VISUALISING FACEBOOK: Sosyal Medyadan Görünen Saha

Şubat 20, 2019

Yazan: Uğur Çetin, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi, Araş.Görevlisi

Daniel Miller ve Jolynna Sinanan. (2017). Visualising Facebook A Comparative Perspective. UCL Press. 226 sayfa. ISBN: 978- 1- 911307-40-2.

Sosyal paylaşım siteleri, büyük ölçüde insanların iletişim kurma, kendi hayatlarından paylaşımlarda bulunma, ortak düşünülen konular etrafında aynı konumu paylaşma zorunluluğu olmaksızın bir araya gelme gibi amaçlarla kullandıkları en güncel internet uygulamalarıdır. İnsanlar sosyal medya sitelerinde desteklenme, kendini tanıtma ve kabul ettirme gibi sosyal ihtiyaçlarını karşılamak, ilişkilerini güçlendirmek ya da eğlenmek amaçlı paylaşımlarda bulunmaktadır. Kitap eleştirisi olarak hazırlanan bu yazı, sosyal paylaşım sitelerinden Facebook’ta paylaşılan görseller üzerine lokal araştırmalar içeren, “Why We Post” adlı projenin bir parçası olan, Daniel Miller ve Jolynna Sinanan tarafından kaleme alınan Visualising Facebook adlı çalışması üzerinedir.

Visualising Facebook çalışması, 9 farklı alana yayılmış olan her biri 2 yıla yakın sürmüş büyük bir projenin kıyaslamalı olan tek bölümü olarak hazırlanmıştır. Çalışma, yazarlarca açıklanan üç temel sebeple ortaya konulmaktadır. Diğer bölümlerin metin ağırlıklı oluşu nedeniyle, ilk olarak görsellere odaklanan bir çalışmanın eksikliğini gidermek kaygısı çalışmaya kaynaklık etmektedir. Proje, görsel basımın maliyetli oluşu gibi ekonomik sebeplerle metin yoğunluklu çalışmaları zorunlu kılmaktadır. Bu durumun yarattığı eksiklik şu anda incelediğimiz araştırma ile giderilmeye çalışılmıştır ve alan çalışması yapılan iki bölgede yaşayan insanların doğrudan görsel paylaşımları üzerinde yoğunlaşılmıştır. Yazarlar böylece, “hem dikkat çekme hem de çoğaltılmaları bakımlarından, hangi fotoğraf ve memlerin kitabın yazıldığı dönemde belirli bölgelerin sosyal medya paylaşımlarına hangi derecede egemen olduklarını doğru bir şekilde yansıtarak”, bu görsel paylaşımların hakkını vermeyi amaçlamaktadır (2017:201).

Yazarlarca vurgulanan bir diğer amaç, karşılaştırmalı antropolojinin potansiyelini ortaya koyabilme çabasıdır.  Yazarlara göre sosyal medyada paylaşılan görseller üzerine yapılan çalışmaların sayısındaki artış, yapılan paylaşımların bir yerden ötekine ne denli değişkenlik gösterebileceğini görünür kılmakta ancak niceliksel ve niteliksel kanıtları sistematik olarak karşılaştırma anlamında somut bilgi ortaya koymamaktadır. Bu araştırmanın tam da bu noktada öncü rolü üstlendiği yazarlarca iddia edilmektedir. Çalışmanın bir diğer amacıysa araştırmacılarca “hâlihazırda alandan elde edilmiş geleneksel yöntemlerle elde edilmiş antropolojik verinin analizi açısından görsellerin bir potansiyel taşıyıp taşımadıklarını keşfetmek olarak ortaya konuyor”  olarak açıklanmıştır. (2017:201).

Daniel Miller ve Jolynna Sinanan, The Glades ve El Mirador isimlerini verdikleri iki ayrı şehirde Facebook’ta paylaşılan görselleri; yaş, cinsiyet, kültür, inanç, sınıf gibi kategorilere göre ele alarak “niçin paylaşıyoruz?” sorusuna cevap aramaktadırlar. Şehirlerden ilki The Glades; Londra’nın doğusunda, yaklaşık 20.000 nüfusa sahip, göçmen nüfusu neredeyse olmayan, ekonomik olarak orta sınıfın yoğunluklu yaşadığı bir kenttir. Diğer şehir El Mirador ise, nüfusunun çevre gecekondularda yaşayanlarla birlikte 25.000 olduğu tahmin edilen ve Venezuela kıyılarında bir Karayip ülkesi olan Trinidad’a bağlı bir kasabadır. Adanın en fakir bölgelerinden olan El Mirador’da eski köleler, ucuz işgücü olarak getirilmiş Hindistanlı’lar ve diğer gruplar yaşamaktadır. El Mirador; hastane, okul ve kamu kurumlarının olduğu bir kasaba olmakla birlikte Trinidadlılar tarafından geri kalmış bir bölge olarak görülmektedir. Diğer yandan özellikle kalabalık pazarı, cadde üzerinde bulunan dükkânları ve barlar ve yer yer canlı müzik bulunabilen mütevazı eğlence olanakları sayesinde çevre köyleri cezbetmektedir (2017: 3-4).

Araştırmacılar tarafından her bakımdan birbirinden farklı olduğu açık bu iki bölgenin seçilmiş olması, araştırma sonuçlarını doğrudan etkilemektedir. Her ne kadar yazarlar ortaklıkların da bulunduğunu metnin sonlarında işaret ediyor olsalar da okuyucunun tüm çıplaklığıyla gördüğü üzere seçilen kentler birbirinin neredeyse tamamen zıttı olan yaşamları temsil etmektedirler. Bir tarafta gerek kültürel gerek ekonomik, toplumsal gerek konumu bakımından açıklıkla avantajlı olan bir kent olarak The Glades, diğer tarafta ucuz iş gücünün, sınıfsal dezavantajın temsilcisi El Mirador. Yazarlar The Glades’in İngilizliği, El Mirador’un Trinidadlılığı temsil etmediğini sıkça vurguluyor olsalar da özellikle The Glades için bu durumun tam olarak gerçeği yansıtmadığı söylenebilir. Metni incelediğimizde her iki araştırma alanı ve bulundukları ülkelerle ilişkileri açısından bir eşitsizlik olduğu kolayca göze çarpmaktadır. Metinde İngilizlik ve İngiliz kelimeleri 133 kez kullanılmışken The Glades 225 kez kullanılmıştır. Buna karşılık Trinidad ve Trinidadlılık 256 kez kullanılmışken, El Mirador 157 kez kullanılmıştır. Buradan yola çıkılarak The Glades ve niteliklerinin İngilizliği daha fazla temsil ettiği söylenebilecekken, Trinidad değerleri ve niteliklerinin El Mirador üzerinde daha fazla belirleyici olduğu yazarların iddialarının tersine ileri sürülebilir. Orta ve üst sınıf İngilizlerin yoğunlukla yaşadığı bir Londra banliyösü “ideal” İngilizliğin değerlerini neredeyse kusursuzca yansıtmakta ve burada yaşayanların Facebook paylaştıkları görseller İngilizlikle özdeşleşen mizah, kendini geri çekme, uçlardan kaçınma gibi karakter niteliklerini yansıtmaktadır. Bunun karşısında Trinidadlılık ile özdeşleştirilen üçlü kozmolojinin izleri kendini El Mirador’da yaşayanların Facebook paylaşımlarında göstermektedirler.

Araştırmacılar The Glades ve El Miradorlu Facebook kullanıcıların paylaştıkları fotoğraflar üzerinden bir sonuca varmak gayesindedir. Araştırmanın ilgisi fotoğrafın kendisiyle ya da paylaşanın kişiliğiyle ilgili değildir. Araştırma fotoğrafı araçsallaştırmakta, kişileri göz ardı etmektedir. Fotoğrafı araçsallaştırır çünkü tartışması teknik olarak fotoğrafın niteliği değildir; vurgusu fotoğrafı paylaşan kişiler değildir çünkü kişilerin paylaşımlarını belirleyenin ne olduğunun izini sürmektedir. Bu kitap, yazarlara göre “insanların artık her gün milyarlarca görüntüyü çevrimiçi yayınladıkları gerçeğinin bir yansıması ve onaylanmasıdır.” (2017:207) Burada yoğunlaşılan, fotoğrafın geleneksel anma ve temsil etme yeteneklerine bir diğer mecburi becerinin, sosyal medyada ses ve metin ile rekabet etmek durumunda kalan, gündelik iletişimin önemli bir yönü olarak fotoğrafın eklenmesidir. Bu noktada fotoğrafın geleneksel kullanım ve temsil etme biçimlerinin çalışmanın dışında tutulduğunu belirtmemiz gerekiyor. Buna ek olarak alanda fotoğrafın yeni niteliği ile ilgili çok önemli tartışma mevcutken kitapta bu tartışmalarla da ilgilenilmemektedir. Bu çalışma açısından, mesele sosyal medya fotoğrafçılığının doğasını anlamak değil, bu materyali kültürel farklılıkların incelenmesi ve ifade edilmesi için yeni bir araç olarak kullanmaktır (araçsallaştırıyor). Çalışma; fotoğrafın, ister geleneksel türleriyle ilişkili olsun ya da ister selfie gibi tamamen yeni bir tür olsun, kullanımlarının İngiltere’de Trinidad’la kıyaslandığında nasıl farklı olduğuna ya da gençler arasındaki kullanımlarının yetişkinler arasındaki kullanımından nasıl farklılaşabildiğine odaklanmaktadır. Geleneksel türler ancak belirgin şekilde devamlılık söz konusu olduğunda, örneğin orta sınıf yoğunluklu olan The Glades’te, geleneksel düğün fotoğrafçılığı türünün ya da aile albümü geleneğinin devamı söz konusu olduğunda, tespit düzeyinde değini konusu olabilmektedir. (2017: 9, 66, 69). Fotoğrafın kendine özgü temsil biçimlerinin ve yeni medya ile birlikte geçirdiği yeniliklerin ve bu konuda yapılan tartışmaların konu dışı bırakılmasının, çalışmanın sonuçları açısından belirleyici olduğu açıktır. Fotoğraf bu anlamda, alandan elde edilen etnografik verinin bir sağlaması aracına indirgenmiş olmaktadır. Yazarlar bunu sevinçle karşılamışlar ve görsellerin proje boyunca ve bu çalışmada söylemek istediklerini doğrudan gösterebilmenin bir aracı olmasını önemli bir fırsat olarak değerlendirmişlerdir (2017: 207).

Çalışmanın ilk bölümlerinde insanların bebeklikten yetişkinliğe belirli beklenti ve normlar uyarınca toplumsallaştıklarının iması söz konusuyken, 6. Ve 7. Bölümlerde, bu normların tarihsel ve toplumsal koşulları tartışma konusu edilmektedir. Bu anlamda paylaşımların öznellik içermediği toplumsal normlarca belirlendiği ileri sürülmüş olmaktadır. Fakat böyle bir iddia objektif bir nesnel bir bakışı ima edebileceğinden 8. Bölümde, her bir görselin paylaşanın niyetinin ötesinde başkalarınca bambaşka şekillerde anlamlandırılabileceği ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bölümde 10 kişiye bir grup görsel gösterilmiş ve bu kişilerin aynı görselleri, görselleri yayınlayanların niyetlerinden, araştırmacıların yorumlarından ve birbirlerinden ne kadar farklı şekillerde alımladıkları ortaya koyulmuş, bu kişilerin ayrıca gördükleri şeyleri görme biçimleriyle ilgili fikirlerini ne kadar kolay değiştirebildikleri de gözlemlenmiştir. Böylece görsel analiz yapılırken basit bir nesnelliğin imkânsızlığı vurgulanmıştır. Bu çabanın yeterli olduğunu söylemek pek kolay değildir. Öncelikle bu bölüm yalnızca Trinidadlılar açısından gerçekleştirilmiştir. The Glades’te gerçekleştirilen paylaşımlar için aynı şey düşünülmemiş, bu durum İngilizliğin genel niteliğiyle, başkaları hakkında mütevazılık sınırlarının aşarak yorum yapmayacakları varsayımıyla gerçekleştirilmemiştir (2017: 204). Dolayısıyla ciddi şekilde bir genellemeye gidilmiş ve yazarlar tarafından kısmi olduğu varsayılan bu genelleme yapılan bu çalışma ile giderilebilmiş değildir.

Yazarlar, Facebook kullanıcılarının yaptıkları paylaşımların içindeki bulundukları koşullar yani genel anlamda yapı tarafından belirlendiğini, sosyal medyanın var olan kimliği çeşitlendirdiğini antropolojinin tipik olanla ilgilendiğine yaslanarak işaret etmektedir. Kimlik kısaca “ben kimim, biz kimiz” sorularına verilen cevaptır. (Güvenç, 1996)  Kişilik bireyin kendisine dair bir şeyler söylerken kimlik toplumsala dair bilgi vermektedir. Sosyal medya hesapları da kişisel kimlikler oluşturmanın mekânı haline gelmiştir. Giddens bu kişisel kimlikler mekânını “Artık kimliklerimizi geçmişimizden almıyoruz; kimliklerimizi başkaları ile etkileşime girerek yaratmak zorundayız” diyerek açıklar. (Giddens, 2008: 159) Araştırma(cılar) için temel olan Facebook’un izlenim oluşturma ve buna bağlı olarak sosyal kimlik inşa etmeye katkısını The Glades ve El Mirador’lu kullanıcılar üzerinden incelemek gibi görünse de araştırmacılar genel anlamda sosyal medyada paylaşılan görsellerin, yapının devamlılığına katkı sağladığını salık vermektedir. Oysa sosyal medya aracılığıyla kimlik kişinin yeniden inşa edebildiği böylece yapıyı tersyüz eden bir hal almakta, araştırmanın işaret ettiği durumu yansıtmamaktadır.

Araştırma öncelikle The Glades’teki gençlerin Facebook hesaplarında paylaştıkları fotoğrafların detaylarını incelemektedir. The Gladesli gençlerin Facebook’ta paylaştıkları fotoğraflara bakıldığında “spontan” izlenimi uyandıranların sayısının oldukça fazla olduğu söylenebilir. Paylaşılan fotoğraflar büyük ölçüde arkadaşlarla eğlenilen, turistik geziler, konserler ve partilerden seçilmektedir. Spontanlık vurgusu olan fotoğraflarda dil çıkarma ve iki parmağını kaldırma yaygınlıkla kullanılan ifadeler olarak belirginleşmektedir.  Fotoğrafın kendisine ilişkin bir diğer konu da fotoğrafın eğlenmenin bir aracına dönüşmüş olmasıdır. Kameranın yukarı kalkmasıyla birlikte fotoğraf için eğlenceli pozlar veren genç Facebook kullanıcıları böylece fotoğrafı da eğlence için araçsallaştırmaktadır (2017: 11).

Sosyal medya kullanımının özellikle akıllı cihazlarla uyumlu hale getirildikten sonra artması, akademik çalışmaların da konusu haline gelmiştir. Çalışmaların birçoğu sosyal medya kullanımdan doğan kimliği yeniden kurma halinin narsisizmi tetiklediğini göstermeyi amaçlamaktadır. Sosyal medya kullanımını eleştiren çalışmalar, Facebook ile kurulan bu yeni kimliğin; kendini teşhir etmek, görünür kılmak, kendini olduğu gibi değil olmak istediği gibi göstermek gibi bir işleve sahip olduğunu savunmaktadır. “Narsisist kişiler sosyal paylaşım sitelerinde oldukça başarılı olurlar; çünkü sosyal medyanın yapısı, narsisist kişinin kendini ortaya koyma ve beğendiği fotoğraflarını seçme, çok sayıda arkadaşa sahip olmak gibi eğilimlerini ödüllendirmektedir” (Twenge ve Campbell: 2010). Daniel Miller ve Jolynna Sinanan, Facebook’ta fotoğraflarını paylaşan gençlerin narsisizmle ilişkilendirilmesine karşı çıkmaktadır.  Araştırmadaki bulgularından yola çıkan araştırmacılar, Facebook’ta yalnızken paylaşılan fotoğrafların, arkadaş ya da ailelerle paylaşılan fotoğraflara kıyasla çok az olduğuna dikkat çekmektedir. Öte yandan Miller ve Sinanan, Facebook’ta paylaşılan fotoğrafların beğenilmesi üzerinden gelişen kabul görmeye muhtaç özgüven eksikliğinin altını çizmektedir (2017: 17). Dolayısıyla Facebook’ta paylaşım yapmanın narsisizmle ilişkisini kabul etmemektedirler. Gerçekten de yeni bir sosyalleşme aracı olarak bu ağların kullanılıyor olması kendine hayranlığı değil, kendiliğin onayını kullanıcılara sunmanın bir aracıdır. Örneğin genelde gençlerde narsisizmin bir göstergesi olarak görülen selfie’nin The Glades’te aldığı biçimin bunun tam tersi akranlar arası bir kendini onaylatma davranışı olarak kullanıldığını ortaya koyan çalışma, öte yandan örneğin El Mirador’da küresel olarak genel güzellik algısına uymayacak vücutlara sahip kadınların bu varsayıma ve ne kadar fit görüldüklerine bakmaksızın ‘selfie’lerde kendilerini ortaya koyduklarını dolayısıyla böyle güzellik kavrayışının kesin ve evrensel olmadığını ortaya koymaya çalışmıştır. “The Glades’te gençlerin kendi deyimleriyle “selfie kızları” ölçütlerine uygun olan paylaşımlar görülmekle birlikte bunlar sayısal olarak neredeyse yok denecek kadar azdır” (2017: 29-30).

vfjpeg

Miller ve Jolynna araştırmalarında Facebook’ta kadın ve erkeklerin fotoğraf paylaşımlarını da ayrıca ele almaktadırlar. Kadın öğrenciler daha çok hemcinsleriyle olan fotoğraflarını paylaşırken erkek öğrenciler kadın arkadaşlarıyla olan fotoğraflarını paylaşmaktadır. Araştırmacıların yaptıkları görüşmelerden çıkan sonuca göre erkeklerin kadın arkadaşlarıyla paylaştıkları fotoğraflar doğrudan erkeklikle ilgili olup, maçoluk göstergesidir. Yine yapılan görüşmelerden kadın öğrencilerin paylaştığı fotoğraflarda hemcinsleriyle olmalarının henüz karşı cinsle karşılaşmanın gerilimine hazır olmadıklarından mı yoksa itibarlarını korumak amacından mı kaynaklandığı anlaşılamamıştır (2017: 22).

Miller ve Jolynna The Glades ve El Miradorlu gençlerin Facebook’ta yaptıkları paylaşımlardaki temel farkları yaratan unsurun büyük oranda İngiliz tevazuu olduğu sonucuna varmışlardır (2017: 22). El Miradorlu Facebook kullanıcısı gençlerin uç denilebilecek paylaşımlarına karşı The Gladesli gençler daha ortada duran denilebilecek paylaşımlar yapmaktadırlar. İngiliz gençler arasında Facebook’un tamamen farklı bir dünyayı ortaya koyduğunu görmek mümkündür. Araştırmada incelenen İngiliz gençlere ait hesaplarda ünlülerle bir araya gelinmiş fotoğraflar, maddi nitelikli şeylere odaklanan fotoğraflar, satın alınan ürünleri ya da kıyafet ve takıları gösterir fotoğraflar paylaşılmamaktadır. Odak büyük oranda yüzler, kollar ve eller aracılığıyla alınan keyfin gösterilmesine yöneliktir.

El Miradorlu gençler arasında yaygın olan fotoğraflar genellikle okulda çekilmiş, üniformalı oldukları fotoğraflardır. Özellikle başarıların paylaşıldığı fotoğraflar aynı zamanda Trinidadlı olmaya vurgu yapan, milliyetçi de bir tavırla paylaşılmaktadır. El Miradorlu Facebook kullanıcılarının paylaştıkları fotoğraflardan yola çıkıldığında toplumsallığın formlarını yaşattıkları hem de birey olmanın özgünlüğünü göstermeye çalıştıkları görülmektedir. The Gladesli kullanıcıların avantajlı kimliklerinden getirdikleri tevazuu El Miradorlularda coşkunun ön plana çıkarılmasıyla karşılanır. Burada yerleşik kültür, sınıf gibi öğelerin böylesi bir farklılaşmaya neden olduğu açıkça görülmektedir. The Gladesli kullanıcıların tevazuu sınırları içinde kalma kaygısı, El Miradorlu kullanıcılarda kendini bütünüyle ortaya koyma, örtük olanı açığa çıkarma kaygısına karşılık gelmektedir (2017: 39-40).

Kitabın üç dört ve beşinci bölümünde araştırmacılar El Miradorlu kullanıcılarla The Gladesli Facebook kullanıcıları arasındaki farkları ele almaktadır. Gençlikten yetişkinliğe ve ebeveynliğe geçişte Facebook hesaplarında yapılan paylaşımları inceleyen araştırmacılar konuyu devamlılık bakımından incelediklerinde The Gladesli kullanıcılarda devamlılığın El Miradorlulardan farklı işlediğini fark etmişlerdir. The Gladesli kadın kullanıcılar anne olduktan sonra kendileriyle ilgili paylaşımlar yapmaktan geri durarak çocuklarının fotoğraflarını paylaşmaktadırlar. Bu paylaşımlar paylaşımı meşru kılan özel günlerden –doğum günü gibi- yapılmaktadır. Çocukların fotoğrafları bebeklikte yalnız olduklarından, oyun oynama yaşlarına geldiklerinde akranlarıyla olanlardan seçilmektedir. Gençlik döneminden farklı olarak The Gladesli kadınlar; toplumsal değerleri,  domestikliği ve aile içi sorumluluğu temsil etmektedirler. Paylaştıkları fotoğraflarda ev hanımlığı vurgusu oldukça fazladır. Bununla birlikte cup-cake fotoğrafları, kadınlıkla özdeşleşen şarap fotoğraf ve memleri de sıklıkla paylaşılan görsellerdir (2017: 84-85).

El Miradorlu Facebook kullanıcılarıysa kendi hesaplarını devamlılık üzerinden kullanmaya devam ettirmektedirler. Çocuklarının fotoğraflarının yanında kendi fotoğraflarını da paylaşmaya devam etmektedirler. Çocukların fotoğrafları The Gladeslilerden farklı olarak akranlarla değil akrabalarla –kuzenler olabilir- olanlardan seçilerek paylaşılmaktadır. The Gladesli ve El Miradorluların paylaştıkları çocukların akran ve akrabalarıyla olan fotoğrafları iki grup için etnografik bir bulguyu gözler önüne sermektedir. The Glades’te çekirdek aile modeli ön plandayken El Mirador’da geniş aile modelinin yaygın olduğu sonucunu paylaşılan fotoğraflardan çıkarmak mümkündür.

Her iki grup için de benzerlik gösteren paylaşımlar ise çocuk fotoğraflarının daha çok anneler tarafından paylaşılıyor olmasıdır. The Gladesli babalar, paylaştıkları fotoğraflarda dışarıda arkadaşlarıyla birlikte alkol özellikle bira tüketirken görülürken anneler kadın arkadaşlarıyla evde buluştukları fotoğraflar paylaşmaktadır. El Miradorlu babalarınsa anneler tarafından çekilmiş fotoğraflarda çocuklarıyla ilgilendiklerini gösterir fotoğrafları olmakla birlikte bu fotoğraflar yine annenin hesabından paylaşılmaktadır. Araştırmacılar, The Gladesli ve El Miradorlu kadın ve erkeklerin paylaştıkları fotoğraflardan yola çıkarak her iki yerde de toplumsal cinsiyet rollerinin devam ettirildiğini sonucuna varmaktadır. Araştırmacılar her ne kadar toplumsal cinsiyet rollerinin Facebook hesaplarında devam ettiğini açıklıyor olsalar da bunu mesele etmekten uzak durmaktadırlar. Toplumsal cinsiyet rolleri tarihsel ve politik bir mesele olarak ele alınmamakta, yazarlar konuyla ilgili düşüncelerini aktarmamaktadır. Toplumsal cinsiyet konusu veriler üzerinden okunarak değinilip yüzeysel olarak bahsedilip geçilmiştir. Bu da yazarların metnin amacı olan “ne paylaşır, niçin paylaşırız” konularından sadece “ne paylaşırız”a odaklandıklarını göstermektedir.

Yetişkinlik dönemine geçişte El Miradorlu erkeklerin Facebook paylaşımlarında, El Mirador’da bulunan alt-orta ve alt sınıf nüfus Amerikan hip-hop kültüründe popüler olan ‘Gangsta’ imgesiyle özdeşleşmenin yaygın olduğu görülmektedir. Genç erkekler için “gangsta” tarzı bir erkeklik şapka, düşük bel büyük boy kot pantolon, spor ayakkabı, t-shirt ya da atlet, altın zincir, saat ve güneş gözlüğü giymeyi gerektirdiği paylaşılan fotoğraflardan açıkça anlaşılmaktadır. Bu imgeyi benimseyen genç erkekler, biçimsel olarak hip-hop kültüründe kesişen ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet ve cinsellik kavrayışıyla da özdeşleşmiş görünmektedirler. ‘Gangsta’ imgesiyle özdeşleşen kişiler aynı zamanda para fotoğrafları, para ile ya da para kazanmakla ilgili memler, ve pahalı içkiler ve arabalarla birlikte çekilmiş fotoğraflar gibi tüketimle ilgili paylaşımlar da yapmaktadır (2017: 102). Yetişkinliğe geçiş döneminde El Miradorlu erkek Facebook kullanıcıları, erken gençlik dönemlerinde olduğu gibi oyunlar ve sporla ilgili paylaşımlar yapmaya devam etmektedirler. Özellikle Dünya Kupası döneminde bu tarz fotoğraflar ön plana çıkmaktadır ancak erken gençlik döneminde olduğu kadar yoğun paylaşım yapmaktan kaçınmaktadırlar. Çalışan erkekler, kendileri bizzat spor yapıyor dahi olsalar bu tarz fotoğrafları daha az paylaşmaktadırlar. Araştırmacılar paylaşımların azalmasının nedenini açıklıyor olmasalar da yetişkin erkeklerin yeni kimliklerini kurdukları Facebook platformunda kadınların ilgilerine dair öngörüleri üzerinden paylaşımlarını belirledikleri anlaşılmaktadır (2017:104).

Annelik öncesi genç yetişkin El Mirador kadınları Facebook paylaşımlarını The Gladeslilerden farklı olarak sürdürmeye devam etmektedir. Gelenek ve kültüre bağlı olarak yaptıkları paylaşımların yanı sıra küresel olarak kabul edilebilecek paylaşımlar da yapmaktadırlar. Küresel kabul edilenlere örnek olarak tek başına yenilen yemek paylaşımları, Amerikan restoran zincirlerinde yapılan paylaşımlar, tatil, iş gezisi gibi fotoğrafların paylaşılması sayılabilmektedir. Ayrıca El Miradorlu genç kadınlar moda ‘blog’ ve ‘vlog’larını yakından takip etmekte ve buralarda gördüklerini uyguladıkları fotoğrafları da Facebook hesaplarında paylaşmaktadırlar. Trinidadlı ya da benzer kolonyal geçmişi olan yerlerden ve benzer yaş grubundan olan ‘blogger’ları takip eden genç El Miradorlular az sayıda da olsa cinsel ve romantik ilişkileri ele alan ‘blogger’ları da takip etmektedirler. İlişkilerle ilgili ‘blog’ları takip etme sebepleri olarak aile kurma ve aile değerlerini ele alıyor olmaları bakımından bir özdeşlik kuruyor olmalarıdır (2017: 110).

Araştırmacılar Facebook paylaşımlarını sınıf kavramı bakımdan da ele almaktadırlar. Trinidadlılar için sınıf meselesi ırksal farklılıklarla iç içe geçmiş durumdadır. Bağımsızlık sonrası ilk elli yıl köleleştirilmiş olan Afrika kökenli Trinidadlılar beyaz üst sınıfla rekabet edebilmek adına eğitim yoluyla kültürel sermayeyi artırarak statü kazanma çabasına girişmişlerdir. Buna karşılık Doğu Hindistan kökenli Trinidadlılar toprak edinme ve ticaret yoluyla servet edinmeye çalışmışlardır. Trinidad’da sınıf meselesi ‘ghetto’ ve ‘stush” kavramlarıyla açıklanmaktadır. Bu kavramlar zengin ya da fakir olmanın ötesinde ahlaki öğeler barındırmaktadır. Bu anlamda ‘stush’ birinin yalnızca ne kadar zengin olduğunu değil sahip oldukları dolasıyla diğerlerinden daha üstün olduğunu işaret eden bir kavramdır. ‘Ghetto’ ise tam tersinden rüküşlüğü, ucuzluğu, gürültücü kimseleri temsil etmektedir. ‘Ghetto’ ayrıca olumsuz ırksal çağrışımlar da yapan ve çoğunlukla Afro-Trinidadlılar için kullanılan bir kavramdır. Facebook paylaşımlarına bakıldığında üst sınıftan olanların kendilerine aldıkları şeylerden çok onlar için alınmış hediyeleri, restoran ve barlarda sunum gibi detayları, kaliteli içkileri paylaştıkları görülmektedir. Bunun üstüne alt grupların markaları, evde yapılmış yemekleri ve çok fazla içildiğini gösterir fotoğrafları paylaştıkları görülmektedir (2017: 109).

Araştırmacılar sınıf kavramını da diğer tasniflemelerinde olduğu gibi eleştirel bir pozisyondan ele almamaktadır. Oysa kavram kendinde eleştireldir. Bir iletişim ağı olarak Facebook’u ele alan bir araştırmanın iletişim ekonomi politiğini göz ardı ederek alt alta veriler sıralaması başlı başına bir problemken, sınıf kavramını ele alırken dahi ekonomi politiği dikkate almaması araştırmayı sığlaştırmaktadır. Tüm iletişim ağları kapitalist ekonomiyi geliştirmenin yanında yeni iktidar yapıları üreten ve bu ağları kullanan insanların kendisini, içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal koşulları, yaşadıkları dünyayı anlamlandırmasında etkin rol oynamaktadır. Kişinin yaşadığı dünyayı yeniden anlamlandırmasının vesilesi olarak sosyal ağlar ve yeni iletişim kanalları bir tür sahne performansları alanı oluşturmakta ve gösteri durmaksızın devam etmektedir. Ve bu gösteride “yaşamın her bir görünümünden kopmuş imajlar, bu yaşamın birliğini yeniden kurmanın artık mümkün olmadığı ortak bir bakışta kaynaşırlar. Kısmi olarak göz önünde bulundurulan gerçeklik, ayrı bir sahte-dünya olarak, salt seyrin nesnesi olarak kendi birliğinde sergilenir.” (Debord, 2006: 35)

Yeni medya kapitalist ekonominin işlevli bir taşıyıcısıdır. Althusser’in deyimiyle söylemek gerekirse yeni medya “ideolojik aygıtlardan” yalnızca biridir. Althusser’in görüşü sosyal ağlara da pek tabi uygulanabilirdir. “Gelenekler, görenekler, din ve öteki toplumsal alışkanlıklar, kitle iletişim araçları yaşadığı sürece ideolojiler de yaşamaktadır.” (Althusser, 2003: 58) Sosyal ağlar, insanlar arası iletişimi ve bilginin dağılımını mümkün kılarak ideolojinin yaşamını sürdürmesine katkıda bulunurlar ve dolayısıyla ideolojik düzenin önemli bir taşıyıcısı görevini üstlenmektedirler. Althusser’in ideoloji tanımına daha yakından bakarak sosyal ağların nasıl ideolojinin bir taşıyıcısı olduğu daha iyi anlaşılacaktır. “İdeoloji, insanlar ile onların dünyası arasında yaşanan ilişkidir. Ya da bu bilinçsiz ilişkinin yansıtılmış bir biçimidir” (Althusser, 1995: 280). Althusser ideolojiyi egemen sınıfın bir diğer sınıfa kabul ettirdiği fikirler bütünü olarak değil tüm sınıfları çağıran, içine çeken ve tüm sınıflarda yayılan pratikler olarak yeniden tanımlamıştır. Sosyal iletişim ağları da Althusser’in bu yeniden tanımlamasına uygun bir aygıt olarak varlığını sürdürmektedir. Sosyal ağlar kullanıcılarına zaman ve mekân kategorilerinden bağımsız olarak enformasyon üretme ve iletişim kurma imkânı sağlamaktadır. Geleneksel medya biçimlerinin aksine bireyler edilgenlikten etkin konuma geçmişlerdir. Bu etkin olma hali kendini popüler kılmayı da mümkün kılmaktadır. Böylece “toplumsal/kültürel alandaki bu ideolojik inşayı yerine getirirken sürekli olarak toplumdaki sınıfsal çelişkileri perdeleyerek gündelik hayat, yaşam biçimi, eğlence, tüketim, moda gibi kategoriler oluşturarak bir anlamlandırma çerçevesi oluşturmayı tercih etmektedirler” (Fiske, 2003: 224).

KAYNAKÇA

Althusser L (1995) Kapital’i Okumak, Celal A. Kanat (çev), Belge Yayınları, İstanbul.

Althusser L (1998) Gelecek Uzun Sürer, İsmet Birkan (çev), Can Yayınları, İstanbul.

Althusser L (2003) İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Alp Tümertekin (çev), İthaki Yayınları, İstanbul.

Debord, E. G. (2006). Gösteri Toplumu (2. baskı) (Çev. A. Emekçi, O. Taşkent). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Fiske, J. (2003) İletişim Çalışmalarına Giriş, Süleyman İrvan (çev.). Bilim ve Sanat, Ankara.

Giddens, Anthony (2008). Sosyoloji, Cemal Güzel (çev.), İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Güvenç, Bozkurt (1996). Türk Kimliği, Kültür Tarihinin Kaynakları, İstanbul: Remzi Kitabevi.

Twenge, J.M., Campbell, W.K. (2010). Asrın Vebası: Narsisizm İlleti. (Çev. Özlem Korkmaz). İstanbul: Kaknüs Yayınları. (2009).

Zourabichvilli, François. (2002). Deleuze Sözlüğü (Çeviren: Aziz Ufuk Kılıç), İstanbul: Say Yayınları.

 

 

 

[1] Arş. Gör. , Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi, cetinugur@gmail.com

 

Reklamlar

İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi (2018) kitabı üzeri

Şubat 19, 2019

Sıradan sesleri, sözlere dolaşıma sokmaya adanmış bir hikâye: İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi (2018) kitabı üzerine (İst.:Alternatif Bilişim Derneği)

Yazan: Dr. Şengül İnce/Hacettepe Üniv. İletişim Fak.

Hikâyeyi biliyoruz da dijital hikâye nedir diye aklınızda bir soru varsa Burcu Şimşek’in İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi (2018) adlı çalışması, size aradığınız cevabı verebilir. Kitabı okumaya başladığınızda sadece bu sorunun cevabını değil aynı zamanda:

Hikâye nedir? Hikâye’nin söylendiği gibi bir gücü var mıdır? Kişisel hikâyeler anlatılmaya, paylaşılmaya değer midir? Deneyim denilen şey, size ya da başkalarına ne  anlatır? Sözlü kültürün en önemli “mesleği” hikâye anlatıcısı kimdir, neden önemlidir? Hikâye ile öykü aynı şey midir? sorularının da cevabını bulabilirsiniz.

Kitap, Burcu Şimşek’i Türkiye ile Avustralya arasında başlayan yolculuğu sırasında dijital hikâye anlatımı ile tanıştıran, Avustralya’daki dijital hikâye anlatımının yaygınlaşmasında öncü QUT Yaratıcı Endüstriler Fakültesi kurucu dekanı, bu konuda dünyadaki en önemli isimlerden biri ve aynı zamanda Şimşek’in doktora tez danışmanı olan, John Hartley’nin önsözü ile Alternatif Bilişim Derneği tarafından yayınlandı. Kitabın yayıncısı olan Alternatif Bilişim Derneği, “bilişim teknolojilerinin özgürce kullanılmasını, teknolojinin insanı ve toplumu özgürleştirmesi amacıyla kullanılması için mücadele etme” amacıyla bilgi ve iletişim teknolojileri konusunda çalışmalar yürütmektedir. Kitabın, Dernek tarafından açık kaynak olarak yayınlanması bu bağlamda hem Derneğin amaçlarına hem de Şimşek’in toplumda kadınlardan başlayarak özelikle dezavantajlı grupların sesini duyurma çabasına katkı sunuyor. Açık kaynak olarak hazırlanan kitabın içinde yer alan hyperlinkler de okuyucunun, referanslara ve kitap içinde dökümü yapılan 60’dan fazla atölyeye ve hikâyelere rahatça ulaşmasını sağlıyor.

Şimşek, kitabı okumayı başladığınızda nasıl bir hikâye okuyacağınıza dair ipuçları veriyor “Yola Çıkarken” adlı Giriş Bölümünde. Kitabın kapak fotoğrafında yer alanların hikâyeleri, aynı zamanda kitabın yazarının kendi hayat hikâyesini de belirliyor. Yollarda, farkı ülkelerde, farklı kültürlerden tanışılanlarla kurulan ve yazılan bir hikâye. Haliyle hikâyenin pek çok tarafı var, taraflar hikâyeleri paylaştıkça çoğalıyor, yayılıyor. Şimşek de bu kitabı, hem hikâyeyi daha fazla insanla paylaşmak hem de hikâyenin diğer taraflarına teşekkür için kaleme alıyor bir yandan.

Burcu Şimşek’in “ailemin kadınlarına” ve “yoldaşım kadınlara” diyerek başladığı çalışması, onun akademik çalışmalarındaki toplumsal cinsiyet hassasiyetini anlamamız için bir, ilk ipucu gibi. Şimşek, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda tamamladığı yüksek lisans çalışmasında kadınların konuşmalarına ve bu konuşmalardaki asimetrilere odaklanırken de  doktora çalışmasını yaptığı Avustralya Queensland University of Technology  (QUT)’de dijital hikâye anlatımı atölyeleri ile tanıştığında da odağında hep toplumsal cinsiyet ve kadınlar var. Şimşek, dijital hikâye anlatımı atölyelerini ve bu atölyelerden çıkan ürünlerin kadınların, kamusal alanda görünürlüklerine ve seslerinin daha fazla duyulmasına yardımcı olacak yeni bir form olduğunu düşünerek binlerce kilometre uzaklıkta yeni bir maceraya başlıyor. İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi adlı çalışma da 2009 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde kurulan Dijital Hikâye Anlatımı Atölye ekibiyle birlikte Şimşek’in yazmaya devam ettiği hikâyeyi anlatıyor.

iletisim_kitap_Rev5_KAPAK

Şimşek ve ekibi, dijital hikâye anlatımı atölyelerinde insanların hikâyelerini topluluk içinde anlatmalarını, ses ve sözlerini dijital hikâyelere dönüştürmelerini sağlarken, bu hikâyeleri “www.digitalstory.hub” adresinde biriktiriyor ve paylaşıma açıyor. İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi kitabı ise Şimşek’in hem ekibiyle birlikte yürüttüğü atölyeler hem Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yürüttüğü “Dijital Hikâye Anlatımı” yüksek lisans dersinde hem de bu bağlamda ürettiği akademik metinlerde kullandığı kavramları, atölye süreçlerini ve pratiklerini, dijital hikâye anlatımı hareketinin dünyadaki kaynaklarını ve Türkiye’deki hareketi ve konumunu anlatmak için kaleme aldığı bir çalışma.

Kitabın Giriş Bölümünden sonraki “Hareket ve Anahtar Kavramlar” başlıklı ikinci bölümünde, Walter Benjamin’in hikâye anlatıcısı ile karşılaşırken sözlü kültürde hikâyenin gündelik yaşamdaki rolünü ve gücünü, hafızanın önemini, sözlü kültürün kaybolan hikâye anlatıcısının yerine modern zamanların teknoloji dolayımlı hikâye anlatıcılarının geçtiğini farkediyorsunuz. Hikâye anlatımının bu yeni dönemdeki dijital halinin, üretici-tüketiciler için ne anlama geldiğinin altının çizildiği bölümde okuyucu, kitabın çıkış noktası olan dijital hikâye adlı yeni medya formunun ve bu formun ortaya çıkmasını sağlayan atölye ortamı hakkında geniş bir bilgiye sahip oluyor. Dijital hikâyeler ve dijital hikâye anlatımı atölyeleri, deneyime önem veren, sesi önceleyen, gerçek insanların hikâyelerini dillendiriyor, bir araya getiriyor ve paylaşıma açıyor.

“John Hartley’nin haikuya benzettiği dijital hikâyeler, üretildiği atölyenin süresine bağlı olarak 2-4 dakika arasında, anlatıcının kendi sesi ile anlattığı, hikâyesinin ses kaydına eşlik eden, anlatıcının seçtiği ya da ürettiği görsellerle oluşturulan amatör bir formdur” (s. 26). Bir atölye teması etrafında birbirini hiç tanımayan insanların bir araya geldiği atölye ortamı, hikâye çemberi adı verilen katılımcılar kadar atölye ekibi için de sürprizlerle dolu olan büyülü bir çember.  Bu çember büyülü çünkü birbirini hiç tanımayan insanlar bir anda kendilerini, belki daha önce hiç paylaşmadıkları özel anlarını, deneyimlerini, hikâyelerini anlatmaya başlıyor.  Katılımcılar ve atölye ekibi arasında herhangi bir asimetrinin bulunmaması, gelişen etkileşimle sağlanan samimiyet, birlikte yaratım süreci, katılımcıların hem anlatan hem de dinleyen olması çemberin ve sonrasında atölyenin tüm süreçlerinin kolektif bir şekilde ilerlemesini sağlıyor.

Hikâyelerin anlatıldığı bu aşamadan sonra hikâyelerin yazılı bir nota dönüştürülmesi, ses kaydının yapılması ve görsellerin oluşturulup sesle birleştirilerek dijital hikâyelerin oluşturulması “birlikte yaratım” ve Burgess’ın “yaygın yaratıcılık” kavramlarının bir yansıması gibi.  Çünkü bu aşamaların gerçekleştiği atölye ortamı,  bilgisayara okuryazarı olan kadar olmayanı, farklı sosyo-ekonomik seviyeden olanları, farklı kültürlerden ve farklı dilleri konuşan insanları bir tema etrafında bir araya getirerek birbirleriyle deneyimlerini paylaşıp bunu yaratıcı pratiklerle birlikte bir ürüne dönüştürmelerine olanak veriyor. Tarihe kaydı düşülenlerin, haberlere konu olanların, etrafında efsaneler yaratılan kişiler ve olayların nicel azlığına karşılık milyonlarca “sıradan insanın” hayatının yok sayılmasının politikası düşünüldüğünde dijital hikâyelerin ve atölyelerin farklı bağlamlardaki demokratikleşme için taşıdığı önem de burada ortaya çıkıyor.

Kitabın “Çemberi Büyütmek” adlı üçüncü bölümü, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde kurulan Dijital Hikâye Anlatımı Atölyesi’nin yukarıda bahsedilen demokratikleşme, birlikte yaratım, yaygın yaratıcılık, dezavantajlı grupları kamusal alanda görünür kılma amacını gerçekleştirmek için 10 yıldır yaptığı atölyelerin bir dökümünü yapıyor. Burcu Şimşek hem Türkiye’deki ilk dijital hikâye anlatımı atölyesinin kuruluşunu hem de on yıldır gerçekleştirdikleri atölyeleri anlatırken aslında atölyenin hikâyesini ve atölyeyi ayakta tutan katılımcıların hikâyelerini arşivliyor, kayda geçiriyor, tarihe not düşüyor.  Toplumsal cinsiyet temasının ve elbette bir feminist olarak Burcu Şimşek’in kadınların sesini duyurma konusundaki hassasiyeti sebebiyle kadınların seslerinin öncelendiği atölyelerin toplumsal cinsiyet, göç, mültecilik, sağlık iletişimi, gündelik yaşam, kent ve bellek çalışmaları, üniversite yaşamı ve kurumsal iletişim gibi pek çok alanda gerçekleştirildiğini görmek mümkün. Yürütülen 60’dan fazla atölye ile 400’den fazla hikâyenin dolaşıma girmesini sağlayarak Burcu Şimşek ve ekibi, toplumsal sorumluluk  bağlamında akademinin toplumla arasındaki bağı kurmada, dezavantajlı ve hassas grupların görünürlüğünü sağlamada yeni medyanın bu yeni formunu başarılı şekilde kullanıyor görünüyor.

Kitabın linki için bakınız: https://ekitap.alternatifbilisim.org/files/dijital_hikaye_anlatimi.pdf


Dijital Kültürde Yaşlılık ve Ötesi” Çalıştayı…1-2 Mart 2019 Antalya

Şubat 16, 2019

1-2 Mart 2019 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü Akdeniz Medeniyetleri Enstitüsü’nin ev sahipliğinde yapılacak olan Doç.Dr. Özgür Arun ile birlikte düzenleyicisi olduğum, İLT 648 dersi yüksek lisans öğrencileri ile sunum yapacağımız “Dijital Kültürde Yaşlılık ve Ötesi” Çalıştayına ve Gökbük köyü saha incelemesi değerlendirmeleri Ankara Üniversitesi İletişim FakültesiDijital Kültürde Yaşlanma & Sonrası Afiş_Son Yeni Medya Araştırmaları Labarotuvarı/New Media Lab’da yayınlanacaktır.

Çalıştay katılımcılar ile sınırlıdır.

Değerlendirme notlar için: http://netlab.media/


Yapay Zeka ve İklim Değişikliği: Antroposen mi Kapitalosen mi?

Şubat 16, 2019

Yazan: Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

Öyle bir noktaya geleceğiz ki dünyamıza verilen zararlar, bize isyan gerekçesi olarak geri dönecek. İşte o zaman, eleştirel düşünce yoksunu ana akım yapay zekalara karşı, eleştirelliği temel alan doğal zekalarımızla direniyor olacağız.

Yapay zeka, iklim değişikliği ve özel olarak küresel ısınma konusunda ne yapabilir? Bir çözüm sunabilir mi?

Akla ilk olarak sürücüsüz arabalar, bacasız fabrikalar, enerji tasarrufu sağlayan akıllı araçlar vb. geliyor ve o klasikleşmiş sözler:

“Hepimiz aynı gemideyiz: Dünyada. Kendi aramızdaki anlaşmazlıkları bırakmalı, geminin batmasına izin vermemeliyiz. Yoksa yalnızca gemi değil hepimiz batarız.”

Doğru mudur bu sözler? Göreceğiz.

Yapay zekanın ideolojisi

Kimi filmlerde, tüm bilgilerle donanmış bir süper-bilgisayar, gezegen ölçeğindeki sorunların çözümü için insan türünün imha edilmesi gerektiği sonucuna varır.[1] Peki bu, doğru mudur? Gezegenimizin ölümcül nitelikteki yıkımından insanlar mı sorumludur?

Bu yazıda, bu soru üstünden öncelikle yapay zekanın girilen verilere göre, sanılanın tersine, ne kadar ideolojik olabileceğini göstereceğiz; daha sonra da burjuva bilim dünyasında son dönemde yaygın kullanıma giren ‘antroposen’ kavramının neden yanlı ve hatta yanlış olduğunu gözler önüne sereceğiz.

Büyük veri ve yapay zeka, birçok tartışmada her sorunun çözümü olan sihirli bir formül olarak sunuluyor. Oysa, önerilen çözümler, girilen veriler ve tasarımın kendi iç öğeleriyle kısıtlı durumda. Hatta bunlardan önce, bir sorunun nasıl tanımlandığı, olası çözüm önerileri üzerinde bir hayli etkili. Fakat geriye doğru gidersek, her sorun, tanımlanabilecek kadar basit de değil.

Yapay zeka, trafik sorununu çözebilir, fakat çözemeyeceği ya da yanlış öneriler getireceği birçok öznel ve siyasal konu bulunuyor. Örneğin, bir boşanma sürecinde, kara gün dostu, en ileri düzey bir yapay zeka olmayacaktır ya da bir seçim için yapılan ittifaklar konusunda yapay zekanın getireceği öneriler, birçok kesin olmayan, belirsiz olan ve karıştırıcı nitelikte olan değişken nedeniyle pek yardımcı olamayacaktır.

Veri mi yetersiz, paraya para mı denmiyor?

İklim değişikliği ve küresel ısınma, ilk bakışta, tartışmasız bir doğa bilim konusu gibi görünüyor. Tartışmasızsa ve sıkıntı, dünya ölçeğindeki devasa verileri çıplak beynimizle (evet, çıplak göze karşılık olarak bunu kullanıyoruz; yani gözlük misali herhangi bir araca başvurmadan) çözümleyemememizden kaynaklanıyorsa, yapay zeka bize yardımcı olacak ve bu verilerden çeşitli sonuçlar çıkaracaktır. Bize konuyla ilgili kesin kanıtlar verecektir ve bu da, çevre ve gezegen dostu kampanyalar için yararlı olacaktır. Hatta bu verilerden geleceğe bakarak, bu gidişle, gezegende insanın yaşayabileceği son yılı bile söyleyebilecektir.

Biz de bu verileri alırız ve küresel ısınmanın insan eliyle gerçekleştiğine inanmayan siyasetçilere gider; onları bu veriler yardımıyla ikna etmeye çalışırız. İkna olurlar mı olmazlar mı, bu, yapay zekayı aşar. Zaten siyasetçilerin bu konuda ikna olmamalarının veri ve çıkarsama eksikliğinden kaynaklandığını varsaymak bile, konuya yönelik yaklaşımlardan yalnızca birine karşılık geliyor. Bunun tersine, siyasetçiler ve genel olarak bu konuda söz, yetki ve karar sahibi olanlar, veri ve çıkarsama yetersizliğinden değil, çıkarları nedeniyle ikna olmuyormuş gibi görünüyor olabilirler. Bu, akla, uzun yıllar kanser ile sigara arasındaki ilişkiyi yadsıyan tütün şirketlerini anımsatıyor. İşte bu görüşü aşağıda derinleştirip antroposen kavramına bağlayacağız. Fakat öncelikle yapay zekaya dönelim.

Diyelim ki siyasetçilerle ilgili herhangi bir sorun yok, ilk varsayım doğru ve bizim sorunu çözmek için doğal verileri toplamamız ve yapay zekadan destek almamız yeterli. Peki ya yapay zekanın beslendiği veriler yanlışsa?

İlk başta, bu, olanaksız gibi görünüyor. Doğal olan bir verinin yanlış olması, toplumsal bir verinin yanlış olmasına göre daha düşük bir olasılık. Toplumsal veriler, Cambridge Analytica örneğinde gördüğümüz gibi, çarpıtılmaya daha açık. Oysa doğal veriler de yanlış ve yanlı olabiliyor. Bu, ölçüm hatasından ileri gelebilir; ölçüm yapanların bilinçli hilelerinden kaynaklanabilir (örneğin, iklim değişikliğini yadsıyan bir ölçümcünün hileleri) ve dahası ideolojik bakışla ilişkili olabilir.

Doğa ve ideoloji mi? Ama doğa, ideolojiden bağımsız değil miydi? Değil. Çünkü iklim değişikliği gibi bir tartışmada, insan bilimleriyle doğa bilimleri iç içe geçiyor ve insan bilimlerinin sahneye çıkışıyla doğaya bakış da iyice ideolojikleşiyor.[2]

Sarı Yelekler aynı gemide mi?

İklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın nedenini bir tür olarak insana bağlayanlar, yaşadığımız çağa, buzul çağı (pleistosen) ve sonrasındaki ılıman çağı (holosen) izleyerek insan çağı (antroposen) adını veriyorlar.

Bu durumdan bir tür düzeyinde tüm insanlar sorumluysa, o zaman sorunun çözümü tüm insanların sırtında olacaktır. Yapay zekaya girilen veriler, insan çağı yanlısıysa, çözüm de bu olacaktır. O zaman örneğin, yoksul olsun zengin olsun her ülkeden yurttaşlara ağır çevre vergileri uygulanmalıdır. Böylelikle, çevre sorunlarının çözümü için devasa bir fon oluşturulmuş olacaktır. Bu da, ‘aynı gemideyiz’ söylemiyle uyuşur.

Oysa sorunun kaynağı, büyük devletler ve büyük şirketler ekseninde küresel egemen sınıflar ise, bu tür çözümler, hem haksızlıktır hem de küresel eşitsizliği ve adaletsizliği daha da derinleştirecektir. Bu pisliği üçüncü şahısların değil bizzat kirletenlerin temizlemesi gerekir. Ayrıca bu ağır çevre vergilerinin sonuçlarını Sarı Yelekler örneğinde gördük. Bu vergiler, küresel ölçekte büyük ayaklanmalara yol açabilecek niteliktedir. O zaman ne olacak? İsyan etmeyeceği düşünülen halkları yöneten devletler bu vergilere asılacak; ama en isyan etmeyecek kesimlerin bile “yeter artık” diyebildiğini toplumsal mücadeleler tarihi bize sık sık anımsatıyor.

‘Aynı gemi’ söylemine dönersek, aynı gemide kimimiz kürek mahkumuyuz (kaçak göçmenleri ve kayıtdışı çalıştırılanları temsilen), kimimiz mürettabat (emekçileri temsilen), kimimiz kaptan (büyük devletleri temsilen) ve kimimiz güvertede güneşlenen, iklim değişikliği zengini (büyük sermayeyi temsilen) vb… Gemi batarsa, kaptan ve yağlı müşteriler, ne yapıp eder, kendi bölmelerinin su almasını engellerler. O da olmadı, geminin batma olasılığına karşı hazırlattıkları sandallara (örneğin aya giden uzay araçları) binerler. Dolayısıyla, aynı gemide olsak da aynı konumda değiliz. Geminin batmayıp da egemen sınıfların çekip gittiği durum, en idealidir. Kürek mahkumları ve mürettebat için gidilecek başka yer yok. Bu konuya az sonra döneceğiz.

Jeolojik özne olarak kapitalistler

İşte yukarıdaki yanlış çözümleme birimi sorunu nedeniyle, diğer bir deyişle, küresel ısınmanın sorumlusu olarak büyük devletler ve büyük şirketleri değil de herkesi görme hatası nedeniyle, kimi yazarlar, ‘antroposen’ kavramını reddediyorlar, onun yerine ‘kapitalosen’ (sermaye çağı) kavramını ileri sürüyorlar. Buna göre, iklim değişikliği, sermaye düzenindeki her ne pahasına olursa olsun kazanç elde etme gibi temel bir güdüyle açıklanırken, devletler de sermayenin kötülüklerine göz yumdukları için suç ortağı sayılıyorlar. Zaten çevre sorunları sınıflara değil türe özgü olsaydı, umutlu olmak için bir neden de kalmayacaktı; çünkü biyolojik tür özellikleri kısa sürede değişmez. Toplumsal, kültürel tür özellikleri ise dünya ölçeğinde üzerinde uzlaşılır nitelikte değildir.

Öte yandan, çevre sorunlarını 10 bin yıl önceki tarım devrimine dek geriye çekenler var. Bu durumda, bu sorunlar kapitalizme yıkılamaz, ancak bunun  böyle olmadığını biliyoruz. Gezegenimizin medetsiz sorunları, o kadar geriye gitmiyor; 19. yüzyıl ve sonrasına tarihleniyor. Gerçi bu tarihi, birkaç yüzyıl daha geriye de çekebiliriz, fakat bu geriye gidiş, binlerce yıllık olmayacaktır. Neden birkaç yüzyıl? Çünkü Avrupalı sömürgecilerin yaptıkları Güney ve Kuzey Amerika ölçeğindeki yerli soykırımlarının, getirdikleri salgın hastalıkların ve göçlerin yarattığı nüfussuzlaşmanın iklim değişikliğine yol açtığı yönünde bulgular var, fakat bunların gezegenimiz açısından ekolojik anlamda yıkıcı etkileri olmamıştır.[3] Yine de sömürgeciliği erken kapitalizmin bir yansıması ya da öncülü olarak görürsek, kapitalosen kavramının neden doğru olduğu bir kez daha ortaya çıkar.

Antroposencilerin gözden kaçırdığı temel noktalardan biri, iklim değişikliğinin nedenler zincirinin fosil yakıt kullanımının ötesine geçmesi olgusudur. Fosil yakıtlar bir neden değil, ara değişkendir. Asıl etmen, tek bir merkezden verilen kararların büyük ölçekli sonuçları noktasındadır. Bu, eski çağlardaki devasa imparatorluklarda da görülmekle birlikte, asıl yıkıcılığına kapitalizm çağında ulaşmıştır; çünkü bu imparatorluklar büyük ölçekli hedeflere sahip olsalar da, bu hedeflerin gerçekleştirilmesiyle ekolojik yıkım ilişkisinin kurulabilmesi için, kapitalizmin oluşturacağı maddi altyapı gerekli olmuştur. Antroposenciler, insan türünü jeolojik bir özne olarak görüyor; oysa bu özne, büyük devletler ve onların büyük ölçekli etkilerini yıkıcılaştıran kapitalizmdir.[4] Kapitalosende, büyük şirketler de büyük devletler kadar etkili olmuşlardır; hatta kimi örneklerde, ekolojik yıkıcılıkta onları aşmışlardır.

Aynı gemide miyiz, ya peki eşit miyiz?

Şimdi gemi mecazına ya da metaforuna dönelim: Dünyanın yok olma sürecine girmesi, herkesi eşit bir biçimde etkilemeyecektir. Sonuçlarından egemen sınıflar zarar görmeyecek ya da çok az zararla kurtulacak, çünkü onların kendileri için önlem alacak kaynakları var. Hem yedek gelirleri var hem de olası bir felakette sigortadan bedelini alırlar. Dünyanın en kaymak tabakası, gezegenin yaşanmaz duruma gelecek koşullarında bile sağ kalmak için bir yol bulacaktır. Örneğin, ayda yaşam konusuna daha çok kaynak ayırabilirler. Aslında aya gitmeye de gerek yok. Egemen sınıflar, madem ki küresel ısınma olacak, yerkürenin şu an daha soğuk olan bölgelerine doğru bir göç tetikleyecek, Sibirya vb. bölgeleri imara açtıracaklardır. Taşkın, tayfun vb. felaketlerin yaşanma olasılığı yüksek olan yerlerden daha güvenli yerlere göçeceklerdir.

Küresel ısınmayla su altında kalması beklenen Hollanda ve Maldivler gibi ülkelerde bu soruna çözüm bulunamazsa, egemen sınıflar, daha yüksek, dağlık bölgelere yerleşeceklerdir. Küresel ısınma ve iklim değişikliği onların zararına olsaydı, şimdiye dek çoktan harekete geçerlerdi. Hem B planları olduğu için hem de bu durumdan kazançlı çıkacakları için, iklim değişikliği konusundaki inkarcı duruşlarını koruyorlar. Savaştan zenginleşen savaş ağalarının barışı istememeleri gibi, egemen sınıflar da krizi fırsata çevirip daha fazla kazanç sağlayacak, geride kalanların daha da yoksullaşmasına neden olacaklardır.

Onlar için bu dünya, bir dünya değil, cennettir. Olası bir küresel felaket döneminde, bu dünyanın cennetleri neredeyse onlar da orada olacaktır. Olan, geriye kalan çoğunluğa olacaktır. İşte bunları bize egemen sınıfların yapay zekası söylemeyecektir ve bu söylemeyişin ideolojik bir işlevi olacaktır.

Ezilenlerin yapay zekası, doğal zekaları ve gelecek

Gelecekte, ezenlerin ve ezilenlerin bilimi ayrımı gibi, ezenlerin yapay zekasıyla ezilenlerin yapay zekasının farklı sonuçlar çıkaracağını göreceğiz. Öyle bir noktaya geleceğiz ki dünyamıza verilen zararlar, bize isyan gerekçesi olarak geri dönecek. İşte o zaman, eleştirel düşünce yoksunu ana akım yapay zekalara karşı, eleştirelliği temel alan doğal zekalarımızla direniyor olacağız.

Yazının başındaki yapay zekanın gezegenin yaşamsal sorunlarını insan türüne bağlamasını yadırgayacak, sorumlu olarak büyük şirketleri ve büyük devletleri gören alternatif yapay zekalar geliştireceğiz. Dahası, büyük şirketlerin ve büyük devletlerin olmadığı, insanın rahatlıkla nefes alabildiği bir geleceği inşa etmek için tüm zeka türlerini devreye sokacağız… (UBG/EKN)

Kaynak: https://bianet.org/biamag/diger/205517-yapay-zeka-ve-iklim-degisikligi-antroposen-mi-kapitalosen-mi


[1] Örneğin Terminatör filminde ve yapay zekanın dünyanın kontrolünü ele geçirdiği diğer çeşitli filmlerde.
[2] Aslında doğa bilimlerinin kendilerinin de ideolojik olduğunu ileri sürebiliriz; çünkü doğa bilimlerinde bile yorum ve çıkarsama söz konusudur. Aynı veriden farklı sonuçlar çıkarsanabilir. Fakat bu durum, insan bilimlerinde çok daha belirgin. Konuya ilişkin, büyük veri bağlamındaki bir tartışma için bkz. Gezgin, U.B. (2018). An invitation to critical social science of big data: From critical theory and critical research to omniresistance. AI & Society. Doi: https://link.springer.com/article/10.1007%2Fs00146-018-0868-y
[3] Bkz. Milman, O. (2019). European colonization of Americas killed so many it cooled Earth’s climate. The Guardian, 31.01.2019. https://www.theguardian.com/environment/2019/jan/31/european-colonization-of-americas-helped-cause-climate-change
[4] Bu görüşe yönelik klasik bir yanıt, 20. yüzyılın sosyalizm deneylerinin de çevre dostu olmadığı yönündedir. Bu yanıta iki nedenle katılmıyoruz: Birincisi, bu deneyler, kapitalizmin karşıtı olarak bile kapitalizmin ürünü olmuşlardır; üretim düzeyinde, kapitalist ülkelerde uygulanan modelleri uygulamışlardır. İkincisi, bu deneylerin bir teki bile (Küba, Kuzey Kore, Çin, Vietnam, Laos vb. örneklerin eskisine göre farklı bir noktada olduğunu anımsayalım), günümüze ulaşmamıştır. Oysa bu gezegen düzeyindeki ekolojik eleştirilerin yaygınlaşması ve görünürleşmesi, bu deney ülkelerinin yıkılmasından sonraki döneme denk geliyor. Kapitalizme göre daha ussal oyuncular olarak, ekolojik açıdan dönüşüme belki de daha açık olacaklardı. Bunu bilmemiz olanaksız. Öte yandan, sınıflı değil ama sınıfsız bir toplumda, herkes gerçekten aynı gemidedir. Geminin batmaması, herkesin çıkarınadır. Dolayısıyla, gerçekten sosyalist olan bir ülkenin gezegen dostu siyasalar gütmemesi için bir neden bulunmuyor. Bir de şu eklenebilir: Bu sosyalist deneylerin çöküş dönemlerinde sınıfların yeniden oluşmaya başladığı ve hatta sosyalist ülkelerin dağılmasının tam da bundan kaynaklandığı (çünkü her sınıfın çıkarı sosyalizmde değildir) biçimindeki görüşü de burada not edelim.

Yeni Medya Çalışmaları V: Türkiye İnternet Tarihi yayınlandı

Şubat 3, 2019

Erkan Saka (Der.) (209) Yeni Medya Çalışmaları V: Türkiye İnternet Tarihi. İstanbul: Alternatif Bilişim Derneği

Önsöz:

Bu kitabın ortaya çıkmasında iki an var. Birincisi Korkmaz Alemdar hocanın Türkiye’de Kitle İletişimi Dün-Bugün-Yarın kitabının yeni baskısı için benden istediği Türkiye’de İnternetin geçmişine dair kısa yazı. Bu yazıyı hazırlarken ortaya çok daha uzun bir yazı çıktı ki bunu kitabın giriş bölümü haline getirdim. Ancak hazırlık süreci ve yazının istenenden uzun olması Türkiye’nin internet tarihine dair yetkin bir eser çıktığı anlamına gelmiyordu. Araştırma sürecinde aslında ne kadar eksiklikler olduğunu ve ortaya çıkacak yazının ancak bir giriş niteliğinde olacağını ve belki sonraki çalışmalar için bir çerçeve sunabileceğini düşündüm.

İkinci an ise internet tarihi ve web arşivciliğine dair Bilgi Medya’da verdiğim bir yüksek lisans dersi oldu. İnternetin 25. Yılı geride kalırken hep şimdiki zamanda ve hep varolacakmış gibi gözüken internet içeriğinin de tarihsel boyutları olduğu, kaybolduğu, evrim geçirdiği ya da monolitik olmadığı için o kadar da kolay bulunabilir olmadığı daha iyi anlaşılıyor. Dersten aldığımız ihamla da Türkiye’nin İnternet tarihine bakmak istedik. Dersin teorik çıktıları ise bu kitaba doğrudan dökülemedi. İnternet arşivciliğinde ortaya çıkan bir çok pratik ve teorik çerçeve var. Danimarka devleti internetin ilk günlerinden beri Danca içeriği milli kütüphanesi bağlamında arşivliyor. Bu arşivlemenin nasıl olacağına dair de hem orada hem de genel olarak dünyada birçok öneri var. Örneğin ekran görüntüsü alarak başlayan sürecin artık çok daha kapsamlı ve internetin yeni halini kuşatıyor olması lazım. Flash bazlı birçok içerik ne yazık ki zamanında bu yüzden arşivlenemiş. Ayrıca çok kişili oyunların nasıl arşivlenebileceği de ayrı bir konu. Türkiye’de bu çalışmaların çoğuna başlanmadığı için bu tip teknik meseleler de pek konuşulmuyor. Umarım bu çalışma bu bağlamda da bir tetikleyici olur.

kapak-ön

Kitap çağrısı yaptığımızda bir çok fikir belirdi ve birçok kişi katkıda bulunma vaadinde bulundu. Ama bu tip projelere aşina biri olarak bunların çok azının gerçekleşebilmesine şaşırmadım. Tek kaygım şu: Türkiye’ye İnternetin girişinin ve internet içeriğinin birçok gizli kahramanı var. Bunlardan baızlarını bu kitapta temsil edemediğimize inanıyorum. Alanında en kapsamlı çalışmayı yapmayı denedik, kitap çağrısını olabildiğince yaydık. Ama üzerine çalışma sunamadığımız kişiler, olaylar ve platformlar olma ihtimali yüksek. Bundan dolayı bizi affedeceğinize inanıyorum. Bu eksikliği en azından bir miktar azaltmak için paralel olarak bir tür Wiki projesi başlattık. Ortaya çıkan sonuca bu adresten ulaşabilirsiniz: https://sites.google.com/view/turkiyeinternet/home

Bugün hızla ticarileşen ve dev şirketlerin ve medya kuruluşlarının bir bakıma gündemi belirlediği internet dünyasının ilk günlerine dönmek belki gelecek için yeni hayaller kurabilmeyi de mümkün kılar. Bu çalışmayı da hayallerini hep koruyan bir isme, Türkiye’de İnternetin babası sayılabilecek Mustafa Akgül’e ithaf ediyoruz…

Erkan Saka

Irvine, CA

10 Ekim 2018

Not: Bu kitabı İngilizce olarak sevgili arkadaşım ve meslektaşım İvo Furman ile derlemeye karar vermiştik ama sonra araya başka projelere girdi ve o şekilde gerçekleştiremedik. İleride başka bir evrede birlikte çalışacağımızı umut ediyorum. Yine Furman’ın girişi yazdıktan sonra farkettiğim iki önemli çalışmasına da dikkat çekmek isterim:

Furman, I. (2016) “Coders, geeks and moderators: how Bulletin Board Systems influenced early Internet Pioneering Culture in Turkey”, Routledge Companion to Global Internet Histories.  Routledge. ISBN 9781138812161

Furman, I. (2013) “Digital archives and the construction of an alternative cultural memory in Turkey: A case study of Ekşisözlük”, Turkey – EU Relations: Power, Politics and the Future, Vol. II. Cambridge Scholars Publishing , ISBN-10: 1443848700

İçindekiler

  • Önsöz

Giriş / Introduction

  • Türkiye’de İnternet – Erkan Saka
  • Mustafa Akgül – Merve Kanak & Kübra Bıçak
  • Changing Issues of the Internet Conferences in Turkey – Ceyda Camgöz Aydın
  • Contemporary Digital Archival Repositories in Turkey – Hale Turhan

Alanlar/Fields

  • Türkiye’de Erken Dönem İnternet Aktivizmi – Gülüm Şener ve Arda Erdikmen
  • Türkiye’nin E-Devlet Hikayesi – Itır Akdoğan
  • Türkiye’de E-Devlet Uygulamaları ve Tarihçesi – Ali Erdem Akgül
  • Rol Yapma Oyunlarının Türkiye’deki Gelişimi – Ertuğrul Süngü
  • Türkiye’de Kitlesel Fonlama Uygulamaları: Dünü, Bugünü, Geleceği – Seda Aktaş
  • Cybersecurity & Securing the Internet – Deniz Zerin
  • Türkiye’de İnternet Sanatının Tarihine Dair Bir İnceleme – Fulya Baran
  • Türkiye’de dijital müzik pazarının oluşumu – Mine Erkaya
  • Dijital Müzik ve İnternet’in Kısa Tarihine Genel Bir Bakış – Mert Kutluk, Barbaros Kaptanoğlu
  • Pioneers: A Brief History of Early Period, User-Created, Popular YouTube Videos from Turkey – Fırat Doğan
  • iTürkiye’de İlk Dönem İnternet Servis Sağlayıcıları: Bir Arşiv Denemesi – M. Can Denizer
  • Online Movies & TV series consumption in Turkey – Ece Gül Güçlü Evrüke
  • History of Online Dating in Turkey: The Case of Gabile.com – Atınç Gürçay

Vaka Çalışmaları/The Case Studies

  • How Turkish Literature Permeated to Hypertext and E-Publishing: The Intertwined Cases of altZine and altKitap – Sercan Şengün, Şevket Tüfekçi
  • Zinhar/Poetikhars.com (2003-) üzerine – Gökçen Ertuğrul, Serkan Işın
  • İnteraktif Medya ile Ağ Bant Genişliğinin Etkileşimi: Ege Üniversitesi Üzerine Bir İnceleme – Mustafa Aydemir, Vedat Fetah, Sümeyra Nur Altan
  • On the Hyperstitional Implications of Memes as Digital Objects in Turkey – Gökhan Turhan

Ekler

  • Biyografiler – Biographies

 


%d blogcu bunu beğendi: