Doğa Tarihi’ni, Sosyal Medya ve Benlik İlişkisini Okumak-Yazmak II: BEN NEYİM/KİMİM? -DOĞA TARİHİ, BENLİK VE NELİK/KİMLİK ÜZERİNE

Aralık 1, 2014

Yazan: Şeyda KOÇAK KURT, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları AnaBilim Dalı Y.Lisans Programı

“Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep onun üzerinde olmalıydı. ”
İnternet denilen bir zamanların zararsız ve “sanal” dünyasının günümüzde, düşünüldüğü kadar bizden apayrı bir yerde duran ve bambaşka bir dünya olduğu düşüncesi geçerliliğini artık korumuyor. Anonim olmak ve kendine benlik ve kimlikler yaratma fırsatı, kazanılmış bir cennet imkanı yaratsa da, sosyal medya araçlarının gelişmesiyle bilgilerini, bilerek ve isteyerek paylaşma ve duyurma ihtiyacına doğru bir dönüşümün gerçekleştiğini söylemek mümkün. Peki, bu paylaşımları neden yapıyoruz? İnsanların hayatlarımız hakkında daha fazla bilgiye sahip olmasını niçin istiyoruz? İnsanlara göstermek istediğimiz şey/kişi, nedir/kimdir?
Bruce Hood, 2014 tarihli Benlik Yanılsaması: Sosyal Beyin Kimliği Nasıl Oluşturur? (Self Illusion) isimli eserinde “fark edilme” dürtüsünün altını çizer ve hayatımızı diğerlerine bu kadar açma isteğimizin altında fark edilmeye bağlı olarak popüler olma duygusunun baskınlığını sebep olarak gösterir. Aynı zamanda çevrimiçi olma ihtiyacı, bir nevi varlığını kanıtlamadır:
“Sosyal ağlarda içerik paylaştığınızda arkadaşlarınızı tepki göstermeye davet etmiş olursunuz. Kendi özel görüşünüzü değil, varlığınızı dünyaya yayınlarsınız. Çevrimiçi etkinliğinizin ürettiği ziyaret ve yorum sayısı, size ve daha önemlisi diğerlerine ne derece önemli olduğunuzu anlatır. Çoğumuz fark edilmek ister ve sosyal ağlar bu arzuyu etkinliğinin merkezi haline getirir. Başkalarının varlığınızı onaylaması, bireylerin aradıkları popülaritenin ölçütüdür” (Hood, 2014: 294).
Hood’un düşüncelerini Doğa Tarihi’ndeki Doğa üzerinden değerlendirecek olursam, benzer bir sonuca ulaştığımı söyleyebilirim. Doğasında fark edilmek olan Doğa için genelinde sosyal medya, özelinde ise Facebook, mükemmel bir mekân sunmaktadır. Kişinin kendini en özel hissettiği günlerden biri olan doğum günü, Doğa için kuru bir tebrik ya da bir pastayla geçiştirilecek bir hadise değil, aksine bütün günü ya da daha fazlasını kapsaması gereken bir kutlu doğum haftası etkinliğine dönüşmeli, özel olduğunu sürekli hatırlatmanın en güzel yollarından biri haline gelmelidir. Bu özel olma hali ise, yalnızca “gerçek” hayat üzerinden değil, sosyal ağlar üzerinden de “gerçek”leştirilmelidir:
“Cafe Jungle’dan bitki çayı alıp Facebook’un başına döndü. Saatler önce kesilip yenilen, hatta bir kısmı plazanın kanalizasyonuna karışmış olan çilekli pastanın fotoğrafını duvarına ekledi. Altında gülücüklü, kalpli, kıpır kıpır mesajlar uçuşmaya başladı. Mumlara bir tur da sanal yollu üfledi. Beğenildikçe beğenildi. Doğa ilgiden memnundu” (Bıçakcı, 2014:23)
Türkiye’de 35 milyon kullanıcı ve 36 milyon aktif Facebook hesabının bulunduğunu düşündüğümüzde, tıpkı Doğa gibi sosyal medya ortamlarında kendisini üretmek isteyen kişi sayısının azımsanmayacak derecede çok olduğunu söylemek gerekir. Bir zamanların “sanal kimlik” olgusunun tıpkı internetin sanallığı meselesi gibi rafa kaldırıldığını ve onun yerine “kimlik egzersizleri” denilen kavramın yürürlüğe girdiğini ve kullanıcıların bu egzersizleri yaparken gayet bilinçli olduklarını biliyoruz. Bu ortamlarda yer alan kişiler olarak, “kendi”liklerimizin istediğimiz kısımlarını arkadaşlarımıza/ailemize/akrabalarımıza açıyor, öne çıkmasını istediğimiz özelliklerimizi paylaşma ihtiyacı duyuyoruz. Burada benden bağımsız bir “ben” olarak yer alıyor, ama benden ayrı bir “ben” sergilemediğimizi düşünüyoruz. Neticede kimse kendisini ikiyüzlü olarak tanımlamaz. Yoksa Doğa gibi bizim de, Ankaralı Turgut’un klibini izlemeye dayanamıyor olsak bile, Facebook’ta paylaşmamız sırf “eğlence” olsun diyedir.
“Salondaki sehpada duran tablet bilgisayarından Facebook’a girip kuaförde çektiği fotoğrafa gelen yorumlara baktı. Yorum yoktu. Ama on yedi kişi beğenmişti. Doğa, on yedi kişi tarafından alkışlanmaktaydı. Ayağa kalktı. Gururlu bir ifadeyle eğilip bilgisayarı sehpaya bıraktı” (Bıçakcı, 2014:.30-31).
Goffman, 1959 yılında yayımlanan, Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu (The Presentation of Self in Everyday Life) isimli ünlü çalışmasında kişiler arasındaki tüm yüz yüze ilişkileri/etkileşimi teatral bir performans olarak ele alır. Ona göre kendilik ve kimlik denilen mesele, bu performans üzerinden kurulur. Goffman aynı zamanda rol, oyuncu, izleyici, sahne önü, sahne arkası gibi kavramlarla sosyal sahnenin çeşitli yönlerini açıklar. Bu yaklaşımda, bireyler çeşitli sahnelerde rol alan oyunculardır ve davranışları oyuncular arasındaki etkileşimin sonuçlarıdır. (akt. Morva, 2014:235).
Doğa’nın Facebook’taki görünürlüğü, Goffman’ın performans dediği şeye işaret etmektedir. Tıpkı bir sahne sanatçısı gibi, rolünü en iyi şekilde oynamalı, -klasik bir deyişi malzeme yapacak olursak- babası ölse ve yüreği kan ağlasa dahi sahne önünde başarısından asla ödün vermemelidir. Nitekim Doğa, babasını bir trafik kazasında kaybettiğinde, acısını “dost”larıyla paylaşır:
“İlan işini hallettikten sonra Facebook’a girip babasının ölümünü haber veren acıklı bir ileti yazdı. Facebook’a verilen bu gayrı resmi ilanın metni “O şimdi melek oldu ve yukarıda bir yerlerden bize bakıp gülümsüyor”, diye bitiyordu. İletinin altına gelen başsağlığı yorumlarını okurken Doğa’nın gözleri doldu” (Bıçakcı, 2014: 168)
Çünkü Doğa’nın babasının ölümü, tek başına bir şey ifade etmez. Paylaşıldığı ve diğerleri tarafından görüldüğü zaman varlığı/yokluğu kabul edilmiş olur. Çünkü izleyicisiz bir performans düşünülemez, anlamsızdır. Doğa, artık babasız bir kız olduğunu ispatlamıştır.
Her ne kadar kitapta iletinin altına yalnızca yorum geldiği yazsa da, Facebook’un özelliklerinden “like”lamak da bu tür paylaşımlarda sıkça uygulanan bir davranış bozukluğu olarak kendisini gösteriyor. “Beğenmek/beğenilmek” pek çoğumuz tarafından gündelik hayatın birebir karşılığı olarak algılansa da, “ölümü beğenmek” ciddi bir rahatsızlığa işaret ediyor gibi görünüyor.
Ne olursa olsun, Facebook pratiklerinde “beğenilmek” benliğin bir ispatı olarak çıkıyor karşımıza. Sayı ne kadar çok olursa, o kadar kabul edilebilir, aynı zamanda erişilmek istenen konumda yer alıyoruz. Beğenildiğimiz kadar varız ve beğenildiğimiz kadar biziz. Sayıların güvenilirliği, pozitivist aklın etkinliği, Facebook’taki beğenilme oranımıza yansıyarak hayatlarımıza nüfuz ediyor dersek yanılmayız.
“Eklediği fotoğraflar eskisi kadar “beğen”ilmiyordu. Üstelik bu bir kuruntu olamazdı. Rakamlarla ispatlanmış istatistiksel bir veriydi. Düşüşe işaret eden rakamlar, tüm dehşet vericiliğiyle ortadaydı. Ne yapıp edip çözmesi gerekiyordu bu sorunu. İşlerin yoluna girmesiyle birlikte fark ettiği bu yeni dert, çığ gibi büyümeye başladı içinde. Kontrolsüz bir çığlık gibi boğazında birikti” (Bıçakcı, 2014: 147-148).
Doğa, mükemmel olma sevdası uğruna aynaları parçalarken, Marwick ve Boyd’dan aktaran Çizmeci (2014:400); “ “İdeal okuyucu”, yazarla aynı özellikleri taşıyan ve yazarın bakış açısını paylaşıp, yazdıklarını takdir eden kişidir. İdeal okuyucu, kullanıcının “aynadaki imgesi”dir” demektedir. Dolayısıyla, Doğa’nın gündelik yaşamda benliğini oluştururken okuyucu/seyircisinin varlığı kendisi için büyük önem arz etmekle birlikte, bahsedilen benliğin bir okuyucu/izleyici olarak kendisinde de vücut bulduğu söylenebilir. Yani, birey sosyal medya ortamlarında sergilediği performanslara bağlı oluşturduğu kimlikleri en çok kendisi izler ve beğenme/beğenmeme tasarrufunda bulunur. Doğa’nın “küçük adamlar” görmesine bu dönüşüm mü vesile olmuştur bilinmez, lakin hepimizin oyunculuğun yanında seyirci rolü olduğu bir gerçek.

“Bir yandan tablet bilgisayarından Facebook’a girdi. Bir arkadaşlık teklifi vardı. Adına baktı, fotoğrafa baktı. Tanımadığı biri… Ortak arkadaşları da yoktu. Yine de kabul etti. Yeni arkadaşının profilini inceledi. Sıradan birine benziyordu. Sonra kendi profiline girip fotoğraflarına baktı. Kendini tanımayan birinin gözüyle…” (Bıçakcı, 2014:56). Bentham’ın huzursuzluk veren ve beraberinde itaati getiren “panoptikon”u, sosyal medyada gönüllülük ve hoşnutluk esaslarına dayanır. “Gözetle(n)mek” görülmek, görülmek ise bilinmek anlamına geldiğinden bilerek ve isteyerek kendimizi ortaya koyma yarışına gireriz. Goffman (akt. Timisi, 2005:102), sahne önü ve sahne arkası kavramlarıyla bireyin başkaları için geliştirdiği “ben”i sahne önünde yaşarken ve sahne arkasında bilinmeyen ve mahrem olanı saklayabildiğini söylerken, sosyal medyada bu tür bir ayrımın ortadan kalktığını söylemek mümkündür. Sahne arkasındakinin de sahne önüne taşınma gayretinde olunduğu ve sahne önü ve arkasının birbirinin içine geçerek belirsizleştiği bir yapıdan bahsedebiliriz. Başta da söylediğim gibi, internet yalnızca sanal bir dünyadan ibaret değil artık. “Orada sanal kimlikler oluşturuyoruz, hepsi bu” demek, yaratılanın arkasındaki dinamikleri görmezden gelmek ve hafife almak demektir. Çünkü artık sabit, tek bir kimlikten bahsetmek olası değildir. Birey yalnızca olmadığı biri gibi görünmeye çalışmanın ötesinde, nasıl olduğunun altını çizme derdine düşmüştür. Doğa, bu nedenle beğenmediği fotoğraflarını siler. Bizler bu nedenle sevmediğimiz kişileri arkadaş listemizden çıkarır, hoşumuza gitmeyen yorumları sileriz. Çünkü onların hiç biri biz değilizdir ve onlar bizi “yansıtmazlar”.
““Sembolik etkileşimcilik” kuramına göre, kimlik ve benlik, ötekilerle kurulan etkileşimlere göre oluşturulmaktadır, yani öz-temsil “iş birliği ile” oluşturulmaktadır. Bu süreçte insanlar, karşılarındakinin tepkilerine ve cevaplarına göre öz-temsillerinin nasıl algılandığını gözlemlemektedirler” (Çizmeci, 2014:398).Doğa, gündelik hayatını Facebook’ta yaşamakta ve yaşadıklarını fotoğraflayarak Facebook’a emanet etmektedir. Sessizlikten bunaldığında, etrafında tanıdık bir şey göremediğinde eli ya bilgisayarına, ya tabletine ya da telefonuna giderek Facebook’a yönelmektedir. Kendi fotoğraflarına, beğenilerine, yorumlarına bakarken, vaktin nasıl geçtiğini anlamamakta, beğenisi çoksa keyfi yerine gelmekte, en beğenilen fotoğrafı profil fotoğrafı yaparak adeta tazelenmektedir. Babasının, sevgilisinin fotoğraflarına yer verdiği profil sayfasını annesiyle takip etmekte, anne-kız “biz” olarak nefret duygusu etrafında birleşerek, en yakınlaştıkları zamanları yaşamaktadırlar. Çünkü Doğa, işe giderken birisi ona çok güzel olduğunu söyleyerek beğenisini dile getirdiğinde de keyfi yerine gelmektedir. Yeni bir kıyafet ya da ayakkabı aldığında yahut saçını kestirdiğinde ve bunu insanlara gösterdiğinde tazelenmektedir. Annesi ile baş başa vererek babasının sevgilisini çekiştirmekte ve anne-kız bu kadını nefretle anmaktadır.
“Çünkü internet görünen ile gerçek arasında yeni bir ilişki arayışının, gerçeğe ilişkin eleştirel bir düşünme anlayışının somutluk bulduğu bir alan olarak yorumlanmaktadır. Görüntünün ve gerçeğin bir kopyası olmadığı, gerçeği kuranın dilin sınırları olduğu” (Timisi, 2005:98). Doğa, gündelik yaşamda kendisini nasıl gösteriyorsa, sosyal medya da o şekilde göstermektedir. İçindeki fırtınaları ise okuyucular olarak yalnızca biz biliyoruz.
“-Ben çıktım Face’ten.
-A ah, niye?
“Sinan… Kıskançlığı zayıflamamla birlikte arttı. Doğru orantılı olarak… Başta gıcık olmuştum, ama şimdi, ne yalan söyleyeyim, çok saçma geliyor bana fotoğraflarını falan oraya koyup durmak.
-Yani… Eğlencesine sonuçta” (Bıçakcı, 2014:187).
Doğa’nın Burcu ile geçen diyaloğu, sosyal medyayı algılama farkındalığımızı yansıtması açısından dikkate değer. Doğa’nın bu işi yalnızca eğlence olarak görmediği aşikar. “İnternet yaşam biçimlerimizi değiştirmekte” diyor Hood. Ona göre (2014:301); yalnızca kolay erişeceğimiz bilginin miktarı ya da kapsamı veya iş yapma ya da eğlenme biçimimizden ibaret değil, o, başkalarına davranış bicimizin ta kendisidir.
Peki Doğa bu cümleyi neden kuruyor? Neden Facebook’u hafife aldığını belirtme gereği duyuyor pek çoğumuz gibi? Üstelik önümüzde Mehmet Pişkin gibi bir örnek dururken. Pişkin’in McLuhan’a referans veren kalabalıklar içindeki yalnızlığı tartışıladursun, intihar etme yöntemi Facebook’un nezdinde sosyal medyanın hafife alınmak bir yana, dönüştüğü tuhaf durumun ciddiyetini gözler önüne serdi. Benlik tartışmaları çerçevesinde Mehmet Pişkin’i örnek olarak vermek biraz uygunsuz kaçsa da –benliğinden vazgeçmesi noktasında– Pişkin’in bu tür bir intiharı benlik açısından kendisine uygun gördüğünü söylemek de olasıdır.
Gündelik yaşamımızı Facebook sayfalarına aksettirmek, pek çok kişi için artık kaçınılmaz bir noktada yer alıyor. Hemen hemen hepsi iyi ve mutlu anları içeren aktiviteler, Facebook’ta paylaşılmazsa –oyuncu ve seyirciler tarafından– eksiklik hissediliyor hatta aktivite yapılmamış dahi sayılabiliyor. Aktivite yapılırken fotoğraf çekerek güncel bir profil sayfası oluşturma telaşının “anı kaçırmaya” sebep olduğu da söylenirken, başta bahsedilen doğum gününü gölgede bırakan aktivitelerden biri ise, tatil oluyor:
“Yağlanılır, güneşin altına yatılır, kuma bulanmış ayak fotoğrafları Facebook’a basılır, bir sırt bir yüz dönülür; sonra eve dönülür… Tatilde çekilen fotoğraflar Facebook’a yüklenir. Senin için biten tatil, başkaları için yeniden başlar. Senin mutluluğun başkasının mutsuzluğudur” (Bıçakcı, 2014:74).
Baudrillard’cı anlamda durmadan devam eden bir tatil vardır artık. “Tatillll ))” albümü altında yer alan fotoğraflar, yüklenildiği andan itibaren yaşanmaya başlar ve orada bulunduğu müddetçe yaşanmaya devam eder. Fotoğraflara tekrar tekrar bakılır, beğenilir, yorum yapılır. Tatil, fotoğraflarda yaşanmaya devam etmektedir. Çevrimdışıyken de orada olmaya devam etmektedir Doğa ve bu tatili yaptığını herkese kanıtlamıştır. Arkadaşı olan, olma ihtimali olan ve gelecekte olacak olan herkese…
Bir nevi “Ölü İnsanlar Günlüğü”ne dönüşeceği söylenen Facebook’ta ölüm dışında herhangi bir ayrılık, sebep olarak kabul edilmemektedir. Çevrimiçi olmak, sürekli bir gerekliliktir. Çünkü var olduğumuzu göstermeliyiz. Hood, konuyla ilgili şunları söyler (2014:322):
“Çevrimiçiyken, bazen sanki bambaşka bir insanmış gibi davranarak benliğimizi şaşırtırız. Çevrimiçi yaşamın bu kadar popüler olmasının nedeni belki de budur. Farklı bir benliğe, bir başkasına belki de olmak istemeye can attığımız birine dönüşürüz. En azından gündelik hayatımızda olmayan kişilerle etkileşime geçeriz. Çevrimdışı benliğimizden çok farklı görünen bir çevrimiçi kimliğe duyulan bu ihtiyaç internet öncesi yetişkinleri dumura uğratır ama bizler teknolojik gerçekten kaçış ihtiyacının nasıl olup da insanın psikolojik gelişimiyle bütünleştiğini anlamak durumundayız. İnternetin önünde sonunda gezegendeki herkesi içine alacak olmasının nedeni budur. Bu yüzden gelecek kuşakları nasıl etkileyebileceği ve değiştirebileceği üzerinde düşünmek oldukça önemlidir. Borglar haline gelmemiz mümkün değil ama çevrimiçi ve çevrimdışı benliklerimiz arasında kolayca geçiş yapıyor gibiyiz. Sonuç olarak, internet ortamı çekirdek benlik kavramının ne kadar büyük bir yanılsama olduğunu dramatik bir biçimde gözler önüne seriyor”.
Hood’un benliği çevrimdışı ve çevrimiçi olarak bu kadar keskin bir şekilde ikiye ayırmasına şüpheyle yaklaşmakla birlikte, kötümser tavrını da pek sıcak bulmadığımı belirtmek istiyorum. Sosyal alışkanlık ve pratiklerimizin değiştiği/değişeceği gerçeğini göz ardı etmiyorum. Ama bu değişimin bir zorunluluk ve gereklilik olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Mehmet Pişkin’in intiharına Facebook’un ya da sosyal medyanın neden olduğunu düşünmektense, intihar ettiğini duyurma aracı olarak Facebook’u kullanma nedenlerinin üzerinde durulmasının daha yararlı sonuçlar doğuracağına inanıyorum.
Mehmet Pişkin, elle tutular varlığına son verdi belki ama Facebook profilinde yaşamaya devam ediyor. Doğa ise, tam tersini düşünenlerden:
“Daha önce eklemiş olduğu fotoğrafları beğenmediği için vaktiyle silmişti Doğa. Bir gecede. Öncesi yoktu. Facebook geçmişi buraya kadar uzanıyordu. Doğa’nın anıları burada sona eriyordu. Bu fotoğraflar da güzel görünmedi gözüne. Hiçbiri… Hepsinde bir tuhaf çıkmıştı. Kimisinden olduğundan kiloluydu, kimisinde olduğundan bön bakışlıydı, kimisinde olduğundan sevimsizdi, kimisinde olduğundan sıkıcıydı, kimisinde olduğundan farklıydı. Hiçbiri olduğu gibi değildi. Ama olduğu gibi sevilmek, beğenilmek, arzulanmak istiyordu. Hiçbiri olduğu gibi değildi. Hiçbiri Doğa değildi. Hepsini sildi. Sırayla, Eski fotoğrafları şöminede yakar gibi. Eski filmlerdeki gibi. Gözlerinin içinde alev alan fotoğrafların yansıması titriyordu. Fotoğraf albümü bomboştu. Sonra, ani bir kararla Facebook hesabını kapattı. Doğa’nın görmek istediği geçmişi orada değildi. Daha eski zamanlara dönmek istiyordu” (Bıçakcı, 2014: 222-223)
Yaşadığı hayattan memnun olmayan Doğa, Facebook profilini ortadan kaldırma yoluna gider. Burada yazar “gerçek” hayat ve “sanal” hayat arasındaki farklılığı vurgulamış gibidir. Doğa, hayatını değiştirmek ister. Bunu ise Facebook profilini yok ederek yapar. Çünkü “gerçek” hayatını bu şekilde silebilmesi böyle kolay değildir. Bir diğer vurgulanan nokta ise, fotoğrafların hiçbirinde kendisini bulamamasıdır. Yani, Facebook/sosyal medya, gerçek hayatımız gibi gözükmesine rağmen bizim ve geçmişimizi tam olarak hiçbir zaman yansıtmaz düşüncesinin altı çizilmektedir.
Yazara bu noktalarda katılmamakla birlikte, Facebook’un ve sosyal medyanın duygulardan bağımsız ve izole olmayan uzamlar olduğunun hesaba katılması gerektiğini düşünüyorum. Tıpkı oyunun, yalnızca oyun olmadığı gibi…
KAYNAKÇA
Bıçakcı, H. (2014) Doğa Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları
Çizmeci, E. (2014) “Danah Boyd’da Sosyal Ağlar ve Gençlik”, Yeni Medyaya Eleştirel Yaklaşımlar, (Ed.) Mukaddes Çakır, İstanbul: Doğu Kitabevi. 385-411.
Hood, B. (2014) Benlik Yanılsaması: Sosyal Beyin Kimliği Nasıl Oluşturur?, İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Morva, O. (2014) “Goffman’ın Dramaturjik Yaklaşımı ve Dijital Ortamda Kimlik Tasarımı”, Medya ve Tasarım, (Der.) S. Çakır, İstanbul: Urzeni Yayınları. 231-253.
Timisi, N. (2005) “Sanallığın Gerçekliği: İnternetin Kimlik ve Topluluk Alanlarına Girişi”, İnternet, Toplum, Kültür. (Der.) M. Binark ve B. Kılıçbay, Ankara: Epos Yayınları. 89-105.
İnternet Kaynakları
https://eksisozluk.com/borg–43359 (Erişim Tarihi: 27.11.2014).
http://www.dijitalajanslar.com/internet-ve-sosyal-medya-kullanici-istatistikleri-2014/ (Erişim Tarihi:27.11.2014).

Reklamlar

Sakarya Üniversitesi – Sosyal Medya Araştırmaları Platformu Çalıştayı

Ekim 29, 2013

Temmuz 2013’te disiplinlerarası bir platform olarak Sakarya Üniversitesi bünyesinde kurulan Sosyal Medya Araştırmaları Platformu (SMAP) sosyal medyayı farklı boyutlarıyla anlamayı ve tartışmayı amaçlamaktadır.

Bu çerçevede platformun ilk çalıştayı 11 Kasım 2013’te Kültür ve Kongre Merkezi Salon 2’de gerçekleştirilecektir.

Çalıştay “İletişimde Sosyal Medya” ve “Sosyal Medyada Etkileşim” olmak üzere iki oturum başlığı altında yapılacaktır.
Etkinlik afişi ve Program akışı aşağıdadır:

AFİS-50x70cm


Sosyal Medyanın Gücü-Geleneksel Medyanın Aczi ve #direngeziparkı #direnankara, #direnizmir: Alternatif Bilişim Derneği’nin Değerlendirmesi

Haziran 5, 2013

Anaaakım medyanın hali  İstanbul’da Taksim’de bulunan Gezi Parkı’nın İstanbul   Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkılarak AVM yapılmak istenmesine yönelik İstanbulluların kentlerine sahip çıkma ve kente ilişkin yurttaş katılımını dışarıda bırakan bir tanzime karşı çıkan taleplerini dile getirdikleri, demokratik bir toplumda ifade özgürlüğünü ve toplanma hakkını kullandıkları barışçıl oturma eylemine ilk olarak 30 Mayıs’ta, daha sonra da 31 Mayıs’ta gaz bombaları ile saldırılması, orantısız ve aşırı polis şiddeti kullanılması durumu tüm Türkiye’de #direngeziparkı, #occupygezi etiketlerinde Twitter ve “Gezi Parkına Sahip Çıkıyoruz” şeklinde Facebook’ta çeşitli grupların açılması ile yaygın bir kamuoyu desteği ile karşılaştı. 31 Mayıs günü öğleden sonra Taksim’de sivil katılım hakkını kullanan yurttaşlara yönelik emniyet kuvvetlerinin giderek dozu artan şiddeti diğer kentlerde de yurttaş katılımı ile kentlerin kamusal alanlarında protesto edilmeye başlanmıştır. Bu arada anaakım geleneksel medya gerek çapraz tekelleşmeye dayanan sermaye yapısının her türlü iktidara göbek bağı gerekse AKP’nin toplumsal-siyasal-kültürel ve ekonomik her türlü eleştiriye tahammülsüz siyasal iktidarından korkusu nedeniyle İstanbul’da Taksim’de yurttaşlara yönelik emniyet kuvvetlerinin orantısız güç kullanımını görmezden gelmiş, mikrofonlarını-ekranlarını kapatmış ve adeta “görmedim-duymadım-bilmiyorum” üç maymunu oynamıştır. Yaşananları aktardığı anlarda da resmi anlatının yeninden üretiminden başka bir işlev üstlenmemiş, bu açıdan da yöneticilerin kışkırtıcı ve tahammülsüz lisanının sorgulamaz aktarıcıları olmuşlardır. Bunun üzerine  Türkiye’nin dört bir yanında bu “haber değeri” taşıyan ve tüm yurttaşları ilgilendiren olay/lar hakkında bilgi edinmek, sivil yurttaşlarla dayanışmak, yardım etmek ve desteklemek amacıyla insanlar önce İnternet’e ve özel olarak da sosyal medyaya-Facebook ve Twitter’a yönelmişlerdir.  31 Mayıs öğleden sonra #direngeziparkı ve #occupgezi hashtagleri altında İstanbul’da önce Taksim’de devam eden polis şiddetine karşı dayanışma ve yurttaşın kamusal alanda protestosu organize edilmiştir. Ankara’da Kuğulu Park’ta ve Güven Park’ta İzmir’de de çeşitli meydanlarda toplanan yurttaşların barışçıl tepkileri, tepkilerini toplanma ve ifade etme haklarını kullanarak dile getirmeleri yine aynı şekilde devletin zorlayıcı iktidarının uygulayıcı polis ve onun ölçüsüz orantısız şiddet kullanımıyla karşılaşmıştır.

Bundan sonra sosyal medya ortamında her kentte yurttaşlara yönelik polis şiddetini kamuoyuna aktarmak, duyurmak ve kamusal alanda destek istemek için sosyal medya kullanımı yoğunlaşmıştır.

İşte bu noktada Türkiye’de sosyal medya ortamı meydanlarla buluşmuş, sokak-sosyal medya ikilemi aşılmış, yurttaşlar bir yandan yaşadıkların kentlerin meydanlarına, sokaklarına akarken, anaakım radyo-televizyonların yurttaş tepkisini görmezden gelmesine karşı tek enformasyon kaynağı olarak sosyal medyaya yönelmişlerdir.

Sosyal medya dolayımı ile yurttaş gazeteciliğinin neden ve nasıl yapıldı? #korkakmedya ve #bugüntelevizyonuaçmıyoruz

İstanbul’da 31 Mayıs’ta tüm gece yurttaşlarına yönelik süren polis şiddeti Taksim’den Beşiktaş’a sıçramış, her yaştan kadın-erkek, farklı mesleklerden, siyasal görüşten yurttaşlar örgütsüz bir şekilde kamusal alana çıkarak polis şiddetini ve mevcut hükümetin siyasi irade/sizliğini protesto etmişlerdir. Polisin artan şiddeti karşısında meydanlara çıkan bu binlere yardım etmek, yardımı ve acil gereksinimleri koordine etmek, polis şiddetini belgelemek ve kanıt oluşturmak, sadece ve sadece durumu sosyal medya ortamlarından takip ederek haberdar olabilen yurttaşları enforme edebilmek için her kente yönelik ayrı hashtagler Twitter’da oluşturulmuştur. Facebook’ta olay yerlerinden çok sayıda görüntü paylaşılmış, polis şiddeti belgelenmiş, yaralananlara yönelik tıbbi yardım gereksinimi duyuran ve koordine eden, göstericilerin yoğun biber gazından sığınabilecekleri mekânları duyuran gönderiler duvarlarda paylaşılmıştır.  İşte böylece sosyal medya dolayımı ile yurttaş gazeteciliği yapılmış,  anaakım medyanın boşluğu doldurulmuştur. Türkiye’de ilk kez bu kadar geniş katılımlı, yoğunlukta kendi merkezli kitlesel iletişim (self-mass communication) gerçekleşmiştir.

Olayın ve durumun gidişatına göre farklı hashtaglerin geliştirilmesi, özellikle 1 Haziran Cumartesi günü Türkiye’de Facebook ve Twitter’a TTNET’in ADSL, kablosuz İnternet erişimini sağladığı yerlerde ve bu şirketten hizmet alan kullanıcılar tarafından girilememesi durumunun tespiti üzerine VPN, DNS gibi yeni hashtagler oluşturulmuş ve Türkiye’de TTNET’in örtük olarak uyguladığı DPI engelini aşarak İnternet ortamlarını kullanma konusunda bilgi desteği içeren içerikler üretilmiştir.

Sosyal medya ortamlarında, cep telefonlarının çeşitli uygulamalarını kullanarak kendi merkezli kitlesel iletişim gerçekleşmiştir. Bu kendi merkezli kitlesel iletişimin sonucunda ortaya çıkan yurttaş gazeteciliğinin Türkiye gibi anaakım geleneksel medyanın sansür ve otosansürü deneyimlediği, AKP iktidarının “ceberut devletleştiği” bir rejimde ne kadar gerekli olduğudur.

#direnankara

Sosyal medya kullanımının örgütlenme konusundaki yararları ve açmazları üzerine

“Gezi parkı hareketi” olarak adlandırabileceğimiz bu tarihsel anı, durumu değerlendirirken;  sosyal medya kolaylaştırıcılığında örgütlenme konusunda önemli dinamiklerle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Tüm Türkiye’de farklı kentlerdeki protestocular ve göstericiler için İnternet ve özellikle sosyal medya ortamları vazgeçilmez bir iletişim ve etkileşim ortamı olarak varlığını göstermektedir. Kısa sürede, çok sayıda insana, herhangi bir zaman ve mekân sınırı olmadan ulaşmak, fikirlerini öğrenmek ve belli bir konu hakkında bir kamuoyu yaratmak çabası içinde olan sağduyulu bireyler, belli bir amaç etrafında önce parklarına sahip çıktılar, sonra ülkenin dört bir yanına ağların çarpan etkisiyle haber salarak, anti-merkeziyetçi ve hareketin dışında kalanlar açısından denetimsiz biçimde kendiliğinden kamusal alanlara aktılar. Bu anlamda mevcut siyasi iktidarın hegemonyacı üslubundan dolayı yönetime katılamayan ve kendilerini dile getiremeyen, dertlerini seslendiremeyen çeşitli ve farklı toplum kesimleri sosyal medya ortamlarının sağladığı olanaklardan şu şekilde yararlandılar: 

1.        Anaakım medyanın iktidarı başat olarak gören ve sessiz kalmaya devam eden yapısı itibariyle, tek ve koşulsuz alternatif olarak bu mecranın etkileşimselliğini yalnız kullanmadılar, adeta kutladılar. 

2.        Mecranın farklı ortamları arasındaki (Facebook, Twitter, Instagram en yaygınları olmak üzere) yakınsama nedeniyle, eş zamanlı çoklu medya ve metin paylaşımı yaptılar, çok yaratıcı sloganlar ürettiler.

3.        Yurttaş gazeteciliği ekseninde polisin çatışmacı tutumunu ve aşırı şiddet kullandığını sergileyen kanıtlar, bloglar, sözlükler (başta Ekşisözlük olmak üzere) ve kitle kaynaklı platformlar aracılığıyla oluşturulan enformasyon havuzuna aktı; kısa sürede güncellenen veri bankaları oluşturuldu.

4.        Acil ihtiyaç/yardım gerektiren durumlarda bilgi ve kaynakları etkin şekilde paylaşabilmek için açık-özgür erişim yazılımları kullanıldı, bu yazılımların kodları da dahil olmak üzere dayanışmacı biçimde sosyal medya ortamlarında paylaşıldı. 

5.        İnternet ve sosyal medya araçlarının engellenmesi ve bloke edilmesi tehlikesine karşı, açık DNS ve VPN ayarları konusunda bilgi yaygınlaştırıldı. 

6.        Tüm ciddiyeti, vahameti ve işlevselliğinin yanı sıra İnternet ve sosyal medya direnişin ve hareketin  karnivalesk havasının canlı tutulmasında önemli bir rol oynadı. Aşırı şiddete maruz kalan, yaralanan, gözaltına uğrayan, yakınlarını kaybeden kullanıcılar İnternet’i ve sosyal medyayı bir yandan yılgınlık ve çöküntüye karşı bir ironi makinasına dönüştürdüler; diğer yandan da mizahı, iktidarla yaşadıkları zıtlaşmada iktidarın sembolik alaşağı edilmesinde ustaca kullandılar. İktidarın sembol ve terimlerinin, mevcut toplumsal kod, kurum ve adların (“DövenPark”, “Tomalı Hilmi”, “GazıLay”, “Sahibinden Satılık PolisOlaylarınaMüdahaleAracı”) alaşağı edilmesi en karanlık anlarda dahi “korku eşiğinin aşılmasında” son derece önemli bir rol oynadı. “Park yoksa AVM’ye sıçarım” diyen köpek; “İktidar bu kadar yoğun gaz çıkarıyorsa sıçması yakındır” diyen pankart örneklerinde bu karnivalesk havanın grotesk bir tahayyül ile desteklendiği de görülmektedir. İnternet’te dolaşan komik eylem hikayeleri direnişin kendi mitlerini oluşturmasına yol açmış, mizah ve ironinin birleştirici ve iyileştirici dili eylemlerin lisanına da yansımıştır. 155’i arayıp polisten gaz sipariş edenler; karşılaştıkları çevik kuvvetle üçlü çeken taraftarlar; “eylemdeydim, penguen belgeselini izleyemedim” diye CNN-Türk izleyici temsilcisini arayan protestocu mizahın öfke-nefreti dindirici ve iyileştirici yanına örnek teşkil ettiler. Bununla birlikte, bir kısım pankart, duvar yazısı ve mizah ürünlerinin cinsiyetçi, hakaretamiz ve ayrımcı lisan içerebilmesi olumsuz bir nokta olarak not edilmelidir. Son olarak, mizahi içeriği derleyen birkaç girişim için şu adresler ziyaret edilebilir:

http://duvardageziparki.tumblr.com/

http://ismetberkan.blogspot.com/2013/06/bu-da-eylemin-duvar-yazlar-arsivi.html?spref=tw

Sosyal medyanın geniş tartışma atmosferine ve eş anlı etkileşimselliğine rağmen, belli grupların ideolojik duruşları ya da “Gezi Parkı’na sahip çık” sivil hareketini amacından saptırma amaçları nedeniyle etik değerlerden uzak bir şekilde sosyal medya kullanım pratikleriyle de karşılaşıldı:

1.        Dağıtık ve gayri-merkezi ağ örgütlenmesi üzerinden ilerleyen sosyal hareketler söz konusu olduğunda, farklı konumlardan sürekli veri akışı gereğinden fazla yüklenmektedir ve olayın/durumun algılanışında sapmalarına yol açabilmektedir. 

2.        Yukarıda sözü geçen veri akışını derleyip toparlayan ortamların sayıca çokluğu ve güncel olmaması, eylem ve koordinasyon sırasında başvurulacak kaynakların güvenilirliği konusunda şüphe uyandırabilmektedir.

3.        Hashtag kullanımı, sonsuz paylaşım ve tepki olanağı, radikal görüşlerin üretilmesi ve yaygınlaşmasına neden olduğundan, nefret söylemi ve suçlarına rastlamak mümkün olmaktadır.  

4.        Türkiye’de belli aralıklarla sosyal medya ortamlarında iktidar erkini elinde bulunduranlar tarafından sansür ve veri akışına müdahale yapılmıştır; bu sansürün sosyal hareketler sırasında eş anlı olarak yaşanması kitlesel panik yaratabilir. 

5.        Özellikle Twitter mecrasında “Trending Topic” (en çok konuşulan konu) olabilme adına, çarpıtılmış  haberler ve yanıltıcı bilgiler dolaşıma sokulmakta, bu gerek kanaat önderlerine, gerekse yurttaş gazetecilerine olan sosyal güveni azaltabilmektedir. 

Sosyal medya ortamında üretilen hashtagleri kullanarak kamuoyunu yanıltmaya çalışan kullanıcılar da olmuştur. Özellikle ağır yaralanma vakaları, ölüm haberleri konusunda yayınlanan bazı içerikler sosyal medya ortamlarının sahip olduğu hız ve etkileşimsellik özelliğinden dolayı sosyal medya kullanıcısını manipüle etmeye çalışmıştır. Polisin aşırı şiddet kullanmasına karşı tutum gösteren bazı polislerin istifa etmesi gibi asparagas bazı içerikler de ortamda paylaşılmıştır. Ya da tam tersi yaralanan göstericilere yönelik sığınma veya destek mekânı olarak verilen cep telefonu ile diğer iletişim numaralarının güvenilir numara olmadığı, ama emniyet kuvvetlerince yönetildiği de ortaya çıkmıştır.

Ancak bu tröllük olgusuna karşı, özellikle belli konuda uzman kişilerden, anaakım medya ortamlarında sesi ve sözü otosansürlenen eski geleneksel ama artık yeni medya mensuplarının, “Gezi Parkı’na sahip çık” platformuna destek veren sanatçıların ve milletvekillerinin (özellikle BDP’den Sırrı Süreyya Önder’in) sosyal medya hesaplarından yurttaşları dezenformasyona karşı uyaran ve doğru-nitelikli bilgi paylaşan tweetleri ve gönderileri sosyal medya ortamlarında “kanaat önderliğinin” ve nitelikli enformasyon konusunda kaynağın güvenirliliği olgusunun önemini bir kere daha göstermiştir. Sosyal medya ortamının etik dışı kullanılması durumuna karşı kullanıcının soğukkanlı tutumunu koruyarak, kaynağın güvenirliliğine karar vermesi ve içeriği paylaşmadan önce doğruluğunu iki kez kontrol etmesi gerekmektedir. Anaakım geleneksel medyanın görevini yapmaması, sosyal medya ortamındaki dezenformasyonu tetiklemiştir.

Bu noktada özellikle, kamusal alanda yurttaşlarına karşı aşırı ve orantısız şiddet kullanımı konusunda her türlü multi-medya ortamını başarı ile kullanarak, kanıt toplayan, paylaşan; URL’ler ile linklerden linke geçişler sağlayan #direngeziparkı, #direnankara ve #direnizmir hashtagleri altında gelişmeler ve katılımcı yurttaşlarla ilgili (ve onlara yönelik) enformasyon arayanlara nitelikli ve doğru içerik üreten herkesin sosyal medya kullanımının başarılı olduğunu belirtelim. Böylece bu nitelikli içerikler ile tröllere ve dezenformasyona karşı refleks geliştirildi. İnsan hakları ihlâlleri, ölüm, yaralanma olayları, saldırılar, İnternet kesintileri, kimyasal kullanımı vb. konusunda kanıt, bilgi, belge, görüntü, video toplanması gereği kamusal alana mü/dahil olan yurttaşlar tarafından yerinde kavranmış ve yeni medya araçları, özellikle cep telefonları ve akıllı telefonlar, tabletler ile gerçekleştirilmiş ve teknolojinin yakınsama özelliği ile anında sosyal medya hesaplarında takipçilerle paylaşılmış, hashtagler ile gruplanmış, bu içerikler yaygınlaşmıştır.

Bu üretilen içerikler örneğin:

Haritalar

http://occupygezimap.com/

https://maps.google.com/maps/ms?ie=UTF8&hl=en&oe=UTF8&msa=0&msid=207368859026831467268.0004de2d26a9994c4487d

https://maps.google.com/maps/ms?msid=206122379597057837901.0004de19c2ae58890f32d&msa=0&ll=40.446947%2C36.320801&spn=14.618272%2C33.815918

http://www.itusozluk.com/atlas

https://crowdmap.com/map/turkiyebahari

Orantısız ve Aşırı Polis Şiddeti için Kanıtlar

http://delilimvar.tumblr.com/

http://direnizmir.tumblr.com/post/51971813039/izmirde-polis-gercegi-birinci-agizdan

İletişim için: Boğaziçi Radyo

http://live.arkent.web.tr/

 

Ankara’dan mobil yayın:

http://www.ustream.tv/channel/ozererdogan?utm_campaign=ustre-am&utm_source=14648115&utm_medium=social

http://www.ustream.tv/channel/uguroz?utm_campaign=t.co&utm_source=14664261&utm_medium=social

Özellikle mobil geniş bant İnternet bağlantısı çalıştığı sürece Ustream gibi platformlardan yapılan canlı yayınlar, bir yanıyla anaakım medyanın yap(a)madığını yapmakta, diğer taraftan sosyal medya ortamlarında akan dezenformasyonun bir ölçüde önüne geçmektedir.

Gerçek zamanlı paylaşım olanağı bulunmadığında da çok sayıda fotoğraf ve videonun kayıtlanması, kanıt niteliğindeki görüntülerin bir araya getirilebilmesinde önemli rol oynamaktadır. Burada göz önünde bulundurulması gereken, bu kayıtlamaları özellikle müdahale ve/veya arbede sırasında gerçekleştirmenin zorluğudur. Kaçışmaların yaşandığı bu anların sağlıklı biçimde kanıtlanabilmesinin önkoşulu, farklı açılardan ve çok sayıda oluşturulan kaydın daha sonra birleştirilmesidir.

Tüm bu içeriklere biz üre-tüketici ve kullanıcı türevli içerik devrimi diyebiliriz… Geleneksel medya ortamları olaylara ekranlarını mikrofonlarını kapattıkça, kendine otosansür uyguladıkça Türkiye’de kullanıcıların içerik üretimi giderek artacaktır.

 Bibergazı saldırısı

 Bilgi Eşitsizliğini Gidermede Sosyal Medyanın     Rolü

Barışçı yurttaş hareketlerinde iktidarların en önemli avantajları “bilgi eşitsizliğidir” (information asymmetry). Bundan kasıt iktidarın eylemlerinden hoşnutsuz kitlelerin muhalefet eylemleri sürecinde iktidarın bilgiye sahip olması, ancak bunun sivil haklarını kullanan yurttaşlar için geçerli olmamasıdır. Söz konusu olan bilgi makro veya mikro düzeyde olabilir. Makro düzeydeki bilgiden kasıt ülkede ve dünyada eylem konusundaki değerlendirmeler ve diğer coğrafi bölgelerdeki eylemlerin durumudur. Varsa yaralıların durumu, kaçış yönleri veya kolluk güçlerinin pozisyonu gibi bilgiler ise mikro düzeyde değerlendirilebilir.

İktidar tanım gereği makro ve mikro bilgiler konusunda genellikle hiçbir sıkıntı çekmez. İletişim kanallarının her zaman açık olduğu bir ortamda yukardan aşağı sıkı bir örgütlenmenin güdümündeki kolluk güçleri yurttaş hareketlerini fiili olarak şiddet kullanarak veya şiddet kullanma tehdidiyle bastırmaya çalışırlar.

Ancak bu durum yurttaşlar için geçerli değildir. Özellikle barışçı bir eylem içinde olanlar genellikle birbirlerini tanımazlar. Bu nedenle mikro ve makro planda teknik araçlar vasıtasıyla iletişim kurma imkanları çok sınırlıdır. Makro planda bilgi sağlayabilecekleri kaynak televizyon ve radyo gibi kitle iletişim araçları olabilir. Ancak bu araçların yurttaşın haber alma hakkına saygı düzeyleri ülkeden ülkeye değişir.

Bu alışılmış durum son yıllarda büyük bir değişikliğe uğrama sürecindedir. Sosyal medyanın yaygınlaşması ile birlikte yurttaşlar hem makro hem de mikro planda neredeyse iktidarın sahip olduğu imkânlara yakın bir düzeyde iletişim olanaklarına sahip olmuşlardır. Internet erişimli mobil cihazların yaygınlaşması eylem esnasında hareket kabiliyetini olağanüstü düzeylerde artırmıştır. Twitter ve Facebook gibi uygulamalar daha önce önemli bir handikap olan yurttaşların birbirlerini tanıma zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır. Zira ancak birebir iletişimi sağlayabilen cep telefonu gibi araçlar yerine bir kaynaktan sınırsız alıcıya yönelik yayın yapan Twitter gibi uygulamalar yurttaşların mikro ve makro bilgi ihtiyacını mükemmele yakın bir düzeyde karşılamaktadır. Ancak bu durum tanım gereği sadece İnternet kullanıcıları için geçerlidir. Bu kesimin dışındaki geniş halk kitleleri hala klasik kitle iletişim araçlarına muhtaçtır.

“Gezi Parkına Sahip Çık” hareketinde yurttaşlar, siyasi iktidara karşı sosyal medya ortamları dolayımıyla kendi lehlerine bilgi eşitsizliğini giderdiler. Arap isyanlarında ve Öfkeliler hareketlerine önemli bir işlevi olan sosyal medya Gezi Parkı eylemlerinin başarılı olmasında da kritik bir rol oynadı.

Eylemler sırasında ekranlarında toptan karartma uygulayan anaakım medyanın bu utanç verici hali kamuoyu tarafından açık-seçik görüldü. Muhalif siyasi hareketlerin hiç yabancısı olmadığı bu davranış, en geniş halk kesimleri tarafından belki de ülke tarihinde ilk kez fark edildi. Anaakım medyanın tamamına yakını, gösteri yapan ve bu sırada emniyet kuvvetleri tarafından orantısız şiddete maruz kalan yüzbinlerce insan yerine doğa belgeseli göstermeyi tercih ettiler.

Sosyal medya destekli bu yurttaş hareketinin daha önceki yurttaş hareketlerinden çok önemli bir farkı “iletişim yoğunluğu” olarak adlandırılabilecek bir niteliğe sahip olmasıydı. Bu da eylem halinde olan yüzbinlerce kişinin yine yurttaşın arasındaki onbinlerce kişi tarafından kaydedilmesiydi. Bu durum daha önce alışık olunan medya olaya ve olguya ilişkin eksiltimini, yanlışlanmasını ya da aşırılaştırılmasını boşa çıkarıyordu. Bu ortamda sosyal medya geleneksel medyanın oluşturduğu boşluğu olağanüstü bir etkinlikle doldurarak hem makro hem de mikro planda sivil katılım haklarını kullanan yurttaşlara mükemmel düzeyde destek sağladı. Bu destek öylesine etkili oldu ki, çalışma arkadaşlarının tümüne yakını Twitter kullanıcısı olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Twitter’ı ve sosyal medyayı “toplumun baş belası” ilan etti. Bu işaretle sosyal medya bir anda günah keçisi haline getirildi. Binlerce görsel-işitsel malzeme arasından kimin tarafından oluşturulduğu bilinmeyen 10-20 civarındaki fotoğraf ve video kaydı cımbızla seçilerek sosyal medyanın “güvenilmezliği” vurgulanmak istendi. Oysa demokratik bir toplumda yapılması gereken sosyal medya ortamlarını günah keçisi ilan etmek yerine, bilgi eşitsizliğini gidermedeki rolünü ve yurttaşa bükülümünü görmek olmalıdır.

Son olarak yeni medya ortamlarının kullanımına ve ortamlara bakışa yönelik temel kaygılarımızı belirtmemiz gerekli. Bu kaygıların nedenleri ve çözüm yolları üzerinde hiç şüphesiz ayrıntılı olarak düşünülmesi gereklidir.

1.   Türkiye’de devlet veya şirket kaynaklı olası bir sansür/İnternet erişim engeli veyahut DPI kullanımı durumunda yurttaşın Twitter ve Facebook’a sıkışmışlık durumu; İnternet kullanımının Facebook veya Twitter kullanımına indirgenmesi durumu

2.      Yurttaşın ağ tarafsızlığını ihlâl eden başta TTNET tekeli olmak üzere ağ güdümü dışında alternatif İnternet’e erişim kanalları ve şifreleme konusunda bilgi yoksunluğu

3.  Aktivistler için özgür yazılım temelli açık kaynak kodlu çevrimiçi araçların kullanımı geliştirme ve yaygınlaştırma konusunda eksiklik

4.        Yeni medya ortamlarındaki dijital gözetim güçlenen varlığı

5.   Siyasi iktidarın, özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sosyal medya ortamına yönelik nefret söylemi üretmesi ve itibarsızlaştırma çabası.

6.  Sosyal medya ortamları kamusal alan rolü görecekse, farklı fikir ve kanaat sahiplerinin farklı hashtagler veyahut gruplarda kümelenmesi, benzerlerin birbirini bulması durumu ile demokratik bir müzakere kültürünün gelişmemesi/yeşermemesi olgusu. Bu olguya ek olarak özellikle siyasi partilerin gençlik kollarının ürettiği gayrimedeni ve hakaretamiz söylemin varlığı

7.    Ayrıca hükümetin İnternet ve sosyal medya ortamlarına yönelik “istesek keserdik” şeklindeki açıklaması da kaygı vericidir.

Aktivistler için çevrimiçi araçlar geliştirmenin zorunluluğu

Süreç boyunca genel iletişimin sağlandığı Twitter, hareketin başlamasının ardından Türkiye’deki kullanıcılarına herhangi bir engelleme yapmayacağını duyurmuştur. Zaman zaman kesilmeler yaşansa da Twitter’ın kastından söz edilebilecek kanıtlar bulunmamaktadır. Ayrıca devlet, yukarıda bahsedilen biçimler dışında, topyekün bir engelleme veya kesinti yoluna gitmemiştir.

Öte yandan, neredeyse hareketin kendisi anlamına gelen iletişim ve örgütlenme ağlarının kaderi, ne Twitter ne de diğer ticari / sahipli mecralara terk edilemeyecek kadar değerlidir. Bu sebeple alternatif mecraların tanınması, yeni araçların yaratılması ve engelleme durumunda ağın sürekliliğini sağlayacak planların hazırda tutulması zorunludur.  Böylesi kesintilerin sonucunun korkunç olduğunu Arap Baharı deneyimlerinde gördük. Şiddetin dozunu arttırmak ve hatta katliam girişimleri için hareketin birbiriyle ve dış dünyayla bağlarını kesmek ilk adım olmuştur.

Kesintilere karşı telefon hatları üzerinden bağlantı olanaklarının sağlanması, mümkün olduğunca anonim ve dağıtık alt ağlar kurulması iyi bir yol olabilir. Gönüllülerin bir telefon ve dial-up modem ile ya da mobil telefonlarına indirecekleri dial-up yazılımları ile katılabilecekleri ağ ya da ağlar işleri oldukça kolaylaştıracaktır. Yine bu ağ üzerinde özellikle dünya ile bağları hızlı bir şekilde kuracak, enformasyon/bilgi akışı sağlayacak güçlü düğümlerin yer alması işleri kolaylaştırabilir. Bunun için gönüllü STK’lar veya basın kuruluşlarından yardım alınabilir.

Mecraların sansürüne karşı da çeşitli alternatifler bulunuyor. identi.ca iyi bir mikroblog alternatifi olarak öne çıkıyor. WordPress, tumbrl gibi blog/fotoblog sitelerinin yanısıra kolay kurulur ve taşınır, tıkla kur, eposta/tweet/sms ile yayın yap gibi kolaylıkların bulunduğu araçların geliştirilmesi toptan engellemeleri aşmanın yolu olacaktır.

EMO’nun sağladığı sms2tweet servisi de kayda değer bir girişimdir. Bu deneyim mutlaka değerlendirilmelidir. Ayrıca Türkiye’de faaliyet gösteren tüm operatörlerin desteklediği Twitter SMS hizmeti, İnternet’e ulaşılamadığında da Twitter üzerinden bilgi paylaşımına olanak tanımaktadır. Bu işlevin nasıl kullanılabileceği operatörlerin web sitelerinde açıklanmaktadır.

Bu noktada, yurttaşın İnternet kesintisi ve sosyal medya ortamlarında “devlet” eliyle yapılacak müdahalelere karşı alternatif İnternet’e erişim kanalları konusunda kısaca bilgilendirmek istiyoruz:

Türkiye’de İnternet kesintisi yapılması durumunda dış dünyaya erişmek için dial-up numaraları

·                     Tel. No: 0046850009990 User: telecomix Password: telecomix

·                     Tel. No: 00492317299993 User: telecomix Password: telecomix

·                     Tel. No: 004953160941030 User: telecomix Password: telecomix

·                     Tel. No: 0033172890150 User: toto Password: toto

·                     Tel. No: 0046708671911 User: toto Password: toto

·                     Tel. No: 0031205350535 User: xs4all Password: xs4all

SMS ile Tweet

“EMO” boşluk mesajı yazıp 4730′a kısa mesaj (SMS) atabilirsiniz. Buraya gönderdiğiniz mesajlar Twitter’da yayınlanabilir.

 

VPN Bilgileri

Şu bilgileri kullanarak VPN erişimi yapabilir ve İnternet ortamındaki sansürü aşabilirsiniz:

Username: vpnbook Password: rac3vat9

1.                  Server #1: euro1.vpnbook.com (Anonymous VPN)

2.                  Server #2: euro2.vpnbook.com (Anonymous VPN)

3.                  Server #3: uk1.vpnbook.com (UK VPN – optimized for fast web surfing; no p2p downloading)

4.                  Server #4: us1.vpnbook.com (US VPN – optimized for fast web surfing; no p2p downloading)

Kaynak: http://www.alternatifbilisim.org/wiki/Kesinti_ve_Sans%C3%BCr_Durumunda_Alternatif_Eri%C5%9Fim_Yollar%C4%B1

 Alternatif Bilişim Derneği

5 Haziran 2013


Konferans: Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü Konferansı

Mart 20, 2013
Tarih: 30 Mart 2013 Yer: İstanbul Bilgi Üniversitesi, Dolapdere Kampüsü Mahkeme Salonu

Sosyal medya kullanım oranının dünya çapında baş döndürücü bir şekilde artması çağdaş toplumların bilgi paylaşımını radikal bir biçimde değiştirdi. Dünyada 500 milyon Twitter ve bir milyardan fazla Facebook kullanıcısından bahsediliyorsa, YouTube’da bir günde tam dört milyar video izleniyorsa ve her geçen saniye bu mecraya milyonlarca kişi katılıyorsa artık bambaşka bir iletişim evreninde olduğumuzu kabul etmemiz gerekmektedir.

Sosyal medya bir yandan bireyi bambaşka güçlerle donatırken öte yandan da yazılı, görsel ve işitsel içeriğin kitlelere çoğu zaman kontrolsüz yayılması, öngörülmesi güç sonuçlar doğurmaktadır. İnternet, sınırları kaldırarak küreselleşme, hukuk ve demokrasi tartışmalarının yeniden gözden geçirilmesini de zorunlu kılmaktadır. Artık yirminci yüzyılı biçimlendiren entelektüel tartışmalar dijital medya teknolojileri ışığında yeniden ele alınmalı, toplumların dönüşümü irdelenmeli, ortaya çıkan yeni olgular tartışılmalıdır.

Bu hedefle İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği sosyal medyayı dört farklı bağlamda masaya yatıran bir konferans düzenlemektedir. İfade özgürlüğü tartışmalarını merkeze koyarak bu meseleyi farklı boyutlarıyla, derinlemesine ele alan bu bilimsel buluşmada alanında yetkin isimlerin bir araya getirilmesi hedeflenmektedir.

Bu bağlamda ilk oturumda sosyal medya gibi dinamik bir alanın ifade özgürlüğünün hukuksal hatlarını ne kadar zorladığı, ulusal ve uluslararası düzlemde hukuki düzenlemeler ve sınırlamalar tartışılacaktır.

İkinci oturum siyasal iletişim süreçlerinde sosyal medyanın rolü üzerinde yoğunlaşacaktır. Son dönemde politik kampanyaların da önemli bir aktörü haline gelen sosyal medyanın yurttaşların demokrasiye katılımında nasıl rol oynayabileceği, e-devlet, e-demokrasi gibi kavramların oluşumunun tartışılması da bu oturumun konularından olacaktır.

Üçüncü oturumda ise demokratik katılımın ve yurttaşın protesto hakkının sanal ortama taşınma yolları ele alınacaktır. Toplumsal değişimi, siyasal muhalefeti ve dev politik ve finansal güçlere başkaldırıyı sosyal medya kullanımıyla gerçekleştirmeye çalışan aktivistler de bu oturumda deneyimlerini paylaşacaktır.

Dördüncü ve son oturumda ise sosyal medya kullanımının gazetecilik pratikleriyle buluştuğu noktalar irdelenecektir. Habercilik sürecine eklemlenen ya da alternatif olarak geliştirilen sosyal medya aplikasyonlarının ana akım medyaya etkileri de farklı açılardan ele alınıp tartışılacaktır.

30 Mart 2013, Cumartesi

09.00               Kayıt

09.30-11.30     Birinci Panel: İfade Özgürlüğü, İnternet ve Sosyal Medya                

Yaman Akdeniz, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Kerem Altıparmak, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

Fikret İlkiz, Avukat

Moderatör:    Turgut Tarhanlı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi

11.30-11.45Çay-Kahve Arası

11.45-13.45     İkinci Panel: Siyasal İletişim Süreçleri ve Sosyal Medya                                              

Banu Akdenizli, Yeditepe Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım

Lars Kreiseler, Birlik 90/ Yeşiller Partisi Seçim Ekibi Üyesi

Öznur Çalık, AK Parti İletişim Merkezi (AKİM)

Moderator:    Aslı Tunç, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi

13.45-14.45 ARA

14.45-16.45     Üçüncü Panel: Dijital Aktivizm ve Sosyal Medya

Aslı Tunç, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi

Jillian York, Uluslararası İfade Özgürlüğü İletişimi Direktörü

Serdar Paktin, Kampanya Uzmanı, Change.org

Emrah Uçar, Ötekilerin Postası                     

Moderator:    Esra Arsan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

16.45-17.00     Çay-Kahve Arası

17.00-19.00     Dördüncü Panel: Sosyal Medyada Yayın Politikaları

Yigit Kalafatoğlu, Utopic Farm Yeni Medya Ajansı
Nurcan Akad, Gazeteci
Volkan Çağsal, Publik Sosyal Medya Ajansı

Moderator:    Sezai Ozan Zeybek, Akademisyen


TOPLUMSAL PAYLAŞIM AĞLARINDA SOSYAL SERMAYE PRATİKLERİ*

Şubat 1, 2013

Dr. Mehmet Emin Babacan/İnönü Üniversitesi

* Bu metin Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyoloji Anabilim Dalı’nda “Toplumsal Paylaşım Ağlarında Sosyal Sermaye Pratikleri” başlığıyla Eylül 2012’de kabul edilmiş Doktora Tezinin “Giriş” ve “Sonuç” bölümlerinin özeti şeklinde hazırlanmıştır.

Giriş

Yaşadığımız zamanın ruhuna karşılık gelen bir kavramsallaştırma olarak ‘iletişim çağı’, bireysel ve toplumsal düzlemde hayatın bütün yönlerini bir şekilde etkilemekte ve şekillendirmektedir. Bu anlamda iletişim çağının yeni medya formu olan ‘yeni medya’ araçları gündelik hayatın pratiklerinden, bilimsel çalışmaların konusu olmaya kadar geniş bir düzlemde görünürlüğünü devam ettirmektedir. Yeni medya araçlarından özellikle sosyal medya olarak adlandırılan toplumsal paylaşım ağları (Facebook, Twitter, MySpace vb.) günümüz dünyasının en önemli fenomenlerinden biri haline gelmiş durumdadır. Sosyal medya gibi, bireysel ve toplumsal izdüşümleri olan olguların bugün toplumsal yapı içerisinde ne anlama geldiği, hangi bağlama oturduğu gibi temel soruları soran sosyal bilimlerin birçok disiplini, geçmişte de kitle iletişim araçları bağlamında benzer sorular sorarak, cevaplar aramıştır. Söz gelimi Sanayi Devrimi, Kapitalist İktisadi anlayış ve modernitenin ortaya çıkardığı yeni toplum biçiminde kitle iletişim araçlarının işlevi, önemi, etkileri vb. temel konuları, başta iletişim bilimleri olmak üzere, sosyoloji, siyaset bilimi, psikoloji, eğitim bilimleri gibi birçok disiplin sorunsallaştırarak incelemiştir. Bu bağlamda modern dönemde kitle iletişim araçları ve işlevlerine ilişkin en önemli katkılardan biri, yirminci yüzyılın ilk yarısında Frankfurt Okulu temsilcilerinden gelmiştir. ‘Kültür Endüstrisi’ kavramsallaştırmasıyla modern muhayyileyi birçok yönüyle eleştiren okul temsilcilerinden olan Thedor W. Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse gibi isimler kültür endüstrisinin, modern sanayi toplumunun homojenleşmiş ve rasyonelleşmiş dünyasının düzgün işlemesine yardımcı olma işlevine sahip olduğunu belirtmektedirler (Lunn 1995: 201).

Modern dönemin başat unsurlarından biri olan kitle iletişim araçları, sosyal bilimciler tarafından daha çok eleştirilerek ve olumsuzlanarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda geçen yüzyılda sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalarda iletişim araçlarının varlığı, işlevi ve etkileri önemli çalışma alanlarından biri olarak yazın literatüründe önemli bir yer tutmaktadır. İletişim araçlarıyla bir biçimde ilişkilendirilen birçok konu ve kavramdan biri de bireysel ve toplumsal ‘sosyal sermaye’ kavramıdır. Başka bir ifadeyle iletişim araçlarının bireysel ve toplumsal düzlemde sosyal sermaye değeri üretip üretmediği etrafında odaklanmasıdır. Bu bağlamda yapılan çalışmaların bir kısmı kavram olarak sosyal sermaye’yi merkezine almamış olsa da, iletişim araçlarının bireysel ve toplumsal izdüşümlerinde sosyal sermayenin izini sürmüşlerdir. İletişim araçlarının birey, toplum, iktidar, sermaye, tüketim, sosyalleşme vb. bir dizi kavramla ilişkilendirilen bütün çalışma alanları temelde bireysel ve toplumsal sosyal sermaye ile ilişkilendirilebilir.

Geçen yüzyılda iletişim ve ona paralel alanlarda yapılmış çalışmalarda ortak kabul görmüş bir kavramsallaştırma olarak ‘kitle iletişim araçları’, bir bakıma iletişim araçları ve işlevlerine nasıl yaklaşıldığını resmetmektedir. Daha çok yüklenen olumsuz anlam ve bu araçlara yöneltilen eleştirilerden kitle iletişim araçlarının sosyal sermayeyi beslemediği ve hatta eksilttiği anlaşılmaktadır. Zira kitle iletişim araçlarının güç ve iktidar ekseninde konumlandırılarak eleştirilmesi, onun kapitalist üretim ve tüketim kültürü kalıpları oluşturmada bir araç olarak kullanıldığı eleştirisi, kitle iletişim araçlarının bireysel ve toplumsal sosyal sermayeye katkısının olmadığı veya çok az olduğu anlamını taşımaktadır. Aynı şekilde modern dünyada sosyal sermaye yitiminin nedenlerinden birisi olarak kitle iletişim araçlarından televizyonu işaret eden Putnam, (Putnam 1995, Field 2008,) televizyonun başında uzun süre oturan bireyin yalnızlaştığını ve sosyalleşmekten koptuğunu belirtmektedir.

İlişkilerin önemli olduğu tezi üzerinden temellendirilen sosyal sermaye, ne kadar fazla insan tanıdığımız ve onlarla ne kadar ortak bir hayat görüşü paylaştığımızın hâsılası olarak tanımlanmaktadır. Aynı şekilde insanların sahip olduğu iletişim ağları, onların hedeflerini sürdürmelerine izin veren ve aynı zamanda toplumu bir arada tutmaya yardımcı olan daha geniş ilişkiler ve normlar kümesinin bir parçası olarak görülmelidir (Field 2008:1-4).

En genel anlamıyla sosyal sermaye kavramına atfedilen anlam, bireysel ve toplumsal refahı sağlayan bir unsur olmasıdır. Söz konusu sermayenin varlığı, bireysel düzlemde insanları daha başarılı, daha mutlu ve daha sağlıklı kılarken; toplumsal düzeydeyse daha güvenli, daha sağlıklı, daha kültürlü, daha iyi yönetilen ve genelde daha az ‘sosyal sermaye stokuna sahip olanlar’ dan daha mutlu toplumlar yaratma vaadini içinde barındırmaktadır (Uğuz 2010: 16).

Sosyal sermayenin bireysel ve toplumsal refah düzeyi için önemi, beraberinde birden çok boyutu da dikkate alma zorunluluğunu getirmektedir. Genelde tek boyutlu bir kavram olarak ele alınıp çalışılmış olmasına rağmen, gittikçe artan bir şekilde sosyal sermayenin çok boyutlu bir kavram olduğu kabul edilmektedir (Carolis ve Saparito 2006, akt. Uğuz 2010: 59). Sosyal olay ve olguların anlaşılmasında birden çok boyut olduğu gibi, soysal sermayenin de birden çok boyutu bulunmaktadır. Söz konusu boyutların bir araya gelmesi ve birbirini tamamlamasıyla gerçek anlamda sosyal sermaye değeri üretilebilir. Literatürde sosyal sermayeye ilişkin çeşitli sayılarda boyutlar ve unsurlar belirtilse de, kabul görmüş olanlar ağlar, normlar, güven, karşılıklılık ve sivil katılım gibi unsurlardır. Bu anlamda Putnam (2001: 7) ve sosyal sermaye alanında çalışan diğer pek çok isim (Narayan ve Cassidy 2001, Anheier ve Kendall 2002), ağlar, normlar, güven, karşılıklılık ve sivil katılım gibi unsurları sosyal sermaye ile ilişkilendirilebilecek unsurlar ve boyutlar olduğunu belirtmektedirler. 

Sosyal sermaye unsurlarının birbirini tamamlayan ve besleyen bir karaktere sahip olması, insan ve toplum ilişkilerinin belli bir zamana ve bağlama ihtiyacı olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Bu anlamda sosyal medya araçlarında bulunan milyonlarca bireyin, sosyal sermaye unsuru sayılabilecek bazı özellikler çerçevesinde bu araçları kullanma pratikleri onların sosyal sermayelerine katkıda bulunmakta mıdır? Sanal bir ortam olarak adlandırılan sosyal medya katılımı, sosyal sermaye unsurlarının pratize edilerek, bireylerin gerçek hayatlarında onlara sosyal sermaye değeri üretebilmekte midir? Söz gelimi sosyal medya ortamında paylaşımda bulunma pratiği, tek başına bir sosyal sermaye değeri üretmekte midir?

Bütün bu sorulara cevap arayan çalışmamızın ana hipotezi, kullanıcıların sosyal medya ortamında gerçekleştirdiği pratiklerin, sosyal sermayelerine katkıda bulunmadığı veya başka yeni bir sermaye türü ürettiği üzerine kurulmaktadır.

 

Sonuç

Birey ve toplumun içine doğduğu ve içinde yaşadığı zamanın ruhunu irdelemek daha çok sosyal bilimlerin ödevi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda günümüzde bütün dünyada olduğu gibi, yaşadığımız toplumsal hayata her geçen gün daha çok nüfuz eden ve görece yeni bir alan olan yeni iletişim araçları ile ona ilişkin birey ve toplum ilişkilerinin varlığı, araştırılmayı fazlasıyla hak etmektedir. Küresel ve yerel düzlemde dikey veya yatay bütün ilişki biçimlerini derinden sarsarak sessiz bir devrim gerçekleştiren internet ve ona ilişkin yeni medya araçlarına dair çalışmalar her geçen gün yoğunluğunu artırmaktadır. Yeni medya araçlarından, özellikle sosyal medya olarak adlandırılan bu yeni mecranın insan ve toplum hayatının bütün kesitleriyle bir biçimde ilişkili olması, onu bir yandan post modern zamanın vazgeçilmez aracı kılarken, bir yandan da araştırılmayı, incelenmeyi hak eder konuma getirmektedir.

Sosyal medyanın birey ve toplum hayatına yoğun biçimde girmesi ve her geçen gün daha fazla ve karmaşık bir biçim alması, onun popülaritesini artırmaktadır. Bireyin psikolojik ve psiko- sosyal ihtiyaçlarına karşılık gelen bir mecra olması sosyal medyanın ağırlığını her geçen gün artırmaktadır. Modern kent hayatının atomize ettiği bireyin, yeniden kendi varlık tekinden olan insanla sanal bir ortam da olsa, buluşmasına olanak tanıyan sosyal medya post modern zamanın ruhuna uygun bir iletişim aracı olarak işlev görmektedir. Aynı şekilde zamanın ruhuna uygun biçimde olumlu ve olumsuz birçok özelliği içinde taşıyan sosyal medya, sadece bireylerin sosyal mekânlar inşa ederek var oluş pratikleri gerçekleştirdikleri bir mecra değil, çok daha karmaşık bir dünyanın şifrelerini de kendi içinde barındırmaktadır. Bu anlamda sosyal medyanın birey hayatı için önemli olan iletişim ve paylaşım özellikleri ile sınırlı olmaması, onu yerel ve küresel bütün oyun kurucuların gündeminde kalmasını sağlamaktadır.

Sosyal sermaye ise, birey ve toplum hayatının karşılaştığı zorluklar ve olumsuzlukların üstesinden gelmesi beklenen bir kaynak olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda bireylerin kendi özgür iradeleriyle kullanım pratikleri gerçekleştirebildikleri sosyal medya ortamının sosyal sermaye üretip üretemeyeceği önem kazanmaktadır. Sosyal medyanın, toplumsal bir tutkal olarak işlev görmesi beklenen sosyal sermaye değeri üreterek, birey ve toplum hayatına etkinlik kazandırabilme potansiyeli önem taşımaktadır. Söz konusu bu iki olgunun nasıl bir ilişkiye sahip olduğunu araştırmak tez çalışmamızın temel çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bu nedenle çalışmamızda bazı sosyal medya kullanım pratikleri ile sosyal sermaye arasındaki ilişki ele alınmıştır.

Sosyal medyaya atfedilen anlam ve geliştirilen kullanım pratikleri kültürden kültüre, hatta bireyden bireye farklılık göstermektedir. Bu nedenle çalışmanın temel çıkış noktası ve hipotezi ortaya konurken söz konusu bu gerçek göz önünde bulundurulmuştur. Buna göre çalışmanın temel hipotezi, ülkemizde eğitim gören üniversite öğrencilerinin sosyal medya kullanım pratiklerinin, onların sosyal sermayelerine çok fazla katkıda bulunmayacağı şeklindedir. Bununla birlikte öğrencilerin gerçekleştirdikleri pratikler daha çok var olan sosyal sermayelerini ağ ortamına taşımak ve bir iletişim aracı olarak kullanmak şeklinde gerçekleşmektedir.

Bireysel ve kültürel kullanım pratiklerinin farklılığıyla birlikte sosyal medya araçlarının var oluşuna uygun ve en yaygın kullanım pratikleri üzerinden sosyal sermaye birikiminin varlığı araştırılmıştır. Bu anlamda en yaygın sosyal medya kullanım pratiklerinden olan sosyal ilişkiler, paylaşım, güven, siyasal katılım, demokrasi/ özgürlük, eğlence, psikolojik tatmin gibi faktörler ile sosyal sermayenin en önemli unsurları olan sosyal ağlar, güven, karşılıklılık ve normlar üzerinden bir sosyal sermaye taraması gerçekleştirilmiştir.

Örneklemini Türkiye’de iletişim teknolojilerini en çok kullanan yaş aralığındaki üniversite öğrencileri içinden örgün öğretimde bulunan öğrencilerin oluşturduğu çalışma, yukarıda belirtilen temel sosyal sermaye bileşenleri etrafında geliştirilmiştir.

Çalışma bulguları, sosyal medyayı kullanan öğrencilerin gündelik hayatlarında internet ve sosyal medya kullanımının önemli bir yer teşkil ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte öğrencilerin aile, arkadaş ve sosyal ilişkileri görece değişse de, gerçek hayat ile sanal olarak adlandırılan internet ve sosyal medya ortamında gerçekleştirilen yeni ilişkilerin birbirini tamamlar nitelikte olduğu görülmektedir. Başka bir ifadeyle öğrenciler sosyal medya ortamına, gerçek yaşamlarından ilişkilerini taşıyarak var olma pratiğinde bulunmaktadırlar.

Çalışma sonuçları, sosyal medyaya ilişkin en yaygın kanaat olan sosyal medyanın bireyleri sosyalleştirdiği düşüncesinin göreceli bir yaklaşım olduğunu ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle çalışmaya katılan öğrencilerin büyük çoğunluğu sosyal medyanın hayatları için vazgeçilmez olduğunu, gündelik hayatlarının çok önemli bir parçası olduğunu düşünürken, kendilerini sosyalleştiren bir araç olduğu konusunda net bir yaklaşım ortaya koymamaktadırlar. Bununla birlikte öğrencilerin sosyal medya ortamında sahip oldukları arkadaş sayılarına ilişkin veriler ile sosyal medyanın kendilerini sosyalleştirdiğine inanan öğrencilerin verileri göz önünde bulundurulduğunda sonucun aslında yeni tip bir sosyalleşmeyi işaret ettiği anlaşılmaktadır.

Görece gerçekliğin yeni bir alanı olan internet ve internet dolayımında sosyal medya araçlarına ilişkin ilk dönem çalışmalar, söz konusu gerçekliğin bu yeni alanını sanal olarak tanımlamaktaydı. Bu bağlamda çalışmanın kuramsal kısmına ilişkin okuma ve yazma edimimiz süresince literatürdeki genel yaklaşımın, dolayısıyla bizim yaklaşımımızın da söz konusu bu ortamın sanal olarak adlandırılabileceği yönündeydi. Fakat çalışma bulgularımızda ortaya çıkan sonuçlar, sosyal medya ortamının zaman ve uzam bağlamında gerçek hayattan farklı olsa da, tamamiyle sanal olmadığı ve orada pratikte bulunan bireylerin bir biçimde sosyalleşme pratiğinde bulundukları ifade edilebilir. Sosyal medyanın kendi ruhuna uygun bir var olmanın, sosyalleşmenin ve bir kimlik inşa etmenin yeni bir mekanı ve aracı olarak işlev gördüğü belirtilebilir. 

Sosyal sermaye literatürünün belki de en önemli kavramı olan güven ile sosyal medya kullanım pratikleri arasında kurulan ilişkiye dönük elde edilen veriler, çalışmaya katılan öğrencilerin sosyal medyada gerçekleştirdikleri ilişkilerinde güven derecesinin düşük olduğu gözlenmektedir. Buna göre sosyal medyanın kullanıcılara sunduğu anonim kimlik inşa edebilme özelliği çerçevesinde öğrencilerin tanımadıkları kişilere karşı güven duyma derecesi oldukça düşük görünmektedir. Güven duygusunun daha ziyade tanınmayan kişilere yönelik düşük gerçekleşmesi, öğrencilerin gerçek hayatta sahip oldukları ilişkileri ve sosyal sermayeleri etrafında bir güven geliştirdikleri anlamına gelmektedir. Sonuç olarak ülkemizde sosyal medya kullanan öğrenci profili, ağda tanıştığı yeni arkadaşlarla güven ilişkisi kurmakta yetersiz kaldığına işaret etmektedir. Bununla birlikte daha ziyade gerçek hayatta sahip olduğu arkadaş ve ilişkileri temelinde bir güven ilişkisi gerçekleştirmektedir. Bu duruma örnek olarak çalışmaya katılan öğrencilerin kendi siyasi anlayışları ve dünya görüşlerine uygun gruplara katılım göstermeleri ve bireylerle görüşmeleri konusunda belirttikleri tutumları örnek gösterilebilir. 

Kaynaklar

ANHEİER, Helmut ve Jeremy Kendall (2002) Interpersonal Trust and Voluntary Associations: Examining Three Approaches, The British Journal of Sociology,  Volume 53, Issue 3.

FIELD, John (2008) Sosyal Sermaye, Çev. Bahar Bilgen ve Bayram Şen, İstanbul,  İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay.

LUNN, Eugane (1995), Marksizm ve Modernizm, Çev: Yavuz Alogan, İstanbul, Alan Yay.

NARAYAN, Deepa ve Michael F. Cassidy (2001) A Dimensional Approach to Measuring Social Capital: Development and Validation of A Social Capital  Inventory”, Current Sociology, 49/2.

 PUTNAM, Robert D. (1995 a)  “Bowling Alone: America’s Declining Social Capital”,  Journal of Democracy 6/1, Jan 1995

(2001 b) “Social Capital: Measurement and Consequences”,      http://www.oecd.org/dataoecd/25/6/1825848.pdf, Erişim Tarihi:23.03.2011.

UĞUZ, Hülya Ekşi (2010) Kişisel ve Kurumsal Gelişmeye Farklı Bir Yaklaşım; Sosyal Sermaye, Ankara, Orion Kitabevi.

 

 

 

 


Klavye-başı aktivizmi: sosyal medya ve siberaktivizm

Kasım 18, 2012

Burak Özçetin

Hemen söze bu yazının aynı zamanda bir özeleştiri olduğu notunu düşerek başlayayım ve meramımı en başından, lafı hiç dolandırmadan aktarayım. Siyasal alanın daraldığı, siyaset yapmanın maddi ve manevi bedellerinin arttığı ve konformizmin hayatımızın en temel belirleyenlerinden biri olduğu bugünlerde sosyal medya, ya da siberaktivizme sardık. Sosyal medya, muhalif siyasal öznenin siyasal “radikalizmini”, içindeki “zehri” akıttığı ana mecra olma yönünde aldı başını gidiyor (okuyucuyu sıkmak pahasına bolca tırnak işareti olacak bu yazıda, şimdiden affınıza sığınırım). Sıkıntı “radikal” öznenin siber uzamı siyasetin mecralarından biri olarak kullanması değil elbet. Nefret suçlarından, küfür kıyametten, cinsiyetçi içerikten, sataşmadan, vasıfsız muhabbetten geçilmeyen “sosyal medyada” elbette ki muhalif dokunuşun, içeriğin katkısı göz ardı edilemez. Sorun, siberaktivizmin “muhalif” siyasal özne için siyasal davranışın ve hazzın merkezi, yegâne mecrası haline gelmesi. Siyasal mücadelenin bir “parçasıymış gibi” yapan öznenin “muhalefet yapıyormuş gibi” yaptığı; ama anca kendi dar (takipçiler, arkadaş ve irtibat listeleri) çevresine seslendiği, “sola-sağa” sayıp döküp rahatladığı, homolojiyi (türdeşlik-benzerseverlik) üreten ve yeniden üreten bir alan. Sahi, bugün “davanız” için kaç paylaşım yaptınız?

Artık adını duymaktan gına gelen “sosyal medya” sözü, kavrama atfettiğimiz önem hayatın her yanına sirayet etmiş durumda. Küçük bir örneği pek şanlı akademimizden vereyim. Gerek iletişim fakültelerinde, gerekse sosyoloji, siyaset bilimi bölümlerinde yüksek lisans yapan öğrencilerin tez konularını sorduğunuzda yanıt ezici bir çoğunlukla “sosyal medyanın…”, “sosyal medya ve…” şeklinde başlıyor. Her konuyu sosyal medyaya bağlamak ve her konuyu sosyal medyayla ilişkilendirmek adet haline gelmiş. Şirketler sosyal medya uzmanlarına, sosyal medya stratejilerine bel bağlamış. Siyasetçilerin sosyal medya kullanımı onları rakiplerinden ayrıştırıyor. “Sosyal medya ve şu”, “sosyal medya ve bu…” Biraz sıkmaya da başladı doğrusu.

Siber uzam=kamusal alan?

İnternet teknolojilerindeki gelişim, internete erişim olanaklarının artması ve internet içeriğinin/hacminin öngörülemez ve hesaplanamaz bir şekilde artması internetin gücüne ve etkisine dair abartılı yorumların dolaşıma girmesine yol açtı. Hemen taze sayılara bakalım: internetworldstats.com, Kuzey Amerika ve Avrupa’daki internet nüfuz oranının, sırasıyla yüzde 78,6 ve 63,2 olduğunu söylüyor. Oran Okyanusya/Avustralya’da da çok yüksekken (yüzde 67,6), Afrika (%15,6) ve Asya (%27,5) nüfuz oranı en düşük kıtalar olarak göze çarpıyor. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırmasına göre internete erişimi olan hane oranı yüzde 47,2 ve her üç kişiden biri düzenli internet kullanıcısı. 31,5 milyon Facebook, 7,2 milyon Twitter kullanıcısı ile Türkiye sosyal medyayı da etkin bir şekilde kullanıyor. Bu sayılarla birlikte internetin ve sosyal medyanın etkisi-gücü etrafında koparılan fırtına daha da şiddetleniyor.

Aslında, kitle iletişim araçları teknolojilerinin tarihsel seyrine bakıldığında abartılı tepkinin sürekliliği dikkat çekiyor. Radyo ya da televizyonun yaygınlaşması, bilgi teknolojileri, küreselleşme (“dünya küresel bir köy oluyor!”), bilgi toplumu tartışmalarına bakıldığında sürekli olarak “eskisinden çok farklı” ve “yepyeni” bir tarihsel evreye girildiğine dair bir vurgu hep olagelmiştir: “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” Raşit Kaya ve Korkmaz Alemdar zamanında bununla ilgili bir not düşmüştü: “Kitle iletişim alanında çalışmaya başlayan biri, genellikle bu araçların önem ve etkisinin büyüklüğünü ileri sürerek, savunarak işe başlar. Sonra anlama çalıştıkça yaşamının önemli bir bölümü bunun tam olarak böyle olmadığını bulmakla geçer.” Acaba biz tam olarak ne zaman alnayacağız?

“İnternet”, “sanal uzam”, “siber uzam” etrafında süregiden popüler ve akademik tartışmalarda da bu hikâyenin izleri hemencecik fark edilir. Yakın zamanda sonlandırdığımız ve tamamladığımız bir çalışmada (Folklor/Edebiyat, n. 72, 2012) internet ve siyaset ilişkisi hakkındaki temel pozisyonları ele aldık. İnternetin siyaset için sunduğu olanaklar ve iddia edildiği üzere alternatif bir kamusal alan olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini sorguladık. Çalışma, internet ve sosyal medyayı sorunsallaştıran ve birbirlerine karşı konumlanmış iki ayrı kampın varsayımlarını tartıştı.

Çalışmamızda ayrıntılı bir şekilde tartıştığımız üzere, bir yanda internetin alternatif bir kamusal alan olarak ele alınabileceğine, mevcut haliyle ve gitgide genişleyen yapısıyla “siber uzamın” “gerçek” siyasal ve toplumsal ilişkiler kadar önemli ve belirleyici olduğuna dair bir iddia var. İyimserler için İnternet, siyasetteki mevcut tıkanıklıkları aşmak için bir fırsattır. Karşılıklı etkileşimi mümkün kılan yapısı, demokratik müzakere süreçlerinin işletilebilmesine, genişletilmesine ve derinleşmesine katkı sunabilir. Tam da bu yüzden iyimserlerin aklında İnternet, Habermasçı kamusal alan tahayyülünün günümüz enformasyon toplumlarındaki karşılığıdır. Yine bu yüzden internet muhalif içeriğin ve öznenin geleneksel medya kanallarına oranla daha rahat nefes aldığı bir ortamdır.

Diğer yanda da internetin asla “gerçek” siyasal ve toplumsal ilişkilere alternatif olamayacağını söyleyenler yer alır. İnternetin herkesin erişimine açık olmaması, ortak bir kamusallık için gerekli olan asgari düzenden yoksun olması (siber uzamın çok parçalı, bölük-pörçük yapısı) ve hızla ve gitgide daha fazla oranda ticari çıkarlar tarafından sömürgeleştiriliyor olması bu durumun temel sebepleri olarak sıralanır.

Siber uzamdaki siyasal faaliyet olarak tanımlayabileceğimiz siberaktivizm bahsi geçen tartışmanın önemli başlıklarından biri. Özellikle sosyal medyadaki “paylaşım” ve hızlı kanaat üretimi süreçleri bahsi geçen siyasal mücadelenin temel silahları. İyimserlere göre “gerçek” siyasal aktivite kadar etkili, hatta günümüz toplumlarında onun yerini doldurmaya aday bir tür siyasal aktivite biçimi siberaktivizm. İnternet de “örgüt olamadan örgütlenmeyi” mümkün kılan bir mecra. Bunun karşısında da İnternetin ve sosyal medyanın gözetim ve denetim araçları olarak iş görebileceğini iddia edenler yer alıyor.

İnternet: örgüt olmadan örgütlenme?

Evgeny Morozov (http://goo.gl/TRwHw) Arap Baharı ve sosyal medya ilişkisi bağlamında sıkça gündeme gelen siberaktivizmin “yalan dünya”sını şu sözlerle eleştiriyor: “belki ‘örgüt olmadan örgütlenebilirsiniz’ ama devrimciler olmadan devrim yapamazsınız.” Buradan hareketle sosyal medyanın ve siberaktivizmin bir “-miş gibi” dünyası olduğunu söylemek mümkün. Siyasal faaliyetin etik boyutu, insanın etrafında olup bitenlere müdahale etme, bunları değiştirme ve başkalarının acılarına duyarlı olma sorumluluğu ile ilgili boyutu malumumuz. Siberaktivizmin yol açtığı şey ise, özellikle muhalif siyasal özne için bu sorumluluğun konsolide edilmesi, ertelenmesi ve kimi zaman da tatmini. Genellikle türdeş bir evrende birbirlerine seslenen, birbirlerinin kimliklerini, duruşlarını teyit eden, ortak hazları paylaşan bir katılımcı kümesinin paylaştığı bir alan (yine etkin bir Facebook kullanıcısı olarak iğne-çuvaldız konusunu hatırlatayım). Kendi içinde hiyerarşileri, rütbeleri ve küçük ünlüleri/ünsüzleri barındıran kapalı bir cemaati andırıyor (sözlüklere forumlara baktığımızda gördüğümüz bu). Hangi amaca ya da pratik-politik sonuca yaradığı-hizmet ettiği bilinmeyen, her gün onlarcası akan imza kampanyaları; takibi ve kaydı imkansız 140 karakterlik kanaat enflasyonu; paylaşılan köşeyazıları, resimler, fotoğraflar, karikatürler; laf sokmalar, “ayar vermeler”. Hepsi hayata ve siyasete dair alaycı, kinik ve pasif agresif tavrın dışavurumları. Tanıl Bora’nın Sol, Sinizm, Pragmatizm’de vurguladığı, kapitalizmin ve sağcıların kötülüklerini sayıp dökerek rahat eden bir konformizmin alanına dönüşüyor gitgide sosyal medya. (Bir de Adnan Hoca videoları var, o ayrı bir hikaye).

Sterillik, politik doğruculuk ve “mükemmel” siyasal pozisyon arayışındaki sibermuhalifin siyasetle mesafesi klavye mesafesiyle bir. Onun için kafası bozulduğunda “sağ” da “sol” da hedef tahtasına kolaylıkla oturabiliyor. İki dakikada yıllarca aynı çatı altında siyaset yaptığı insanlar darbeci, Ergenekoncu, faşist vb. olabiliyor. En doğruyu o biliyor, en çelişkisizi o; çünkü siberuzamda siyaset yapmanın konforu ona bunları yapabileceği bir Arşimet noktası bahşediyor. En başta söylediğim, siyasal alanın daralması, muhalif siyasetin kendine “gerçek” yaşamda, “gerçekten”  etkili örgütlerle yaşam alanı açamamasının bunda çok büyük bir etkisi var tabii. Psikanalizi işe koşarsak eyleyemeyen muhalif öznenin eylermiş gibi yaptığı, bütünlüğünü, kimliğini inşa ettiği bir ikame alan olma yolunda ilerliyor sosyal medya. “Gerçek” hayattaki iktidarsızlığa, alternatifsizliğe bir merhem oldukça da muhalif özneyi siyasetin kendisinden uzaklaştırıyor.

İlk yayın: Birgün Gazetesi Pazar Eki 18 Kasım 2012


ECREA 2012 ve SOSYAL MEDYA OLGUSU…

Ekim 28, 2012

İstanbul’da devam eden İletişim Konferansı’nda sosyal medya tartışıldı. Konuşmacıların üzerinde ortaklaştığı tespit ise sosyal medyanın geleceğin haber mecrası olduğu…

“Sosyal Medya ve Küresel Sesler” temasıyla sosyal medyayı ve etkilerini geniş çaplı ele almayı amaçlayan Avrupa İletişim Konferansı (ECREA 2012), Avrupa İletişim Araştırmaları Derneği ve İletişim Araştırmaları Derneği iş birliğiyle Türkiye’de gerçekleştiriliyor.

Dünyaca ünlü iletişim profesörlerinin açılış konuşmasını yaptığı konferansta iletişimin sosyal medyaya taşınması ve ülkesel sınırların yerini küresel seslerin alması akademik bir perspektifle ele alınıyor.

ECREA 2012’nin katılımcıları; İngiltere’deki Oxford Üniversitesi ve London School of Economics, Kanada’daki McGill Üniversitesi, ABD’deki Columbia Üniversitesi, Almanya’daki Freie Berlin Üniversitesi gibi sosyal bilimler alanında önde gelen üniversitelerde görev yapıyorlar ve kitapları dünyada iletişimin önemli kaynakları olarak kabul görüyor.

4. Avrupa İletişim Konferansı’nın ilk gün konuşmacıları İtalya’daki Avrupa Üniversitesi’nden demokrasi üzerine bilimsel çalışmalarıyla tanınan Donatella Della Porta, yurttaş medyası ve alternatif medya kavramlarının oluşmasında ve yaygınlaşmasında önemli katkısı bulunan Kolombiyalı Clemencia Rodriguez ‘di.

“E-Demokrasi? İletişim ajanı olarak sosyal hareketler“ başlıklı sunumunda “Sosyal hareketler, demokratik kamusal alanın merkezi aktörleridir. İletişim, her ikisi için de kimliklerinin inşasında ve iddialarını ifade etmede merkezi bir rol oynar. Bu nedenle iletişim teknolojisindeki değişikliklerden etkilenmişlerdir. Siyasi fırsatlar gibi medyatik fırsatların da sosyal hareketin örgütsel biçimi, eylem stratejileri ve çerçeveleme üzerinde etkisi vardır.  Aynı zamanda sosyal hareketler kendi iddialarını medyatik gündeme tanıtmak dışında güç yapılarını değiştirmek içinde mücadele vermektedir” diyen Donatella Della Porta, konuşmasında “Eski işçi hareketi bugün yerini yeni sosyal harekete bıraktı” vurgusuyla dikkat çekti.

Oklahoma Üniversitesi Profesörü Rodriguez da, “Sosyal hareketlerin medya teknolojilerini kullanmasına en çarpıcı örneklerden biri, Lübnanlı bloggerların 2006 yılında yaşadıklarını aktardıkları ve kendi medyalarını yarattıkları dönemdir. Mevcut medya sistemi hakkında üniversitelerde, kafelerde yapılan konuşmalar şiddete maruz kalanların, başkaldıranların kendi medyalarını yaratmasına neden oldu“ dedi.

Bunun ilk örneklerinin 1994’te Güney Meksika’daki Zapatista Hareketi ile başladığını söyleyen Rodriguez, “O zamandan beri, kolektiflerin ve bireylerin kullanımına uygun, seslerini duyurmalarını veya alternatif kimliklerini ifade etmelerini sağlayacak, artan sayıda medya teknolojileri sahip bir dünya sahnesinde şahit olduk. Zapatista medyasından son Arap Baharına kadar, dünyanın her köşesinde insanlar medya teknolojilerini devralarak, melezleştirerek, geri dönüştürerek ve adapte ederek dünyayı kendi istedikleri şartlarda adlandırdılar. Bu yeniçağ, iletişim ve medya alanındaki akademisyenlere ve araştırmacılara bir dizi yeni sorun oluşturmaktadır” diye konuştu.

Rodríguez, Meksika, Lübnan ve Kolombiya’dan örnekler kullanarak yaptığı konuşmasında dört zorluğa ve genç bilginlerin bu durumu geliştirmek için kullandığı araştırma stratejilerine dikkat çekti.

Konferansın ikinci gününde konuşmacılar, Ljubliana Üniversitesi’nden Slavko Splichal ve İngiltere’de Westminster Üniversitesinde Hint Medya merkezi yöneticisi, Daya Thussu’dı.

Splichal, konuşmasında 1990 yılından sonraki verilere göre bilimsel yazılarda, ‘halk’ ve ‘kamusallık’ gibi geleneksel ve kritik kavramların, ‘kamusal alan’ kavramı tarafından gölgeye düşürüldüğüne dikkat çekti.

Orijinal kavramların üzerindeki kavramsal değişikliklerin üç aşaması olduğunu belirten Splichal “Bunlar; (1) kamusallığın “araçsal” baskın akışının yeniden kavramlandırılması, (2) kamudaki tutulmanın tarihsel ve kuramsal nedenleri (3) daha önce “pazar yeri” olarak yapılan metaforun bugün “kamusal alanın pazarlaşması” olarak dönüşmesi. Kantianizmin kamusallık özdeyişi araçsal tanıtım tarafından değiştirildi. Bu yolu takip ederek, ‘kamu’ kamunun fikirleri tarafından şekillenen bir kavramsal tutulma haline bürünmüştür. Sonuç olarak kamusal alanın pazarlaşması ve sosyal entegrasyon bireylerin pazara kişisel sadakatleriyle ilişkilendirilmektedir. Bu da kamusal alan kavramını yumuşatmakta ve liberalleşmenin ilk aşamalarına ve sakinleşmeye yönlendirme yapmaktadır.” dedi.

Westminster Üniversitesi Profesörü Daya Thussu da şu tespitlerde bulundu:

“Uluslararası medya ve bu konuya dayalı çalışmalar, bu değişim sürecinde giderek artan mobil ve küresel ağ iletişim alt yapısı tarafından uzantılı duruma getirilmiştir. Çok sesli, çok yönlü ve çok katmanlı medya akışları, medya hakkında birçok gereksiz geleneksel düşünme yolları belirlemiştir. Dünyada en hızlı büyüyen akademik alanlardan biri ve hızla küreselleşen bir konu olmasına rağmen ‘medya’ yine de ABD hakimiyetindeki bir epistemolojik ve pedagojik çerçevede kalmıştır.”

Daya Thussu, medya çalışmalarının akademik alan olarak nasıl bir evrimden geçtiği üzerine kısaca tarihsel bilgi verdikten sonra, “geride kalanların yükselişi”nin gerekliliği üzerine özellikle Çin ve Hindistan küresel iletişim ve medya konuşmalarındaki epistemolojik sınırlamalarını eleştirdi.

Daya Thussu, “En hızlı büyüyen ekonomilerin bazılarının bulunduğu ve dünyanın en kalabalık bölgesi olan Asya’daki iletişimdeki ve medyadaki dönüşümün ‘küresel’ medya ve çalışmalarında derin bir etkisi vardır” dedi.

Kaynak: http://www.medyatava.com/haber.asp?id=97906 Erişim: 28 Ekim 2012


Küresel ağda sansürün yereli olur mu?

Şubat 1, 2012

İlden Dirini

Twitter geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamayla içerik yönetim politikasında değişikliklere gittiğini duyurdu. Twitter aldığı bu kararla kullanıcıların yayımladıkları içeriği ülkelerin yerel yasalarına göre sansürlenmesini istedikleri içeriği küresel olarak değil, sadece o ülke sınırları içerisinde görünmeyecek bir biçimde sansürleyeceğini açıkladı. Elbette bu açıklama hem ifade özgürlüğü savunucularını, hem de ‘Küresel ağda yerel sansür olmaz’ diyen internet kullanıcılarının tepkisini çekti.

Twitter politikasını “Şimdiye kadar bize gelen içerik kaldırma taleplerini küresel ölçekte yerine getiriyorduk, artık bunu sadece o ülkede yapmanın yolunu bulduk. Bu özelliği henüz kullanmadık. Bundan böyle içeriği sadece yerel ölçekte engelleyeceğiz ve bu engelleme taleplerini “Chilling Effects” web sitesinde listeleyerek şeffaflık sağlayacağız.” diyerek temize çıkarmaya çalıştı. Twitter sansürü yetkili bir makamdan geçerli ve uygun talepleri bu şekilde kaldıracaklarını söyledi. Yetkili bir makamın ve taleplerin ne olacağı konusunda ise net bir açıklama yapılmadı. Devletlerin ceza ya da sansür yasaları gibi Twitter da politikasını bu şekilde her defasında daha da genişletilebilecek bir muallaklıkta bıraktı. Böylece ülkeler, ilerleyen günlerde dev tekeller, otoritelerin ifade özgürlüğünü ciddi biçimde yaralayabilecek isteklerini hayata geçirmesi daha da kolaylaşacak.

 

Arap isyanlarından duyulan korku

Tunus, Mısır, Libya ve son olarak Suriye’de ezilenler egemenlerin sansürüne karşı Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım siteleri sayesinde dünyaya seslenebildi. İnternet, Arap baharının örgütlenme, eylem, iletişim ve küresel yayın aracı olarak yoğun bir biçimde kullanıldı. Devletlerin katliamları geçmişte olduğu gibi saklı kalamadı, dünyanın öte ucunda izlenebilir, tepki gösterilebilir oldu.

Türkiye’den bir kaç hatırlatma yapacak olursak, Van depreminde yetkililerin açıklamaları, Van’dan gelen twitlerle yalanlanmadı mı? Yeni medya alanları üzerinden halklar arasındaki dayanışma köprüsü -hiç bir aracı kuruma gerek kalmadan- kurulmadı mı? Ya da hala aydınlatılmayan Uludere Katliamı egemen medya tarafından sansürlenirken, başta Twitter olmak üzere bir çok  yeni medya aracından olay yerinden fotoğraflar, son durum, köylülerin anlatımları akmadı mı? Yüzlerce gazetecinin tutuklu olduğu ülkemizde mahkeme salonlarından atılan twitlerin her biri davaların nasıl da ifade özgürlüğünü hedef aldığını göstermedi mi? Gazetecilerin hakim karşısında yaptıkları savunmaları an be an okuyor olmamız bile hakimleri rahatsız edip, mahkemeleri daha şeffaf, mahkeme başkanlarını daha ‘esprili’ yapmaya itmedi mi?

Fişi çekemiyorlar, özgürlüğümüzü kısıtlıyorlar

Devletler gerçeğin bu kadar açıktan dolaşmasından rahatsız oluyorlar. Egemenlerin  elinde bu sesi kısmak için iki yöntem var biri İnternetin fişini çekmek. Bunu ayaklanma esnasında Mısır Hükümeti yaptı. Mısır Hükümeti halkın sesini kesmek için 4 günlüğüne ülkenin internet erişimini kesti. Bu deneyimin faturası Mısır’a 90 milyon dolar zarar oldu. Mısırlılar ise o esnada, internet faks köprüleri, amatör radyo, uydu telefonlarıyla bu kesintiyi bile aşmayı bildi. İkinci yöntem ise kuşkusuz ki sansür ve bununla kol kola yürüyen izleme-denetleme politikaları. Devletler büyük ekonomik zararları göze almayacaklarına göre, sansür ve izleme politikalarını devreye sokuyor. ABD’de adı, SOPA, PIPA oluyor, Türkiye’de 5651, ‘güvenli internet’.

Bugün Twitter’ın uygulamak isteği bu ‘yerel’ sansürün kaynağını buralarda aramak mümkün. Tabi Twitter’ın piyasa değeri 9 milyar dolara yaklaşan bir şirket olduğu gerçeğini ve devletlerle ters düşüp toptan engellenerek bu değerini kaybetmek istemeyişi de nedenlerden biri olabilir. Tabi bu noktada Aralık ayının sonrlarında doğru Suudi kraliyet ailesi üyesi, dünyanın zengin kişileri arasında yer alan Prens El Velid Bin Talal Abdülaziz Alsaud da Twitter’a 300 milyon dolar yatırım yaptığını es geçmemek gerekir. Twitter’ın engelleme taleplerini listeleyerek, şeffaflaştıracağız açıklaması bu bağlamda göz boyamadan öteye gidemez. Twitter’ın sadece katılımcı olduğu bu projeye kaynaklarını ne kadar dürüstlükle açacağı sorusunun yanı sıra chillingeffects.org’un ülkeden ülkeye yasaklanmayacağının garantisini kim verebilir ki!

 

İfade özgürlüğüne açık müdahale

Bu noktada Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSS) Direktörü Olivier Basille Twitter Yönetim Kurulu Başkanı James Dorsey’e gönderdiği açık mektubu hatırlatmakta fayda var: Basille, “Twitter’ın ifade özgürlüğünün ülkeden ülkeye farklı yorumlanabileceği konumu kabul edilemez. Bu temel ilke Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin ayrılmaz bir parçasıdır. Kendinizi tweet’leri ancak yayınlandıktan sonra sansürlemekle sınırlandıracak mısınız, yoksa resmi talep sağanağı altında, sansürcülerin tanımladığı konular ya da anahtar sözcüklere dayanan bir ön sansürleme sistemi de geliştirecek misiniz?diye soruyor. Kaldı ki bu politika ifade özgürlüğünü kısıtlamasının yanında “*aynı zamanda dünya çapında ağın(World wide web) mantığına da aykırı bir durum teşkil ediyor.

 

Denetim-takip mekanizmaları

Kuşkusuz devletlerin bu alanlardaki denetim ve müdahaleleri içerik kaldırmayla sınırlı kalmayacak. Çin’de bir çok blog yazarı tutuklu. Yakın zamanda yaşanan alttaki iki örnekte müdahalelerin nereye varabileceği konusunda çarpıcı:

**Los Angeles’a gitmeden önce Twitter’da “ABD’yi yok etmeye gidiyorum” yazan Emily Bunting ve arkadaşı, havaalanında gözaltına alındı. Yaklaşık 5 saat sorgulanan Bryan, ısrarla İngiltere’de “destroy” (yok etmek, mahvetmek, yıkmak) ifadesinin sokak dilinde “parti yapmak” anlamında kullanıldığını söylediyse de güvenlik güçlerini ikna etmedi. İkili, ertesi sabah ilk uçakla İngiltere’ye geri gönderildi.

 

***“Haydarpaşa Kararmasın” eylemi için Twitter’da sözleşip yemeğe gidenleri polis karşıladı, polis, aranan üç kişinin bu toplantıya katılacağı ihbarı aldığını, ihbarı yapanın bunu Twitter’dan gördüğünü söyledi.

 

Ülkemizde haberlerin altına yapılan yorumlar, Facebook’ta paylaşılan yazılar, videolar nedeniyle insanlar hapis cezaları alıyor. Site kapatmalar, filtreleme politikalarının yanı sıra Türkiye bir çok Uluslar arası şirketten de içerik çıkarma talebinde bulunuyor. Youtube, Google bunların başta gelenlerinden. Gazetelerin manşetlerine kadar karışıldığı, basının hizaya çekildiği, metrobüste memleket ve adalet üzerine konuşan gençlerin polislerin şiddetine maruz kaldığı ülkemizde devletin Twitter’dan isteklerinin ardı arkasının kesilmeyeceği aşikar…

 

Tam da bu günlerde Google’ın yaptığı şirket politikası değişikliğini de hatırlatmakta fayda var. “Kullanıcılara daha etkin hizmet” adı altında yapılan değişiklik, ‘ya kabul edersiniz, ya da kullanmazsınız’ dayatmacılığıyla İnternet kullanıcılarına sunuldu. Maillerinizden, sosyal medyaya, okuma alışkanlıklarınıza, arkadaşlarınıza, telefonlarınıza kadar her türlü bilgili bir kimlik haline getirecek olan Google devletlerin istihbaharat örgütleri için vazgeçilmeyecek bir kaynak olacak gibi…

 

 

 

*http://netdefteri.alternatifbilisim.org/2012/01/28-29-ocak-twitter-boykotu/

**http://dunya.milliyet.com.tr/twitter-mesaji-yuzunden-abd-ye-alinmadilar-/dunya/dunyadetay/31.01.2012/1496132/default.htm

***http://www.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/135842-ilk-twitter-denetimi-mi


İlk Twitter Denetimi mi?

Şubat 1, 2012

EMNİYET SOSYAL MEDYAYI GÖZETLİYOR

Ayça Söylemez

“Haydarpaşa Kararmasın” eylemi için Twitter’da sözleşip yemeğe gidenleri polis karşıladı, polis, ihbarı yapanın bunu Twitter’dan gördüğünü söyledi; Avukat Bolaç, polisin “interneti yakın takibe aldığı” görüşünde.

İstanbul’daki Haydarpaşa Garı’nın bugün itibariyle seferlerini durdurmasını ve “Haydarpaşa Port” projesiyle garın tamamen değiştirilecek olmasına tepki gösterenler, son bir yemek için dün akşam garın restoranında buluştu.

Yemek sırasında gelen sivil polis polisler, “kendilerine aranan birinin Twitter’a buraya geleceğini yazdığı” şeklinde bir ihbar aldıklarını söyleyerek kimlik kontrolü yaptı.

“İhbarı veren Twitter’dan görmüş”

Haydarpaşa Kararmasın” eylemi için dün akşam restoranda bulunan Avukat Efkan Bolaç, Gar Lokantası’na oturduktan bir saat sonra yanlarına gelen bir görevlinin kendilerine, “Polisler 19:30’dan beri kapıda bekliyorlar, aranan üç kişinin burada olduğuna dair ihbar almışlar, kimlik kontrolü yapmak istiyorlar” dediğini söyledi.

Bolaç, arama kararı yoksa kimlik göstermeyeceklerini söyledi. Restoran giren sivil polislerle konuşan Bolaç, arama kararı sorduğunda, kendisine “Sahrayıcedit Karakolu’nda, gelin gösterelim” dendiğini söyledi.

“Çoğunluğunu yazarlar, gazeteciler, oyuncular ve reklamcıların oluşturduğu 25-30 kişinden oluşan bir grup eylem için oradaydı. Polis, ihbarı e-posta yoluyla aldıklarını, e-postada, ‘Hakkında arama kararı bulunan üç kişinin, Twitter’a buraya geleceklerini yazdıkları’ bilgisinin bulunduğunu söyledi. Kimlik kontrolü yapan polis, aranan kişileri bulamadığını söyleyerek restorandan ayrıldı.”

“Kamuya açık bir yerde ihbar olduğunda, polis, Kimlik Bildirim Kanunu’na göre ihbarın doğruluğunu kontrol etme hakkına sahip” diyen Bolaç, restoranın dışında da resmi giyimli polislerden oluşan ekipler olduğunu söyledi.

“Artık sosyal medyanın da ‘takip edildiğini’ söylemek mümkün. Emniyet’in Twitter ve Facebook üzerinden yapılan haberleşmeleri denetim altına aldığını düşünüyorum. Bu olay da ilk Twitter denetimi oldu sanırım. Burada yazılanlar nedeniyle insanlara dava da açılabilir…”

“Huzur ve sükunet ortamını bozmaya çalışanlar”

İçişleri Bakanlığı 16 Eylül 2011 tarihinde Emniyet Müdürlüklerine gönderdiği genelgede, göstericilerin birçok eylemi, sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla veya yazılı ve görsel medya üzerinden örgütlediğine dikkat çekmişti.

NTV’nin haberine göre, Bakanlık, bu tür sitelerde toplanma yeri olarak belirlenen noktalarda “denetim ve kontrollerin artırılmasını” istedi.

“Ülkemizde huzur ve sükunet ortamını bozmaya çalışan bazı kişi ve grupların, gerek sosyal paylaşım sitelerini gerekse yazılı görsel medyayı kullanmak suretiyle belli yerlerde gösteri ve eylem yapmak üzere haberleşerek toplandıkları bilinmektedir. Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu hükümleri uyarınca denetim ve kontrollerin artırılmasında yarar görülmektedir.”

Bakanlık ayrıca Facebook ve Twitter’da kendine ait hesap açarak “sosyal medyayı etkin kullanacağını” da sitesinden duyurdu.

Kaynak: bianet (Erişim: 31.01.2012, 22:27)


Van’da deprem oldu: Yardım mı edelim nefret mi edelim?

Ocak 31, 2012

Gülsunay Uysal

“Küreselleşmenin dibine vurduğumuz, geçişken ve akışkan kelimelerde yoğrulduğumuz, sonra bir anda, aniden kıymetsizleşen geleneklerimizi farkediverip doğrulduğumuz bugün, artık Facebook’un iletişim için önemli bir ağ olduğunu kabul etmeyen kalmadı. Kalanlar da çoktan “demode” olarak tanımlandı. Kullanıcıların kullanım gerekçelerine dair söylemleri arasında ilk sırada irtibatı kolaylaştırdığı yer alıyor. Geçici olmayanın makbul olmadığı, zihinlerde sınır üretimlerinin moda olduğu, kaldı ki ulus-devlet ve o sevgili, belirgin sınırların her gün adeta daha da kuvvetlendiği, post bütün değerlerin en önemli niteliklerinden biri de bu kelimede sinsice uzanmış değil mi zaten: Kolaylık!

Sevgili bir hayli globalize insanlar, iletişim böceklerim, “twitter” “followers” ve “following”lerim, tüketim çılgınlarım. İtiraf ediyorum, aslında bu yazının merkezinde küreselleşme yok. Bu da “değilliyle” bütünleşecek olan bir giriş oldu böylece konumuza. Bu yazıda, evet, kayıtlı bir hesabı bulunmayan ya da aktif olarak kullanmayanların asosyal olarak tanımlanabileceği sosyal paylaşım sitesi Facebook zemini üzerinden bir değerlendirme yapacağız. Doğal bir felaketin ardından Facebook’un suçunu ve gücünü göstermeye çalışacağız.”

Yazının devamı için: http://homoinsurrectus.com/2012/01/27/vanda-deprem-oldu-yardim-mi-edelim-nefret-mi-edelim/

Kaynak: http://homoinsurrectus.com/2012/01/27/vanda-deprem-oldu-yardim-mi-edelim-nefret-mi-edelim/ (Erişim: 27.01.2012, 22:32)

 


%d blogcu bunu beğendi: