DIGICRIMINATION: Dijitalleşmeyle Gelen Yeni Bir Ayrımcılık – Bunlar İyi Günlerimiz

Ekim 26, 2017

Kitap Eleştirisini Yazan: Şerife Öztürk/Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü  Gazetecilik A.B.D Doktora Öğrencisi

DIGICRIMINATION: Dijitalleşmeyle Gelen Yeni Bir Ayrımcılık – Bunlar İyi Günlerimiz Okan TANŞU

Konya: Litaratürk Academia, 2017, 195 sayfa.

Okan Tanşu’nun ilk kitabı olan Digicrimination’ın, içeriğini tahmin etmek hiç de zor değil. Beş bölümün yer aldığı kitabın başlığı, “digital” (dijital) ve “discrimination” (ayrımcılık)  kelimelerinin kısaltılmasından oluşmaktadır. Digicrimination dijital çağda, teknolojiyi kullanabilen ve kullanamayanlar arasındaki yaşam farklılığından bahsetmektedir. Dijital ortamlarla birlikte, yaşamların değişim ve dönüşüme uğradığı, bu süreçte kimi zaman kolaylıklar kimi zaman da birtakım güvenlik ve daha başka sorunlarla karşılaşıldığı açıktır.

Kitap, dijitalleşmeyle birlikte eğitim, pazarlama, girişimcilik gibi sektörlerin dönüşümünü anlatırken, diğer yandan da bu durumdan etkilenen ilişkiler, bağımlılıklar ve davranışlara farklı açıdan bakmaktadır. Kitabının girişinde dijitalleşmeyi “devrim” olarak niteleyen Tanşu, 21. yüzyılın temel kavramlarının teknoloji ve iletişim olduğunu belirtmekte ve bunların birleşimiyle oluşan sinerjinin toplumdaki hayat tarzlarının ötesinde tüm ilişkileri kökünden değişmeye zorladığı iddiasını taşımaktadır.

Sade dil ve tartışmacı bir üslupla yazılan, ancak konuların birbiriyle ilişkisinin güçlü bir şekilde örülmediği kitapta, dijitalleşmeyle birlikte birçok kavramın kullanılmaya başlandığı anlatılmaktadır. Kitabın bize sunduğu yeni kavramlar: dijital detoks, (dijital cihazları kullanmama), ICTIQ (Information and Communication Technologie IQ- Bilgi ve İletişim Teknolojileri IQ), CBD (Chip Based Devices-Çip ya da Yonga Temelli Cihazlar), ekran bağımlılığı, dijital şizofreni, nesnelerin interneti, dijital getto ve dijital ayrımcılık.

Kitabın “Adapte Ol, Hayatın Kolaylaşsın” başlıklı birinci bölümünde, dijital ortamların hayatı nasıl kolaylaştırdığını aktaran Tanşu, bunu kendi deneyimlerinden örneklerle sunmakta; gidilecek tatil bölgesi, konaklanacak mekan, otoparkların doluluk durumu, yol güzergahı, hava durumu vb. daha pek çok bilginin öğrenildiği ve hayatın buna göre yeniden düzenlendiğinin altını çizmektedir. Tanşu, kitabın bu bölümünde 1980-2030 arası dönemi insanlığın tanıklık edeceği en büyük değişim olarak nitelemekte, bu devrimin insanların bedenini hatta beyin fonksiyonlarını değiştirecek kadar radikal olduğu iddiasını taşımakta ve dünyanın çeşitli üniversitelerinde yapılan çalışmaları referans olarak göstermektedir.

Günümüzde bilgi miktarındaki yüklemenin 15 kat arttığından yola çıkarak, vücudumuzun herhangi bir organının bu kadar ağırlığı kaldıramazken, beynimizin iflas etmek yerine bu bilgi yüküne adapte olduğunun kaydedildiği kitapta, bu durumun da dikkat ve odaklanma süresini azaltarak beynin kolay yolu seçtiğini, kısacası beynimizin eskisine oranla farklı şekilde işlediği üzerinde durulmaktadır.

Tanşu kitabında, yeni medya ortamlarının sadece sosyal medyayı kapsamadığını, dijital anlamda yaşamımız içerisinde yer alan diğer uygulamaların da (örneğin internet bankacılığı, navigasyon, hava durumu, e-okul, e-devlet, e- ticaret vb.) kullanılması halinde ancak değişime ayak uydurulduğunu ifade etmektedir.

Kitapta aktarılan dijital kimlik başlığı, Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi[1] adlı romanını hatırlatmaktadır. Yani, artık gerçek yaşam dışında paralel evrende de kimliklerimizin olduğu, kitabı okurken sık sık zihnimizden geçebilmektedir. Bölümün en önemli vurgusu;  sosyal medya ile birlikte dijital dünyanın, cehaletin azalmasını sağlayan değil; aksine, kendi gibileri görüp cesaretlenen cahilin daha da cesur davranmasını sağlayan bir yer haline geldiğinin belirtilmesidir.

Kitabın İkinci Bölümü “Yeni Kavramları Keşfetmek” başlığını taşıyor. Bu bölümde dijital dünyada yeni bir dil ile iletişim kurulduğu, sürekli yeni tanımlarla karşılaşıldığı anlatılmaktadır. Tanşu, teknolojideki baş döndürücü hızı tanımlarken, bugün sıkça kullandığımız hatta “onlar olmadan yaşayamam” dediğimiz pek çok uygulamanın zaman içerisinde yerlerini daha başka teknoloji ve uygulamalara bırakacaklarını belirtmekte ve yeni kavramların açıklamasını yapmaktadır.

Aslında Tanşu’nun bahsettiği yeni dil, kısaltılarak kullanılan bazı kelimeler yanında emojilerin kullanılmasıdır. Emojiler, yüz ifadeleri veya şekil ve sembollerle bir cümlede anlatılacak olanı tek bir şeyle anlatmayı olanaklı hale getirmiştir. Hatta son zamanlarda emojiler, bölgelere göre değişen kullanımlar için güncellenmiş ve yeni eklemeler yapılmıştır.

Tanşu, günümüzde entelektüel zekanın (IQ) değil, sosyal zekanın yeni yüzü olan dijital kullanım zekasının (ICTIQ) öne çıktığını ve günlük yaşamda sürekli çip tabanlı cihazları (CBD) kullanarak dijital dünyanın bir parçası olduğumuzu anımsatmaktadır.

Bu bölümde Tanşu, yeni kavram olan dijital gettolara da değinmektedir. Tanşu, getto üyelerinin psikolojilerinin, gerçek hayatta olduğu gibi sanal uzamda da etkin rol oynadığı, bu kişilerin kendilerini ait hissettikleri grupları takip ettiklerini, bu gruplara aykırı düşünceler taşıyorsa da grup üyelerinden çekindiği için fikrini beyan edemediklerini ifade etmektedir. Dijital gettoları gerçek dünyadaki gettolardan ayıran farkların internetin hafızasının gücü, dijital ortamın hiçbirşeyi unutmamasına bağlı olduğunu kaydeden Tanşu, kitapta dijital gettoların yaygınlaşmasıyla birlikte “cyber bullying” adı verilen sanal ortamdaki sözel tacizlerin de arttığı vurgulanmaktadır. Bu durum, dijital ortamları kullanırken dikkat etmememiz gereken en önemli hususlardan biri olarak karışımızda durmaktadır. Tıpkı, nefret söylemi gibi.

Dijital şizofreni kavramını belki de ilk defa bu kitapta okumuş olacağız. Ne olduğunu aslında bildiğimiz ancak tanımlayamadığımız bu durum, Tanşu’ya göre kimlik karmaşasının yeni bir boyutudur. Sanal ortamda yapılan birşeyin gerçek yaşamda da iyi yapılacağının zannedilmesi gibi. Örneğin, araba yarışı oyunundaki başarının gerçek yaşamda da beklenmesi ve çok iyi bir şekilde araba kullanılacağının zannedilmesi. Bunun nedenini Tanşu, gerçek yaşamdaki baskı, utanç, korku gibi duygulardan ötürü istediği kimliğe sahip olamayan bireylerin sanal ortamda  sınırsız hareket edebilme ve istediği kimliği yansıtabilmesine bağlamaktadır.

Bu bölümde son olarak ekran bağımlılığı kavramı üzerinde durulmaktadır. “Ya birşeyler kaçırıyorsam?” korkusuyla her an, her yerde çevrimiçi kalma isteğinin diğer insanları gözlemeye başlamalarına yol açtığını ifade eden Tanşu, bu duruma “ekran bağımlılığı” demekte ve uzmanların bunu “Birşeylerin Dışında Kalma Korkusu” (FOMO – Fear of Missing Out) olarak tanımladıklarını aktarmaktadır.

“Hayatın Her Alanında Dijital İzler” başlıklı üçüncü bölümde, Tanşu dijitalliği artık içselleştirmeye başladığımızı, bu nedenle eğitim başta olmak üzere çoğu sektörde bilgi toplumu modeline geçiş sancısı yaşandığının altını çizerek, dijitalleşmeyle birlikte evrensel okul kavramının değiştiği, kampüs ve diploma fetişinin son bulduğunu vurgulamaktadır.

Tanşu, yaşamın çeşitli alanları gibi eğitimin içeriğinin de evrildiğini, ICTIQ’ya sahip, yeni öğrenci profillerinin ortaya çıkarak eğitmen kimliğinin de değiştiğini  ifade ederken, ders içerik ve sürelerinin yeniden düzenlenmesi gerektiği üstünde durmaktadır. Bunun nedenini Tanşu, dijital yerli dediğimiz yeni nesil öğrencilerin dikkat sürelerinin azalmasına ve öğrencilerin dijital ortamlara artık kolaylıkla erişebilmelerine bağlamaktadır.

Yaşadığımız dijital kültürde okullar, eğitmenler ve veliler eski düzeni devam ettirmek için ne kadar direnirlerse dirensinler değişimin kaçınılmaz olduğunun altını her fırsatta tekrarlayan Tanşu, yeni eğitim sistemi için de önerilerini sıralamaktadır. Hep dijital ortamın kişisel olarak değişimlerinden bahsedilir. Halbuki, dijitalleşmeyle birlikte kurumsal yapılar da kendilerini farklı platformlarda, farklı şekilde sunma imkanı bularak, yeni pazarlama ve istihdam teknikleri geliştirmişlerdir. Tanşu da kitabında bu tekniklere kısaca değinerek, şirketlerin sanal ortamdaki platformlarını düzenlerken eye tracking (göz izleme) veya iş başvurularında duygusal profillerin tespiti yönteminden yararlanmasını örnek göstermektedir.

Kitabın bu bölümünde anlatılan önemli hususlardan biri, bireyselleşme olgusudur. Spor müsabakalarını izlemek için stadyumlara giderek diğer taraftar veya izleyenlerle bir araya gelen bireylerin, günümüzde bu müsabakaları dijital ortamlarda yalnız olarak izlemeyi tercih ettiklerinin altı çizilmektedir.

Tanşu, sosyal medyanın teşhirciler ve röntgencilerin buluşma noktası olduğunu vurgularken, fiziki güvenlikten dijital şifreleme dönemine geçildiğine değinmekte, hackerların dijital uygulamaları kullanan bireylerin korkulu rüyası haline geldiğini ifade etmektedir. Tanşu, bundan korunmak için de dijital şifreleme yapan yeni şirketlerin ortaya çıktığını ve yeni bir iş modeli yaratıldığını kaydetmektedir. İnsanlar için dijital ortamdaki şifreleri bu kadar önemli. Çünkü fotoğraflarından, bilgilerine, maillerine, başka uygulamalarının şifrelerine ve profillerine kadar herşey bu dijital kutuların içinde saklı.

Kitabın Dördüncü Bölümü, “Değerler ve İlişkiler Yeniden Tanımlanıyor” başlığını taşımaktadır. Başlıktan da anlaşılacağı üzere, bilişim devrimi olarak tanımlanan içinde bulunduğumuz dijital ortamın hemen her alanı dönüştürdüğünden bahsedilmektedir. Bunun başında da elbette ki, iletişim şekli ve ilişkiler gelmektedir. Bununla birlikte hayatın temelini oluşturan yapılar da evrilmiştir. İnternetle birlikte dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanların birbirleriyle iletişim kurmaya başladığını aktaran Tanşu, yeni haberleşme ortamlarının doğduğunu bunların ilk örneklerinin de mail grupları ve forumların yer aldığı web siteleri olduğunu yazmaktadır.

Forumlarla birlikte nickname olarak tanımlanan anonim kimlik kavramı gelişmiştir. Tanşu, yeni medya ortamları içerisinde gerek dijital oyunlar, gerek çöpçatanlık siteleri, gerek, forumlarda insanlar kimliklerini gizleyerek dijital kimlik oluşturduğunu, böylelikle bu tür alanlarda özgürce hareket edebildiğini ifade etmektedir.

Kitabın son bölümü olan Beşinci Bölüm Peki Bundan Sonra Ne Olacak?, başlığı altında gelecekte dijital uygulamaları kullanım becerisine sahip olanlarla yani ICTIQ’su yüksek bir insanla bu beceriye sahip olmayanların yani ICTIQ’su düşük olanların gelecekte neler yaşayabileceği öngörülerinde bulunmaktadır.

Günümüzde önüne “akıllı” kelimesi eklenmiş pek çok eşyanın birbiriyle iletişim halinde olduğunu belirten Tanşu, dijitalleşmeyle birlikte “nesnelerin interneti” kavramının da dilimize yerleştiğini yazmaktadır.

Kitapta dijital dönemle birlikte yeni bir hayat tarzının yaşanmaya başlandığı ve ileriki dönemlerde bunun daha da farklılaşacağı vurgusu yapılmakta, eskiden sadece konuşmak için kullanılan telefonlarla, bugün yapabildiğimiz pek çok şey sıralanmaktadır. Tanşu, “yakınsama” denilen bu durumun sadece telefonlar için değil, yeni medya ortamlarında kullanılan diğer araçlar için de geçerli olduğunun vurgusunu yapmaktadır.

Tanşu kitabını bitirirken son yirmi beş yılda insanların inanılması güç bir şekilde değişimlere maruz kaldığını ve bu değişimin de dijital ayrımcılığa neden olduğunu önümüzdeki dönemlerde bu ayrımcılığı daha da şiddetlendirecek gelişme ve değişimlerin yaşanacağı iddialarına yer vererek bunların daha iyi günlerimiz olduğunun mesajını vermektedir.

Okan Tanşu’nun kitabının bazı bölümlerinde eleştirel bazı bölümlerinde ise deterministik ifadelere rastlanmakta, son sözünü söylerken karanlık bir tablo çizmektedir. Aslında Tanşu’nun çizdiği tablo, bu kadar da kötümser değil. Her teknolojiyi hayatımızı kolaylaştıracak şekilde kullanım amacına uygun olarak kullandığımız takdirde, dijitalleşmenin hayatımıza kazandırdıklarını görmek mümkün olacaktır.

[1] Kitapta, Doğa isimli kızın sosyal medya araçları, akıllı ev ve akıllı ofisi arasında geçen yaşamı konu edilmektedir. Sırf sosyal medyada paylaşım yapmak için değişik aktivitelere katılan, poz verirken “nasıl daha güzel çıkabilirim?” endişesiyle hareket eden, Doğa’nın okuyucuyu yoran hikayesi. (Bıçakcı, H. (2014), Doğa Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları)

Reklamlar

Facebook’dan Asılsız Haberleri Tespit Etmek İçin İpuçları

Ekim 5, 2017

Yazan: Mehmet Figan/ Ankara Ünv. SBE RTS Bölümü Doktora Programı

Yeni medyanın ayrılmaz bir parçası olan sosyal ağlar, gündeme dair paylaşımların sıklıkla dolaşıma sokulduğu önemli mecralar haline gelmişlerdir. Kullanıcılara kendi içeriklerini de üretme imkânı sunan bu ağlar, kimi zaman yanlış bilgi yayılımı, konuyla alakasız fotoğraf paylaşımı, yalan haber yapımı ya da bir haber içeriğindeki bilginin, görsel öğelerinin çeşitli şekillerde manipüle edilip servis edilmesi durumuna sebebiyet vermektedir. Bu mesele, yakın zaman önce başlayan ve hala etkisini sürdüren “post-truth[1]” tartışmalarına da kapı aralamıştır.

Toplumsal bakımdan tartışmalı olan ve sosyal yaşamı bir şekilde etkileyen gündem haberlerinde, isteyerek ya da istemeyerek yanlış haber paylaşımlarında artış yaşanır. Nitekim Haziran 2016’da İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılmasına neden olan Brexit oylaması, ardından Donald Trump’ın Cumhuriyetçi Partinin başkan adaylığına getirilmesi ve ABD Başkanlık seçimlerinden galip ayrılmasının esas sebebi olarak gösterilen yalan haberler, genelde sosyal ağlardan özelde de Facebook üzerinden yayılmıştır. Özellikle ABD Başkanlık seçimlerinin ardından Facebook üzerinden yürütülen “yalan haber” tartışmaları ciddi bir hal almıştır. Öyle ki Zuckerberg, 19 Kasım 2016’da kişisel Facebook hesabından bu konuda ile ilgili sorumluluk aldıklarını ve sahte içerikleri daha kolay raporlama, daha güçlü denetim, “fact-checking” (doğruluğunu kontrol etme) sistemleri de dâhil olmak üzere neler yapmayı planladıklarını anlatan bir yazı paylaşmıştır. Açıklamanın ardından Facebook, konu hakkında birçok düzenleme yapmıştır.

Türkiye’de de 5 Kasım 2017 tarihinde Facebook, kullanıcılarıyla “Asılsız Haberleri Tespit Etmek İçin İpuçları[2]” başlıklı bir makale paylaşarak konu hakkında ilk somut adımı attı.

Makalede, “Asılsız haberlerin yayılmasını durdurmak için çalışmalarımız devam ederken, dikkat etmeniz gereken noktalarla ilgili bazı ipuçları vermek istiyoruz” denilerek, okuyucuya yalan haber konusunda hangi hususlara dikkat etmesi gerektiği açıklanıyor.

Kadir Has Üniversitesi ile işbirliği halinde hazırlanan önlemler şu şekilde sıralanmaktadır;

1) Başlıklara şüpheyle yaklaşın.

2) İnternet adresine (URL) yakından bakın.

3) Kaynağı araştırın.

4) Yazı biçiminin olağandışı olup olmadığına dikkat edin.

5) Fotoğraflara dikkat edin.

6) Tarihleri inceleyin.

7) Kanıtları kontrol edin.

8) Başka haber kaynaklarına bakın.

9) Haber bir şaka mı?

10) Bazı haberler kasten yanlış bilgi içerir.

Sonuç olarak Dünya’da ve Türkiye’de özellikle sosyal ağlar üzerinden dolaşıma sokulan yalan haberler, önemli etkiler yaratmakta ve kitlelerin duygusal reflekslerle hareket etmesine neden olmaktadır. Bu durum, kimi zaman toplumsal öfkenin kontrolsüz bir şekilde yoğunlaşmasına ve dezavantajlı kesimlere yönelmesi ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısıyla Facebook’un başlattığı süreç yetersiz olmakla birlikte önemli bir adımdır. Aynı konu hakkında bağımsız otoriteler, sivil toplum örgütleri ve akademinin de sorumluluk alması gerektiği aşikârdır.

[1] Oxford Sözlüğündeki tanımlamaya göre “post-truth” terimi; “tarafsız gerçeklerin kamuoyu fikrini etkilemede  duygulara ve kişisel inançlara cazip gelen şeylerden çok daha az etkili olması durumuyla ilgilidir.”

[2]  Makalenin tamamı için bakınız: https://www.facebook.com/help/188118808357379#


%d blogcu bunu beğendi: