AOIR 2010 Programı Belli Oldu!

Eylül 29, 2010

Associaton of Internet Researchers in iki yılda bir düzenlediği Internet Research 11 toplantısının programı belli oldu. Toplantı 21-23 Ekim 2010 tarihleri arasında Göteburg’da gerçekleşecek. Ayrıntılı bilgi için bakınız:

http://ir11.aoir.org/


İnternette nefreti paylaşmak?

Eylül 27, 2010

Sanal dünyada dolaşan önyargı, hatta şiddet dolu söz ve ifadeler, internetin sınırsız bir özgürlükler ortamı olmasını engelliyor.

 İsmail Hakkı Polat

Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya Bölümü

 Geçtiğimiz hafta Ankara’da düzenlenen  27. Ulusal Bilişim Kurultayı, Yeni Medya açısından oldukça doyurucu başlıklar içeren oturumlara ev sahipliği yaptı.  Konuşmacı olarak katıldığım “Yeni Medya’da riskler ve fırsatlar” başlıklı oturumda, ağırlıkla sanal dünyanın getirdiği toplumsal, ekonomik ve siyasi olanaklar ele alınırken bir sonraki oturumda, internet ortamında giderek yaygınlaşan nefret söylemi ve bunun sonuçları üzerine odaklanıldı.  Yapılan ilginç sunumlarda, hem nefret söylemi kavramı tanımlandı hem de bu söylemle ilgili ilginç örneklere yer verildi.

İnsanları ırk, cinsiyet, inanç ve fiziksel engellilik gibi temel özellikleri üzerinden aşağılamaya dayanan ve nefret hatta şiddeti teşvik eden söz ve ifadeler, nefret söylemi olarak kabul edililyor. İnternetten önce ağırlıkla bireysel ve yerel sınırlarda kalan bu olgunun, internetin çıkışıyla birlikte bu yeni medyayı da kullanarak ülkesel ve küresel bir kıvam almakta.  Maruz kaldığı birey, grup veya mileti acımasızca ötekileştiren bu söylemin, internet üzerinden yapılan tahrik ve teşviklerle zaman zaman eyleme dönüşmesi de kaçınılmaz oluyor. Hrant Dink cinayetinden önce zanlıların çeşitli forumlardaki ırkçı söylemleri ve geçen hafta Tophane’de yaşanan olaylarda mahallelinin kurduğu internet sitesinde mahalenin yeni sakinlerini dışlayan yorumları, adeta yapılan eylemlerin ateşleyicisi olmuş. Tophane olayından bir ilginç not ise, olay henüz çok taze ve belirsiz iken sosyal medyada yapılan yorumların önyargılı biçimde gelişmesi ve tarafların “İçki düşmanı yobazlar”, “Mahallenin düzenini bozan Allahsızlar”, “Şeriat özlemcileri” gibi ifadelerle birbirlerini yaftalaması. Bu karşılıklı söylemlerin toplumumuzu bir yere götürmeyeceği ve nefreti daha da arttıracağı açık.    

Bunun dışında, çok daha genel ve istisnasız hepimizin dilimize ve zihnimize yerleşen çeşitli önyargılı söz ve ifadeler var.  Eşcinsellere, azınlıklara ya da çeşitli miletlere karşı farkında bile olunmadan kullanılan bu ifadeler, sosyal medya ile birlikte yaygınlık kazanıyor ve yöneldiği birey ve grupları rencide ediyor.  En azından birey olarak kendimizde bir farkındalık yaratmalı ve bu ifadelerden kaçınmalı, kullananları da uyarmalıyız.

Dünya internetli bir yaşamı benimseyeli yaklaşık 20 yıl oluyor. Bu süre içinde, internetin getirdiği yenilikleri ve fırsatlar gözümüzü kamaştırırken, diğer tarafta bu sanal dünyanın içinde gelişen olumsuzluklara ya gözümüzü kapadık ya da başımızı çevirdik.  Ancak bu olumsuz yanlar, artık en az olumlu yanlar kadar göze batmaya başladı. Zaman, bunlara dönüp bakma ve çare düşünme zamanıdır.

Kurultayda yapılan sunumlarda çözüm konusuda bir çok öneri ortaya atıldı.Bular içinde bence en fazla etki yaratacak olanı, yeni medya okur yazarlığı eğitimi. İnternetin doğası, etiği ve normları konusunda verilmesi gerekli bu eğitim sadece sınıflarda kalmamalı, sanal ortamda yaratılacak eğitici slogan yazı, resim ve filmlerle de desteklenmeli.  

Bitirirken internetin bu nefret yüklü dünyasının boyutlarını merak edenler için minik bir not: Kalkedon Yayınları tarafından piyasaya çıkarılan ve bir grup akademisyenin yaptığı araştırma sonuçlarını içeren “Yeni medyada nefret söylemi”  adlı kitabı ‘şiddetle’ tavsiye ederim.


Yeni medyada nefret söylemi panelinden (23 Eylül 2010)

Eylül 23, 2010


Yeni Medyada Nefret Söylemi-Önsözden…

Eylül 19, 2010

Işık Barış Fidaner

(Önsözden kısaltılmıştır)

Günümüzde nefret söyleminin yayılma biçimleri, internet ve toplumsal paylaşım ağlarının (yeni medyanın) gündelik iletişim dokularında her gün yaratmakta olduğu değişimlerle yakından ilişkilidir. Gazete, radyo, televizyon, hatta cep telefonu gibi diğer temel iletişim teknolojilerinin aksine; yeni medya, etkileşimli kamusal alanlar yaratarak nefret söyleminin yaşam bulabileceği ve yeniden üretime girebileceği en elverişli ortamı sağlamıştır. Derlemenin ilk yazısında Mutlu Binark bu konuyu ele alarak, nefret söylemi ve yeni medyada yayılım biçimleri konusunda güncel ve akademik birçok çalışmayı aktarıyor. Nefret söyleminin cinsiyet, millet, ırk gibi farklı örnekleri ve kısıtlanmasına yönelik çalışmalar hakkında genel bir fikir oluşmasını sağlıyor.

İkinci bölümde İlden Dirini internet okurlarının gazete haberlerine yaptığı yorumları ele alıyor. İlk bakışta önemsiz görülebilecek bu yorumların söylem (ve nefret söylemi) üretiminde haberlerin önüne geçtiğini ve geleneksel medya ve politikacıları bile etkileyebildiğini görüyoruz.

Eser Aygül, internet kullanımındaki payı hızla artan toplumsal paylaşım ağlarında nefret söyleminin yayılma biçimlerini incelediği makalesinde; etiketleme, damgalama, stereotip oluşturma gibi pratikleri Facebook’ta bulunabilecek sayısız nefret grubundan alıntılarla örnekleyerek okurların dikkatine sunuyor.

Tuğrul Çomu’nun çalışması internet üzerindeki görsel paylaşım ağlarında nefret söyleminin rolünü ele alıyor. Görüntü paylaşımı kolaylaştıkça ve kalite gereksinimi düştükçe nefret söylemi paylaşılan görüntülere giderek daha görünür olarak girme ve yayılma şansı buluyor.

Beşinci bölüm, Günseli Bayraktutan-Sütcü’nün dijital oyunlarda nefret söylemini inceleyen çalışmasından oluşuyor. Özellikle cinsiyetçilik ve cinsiyet rolleri, rol yapma oyunlarında bir fantazi olarak yeniden üretiliyor.

Altuğ Akın nefret söyleminin model örneği diyebileceğimiz holiganizmin spor seyircisini, taraftarları ve spor yazarlarını nasıl etkilediğini inceliyor.

Burak Doğu’nun hazırladığı yedinci bölüm ise farklı bir perspektif getirerek, internet üzerinde nefret söylemi ile mücadele etme yollarını araştırıyor.

Son bölümde Ayşe Kaymak nefret söylemini bir hukuk sorunu olarak ele alıyor. Nefret söylemini diğer söylemlerden nasıl kesin olarak ayırt edebiliriz sorusundan yola çıkan yazı, yargı katında nefret söyleminin tanınarak kısıtlanmasına yönelik bilgiler vererek yol gösteriyor.

Nefret söylemleri hayatın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Bu söylemler esas mahiyetleri görünmez kaldığı ölçüde ideolojik işlev gösterirler ve toplumsal çatışmaların maddi sebeplerini örterek bizi demokratik çözümlerden uzaklaştırırlar. Bu örtüyü kaldırmanın tek yolu, o söylemlerin “nefret söylemi” olduklarını açığa çıkararak toplumsal olarak mahkum edebilmektir. Biz bu kitapta, gündelik yaşamda ve bütün toplumsal alanlarda nefret söylemlerinin görünür kılınabilmesi için okurlarımıza yol göstermeyi amaçladık. Başlattığımız tartışmanın akademik, gündelik ve diğer alanlarda yayılarak sürmesini umuyoruz.

Yayınevi: Kalkedon, 2010 Eylül.


A New Book: Hate Speech in New Media

Eylül 19, 2010

From Preface- Işık Barış Fidaner

Today, the spread of forms of hate speech is closely releated with the changes that is created in the tissue of everyday communicaton via the internet and social sharing networks (new media). In contrast to other communication technologies suc as newspapers, radio, television or even basic communicaton technologies (eg. mobile phones), new media, by creating interactive public space, has provided the most conducive environment where the hate speech can find life and can enter into reproduction. In the first article of the book by discussing this issue, Mutlu Binark shows us academic subjects and current studies about hate speech and forms of hate speech propagation in new media. This article gives a general idea about the formation of the studies on different forms of hate speech such as gender, nation, race. In the second part of the book Ilden Dirini discusses internet readers comments on newspaper news.  At first glance reader comments seems trivial but these comments are more effective than news in producing discourse (and hate speech) and also can effect traditional media and politicians. Eser Aygül, in her article, discusses the forms of dissemination of hate speech in social sharing networks, she illustrates practices such as labeling, stigma, stereotype via taking quotations from numerous hate groups on Facebook. Tuğrul Çomu, examines the role of hate speech in the visual sharing networks on the Internet. With the more easier image sharing and lower quality requirements, hate speech can become more visible in the shared images and can spread easily. In the fifth part of the book, Günseli Bayraktutan-Sütcü eximines hate speech at digital games.  Especially sexism and gender roles are being produced again as a fantasy in role playing games. Altuğ Akın, examines how holiganism (which is a model example of hate speech) affects the fans and sports writers. Burak Doğu,  in the  seventh part of the book, explores ways to combat hate speech on the internet by bringing a different perspective. In the last part, Ayşe Kaymak takes hate speech as a legal issue. She starts from a question that “How exactly the hate speech can be distinguished from the other questions?”, she  shows the ways by giving information about how hate speech can be recognised and restricted by judicary . In all areas of life we can encounter with hate speech. Nature of these discourses essentially remain invisible to the extent that they show the ideological functions and by covering the material causes of social conflicts, these discourses keep away us from democratic solutions. The only way to remove this cover  is to reveal the rhetoric of  “hate speech” and to ensure these discourses to be condemned by public. In this book, we aim to show the ways that makes hate speech visible in everyday life and all social fields. We hope  spreading of these discussions to continue  in academic life, everyday life and other areas.

Publisher: Kalkedon, September 2010


DUBROVNİK’TE YENİ İLETİŞİM TEKNOLOJİLERİ-İNTERNET VE İLETİŞİM KONFERANSI 18-20 Kasım 2010

Eylül 12, 2010

Dubrovnilk Üniversitesi Medya Çalışmaları Bölümü /Hırvatistan 18-20 Kasım 2010 tarihleri arasında Yeni İletişim Teknolojileri-İnternet ve İletişim Konferansı düzenliyor.  Konferans iki tema üzerine yoğunlaşacak: siyasal iletiim ve yeni teknolojiler; İnternet’in gazetecilik pratiklerini dönüştürmesi. Konferans hakemli olup, bildiri göndermek için son tarih 25 Ekim 2010’dur. Ayrıntılı bilgi için: dmd@unidu.hr
Konferans hakkında bilgi için: http://www.unidu.hr/dmd


Avusturya’da cami vurma oyunu

Eylül 11, 2010

Avusturya Özgürlük Partisi FPÖ’nün yerel seçim propagandası amacıyla internet sitesine koyduğu oyun Avusturya’yı karıştırdı.

Steiermark Eyaleti’nde bulunan Graz Başsavcılığı, FPÖ’nin sitesinde yayınlanan “Mosche Baba” yani “Camiye güle güle” adlı oyunun bir dine karşı halkı kışkırttığı ve İslam dinini aşağıladığı gerekçesiyle siteden kaldırılmasına karar verdi.

İsviçre’deki cami yasağı kampanyasını da şekillendiren firma tarafından üretilen oyun, belirli bir süre içinde en fazla tavuğu vurmayı hedefleyen ünlü bilgisayar oyunu “Moorhuhn” ile aynı mantığı taşıyor. Oyuncular üzerinde “Dur yazan bir levhayla ekranda beliren minare ve müezzinlere nişan alarak, en yüksek puanı toplamaya çalışıyor. Oyunun sonunda ekranda “Oyun bitti. Steiermark cami ve minarelerle doldu.” yazısı ve 26 Eylülde yapılacak yerel seçimler için FPÖ’nün adayı Gerhard Kurzmann’ın kampanyası beliriyor.

“Müezzin yerine Sarrazin”

FPÖ daha önce de Müslümanlara karşı ırkçılığa varan eleştirileriyle tepki toplayan Thilo Sarrazin’i kampanya aracı olarak kullanmış ve “Müezzin yerine Sarrazin” sloganını kullanmaya başlamıştı.

“Mosche Baba”ya BM Genel sekreteri Ban Ki-Moon’dan da ağır eleştiri geldi. Die Presse gazetesinin verdiği bilgiye göre Ban, oyunu “İslam karşıtı ve kabul edilemez” olarak niteledi.

Televizyon kanalı ORF’e konuşan Avusturya İslam Cemaati’nin (IGGiÖ) başkanı Anas Shakfeh ise “Mosche Baba” için “akıl almaz” ve “çirkin” tabirlerini kullandı.

FPÖ’den İslami değerlere ateş edilen bir oyunu sitesinde yayınladığı eleştirilerine ise “Oyunda ateş edilmediği, yanlış bir siyasi gelişmeyi durdurmak için sadece “dur” yazan tuşa basıldığı açıklaması geldi.

Haber dergisi Profil’in yaptığı bir ankete göre ankete katılan Avusturyalıların yüzde 52’si Avusturya’da başka cami ya da minare inşa edilmesine karşı çıkıyor.

Kaynak: Deutsche Welle Türkçe (http://www.dw-world.de/dw/article/0,,5979429,00.html) Erişim tarihi: 11 Eylül 2010


Yeni Medyada Nefret Söylemi Kitabı Çıktı!

Eylül 10, 2010

Kalkedon Yayınlarından, Altuğ Akın, Ayşe Kaymak, Burak Doğu, Eser Aygül, Günseli Bayraktutan-Sütcü, İlden Dirini, MutluBinark ve Tuğrul Çomu’nun katkı verdiği Yeni Medyada  Nefret Söylemi adlı derleme yayınlandı (2010). Derlemede nefret söylemi ve nefret suçu arasındaki geçiş/ilişki önce serimlenmekte, nefret söylemi uluslararası metinler dolayımı ile tanımlanmakta, Türkiye’deki araştırmalar özetlenmekte, yeni medyada nefret söylemine karşı hukuki mücadele yolları örneklerle tartışılmakta, yeni medya ortamında nefret söyleminin çeşitli görüngüleri (facebook, dijital oyunlar, video paylaşım ağları, çevrimiçi haber siteleri okur yorumları, spor haberleri siteleri, taraftar siteri vb.)ortaya konmakta, nefret söylemine karşı yeni medya ortamındaki örgütlenmeler tanıtılmakta ve nefret söylemine karşı mücadele önerileri geliştirilmektedir.

Ayrıntılı bilgi için: Tuğrul Çomu <tugrul.comu@gmail.com>


İnternet’te Mahremiyet Algısının Çözülmesi/Dönüşmesi

Eylül 10, 2010

Twitter, Facebook, FriendFeed, Flickr, Youtube, Vimeo, delicious ve diğerleri…

Yüz milyonlarca internet kullanıcısı her gün, her an, bilerek ya da bilmeyerek internetin bilgi havuzuna ciddi miktarda bilgi akıtıyor. Fotoğraflardan videolara, blog yazılarından arama sonuçlarına, yorumlardan anketlere kadar devasa bir hacimde bilgi her gün internetin veritabanlarına akıyor.

Popülerliğin de etkisiyle birçok kullanıcı bu bilgilerin saklanıp saklanmadığı, kimler tarafından ulaşılabilir olduğu konusunda yeterince bilgi sahibi değil. Özellikle Facebook gibi kişilere ait birçok bilgiyi barındıran yapıları ve Google gibi devasa veri yığınlarına sahip hizmetleri düşününce bu ihmalin acı sonuçları da olabiliyor.

Bu konudaki ilginç tartışmalardan biri birkaç ay öncesinde medya baronu Rupert Murdoch’ın öncülüğünü yaptığı yayıncı kuruluşlarla Google arasında yaşanmaya başladı. News Corp.’un sahibi Murdoch, büyük emek, çaba ve maddi kaynakla oluşturdukları içeriği Google’ın taradığını ve bu veri üstünden kazandığı bedelden yayıncılara hiçbir şey döndürmediğinden dert yanıyordu. Bir diğer sıkıntısıysa kullanıcıların hiçbir ücret ödemeden yarattıkları içeriğe ulaşmalarıydı. Bunun için ortak bir ücretli gazete / dergi içerik sunum modeli üstünde çalışmaya başladılar bile. Benzer bir tartışma yine kitap tarama ve içeriğinde arama hizmetinde kütüphaneciler ve yayıncıların birleşmesiyle oluşan cephe ile Google arasında yaşanmıştı.

Profesyonel içerik yaratanların işi nispeten kolay. Çünkü yaratılan içeriğin şekli, lisans türü, telif hakkı süresi, gelir paylaşım modeli gibi pek çok ayrıntısı zaten genel ticari düzen içinde belirlenmiş durumda. Ancak kullanıcı içeriğinde çok daha karmaşık bir yapı ortaya çıkıyor.

‘An’ı yakalamak
140 karakterde insanların ne yaptığını, ne düşündüğünü paylaşması için kurulan Twitter ve benzerleri bu durumun en güncel örneklerinden birini oluşturuyor. Her ay yüzde 1300 oranında büyüyen site, milyonlarca abonesinin anlık fikir ve eylemlerinin paylaşıldığı bir ortama sahip. Google ve Facebook başta olmak üzere pek çok firma sahip olduğu verilerden dolayı firmayı satın almak için birçok girişimde bulundu. Çünkü hangi haberin gündemde olduğu, kimin hakkında konuşulduğu, hangi mekânın gözde olduğu gibi pek çok anlık bilgi bu sitenin içinde anlık olarak takip edilebiliyor. Twitter hiçbir teklife sıcak bakmadı ancak geçtiğimiz hafta elindeki bilgileri başta Google ve Bing olmak üzere isteyen herkese açacağını açıkladı. Hali hazırda 50 bin farklı uygulama sadece twitter.com hizmetleri üstünde çalışıyor. Bu yeni dönemde arama motorlarında da ciddi bir dönüşüm olacağı kesin.
Yahoo ve Google geçtiğimiz hafta ‘canlı arama’ adını verdikleri sürümleri tanıttı. Canlı aramada arama motorlarının önceden tarayarak endeksledğii veritabanlarındakiler dışında o an insanların Facebook, Twitter gibi sosyal mecralarda ne konuştuğunu, paylaştığını da içeriyor. Böylece örneğin bir terör saldırısı durumunda sadece haber sitelerinin güncel içerikleri değil, o ana dair görüş bildiren, yorum yapan, içerik ekleyen kişilerin katkıları da arama sonuçlarında anında yer alıyor.

Mahremin sınırı
Arama motorları bu tip güncel verinin peşinde koşarken amiral gemi Facebook artan şikâyetler yüzünden kullanıcıların içeriği yönetmesi için yeni seçenekler sunuyor. Site sırf bu amaçla üyelere çözümler yaratması için Common Sende Media, ConnectSafely, WiredSafety, Childnet International ve Family Online Safety Institute kuruluşlarından oluşan bir ekip kurarak danışmanlık almaya başladı.
Ama kaş yaparken göz çıkarma misali yine geçtiğimiz günlerde devreye giren yeni mahremiyet ayarlarında fotoğraf seçeneklerindeki bir açık yüzünden başta kurucusu Mark Zuckerberg olmak üzere milyonlarca üyenin o zamana kadar gizli tuttuğu bütün fotoğraf albümü orta malı oluverdi. Ayarlar kısa sürede düzeltilerek eski haline getirildi.
2010 yılında Google cephesinde hem canlı arama hem de sosyal arama hizmete girecek. Uzmanlar bu yeniliklerin kullanıcı tarafında pek çok şikâyeti de beraberinde getireceğini düşünüyor.

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&Date=&ArticleID=969171&CategoryID=117

Erişim: 10 Eylül 2010


“BİLİŞİM VE TEKNOLOJİ HUKUKU ENSTİTÜSÜ” Kuruldu!

Eylül 10, 2010

İSTANBUL – “İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim ve Teknoloji Hukuku Enstitüsü”, 28 Nisan 2010 tarihli, 27565 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2010/280 karar sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile kuruldu ve 16 Mayıs 2010 tarihli 27583 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Yönetmelik ile faaliyete geçti. “BİLİŞİM VE TEKNOLOJİ HUKUKU ENSTİTÜSÜ”, ÜLKEMİZİN BU ALANDAKİ İLK ENSTİTÜSÜ Enstitü kuruluşunu müteakiben YÖK’e yüksek lisans, doktora ve e-yüksek lisans başvurularında bulundu. Bu taleplerden ilk olarak “Bilişim ve Teknoloji Hukuku Yüksek Lisans Programı” onaylandı. Programın amacı; İstanbul Bilgi Üniversitesi olarak 1998 yılından beri bilişim hukuku konusunda sahip olduğumuz bilgi, birikim ve tecrübeyi talep eden herkesle paylaşarak; ülkemizde açıkça ihtiyaç duyulan bilişim hukukuna vakıf, deneyimli hukukçular ve bilişimciler ve konuya ilişkin farkındalık ve bilince sahip her meslekten bireyler yetiştirilmesine katkı sağlamak. Bilgi çağı olarak adlandırdığımız 21. yüzyılda bilişimden etkilenmeyen kişi, kurum veya meslek mevcut değil. Bu yüzyılı karakterize eden olgu bilişim olunca, bunun temas ettiği her noktada, bilişim hukukunun çözümlemesi ve herkesin bilmesi gereken sorunlar karşımıza çıkıyor. Hukukçular için bilişim hukuku, ayrı ve özel uzmanlığı ve bilgiyi gerektiren hukuk branşı içinde ayrı bir dal. Hukuk mesleğinin ister teorik ister uygulama tarafını yürütsün, her hukukçunun karşısına mutlaka bilişim hukuku ilke ve mevzuatları ile çözümlenmesi gereken sorunlar çıkıyor. Bilişimciler veya diğer meslek mensupları için de meslekleri gereği bilişim hukukunu bilmek işin kaderini etkileyecek kadar önemli. “Bilişim ve Teknoloji Hukuku Yüksek Lisans Programı” dünyadaki güncel ihtiyaçlar ve gelişmeler dikkate alınarak belirli konularda spesifik olarak olarak uzmanlaşmayı da sağlayacak şekilde tasarlandı. Bilgi güvenliği, adli bilişim, kişisel verilerin korunması bu alanlardan sadece bir kaçı. Program, bilişim hukukunun teorik ve uygulama alanlarını kapsayacak şekilde hazırlandı. Bu nedenle bireyler, ihtiyaç duydukları her konuda bilgi ve fikir sahibi olabilecekler.

HANGİ DERSLER VERİLECEK?

Bilişim ve bilişim hukuku konusunda deneyimli kamu-özel sektör temsilcileri ve hukukçuların akademik kadrosunu oluşturduğu programda; Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Başkanı Tayfun Acarer tarafından İletişim (Telekomünikasyon) Sistemleri Altyapıları, Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Daire Başkanı Ali Kaya tarafından Ulusal Yargı Ağı Projesi başta olmak üzere bilişim sistemleri yönetimi, e-ticaret, e-ihale, e-birey, internette ifade özgürlüğü ve dijital aktivizm, ileri teknoloji ve hukuk, kişisel verilerin korunması, siber suçlar, bilişim sözleşmeleri ve yönetimi, alan adları, e-sağlık, ilaç sektörü ve bilişim teknolojileri, bilgi güvenliği hukuku, telekomünikasyon hukuku, enformasyon toplumunda eser koruması gibi dersler verilecek.

KİMLER KATILABİLİR?

Program; bilişim ve teknoloji hukukuna ilgi duyan ve bu alanda uzmanlaşmak isteyen (öğrenci profili olarak hukukçular, bilişimciler, sağlık profesyonelleri, ekonomistler, mühendisler başta olmak üzere bilişim ve teknoloji hukuku konusunda spesifik uzmanlığa ve bilgiye ihtiyaç duyan) herkese açık. Dolayısıyla Hukuk Fakültesi mezunu olmayan kişiler de programa katılma şansı yakalıyor.

BAŞVURU TARİHİ

Program Koordinatörlüğünü Bilişim ve Teknoloji Hukuku Enstitüsü Direktörü Leyla Keser Berber’in yaptığı program için başvurular 1 Eylül-24 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek. İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim ve Teknoloji Hukuku Enstitüsü, programa “engelli” üniversite mezunlarının katılımı konusunda bir sosyal sorumluluk projesi başlatmış olup, projeyi hayata geçirecek proje ortağı arıyor. Proglamla ilgili detaylı bilgi:

http://cyberlaw.bilgi.edu.tr ve www.leylakeser.org

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25127966/

Erişim: 10 Eylül 2010


%d blogcu bunu beğendi: