı türevli içerik üretimi, hiper-metinsellik, yayılım ve sanallık” (aktaran Turan, s. 103) şeklinde sıralayarak, katılımı öne çıkaran bir yaklaşımı benimserler.

Jenkins ve diğerlerine göre (2009) katılımcı medya kültürü, yaratıcı ifade ve sivil katılım bariyerlerinin düşük olduğu, yaratmak ve yaratılanları paylaşmak için güçlü bir destek içeren ve deneyimli katılımcıların bilgileri acemilerle paylaştıkları bir nevi resmi olmayan mentorluğa sahip bir kültürdür (aktaran Van Dijk, 2016, s. 313). Yeni katılımcı medya kültürün esasen üç eğilim arasında şekillenir;

  1. Yeni teknolojiler, tüketicilerin medya içeriğini arşivlemesine, yeniden üretmesine, kendine mal etmesine ve bu içeriği yeniden dolaşıma sokabilmesine imkân tanır.
  2. Birçok alt-kültür, tüketicilerin bu teknoloji ürünlerini nasıl etkin kullanacaklarını şekillendiren “medya ürününü kendin yap” söylemine arka çıkar.
  3. Yatay olarak yoğunlaşan medya holdinglerini destekleyen ekonomik trendler; görüntülerin, fikirlerin, öykülerin çeşitli medya kanallarında yayılmasını ve daha aktif izleyici biçimlerinin oluşmasına katkı sunar. (Jenkins, 2002).

Yeni medya olanakları ve katılım kültürü arasında bağ kurmak ilgi çekici olsa da, bu olanakların pek çok başka kullanım amacının olduğu bilinmektedir. Söz gelimi Buchstein’e göre, insanlar yeni medya olanaklarını bilgiye ulaşmanın yanı sıra, sıklıkla duygusal ilişki geliştirme, destek bulma ya da onaylanma ihtiyacını giderme gibi pek çok başka motivasyonla kullanırlar (1997, s. 258). Yani ortamdaki kişiler çok büyük oranda bireysel amaçlarla bu alana dâhil olmaktadır.

Katılımcı Kültürü Tartışmak: Özgürlük Vahası mı, Denetim Aracı mı?

Manuel Castells’in Olumlayıcı Yaklaşımı

Castells, yeni medya olanaklarının gelişmesiyle beraber “kitlesel öz iletişim” kavramının görünürlük kazandığını savunur. Kitlesel öz iletişim, bir izleyici, dinleyici kitlesine ulaşma olanağına sahip, fakat mesaj üretiminin kişinin kendisine bağlı olduğu, mesaj alımını kişinin kendisi yönlendirdiği, elektronik iletişim ağlarından içerik kabulü ve bir araya getirme işinin kişinin kendi seçimlerine dayandığı, karşılıklı etkileşime dayalı iletişim biçimidir. İnternet ve mobil üretimin mümkün kıldığı bu iletişim biçimi, en başta merkezsiz iletişim ağlarından doğmuştur (2016, s. 1-2). Bu bağlamda Castells, “merkesizleşme” olgusu ile toplumsal alanın iktidar aygıtlarından sıyrılması ve kendine ait özerk bir alan yaratmasını kast eder. Buna olanak tanıyanda, esasen “katılımcı kültürü” teşvik eden yeni medya ortamlarıdır.

İnsanlar, kültürler ve toplumsal örgütlenmeler, kurumsal ortamlar ve kişilik yapılarına bağlı olarak, yeni medya teknolojilerini kendi ihtiyaç ve arzularına uygun düşecek biçimde, benimser, kullanır ve değiştirirler (Castells, 2016, s. 8). Bu bağlamda Castells, yeni toplumsal hareketlerin internetin alanının şekillenmesinde sistem kurucu bir misyon üstlendiğini ifade eder. Buna göre, toplumsal hareketler, varolan mücadele alanlarını geliştiren ve yeni mücadele alanları açan interneti keşfetmişlerdir. Böylelikle toplumsal hareketler, öncelikli iletişim aracı olarak internetin gelişimine katkı sunmuşlardır (2001, s. 139). Yine Castells’e göre hükümetler ve şirketler, bu yeni iletişim biçimlerini kolayca denetleyemezler, denetlemeyi başardıklarında da, bunun üzerinden örgütlenen hareketleri durdurmakta geç kalırlar (Castells, 2016, s. 21). Castells, son dönemlere damgalarını vuran, Arap Baharı ve Batı’daki bazı önemli toplumsal mücadeleleri bu kapsamda örnek olarak sunar. Türkiye’de Gezi Direnişi ve Kobane Protestoları sırasında da, internetin bu şekilde aktif kullanımından bahsetmek mümkündür. Her iki olayda da, toplumsal muhalefet bugün pek fark edilemese de, ciddi oranda başarı sağlamıştır. Sonuç olarak Gezi Parkına iktidar müdahalesi durmuş, Peşmerge ve diğer Kürt güçlerinin Kobane’de IŞİD’e karşı mücadele etmek üzere geçişlerine de, izin verilmiştir.

Kellner’de Castells’i takip ederek, internetin yaygınlaşmasıyla birlikte yeni direniş odaklarının ortaya çıkacağını belirtir. Yazar’a göre, yeni kamusal alanlar oluştukça, yeni politik aktörler öne çıkmakta, politik haber ve tartışmaların doğası değişmekte ve demokratik bir dönüşüm gerçekleşmektedir (2004, s. 797). Bu bağlamda her iki düşünürde, internet ve yeni teknolojilerin özgürleştirici etkisine vurgu yaparak, toplumsal hareketlerin bu özgürleşmenin öznesi olarak belirlerler.

Jan Van Dijk’ın Olumsuzlayıcı Yaklaşımı

İnternetin demokratik katılım kültürünü teşvik ettiğini savunanlar onun şu özelliklere sahip oluğunu belirtirler;

  1. Mevcut kitle iletişim araçlarının aksine interaktiftir.
  2. Kullanıcıların, izleyiciler, dinleyiciler ya da okuyuculardan, katılımcılara dönüşmesine olanak sağlayan yaratıcı bir ortamdır.
  3. Bireysel kullanıcıların pek çok şeyin yanında politika ve kitle iletim araçlarının merkezinde olup biteni tayin edebilmesini sağlayan doğrudan bir araçtır.
  4. Prensipte herkes için eşit ir platformdur.
  5. Ürünlerin çevirimiçi olarak ortak yaratılabileceği bir ağ aracıdır (Van Dijk, 2016, s. 156)

İnternet’in katılım kültürünü teşvik ettiğine dair tezleri eleştirenler ise, bu aracın demokratik bir etki yaratıp yaratmayacağının her zaman onun sosyal ve politik kullanımına bağlı olduğunu iler sürerler. Yine adil olmayan erişim ve internet kullanımı becerileri veya özel hayata müdahale gibi internetin negatif özelliklerinin tamamen görmezden gelindiğini savunurlar (Van Dijk, 2016, s. 157). Morozov’a göre (2011), internetin bir tür demokrasi aracı olduğunu savunanlar, bu aracın farz edilen özelliklerine o derece odaklanmışlardır ki, kullanıcıları, fiili kullanım biçimini ve kullanımın sosyal ve politik bağlamını unutmaktadırlar. Aynı şekilde, internet üzerinden kullanılan sosyal medya mecralarının otoriter olmayan rejimlerde dâhil olmak üzere, devletin baskı gücünü arttırdığını belirtir. Yazar’a göre, dijital ortamın sağlamış olduğu düşük maliyetli örgütlenme ve iletişim özgürlüğü siyasi otoriteler tarafından artan bir şekilde baskı altına alınmaya çalışılmaktadır (2011, s. 212).

Bazılarına göre yeni enformasyon ve iletişim teknolojileri, bireyler için seçim özgürlüğünü arttırdığı ve bireyler ile kurumlar arasındaki yatay ilişkileri yoğunlaştırdığı için bir özgürlük teknolojisidir (Van Dijk, 2016, s. 152). Diğerleri ise, bu teknolojilerin işletmeler ve diğer kurumlardaki liderler tarafından belirlendiği için merkezi kayıt, gözetim ve kontrol teknolojisi olduğunu savunmaktadır (Van Dijk, 2016, s. 152). Nitekim günümüz toplumlarında, birçok insanın yeni medyanın sunduğu kamusal ortamda söylediği sözlerden ya da ifade ettiği görüşlerinden dolayı, yargılandığı, hedef gösterildiği ya da işinde olduğu bilinmektedir. Siyasi iktidar ve çeşitli kurumlar, bu alanlarda kurdukları gözetim yoluyla, işlerine yarayacak enformasyonu toplayıp, politikalarını bununla orantılı bir şekilde düzenlemektedir. Kararlar alınırken çoğunlukla toplumun değil, ilgili kurum ya da siyasi yapının güç ve işlevinin pekiştirilmesi amaçlanır.

Katılımcı medya kültürü, geleneksel sosyal ve siyasi katılımın üst düzeyde olduğu anlamına gelmez ve çok daha basit bir kültürdür. Katılımcı kültüre dâhil olabilmenin yolu, bir dizi dijital beceriye sahip olmayı gerektirir. Bu da bir anlamda internetin yarattığı belirtilen alternatif kamusal alana dâhil olmanın önünde ciddi bir bariyer oluşturur. Bu bağlamda Van Dijk, İnternet kullanıcılarının çoğunun, kendileri üretim yapmak yerine,, Web’deki diğer hazır içerikleri tüketme eğiliminde olduğunu ifade eder. Bunun sebebinin ise, bir şey yaratmak için gerekli olan motivasyon ve dijital beceri eksikliği oluğunun altını çizer. (2016, s. 297).

Van Dijk, ağ toplumunda ağların toplumun yerini almayacağında ısrarcıdır. Ancak giderek artan bir biçimde toplumun bileşenlerini organize etmekte ve birbirine bağlamakta olduğunu da (2016, s. 149) kabul eder. Van Dijk, asıl muhalefet biçiminin hala gerçek gündelik yaşam içerisinde gömülü olduğunu ifade eder, ağlar sadece bu gücün örgütlenmesinde aracı bir rol oynar. Bu bağlamda, Castells’de asli olan, Van Dijk’da talidir.

Sonuç

Modern dünyada gelişen yeni medya teknolojilerine bağlı olarak, kamusal ve özel arasında akışkan bir ilişki biçimi doğmuştur. Bireyler gündelik yaşamlarını sürdürürken, bulundukları özel bağlamdan kamusal alana dâhil olma imkânı bulabilmişlerdir. Kamusal alana katılan bireylerin iletişimi, bir deneyimler arka planına gömülüdür. Gündelik yaşamda edinilmiş tecrübeler, kamusal alanın biçimlenmesinde önemli bir rol oyar. Zira birey, içinden geldiği toplumsal formasyondan bağımsız bir kamusal ya da özel yaşam pratiği sergileyemez.

Yeni iletişim teknolojileri sayesinde, artık yalnızca okumaz, izlemez veya dinlemeyiz, onları kullanır hatta onlarla beraber yaşarız, sosyal yaşamımız çoğu kez onlara bağlı olarak şekillenir. Yeni medyanın sunduğu “katılım” olanağı, kullanıcının pasif bir nesne olmaktan çıkıp, aktif bir özneye dönüşmesine olanak tanımıştır. Alanın getirdiği yeniliklerin ucuza servis edilmesi de, daha fazla kişinin “katılımcı kültür”e dâhil olmasını sağlamıştır. Geleneksel medyanın aksine, kullanıcıya sözünü anında söyleme ve etkileşim kurabilme imkânı sunan yeni medya, kamusal alanın aynı zamanda en güncel olan üzerinden örgütlenmesine olanak tanımıştır.

Hemen her sosyal olgu veya araçta olduğu gibi, yeni meydanında avantajlı ve dezavantajlı yönlerinin olduğunu belirtmek mümkündür. Nitekim bu araçlar bir yandan “katılım, örgütlenme, muhalefet” olanağı sunarken, diğer yandan iktidar ve diğer baskı aygıtları için kolay bir gözetim alanına dönüşebilmektedir.

Kaynakça

  • Andersen ve Diğerleri (1995). Universal Access To E-mail Feasibilitiy And Societal Implications. Santamonica: RAND.
  • Becker, H. (2013). Hariciler: Bir Sapkınlık Sosyolojisi Çalışması. Ş. Geniş ve L. Ünsaldı (Çev.). Ankara: Heretik Yayıncılık.
  • Bıçakçı, H. (2015). Hikayede Büyük Boşluklar Var. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Binark, Mutlu (2005), “Kimlik(lenme), Dipnotsuz İletişim ve Etnik Laflama Odaları”, Binark, Mutlu ve Kılıçbay, Barış (Der.). içinde, İnternet-Toplum-Kültür, Ankara: Epos Yayınları. s. 118-136.
  • Buchstein, H. (1997). Bytes That Bite: The İnternet And Delibetarive Democracy Constellation. 4 (2), s. 248-264
  • Certeau, M. (2008). Gündelik Hayatın Keşfi. Arslan Özcan (Çev.). Ankara: Dost Kitapevi.
  • Castells, M. (2016). İletişim Gücü. Kılıç (Çev.). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
  • Castells, M. (2001). The İnternet Galaxy. London: Oxford Universty Press.
  • Diani, M. (2001). Social Movment Networks: Virtual and Real, içinde, Culture and Politics in The İnformation Age: A New Politics? Webster (Ed.). London-New York: Routledge. S. 117-129.
  • Habermas, J. (2004). Kamusal Alan. M. Özbek (Çev.). içinde, Kamusal Alan. Özbek (Der.), İstanbul: Hil Yayınları. s. 95-103.
  • Habermas, J (2010). Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. Bora ve M. Sancar (Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Hobsbawn, E. (1999). Tarih Üzerine. Akınhay (Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • Jenkins, H. (2002). İntractive Audiences? The ‘Collective İntelligence’ of Media Fans. Erişim Tarihi: 18 Aralık 2016, http://web.mit.edu/21fms/People/henry3/collective%20intelligence.html
  • Kellner, D. (2004). Tabandan Küreselleşme: Radikal Demokratik Bir Teknopolitikaya Doğru. T. Kurtarıcı (Çev.). içinde, Kamusal Alan. Özbek (Der.), İstanbul: Hil Yayınları. s. 715-737.
  • Lefebvre, H. (2013). Modern Dünya’da Gündelik Hayat. Gürbüz (Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
  • Morozov, E. (2011). The Net Delusion: Dark Side Of İnternet Freedom. New york: Public Affairs Press.
  • Thomson, J. B. (1997). “Kamusal Alanın Dönüşümü”. Alankuş-Kural (Çev.). İLEF Yıllık ’94. Ankara: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları.
  • Turan, E. A. (2014). “Yeni Medya Ortamları ile Dönüşen İzleyicinin E-Sözlük ve Talk Show Arakesitinde İzlenmesi”, İdil Sayımer (Der.). içinde: Yeni Medya Araştırmaları: Kavramlar, Uygulamalar, Tartışmalar. Konya: Literatürk. s. 99-148.
  • Van Dijk, J. (2016). Ağ Toplumu. Ö. Sukin (Çev.). İstabul: Kafka Yayınları.

 


Sivil toplum için video aktivizmi eğitimi: “Ses Sensin”

Ocak 4, 2017

video-aktivizm_mersin_afis-1Sivil toplum kuruluşlarına yönelik video aktivizmi eğitimi 27-29 Ocak’ta bu kez Mersin’de.  

STK olarak videoyu daha etkin kullanmak ister misiniz? Alternatif Bilişim Derneği, Sivil Düşün AB Programı’nın katkılarıyla sivil toplum kuruluşlarına yönelik olarak video aktivizmi eğitimi düzenliyor. 27-29 Ocak 2017 tarihlerinde Mersin’de düzenlenecek olan “Ses Sensin”: STK’lar İçin Video Aktivizmi Atölyesi (Eğitimcilerin Eğitimi) başlıklı atölyede video aktivistleri ve eğitimciler, STK temsilcileriyle bir araya gelerek bilgi ve deneyim paylaşacaklar.

Video aktivizmi atölye çalışmasında STK’ların video aktivizmine yönelik farkındalığını artırmak, etkinliklerinde ve kampanyalarında bir hak aracı olarak videoyu daha etkin kullanmaları amaçlanıyor. Üç günlük eğitim programına çeşitli üniversitelerden öğretim üyeleri ve uzmanların yanı sıra Türkiye’den Kamera Sokak, Seyr-i Sokak, Bak.ma video aktivistleri ile küresel video aktivizmi örgütü Witness temsilcisi katılacak.

Ses Sensin” atölyesinde video aktivizmi farklı boyutlarıyla ele alınacak. Ses Sensin: STK’lar İçin Video Aktivizmi Atölyesi’nin eğitmenleri arasında Yrd. Doç. Dr. Ahmet Taylan (Mersin Üniversitesi), Yrd. Doç. Dr. Recep Ünal (Mersin Üniversitesi), Yrd. Doç. Dr. Nihan  Gider Işıkman (Başkent Üniversitesi), Yrd. Doç. Dr. Perrin Öğün Emre (Kadir Has Üniversitesi), Yrd. Doç. Dr. Gülüm Şener (İstanbul Arel Üniversitesi), Kazım Kemal Kırım (Envai Film), Kazım Kızıl (Kamera Sokak), Onur Metin (Seyr-i Sokak, Bak.ma) Av. Faruk Çayır, Raja Althaibani (Witness) yer alıyor.  Üç günlük atölyede videonun kavramsal çerçevesi, hukuki ve etik sorunlar, dünyada ve Türkiye’de video aktivizmi örnekleri, videonun üretimi, sosyal ağlarda paylaşımı ve arşivlenmesi vb. çeşitli konularda bilgi ve deneyimler paylaşılacak. Ayrıca, atölyeye katılan STK temsilcileriyle birlikte uygulama yapılarak birlikte kampanya videoları çekilmesi planlanıyor.

Eğitime kimler katılabilir?

  • “Ses Sensin”: Video Aktivizmi Atölyesi (Eğitimcilerin Eğitimi) programına Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarında çalışanlar başvurabilirler. Atölye özellikle STK’ların iletişim ve sosyal medya departmanlarında çalışanlara yöneliktir.

Eğitim detayları:

  • Atölyeye katılım ücretsizdir.
  • Başvurular 15 Ocak 2017 gece yarısına kadar başvuru formu doldurularak yapılmalıdır.
  • Atölye ve başvuruyla ilgili tüm sorular için sessensin@alternatifbilisim.org e-posta adresiyle iletişim kurulabilir.
  • İngilizce sunumlarda ardıl çeviri yapılacaktır.
  • Öğle yemeği ve çay-kahve servisi ücretsizdir.
  • Atölyeye katılım 25 kişiyle sınırlıdır. Başvuru sonuçları 20 Ocak 2017 günü e-posta yoluyla duyurulacaktır.

 


Review of Jonathan Crary’s Book; 24/7Late Capitalism and the Ends of Sleep

Ocak 3, 2017

by Sana Zainab, Hacettepe University, Gradate School of Social Sciences

J.Crary has analyzed that how capitalism is gradually manipulating our lives since last two centuries in the name of development. Collectively, this book highlights the expansion of continuous ongoing processing of twenty-first century capitalism. Non-stop working hours of market space, round the clock activities are disturbing the fabric of routine life. The author explores that how non-time cover up the differences between an intensified, ubiquitous consumerism and  rapidly emerging strategies of control and surveillance. The ongoing management of individual approach and the impairment of perception within the current technological culture is debatable.(Sadar et al, 11) It further explains human sleep as a restorative withdrawal which is completely incompatible with 24/7 capitalism. Additionally, this argumentative book narrates critical theory, namely that capitalism is re-orientating as well as altering the primary concept of time cycles and spinning is not just incidental but also intentional. While backing his points with the theories of Marx, Foucault, Deleuze, Debord, author has strengthened his argument.

Capitalism is defined as an economic system where private participants can freely possess and control the use of property according to their interests. (Scott, 01) End of sleep is the idea to overcome human limitations to go round the clock and control the sleep. (Jessa, 13) New media is manipulating our lives through it’s interactivity.  (Bagdikian et al, 7) So, 24/7 is actually expanding capitalism to round the clock without any disconnectivity. After robotic control; sleepless soldiers, consumers and workers are the main goals of capitalism. Though 24/7 markets and global infrastructure is already started but now all set to occupy human’s social and biological privileges as well. The idea of  non-stop and unlimited work is aligned with unaging, inanimate, or inert.  Sleep as an uncompromising interruption will always collide with the demands of 24/7.  Recent researches shows that the people who wake up once or more at night, to check their messages or data are rapidly increasing. It has been said that sleepless life will offer us more space to customize our lives, chance to live it to the fullest and to make it truly flexible. 24/7 is being fantasized as prosperity that emphasized the social existence for everyone more like an emergency. Though Marx mentioned natural barriers in the way of capitalism, but recent reforms are going to somehow overcome such limitations.

Author further explains that 24/7 operations of social networks are a gateway to timeless world. Though sleep is regarded as a private and subjective but at the same time, it’s dependent on the society and surroundings for sustainability. New kind of dangers created more insecurities regarding property, goods, business etc. But this era is hostile in that sense, you miss a moment means you miss a chance. In contrary to the older model of sovereign protection, vigilance and enervating watchfulness is promoted repeatedly in literature.  Social safe-guard is encouraged for carelessness of sleep but no one can promise that.

An overview of old civilizations reveals that they also made an effort to make an order-world while dividing times into days, weeks and months. The idea of 24/7 conceptualized that order-world to meet the demands of today’s life. Technological advancements made it possible to digitize every sphere of life and record it as archived. Wireless gadgets brought us to a non-stop era where you can do anything, anytime and anywhere like, Shopping, paying utility bills, managing bank accounts, working, earning, studying, learning, having fun, chatting with friends and connected with our lovedones etc. Online existence have everything to offer but at what cost? It’s actually externalization of an individual.

Nowadays, one’s social reality is defined by advancement rather than personal identity. That’s the reason digital personalization and self-admiration are flourished in even low-income groups. Increased sexual slavery, growing traffic of organs are profitably merged in Newmarket. Social networking sites allow user to have their own social reality and to define themselves the way they want. (Whittaker, 11) Attractive incitements, anxiety to be admired attach us to networks and devices.  The fear of falling behind,  being deemed outdated forced us to go with the flow. This continuous life isn’t actually chosen by us. It’s actually an imposed and inescapable uniformity to self management. The illusion of freedom of choice and being up to dated is foundation of global auto regulations.  Personalization is commodified in a depleted of complexity where identical mechanical operations are capable to manage your friends circles, business, bank accounts at the same time. The homogenization experience sounds to be very promising but authoritative in nature.

The critical point is that watchdogs are those technophilic intellectuals who are eager for media attention, in fact fame and rewards. Continued existence of Online corporates like Google, Apple and General Electric has already designed pattern of consumptions. Though Radio and television couldn’t cover all the notions of current media like; to be actively managed, manipulated, exchanged, reviewed, archived, recommended or followed.  At the moment, choice, actions and feedbacks are essential. (Mansel, 8)

It’s a historical debate that either there is another world? Yes, that is cyberspace who knows you more than yourself, train you and use your activities in most profitable way. Notably, communication and consumption is another demand of this 24/7 world that prepares you even for the things, you don’t even need. Additionally, in order to be more open-minded and indeterminate new media is serving online gambling, internet pornography and video gaming as well. Insomnia, depression, bipolar conditions, hyperactivity and various others are common in modified nervous system. The usage of stay awake drugs, painkillers, tranquilizers, amphetamines, psychoactive drugs are also indirectly synchronized with the influence of current communication reforms. Violence paved it’s way even into this 24/7 era, where anyone can troll you or bully you. Identity theft is another issue to be solved. Radical social transformation expands police agencies working field from real world to virtual space for actual inquiries.

This mechanism of 24/7 is managing our minds and bodies. But we permitted this control over ourselves.Now, we are being told; things to do, books, movies, destinations, brands, food, even people to follow. We accepted everything on the name of advancement, development with no complaints for toxic environment, privacy theft, psychological transformation and becoming proud prey of capitalism. User Genereated Content is also being used by big online corporates to earn and users are continuously contributing without the idea if they are part of economic circle. (Song et al, 04)

There is some significant and advanced anticipation of 24/7 temporalities in art which are adoptable and reformer. Both physical proximity spheres; natural and invented are also highlighted in art.  It sounds pretty interesting that continuity is an attribute of both art and 24/7. On the other side, if the first requirement of capitalism is dissolution of the relations to earth then current factory environment fulfills it. As the labor disconnects from family, community as well as other traditional interdependencies. Non-stop economic modernization  became persuasive. As capitalism by it’s nature drives beyond every limitation. World War II was the beginning of new paradigm of communication, information and control. and rise of neo-liberalism started after the launch of personal computer. Online emergence of people has been called as “Societies of control”. Where there are no-gaps, no disconnectivity, open spaces and time but to decline this continuity is not an option.(Mackay et al, 21)  Normalization of control societies transformed world capitalism.

In recent paradigm, corporate goal of Google, Facebook and other similar enterprises is unbroken engagement. At the same time, economy dissolved the distance between personal and professional, entertainment and information by inescapable 24/7. Eyeballs for site controls are center of interest to mechanizing and rationalizing human activity. Earlier, television encouraged people to non-nomadic lifestyle but wireless devices are switching it back again by the idea of, “Anywhere, anytime.” Although interactivity of new media is highly celebrated but it’s not simply interactive, it’s addictive.(Arora et al, 15) Addictiveness to unseen,  unthoughtful and thirst to know more, are core rewards of new media. This disconnectivity to real surroundings and connectivity to virtual world is seems to be an exciting practice.(O’keeffe et al, 20)

Literature and cinema also discussed human desire to be omnipresent. Though, death can’t let it happen. But while living, we can be omnipresent in cyberspace, to go sleepless, to live every moment of it with subjective freedom. Modern placelessness and mobility is an illusion to many critics and thinkers. As the idea is being discussed in recent fiction and some movies as destructive.  Aristotle wondered about dreams. Here, it’s under discussion that we may download our dreams in near future as images or videos and can we use them as other media content? Divergence of  human attributes and global system with the capacity to occupy every awake hour seems dated and inapt. Apparently, there is no actual harmonization between living beings and demands of 24/7.

We are being told to have online presence, 24/7 exposure to avoid social irrelevance or professional failure and it’s demand to go sleepless as well. Our unmentionable desires are also served well. Because they want us to be addicted, to be habitual of it, to change our social attitude for their marketing strategies, to get maximum eyeballs, to get more clicks, all that to earn more.  Author mentioned that soon technology will enable us to digitally download our brains and later dreams as media content. It might be expected to sell sleeping hours if not fully adaptation of sleeplessness, and to have advertisement in dreams in return of money. Man polluted water with industrial toxic chemicals and then set up filtration plant for drinking water to make money in the name of fulfilling a basic need. Not everyone can buy filtered drinking water. Similar to this, technological shift is snatching sleep gradually and that time isn’t far when it will become luxury, whenever we would like to take a break from the continuity of 24/7, we will buy sleeping pills/drugs and miss those working hours. Though, almost everyone is going to lose sleep in the name of advancement, but it’s assumed that not everyone will have luxury to afford it again.

Is 24/7 Late Capitalism and End of Sleep is real development? No, in my opinion, it’s another type of slavery. When you are bound to adopt the mainstream preferences. Where you are being told of “Do’s and Don’ts” of lifestyle that steals your freedom and privacy at the same time. Otherwise, you are misfit, outdated or backward. Though, we are in transitional phase, infinity of accessible content make sure our online presence to be surprised, entertained, impressed, to comment or to be diverted. By the appropriation of public spaces into the logic of marketplace, and the idea to follow majority is questionable. It’s very interesting that before humans made robots to assist humans, now we are going to make robotic humans to assist robotic expected activities. Humans are controlled by anti-social apparatus that leads to continuation. Willingly or unwillingly, knowingly or unknowingly, we are gradually becoming part of globalist neoliberal paradigm where sleeping is for losers. In conclusion, this hybrid genre is an academic exciting piece with enough information to understand monopoly of capitalism through new media.

Bibliography

Arora, Shivani, and Daniel Okunbor. “Social media applications: Are the youth addicted?” 2015 International Conference on Cyberspace (CYBER-Abuja) (2015): n. pag. Web.

Bagdikian, Ben H., and Ben H. Bagdikian. The new media monopoly. Boston: Beacon Press, 2004. Print.

Gamble, Jessa. “The end of sleep?” Aeon. N.p., 2016. Web. 18 Dec. 2016.

Herman, Edward S, and Robert Waterman McChesney. Global media: the new missionaries of global capitalism. London: Cassell, 1997. Print.

Jenkins, Henry. Convergence culture: where old and new media collide. New York: New York U Press, 2006. Print.

Mackay, Hugh, and Tim O’Sullivan. The media reader: continuity and transformation. London: Sage Publications, 1999. Print.

Mansell, R. “Political Economy, Power and New Media.” New Media & Society 6.1 (2004): 96-105. Web.

O’keeffe, G. S., and K. Clarke-Pearson. “The Impact of Social Media on Children, Adolescents, and Families.” Pediatrics 127.4 (2011): 800-04. Web.

Sadar, John Stanislav. “24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep.” Architectural Theory Review 20.2 (2015): 287-90. Web.

Scott, Bruce R. “Capitalism.” (2011): n. pag. Web.

Shochat, Tamar, Ofra Flint-Bretler, and Orna Tzischinsky. “Sleep patterns, electronic media exposure and daytime sleep-related behaviors among Israeli adolescents.” Acta Paediatrica 99.9 (2010): 1396-400. Web.

Song, Indeok, Robert Larose, Matthew S. Eastin, and Carolyn A. Lin. “Internet Gratifications and Internet Addiction: On the Uses and Abuses of New Media.” CyberPsychology & Behavior 7.4 (2004): 384-94. Web.

Whittaker, Lisa, and Alex Gillespie. “Social Networking Sites: Mediating the Self and its Communities.” Journal of Community & Applied Social Psychology 23.6 (2013): 492-504. Web


%d blogcu bunu beğendi: