Korona Virüsü, sosyal medyanın ilk “bilgi-salgını” oldu…

Şubat 23, 2020

Sosyal medya, tüm dünyada enformasyon ile dezenformasyonu benzersiz bir hızla bir araya getirerek paniği, ırkçılığı ve aynı zamanda da umudu körükledi.

Kaynak: https://www.technologyreview.com/s/615184/the-coronavirus-is-the-first-true-social-media-infodemic/amp/?__twitter_impression=true 12. Şubat.2020

2

Karen Hao ve Tanya Basu

Özetleyen: Gökçe Özsu, H.Ü. SBE. İletişim Bilimleri Dr. öğrencisi

19 Ocak’ta —Yeni Ay Yılı’ndan bir hafta önce – Tommy Tang, tatil için Wuhan’daki ailesini ziyaret etmek üzere kız arkadaşıyla birlikte Shenzhen’den ayrıldı. Yeni korona virüsünden (şimdi resmen COVID-19 olarak biliniyor) haberdarlardı, ancak bildikleri kadarıyla virüs küçük bir alanda hapsedilmişti. Yerel yönetim ise halka virüsün yalnızca vahşi hayvan satışıyla doğrudan ilişkili bir gıda pazarını ziyaret edenleri etkileyeceğinin garantisini vermişti.

Ancak 20 Ocak gecesi, 2003 yılındaki SARS’ın boyutunu ilk kez ortaya koyan hekim olan Dr. Zhong Nanshan, sicilini güncellemek üzere ulusal televizyona çıkacaktı: “Virüs insandan insana bulaşabilir” dedi ve panik başladı. Bir gecede, şehirdeki herkes maske takmaya başladı. Tang ve kız arkadaşı, artık orada kalmanın güvenli olmadığını fark ettiler. Planlarını iptal ettiler ve ertesi gün trene bindiler. 48 saatten daha kısa bir süre içinde şehir tecrit edildi.

Shenzhen’e döndüklerinde, kendilerini 14 gün boyunca karantina altına aldılar. Yalnızca, çöpleri çıkarmak üzere günde yalnızca 1 kere maske takarak evlerinden dışarı çıktılar. Ailesi de Shenzhen’de yaşayan Tang, yeni yıl tatilini kutlamak için ailesine katılamadı, annesi yalnızca kapı deliğinden “mutlu yıllar” dileyebildi. Yiyecekten sabuna ve tuvalet kağıdına kadar her ihtiyaçlarını Meituan Waimai ve Dada-JD Daojia gibi mobil uygulamalar üzerinden sipariş verdiler. Karantinanın üçüncü gününde Tang uygulamaları açtığında her şeyin tamamen tükendiğini gördü ve paniğe kapıldı. .

“Alınacak hemen hemen hiçbir şey kalmamıştı, sebze de tamamen bitmişti” diyor. “Ama Wuhan ile kıyaslandığında, yine de son derece kolay bir şekilde alışveriş yaptık” diye de ekliyor.

Her şeyden öte, en büyük endişe kaynağı, sosyal medyada yayılan haberi takip ettikleri çetin süreçti. Bu süreç, korkularını daha önce hiç yaşamadıkları seviyelere yükseltti. Kız arkadaşıyla birlikte uykusuzluktan ve çoklu panik ataktan muzdariptiler. Virüsü kapmaktan korkuyorlardı ve aileleri için de endişeliydiler.

“Dürüst olmak gerekirse, bu 14 gün boyunca neler yaşadığımızı anlatmak gerçekten zor” diyor. “Haberleri okumaktan başka yapacak bir şey yoktu ve haberler de her geçen gün daha da kötüleşiyordu. [Wuhan’ın dışındaki] insanlar için işin en zor kısmı bu”.

2 Şubat’ta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), insanların ihtiyaç duyduklarında güvenilir kaynakları bulmalarını zorlaştıran -bazılarının doğru olduğu, bazılarınınsa olmadığı- çok fazla bilginin varlığına işaret ederek, yeni korona virüsü “büyük bir ‘bilgi-salgını [infodemic]’” olarak adlandırdı. Bu yeni tip salgın, Korona virüsü önceki salgınlardan ayıran bir farklılık oldu. SARS, MERS ve Zika’nın hepsi küresel paniğe neden olurken, korona virüs etrafındaki korkular özellikle sosyal medya tarafından güçlendirildi. Sosyal medya, dezenformasyonun eşi görülmemiş hızda yayılmasına ve gelişmesine olanak sağladı, kişisel ve çevrimiçi düzeyde kaygı ve ırkçılığı körükleyen bir belirsizlik ortamı yarattı.

1

DSÖ, dezenformasyonu baskılamak için Twitter, Facebook, Tencent ve TikTok ile ortaklık kurarak sorunu ele almaya çalıştı. Örneğin, DSÖ içeriklerinin, korona virüs arama sonuçlarının en üstüne çıkarmak için Google SOS uygulaması başlatıldı. DSÖ, ayrıca önemli sağlık bilgileri sağlayan reklamlar aracılığıyla belirli nüfus ve demografik bilgileri hedeflemek için Facebook ile birlikte çalışıyor. Hatta Asya’daki influencer’lara erişmeye çalışıyor.

Sosyal medya şirketleri ve sağlık kuruluşları da kendi çabalarıyla da bir araya geldiler. TikTok, “topluluğumuza veya daha geniş bir şekilde halka zarar verebilecek yanlış bilgilere izin vermeyeceğini” söyleyerek, kasten yanıltıcı videoları kaldırmaya çalıştı. Facebook aynı şekilde şüpheli sağlık önerileri barındıran içerikleri temizlemek için mesai harcadı ve WeChat’ın sahibi Tencent, çevrimiçi dolaşan korona virüs söylentilerini incelemek için kendi haber teyit platformunu kullandı.

Ancak içerik yağmuru, tüm bu gürültüyü temizlemek üzere koordine edilmiş çabaları büsbütün ezdi. Bu da yabancı düşmanlığı için bir üreme alanı yarattı. TikTok ve Facebook’ta ırkçı meme’ler ve karalamalar çoğaldı. Bazı gençler, kendilerini daha fazla sosyal medya etkileşimi elde etmek için için bir korona virüs tanısı taklit edecek kadar ileri gitti. Bu çevrimiçi toksiklik ayrıca kişisel etkileşimlere de dönüştü. Asyalılar açıkça ırkçılık ve tacizle karşı karşıya kaldılar ve Çin mahalleleriyle Çin restoranları işlerinde çeşitli duraklamalar yaşadı.

Çin içinde de Wuhan’daki halka yönelik ayrımcılık yapıldığı bildiriliyor. Buna göre, kapatılma sırasında seyahatte oldukları için Wuhan’a giremeyenler, kimlik kartlarından yaşadıkları yer anlaşılınca otellerde konaklamalarına izin verilmediği aktarıldı.

Bu arada sosyal medya doğrulanmış bilgi için de önemli bir kaynak oldu. Dünyanın dört bir yanındaki gazeteciler, durumun daha doğru bir resmini elde etmek için Çin sosyal medyasını kullandılar, doğrulanmış haberleri topladılar ve arşivlediler. Çin’deki kesin doğrular hakkında her gün dolaşan kişisel anekdotların ve haberlerin hacmi de hükümete kriz hakkında daha doğru bilgiler yayınlaması için baskı oluşturdu.

İlk günlerde, örneğin, birkaç doktor durumun ciddiyeti hakkında bilgi vermek için sosyal medyaya başvurdu. Ancak hükümet hızlı bir şekilde doktorlara ihtar çekti ve bilgi akışını kontrol etmek adına harekete geçti. Yine de doktorların uyarıları viral hale geldi ve bu durum muhtemelen hükümeti doğru bilgiye daha fazla yönelmesini teşvik etti. Daha sonra, doktorlardan biri olan Li Wenliang hastalıktan öldüğünde, Çin platformları hükümeti eleştirerek acı ve öfke patlamasıyla aydınlandı. Hoşnutsuzluk o kadar yaygındı ki sansürü işlevsiz kıldı.

Bu tür sosyal medya faaliyetleri, gelecekte hastalık salgınlarını yakalamak ve izlemek için de kullanılabilir. Güney Galler Üniversitesi’nde bir biyogüvenlik uzmanı olan Raina MacIntyre, Ocak ayında Epidemiyoloji dergisinde, tweet aktivitelerinin oluşturduğu noktaların bir hastalığın nasıl yayıldığının göstergeleri olabileceğini belirten bir makale yayınladı. “Özellikle hastalık için sansür veya kaynak eksikliği olduğunda,” diyor Dr. MacIntyre, kuruluşların viral bir salgın sırasında daha erken harekete geçmelerine ve küresel bir acil durum haline gelmeden durdurulmalarına yardımcı olabilir.

Sosyal medya aynı zamanda kolektif bir yas alanı haline geldi. Weibo ve WeChat’te umutsuzluk ve iyilik hikayeleri bolca görülmeye başladı. Karantinada sıkışıp kalmış insanlardan ve tedaviye erişemeyen hastalardan gelen korku dolu anlatımların yanı sıra bağış yapan, gönüllü olan ve cömert bir şekilde birbirlerine yardım eden insanların anekdotları da burada yer alıyor.

“Salgın hakkındaki uluslararası yayınlarda okumadığınız kişisel hikayeler de var” diyor Boston’da yaşayan ve korona virüs konusunda sosyal medya hareketlerini takip eden gazeteci Shen Lu. Ancak bu hikayeler, bir katharsis hali olarak ve -tüm bu panik ve toksiklik arasında- küçük de olsa bir umut vererek insanların krizi takip etmeleri için önemli bir yol haline geldi.

 


Koronovirüs Salgınında Çin’de Araştırmacı Gazetecilik(*)

Şubat 18, 2020

images

Yazan: Maria Repnikova[1], 5 Şubat 2020

Koronavirüs salgını Çin’in siyasi sistemi üzerindeki uluslararası sorgulamaların artmasına neden olmuştur. Salgın sonrası birkaç yorumcu Çin Komünist Partisi’nin salgına tepkisini etkili bulurken, pek çoğu salgına yönelik tedbirleri yetersiz bulmuştur. Hatta, bazıları salgının yayılmasından dolayı Komünist Parti’yi suçlamış, salgını “Komünist koronavirüs” veya “Kuşak ve Yol Salgını” olarak adlandırmıştır.

Bir yorumcuya göre, Çin bir kez daha kontrolü elinde tutmak için salgınla ilgili kamuoyunda dönen tartışmaları denetim altına alma yoluna gitmiştir.  Ancak Koronavirüs krizinden ortaya çıkan umut verici şeylerden biri, Çin’deki daha açık sözlü bilgi kaynakları ve sosyal medyadaki yeni sesler tarafından üretilen yaratıcı içeriklerdir.

Şimdiye kadar yayınlanan onlarca makale, 23 Ocak’tan beri karantina altında olan, salgının merkezi 11 milyonluk şehir Wuhan’daki doktorların, kurbanların ve burada yaşayanların durumu hakkındaki insanın ilgisini çeken anlatılardan Çin Kızılhaç’ındaki tıbbi kaynakların yetersizliği, kasıtlı olarak bilgi saklama ve yolsuzluklarla ilgili daha araştırmaya dayalı anlatılara kadar çeşitli konular içermektedir.

Çin’in en saygın ticari dergilerinden birine sahip haber grubu Caixin, kısa süre önce, dört bölümlük bir dizi haber şeklinde önemli bir araştırmayı yayımladı. Araştırmalardan ilki Wuhan hükümetinin krizin boyutlarını açıklamada nasıl geciktiğini adım adım anlatmaktadır. Makale, salgından haberdar olan doktorları tehdit ederek ya da susturarak, salgınının boyutlarını görmezden gelerek ve virüsün insandan insan geçebileceği gerçeğini gizleyerek yerel makamların yaklaşık bir aydır süregelen bir olayı nasıl örtbas ettiklerini göstermektedir. Akademisyenler, doktorlar, hastalar ve yetkililerle yapılan görüşmelere dayanan raporda, resmi görevlilerin virüsün tehlikesiz bir deniz ürünleri ve canlı hayvan pazarını ziyaret eden insanlarla sınırlı olduğu iddiasının aksine virüsün insandan insan bulaştığı gerçeğinin baştan beri bilindiği ifade edilmektedir.

Caixin ve  araştırmacı gazetecilik konusunda ünü olan Caijing dergileri dışında, Xinjing Bao (Beijing News), Beijing Qingnian Bao Shenyidu (Beijing Youth Daily’nin araştırmacı gazetecilik birimi) ve Zhongguo Qingnian Bao (China Youth Daily) ve hatta GQ China, Renwu (Portrait Magazine) gibi yaşam tarzı dergileri de dahil olmak üzere diğer saygın medya kuruluşları ve Sanlian Zhoukan (Lifeweek Dergisi) dergisi koronavirüs krizine ayrıntılı olarak yer vermiştir.

Buradaki temel soru bu yayın kuruluşlarının hükümetin bilgi üzerindeki kontrolünü aşmayı nasıl başardığına ilişkindir. Aslında, hükümetin kontrolü henüz tamamlanmamıştır ve bazı hikayeler en azından geçici olarak gözden kaçabilmektedir. Çin’de politika oluşturma, özellikle merkezi ve yerel makamlar arasında uygulamada sık sık boşluklar olması nedeniyle dışarıdan göründüğünden daha parçalıdır. Bu parçalılığın bir nedeni, yerel yetkililerin başarısızlıklarını Beijing’den saklamak için örtbas etme yoluna gitmeleridir. Ancak bu durum eleştirel habercilik için de alan açmaktadır. Yerel yetkililer yalnızca kendi illerinde kayıtlı medya kuruluşlarını doğrudan denetleyebilir; başka yerlerdeki haber kaynaklarının faaliyetleriyle ilgili çok da yapabilecekleri bir şey bulunmamaktadır. Dolayısıyla “sınır dışı” araştırmacı gazetecilik olarak adlandırılan bu uygulama Çin gazeteciliğinin uzun süredir devam eden bir özelliğidir. Koronavirüs salgını ile ilgili kapsamlı haberlerin çoğu, Wuhan’ın bulunduğu Hubei Eyaleti dışında bulunan haber kuruluşları tarafından yayımlanmıştır.

Kriz zamanlarında, Beijing’deki merkezi otorite de kasıtlı olarak medyaya herhangi bir başarısızlığı ortaya çıkarmada sınırlı alan sağlamaktadır. Geçici bilgi açıklıkları hükümet için de faydalıdır: Sorunun kaynağının belirlenmesine, kamuoyu duyarlılığını ölçmeye ve muhtemelen etkili bir yanıt vermeye veya en azından yönetimin şeffaf olduğu imajını yansıtmaya olanak sağlamaktadır.

Eleştirel seslerin sürekliliği, habercilik stratejilerini dikkatli bir şekilde oluşturma becerilerine bağlıdır. Salgının şu anki kapsamı dolaylı olarak hata bulma eğiliminde olma anlamına geliyor. Popüler bir yaklaşım, insanların ilgisini çeken hikayelerdeki ıstırapla ilgili eleştirileri perdelemektir. Viral zatüreden ölen bir hastanın akrabası tarafından acımasızca saldırıya uğrayan bir doktorla yapılan duygusal bir röportaj, özellikle kimseyi suçlamaz; kriz yönetiminin temelinde yatan kaos ve umutsuzluğu ortaya çıkarır. Yine de, insan trajedisine ilişkin kaba tasvirin ardında örtük bir siyasi mesajın yattığı görülmektedir: “Eğer doktorların güvenliği sağlanamıyorsa, bu doktorlar, biz, virüsle nasıl savaşabileceğiz?”

Başka bir yaklaşım da muhabirlerin ağırlıklı olarak uzman yorumlarından yararlanmasıdır. Bu, muhabirleri aktardıkları bilgininin onaylanmama durumundan kurtarır. Ve Çin toplumunda akademisyenlere duyulan yüksek saygı göz önüne alındığında, kabul görmüş uzmanların görüşü olarak bir eleştiri sunmak da onu yüceltir ve meşrulaştırır.

Neredeyse sadece uzman yorumlarına dayanan bir Caixin raporu, Wuhan yetkililerinin salgın hakkında temel bilgileri yayınlamayı geciktirdiğini öne sürmektedir. Rapor, esasen, yerel makamlara karşı yasal bir dava taslağı niteliğindeydi ancak böyle görünmemeyi başardı. Rapor, iki Pekinli profesörün gelecekte benzer aksaklıkları önlemek için mevcut yasaların değiştirilmesi tavsiyesiyle sonuçlanmaktaydı. Çözüm önererek akademisyenler sistemi eleştirenler olarak değil yapıcı geribildirim sunanlar olarak görünmüştü. (En azından ilk başta: Rapora erişim o zamandan beri engellendi.)

Şimdilik, koronavirüs krizinin sorumluluğu – geçmişte yaşanan diğer krizlerde olduğu gibi – öncelikle yerel yetkililerin omuzlarına bırakılmaktadır. Merkezi hükümet suçlamak daha sıkıntılıdır: Merkezi hükümete ilişkin bir suçlama hızla sansürle sonuçlanabilir ve diğer cezaları da beraberinde getirebilir. Otoritenin üst basamaklarına suçlamayı kabul ettirmek genellikle daha zordur. Batılı gazeteciler, Çin’in tüm politik sistemini eksikliklerinden ötürü eleştiriyorlar, ancak Çinli muhabirler, bunun yerine belirli suçlulara odaklanarak genel hükümlerden uzak durma eğilimindedir.

Yakın tarihli bir Caixin makalesi, Hubei sağlık otoritelerinin, Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin en azından salgının ortaya çıkmasından 10 gün sonrasına kadar salgının tehdit düzeyini resmi olarak yükseltmediğini ileri sürdü Makale doğrudan bir suçlama yapmamakta, bunun yerine olayın yerel olarak bir örtbas etme veya bürokratik verimsizlik hikayesi olup olmadığı kararını vermeyi okuyuculara bırakmaktadır.

Çin’de eleştirel gazetecilik sosyal medyanın bilgi yayma, bazen sızdırmadaki daha güçlü rolü sayesinde yükselişe geçti. Şüpheli hastalık hakkında ilk uyarıyı yapan Wuhan doktorları, endişelerini yaymak için WeChat gruplarını kullandılar. Mesajları daha sonra Phoenix TV’nin web sitesinde yayınlandı, analiz edildi ve diğer haber kaynaklarının yanı sıra Caixin’de de yer aldı. Aşırı kalabalık hastanelerdeki korkunç koşullar ve Wuhan’daki ceset torbalarının dramatik görüntüleri yurttaş-gazeteciler, hemşireler ve hastalar tarafından kaydedildi. Sosyal medya platformları, şehrin boş sokaklarının gerçeküstü görüntülerini ve Wuhan sakinlerinin kasabalarına girmesini engelleyen görüntüleri aktardı. Koronavirüs salgınının Çin’de katılımcıların kendileri tarafından akıllı telefonlar aracılığıyla “televizyonda yayınlanan” ilk büyük felaket olduğu söylenebilir. Koronavirüse krizine ilişkin bazı geniş kapsamlı haberler Tengxun ve Sohu gibi geleneksel olmayan, çevrimiçi haber sitelerinde yer aldı.

Ancak kriz zamanlarında eleştirel habercilik penceresi oldukça dar olma eğilimindedir ve oldukça öngörülemeyen bir şekilde açılır ve kapanır. Bunun nedeni kısmen yetkililerin başka bir yerde “ihtiyatlı doğaçlama” olarak tanımlanan pratikleri uygulamasıdır: Nihai amaçları sosyal istikrar olan yetkililer, sansür veya propaganda arasında geçiş yaparak ve medyanın hesap verebilirlik için baskı yapmasına izin vererek siyasi kontrol ve düzenlenmiş şeffaflık arasında kırılgan bir denge kurmaya çalışmaktadırlar.

Örneğin, 2008 yılında Sichuan Eyaleti, Wenchuan’daki depremle ilgili haber soruşturmalarına (69.000’den fazla ölü) yalnızca birkaç hafta izin verilmiştir. Kötü inşa edilmiş okulların ölü sayısının artışına neden olduğu ortaya çıkardıktan sonra, hükümet felaketle ilgili bağımsız soruşturmaları engellemiştir.

Bir krizin sosyal istikrarsızlığa neden olma potansiyeline sahip olması,  kamunun suçlamasının yerelden merkezi makamlara kaymaya başlaması durumunda, hükümet medyaya hakim olmaya ve tek bir resmi bir mesaj vermek için medyayı zorlamaya çalışır.

Çinli gazetecilerin ve endişeli vatandaşların kriz hakkında ne kadar uzun süre bildirimde bulunabileceklerini ve ne kadar zor sorular sorabileceklerini söylemek mümkün değil. Çin’in medyayı yönlendirme, boğma veya kontrol etme çabaları, kısıtlamaları ince ve dolaylı yollarla aşan alternatif haber kaynakları üretti. Yetkililer bir noktaya kadar bu durumu tolere ediyorlar. Başkan Xi Jinping yönetimi altında bile, hükümet halkın aşağıdan yukarıya baskısına, bilgi hakkı ve hesap verebilirlik çağrılarına hassas ve bir dereceye kadar duyarlıdır.

[1] Maria Repnikova, Georgia State Üniversitesi Küresel İletişim bölümünde akademisyendir.“Çin’de Medya Politikaları: Otoriterizm Altında Doğaçlama Gücü” adlı kitabın yazarıdır.

 


Derin Medyatikleşme Döneminde Veri Güdümlü Eleştirel Bir Etnografi İçin Ön Argümanlar*

Şubat 16, 2020

Matti Pohjonen[1]

Özetleyen: Hasan Kayış, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Araştırma Görevlisi

Antropologların eski Far Side çizgi romanında olduğu gibi egzotik kabileleri tasvir eden çalışmaları gerçekleştirirken tüm modern kayıt cihazlarını saklama masumluğu görülmeye değerdi. Ancak modernitenin getirdikleri ve derin bir medyatikleşme süreci birleştiğinde ilk dönemki antropologların sakladıkları cihazlar artık saklanmak yerine daha da öne çıkarılarak insanların bu cihazlar ile etkileşimine odaklanılmaktadır. Saklanmak şöyle dursun algoritmalar ile çevrimiçi insan pratikleri insan olmanın ne olduğuna dair önemli bilgiler sunmaktadırlar.

Pohjonen, klasik antropolojinin içine daldığı geleneksel ve çevrimiçi kültürler paradoksunun ortasında, kitlelerin giderek çevrimiçi ortamlara kaymasından dolayı dijital izlerin takip edilerek gündelik faaliyetlerin gözlemlenebileceğini ileri sürer. Görüşünü geliştirmek için ise Andreas Hepp’ten bir alıntıya başvurmaktadır. Burada Hepp’in ileri sürdüğü, dijital ortamlardaki bilinçli ve bilinçsiz olarak gerçekleştirdiğimiz tüm faaliyetlerin izlerinin bir şekilde takip edilebileceğidir.

Ancak büyük ölçekli dijital izlerin takip edilmesi yöntemi izlenerek gerçekleştirilebilecek çalışmalar sosyal bilimlerin temel problemlerini ortadan kaldırmamıştır. Ulaşılan büyük ve istatistikî verinin araştırmacı ve araştırılan tarafından ne anlama geleceği problemi hala söz konusudur. Buna iki farklı yaklaşımdan söz edilmektedir. İlki ulaşılan büyük verinin istatistikî ve olasılıklara dayanan matematiksel biçimi. Diğeri ise kültürleri, bireysel değer sistemlerini ve deneyimleri anlamaya çalışan fenomenolojik yaklaşım. Buradan bakıldığında büyük veri ile birlikte “teorinin sonu” gibi çıkarımların öne sürüldüğü bir dönemde yapı/fail ilişkisine yönelik bunun gibi açıklamaların hala teorik olarak bir sis perdesi içerisinde olduğunu belirtebiliriz. Bu durumun aşılmasında ve aradaki gerilimin azaltılmasında etnografi gibi yöntemler bir araç olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Özellikle antropolojinin günlük basit kültürel eylemleri anlamada başarısı anlamların şeffaf ve sorunsuz bir biçimde (son zamanlarda giderek bu işlevini yitirse de) temsil edilebileceği düşüncesi uyandırmıştır.  Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, dijital etnografinin büyük ölçekli veri kümelerinin kullanımında “anlam” ve “bağlam” sağlamanın yeni bir yolu olarak kullanılmasını teşvik eden bu yeni yaklaşımlar bir diğer problemi de beraberinde getirmiştir.  Diğer insanları temsil etmede daha karmaşık felsefi ve politik sorunların ortadan kaldırılması riskini taşıyan bu problem kırk yılı aşkın bir süredir antropolojik soruşturmanın merkezinde olan bir endişedir.

Tüm bu gelişmeler göz önünde bulundurarak bu çalışmanın amacı, araştırmacıların etnografik yaklaşımları ölçme yöntemleri ve büyük ölçekli veri kümeleri ile birleştirdiklerinde ortaya çıkan teorik ve metodolojik sorunları incelemektir.  Pohjonen bunu, antropolojinin yüz yüze iletişimdeki eski kesinliklerinin dijital gelişmeler tarafından nasıl bozulduğu ve yeni bir duruma nasıl adapte olduğunu,  2015-2016 mülteci krizi sırasında sosyal medya nefret söylemini incelemek için bilgisayımsal yaklaşımların ve büyük ölçekli veri setlerinin kullanımını denediği bir projenin özdüşünümsel analizini sağlayarak ve bu yazıda “eleştirel artırılmış etnografi” adını verdiği bazı prensiplerin izleğini takip ederek yapmayı amaçlamaktadır. Bunu antropolojik etnografinin eleştirel duyarlılığını çağdaş dijital kültürleri anlamak için yeni ölçme yöntemlerinin sağladığı yeni fırsatlarla birleştirmeye çalışan geçici bir çalışma yaklaşımı olarak düşünebiliriz.

Etnografi uzun zamandır antropolojinin tanımlayıcı yöntemi olagelmiştir. Klasik kullanımında araştırma öznesinin günlük yaşamları bağlamında doğrudan ve sürekli temas, neler olduğunu izleme, söylenenleri dinleme, soru sorma gibi pratikleri kapsayan etnografi insan deneyiminin indirgenemezliğine saygı duyar. Bununla birlikte dijital dönüşüm içerisinde insan deneyiminin bu indirgenemezliğinin giderek daha fazla çevrimiçi hale gelmesiyle antropologlar da bu insan deneyiminin dijital teknolojiyle bir şekilde veya başka bir şekilde aracılık ettiği durumlarda araştırmanın nasıl şekilleneceği problemi ile karşı karşıya kaldılar. Örneğin Hine, sanal etnografiyi yüz yüze etkileşimlerin eski kesinliklerinin dijital iletişim ile bozulduğu durumlara aktarmanın bir yolu olarak önerdi. Netnografi ve siber etnografi gibi diğer benzer yaklaşımların her biri, kendi yollarıyla, dijital çevrenin araştırılmasına ve ileriki çalışmaların algoritmalar ve büyük veri ile neler yapabileceğinin yolunu açıyordu.

Peki dijital tabanlı bir araştırma ortamına yönelik bir “antropolojik” araştırma yaklaşımı neleri içerir? Bu noktada Horst ve Miller (2012) dijital antropolojiyi diğer dijital medya araştırma türlerinden ayıran bir takım ilkeler önermektedirler. Bunlar kısaca kültürel çeşitliliğin artacağına yönelik vurgu, dijital olana yönelik yaklaşımlarda daha önceki kültürel ve çevrimdışı uygulamalara yaklaşımdaki gibi bir yaklaşım, alanda olmanın önemine yönelik vurgu, kültüre yönelik evrenselci iddialara karşı çıkan düşünce, kültürlere yönelik önceden bilinemezlik anlayışı ve son olarak dijital kültürdeki insan faaliyetlerinin çevrimdışı insan faaliyetlerinden farklılaştırılamayacağı anlayışı olarak özetlenebilir.

Yukarıda bahsedilen Digital Etnography adlı çalışmanın 2015 yılındaki düzenlenmiş edisyonunda Horst ve arkadaşları benzer şekilde bu yeni yöntemin temel ilkelerine ana hatlarıyla sadık kalmışlardır. Ancak bu edisyonda diğer dijital medya araştırma türlerinden ayırt edilebilmek adına yardımcı beş ilke ile daha eklenmiştir. Bunlar da yanıtlanan araştırma sorularına ve zorluklarına yönelik çoklu perspektifler, dijital etnografinin dijital merkezciliği önlemesi, diğer disiplinlerle işbirliği ve ele aldığı insanları yansıtma kabiliyeti olarak özetlenebilir.

Buradan da anlaşılabileceği üzere dijital etnografiyi “dijital” olanı araştıran diğer araştırma yöntemlerinden ayıran şey olarak evrensel modelleri, istatistiksel açıklamaları ve tekrarlanabilir metodolojilere öncelik veren bilgisayımsal sosyal bilimler ve pozitivist nicel araştırma gelenekleri ile tam bir tezat olarak hayal edebiliriz. Diğer taraftan dijital etnografiyi aktörün araştırılan insanların dünya görüşleriyle sürekli müzakerede bulunduğu daha açık uçlu bir refleksif uygulama olarak yorumlayabiliriz. Ancak bu radikal olarak farklı epistemolojik yönelimler göz önüne alındığında bu iki yaklaşım nasıl uzlaştırılabilir?

Antropoloji ile ilgili sofistike metodolojik ve teorik tartışmalar öncelikle bir disiplin olarak antropolojinin yeni dijital ortamda araştırmaya nasıl yönelmesi gerektiği sorusuna odaklanmıştır. Temel problemlerden birisi antropolojinin dijital ortamların getirdiği büyük veri setleri ile nasıl başa çıkacağıdır. Bu mesele önemlidir çünkü dijital medyanın getirdiği dönüşüm büyük veri ile çalışmayı zorunlu kılmıştır ve alana yönelik öneriler de bu yöndedir. Hâlihazırda alandaki antropologlar da bu yöntemi kullanmaktadır.  Örneğin, Wang’ın “Why Big Data Needs Thick Data” adlı makalesinde büyük verinin nitel yöntemler ile desteklenmesi üzerinde duruyor ve “Thick Data” kavramını ortaya atıyor. “Thick Data”, insanların duygularını, hikâyelerini ve dünyalarının modellerini ortaya çıkaran nitel, etnografik araştırma yöntemlerini kullanarak ortaya çıkan verilerdir.

Fakat bu tür bir etnografi çevrimiçi forumlardaki ve bloglardaki kullanıcıları bir müşteri olarak görür ve pazarlama faaliyetleri için onlarla daha iyi bağlantı kurmak ve “müşterinin duygusal ihtiyaçlarını” anlamak gibi amaçlarla yönetilir. Bu durum sosyal antropolojinin tıpkı 20. yüzyılın başlarında olduğu gibi ticari kaygıların odağında olduğunu göstermektedir. Teknoloji dünyayı değiştirdikçe bireyi dönüştürdüğü düşüncesi o zamanlar küreselleşme kavramını ortaya atmıştı. Günümüzde ise sosyal medyanın işlevini anlamada dikkatler yine etnografinin üzerinde.

Pohjonen güncel etnografik çalışmalar ile ilgili önemli bir meseleye dikkat çekmektedir. Yabancı insanları anlamak için etik ve felsefi tartışmaların bir kenara bırakılması üzerinde durur. Bundaki temel amacı ise nüanslı büyük veri hakkında insani deneyimi yakalayamama ve onlarca yıllık zengin antropolojik yansımanın göz ardı edilmesi durumundan etnografiyi kurtarmaktır. Çünkü etnografın esas görevi ve amacı bilinse de tarih boyunca bunu kötüye kullananlar olmuştur. Özellikle Batılı bakış, Avrupalıların başkalarını sömürge rejimlerinin bir parçası olarak yönetmelerini sağlayacak şekilde hayal etmeyi gerektiriyordu. Ancak yine de etnografın otoriter sesi ayrıcalıklı kılınmalı ve sosyal yaşamın böylece çok odaklı gerçekliği sunulmalıdır. Pohjonen, Fabian’dan alıntıladığı bir paragrafında bunu destekleyici bir argüman ileri sürer. Her ne kadar diğer toplumları anlamak diyalektik bir süreç olsa ve bu sürecin sonunda Batılı tahakküm biçimleri gözler önüne serilse de, bu süreçlerin göz ardı edilmesi gerekliliği etnografinin geleceği açısından daha önemlidir. Deleuze’ün de dediği gibi “diğer insanlar için konuşma onuru” on yıllardır devam eden bir sürecin ürünüdür. Bu yüzden günümüzde dijital medyayı anlamak için yeni veri odaklı etnografik yöntemlerin önemi düşünüldüğünde, bu yöntemleri gelecekte nasıl geliştireceğimiz yalnızca dijital pazarlama uzmanına bırakılamayacak kadar önemlidir. Pohjonen burada alternatif bir yaklaşımın düşünülmesi gereği üzerinde durmaktadır. Yani çağdaş kapitalizmin ihtiyaçları yerine eleştirel antropoloji geleneğine dayanan bir yaklaşım.

Veri Güdümlü Eleştirel Bir Etnografi Nasıl Olmalı?

Etnografiyi nicel veya bilgisayımsal yöntemler ile birlikte kullanmaya yönelik en iyi girişimler antropolojiden değil, dijital sosyoloji, siyaset bilimi veya internet çalışmaları gibi diğer alanlardan gelmiştir. Bu yaklaşımlar, böyle yeni bir hibrit yöntemin neye benzeyebileceğini keşfetmemiz için iyi bir başlangıç noktası sağlıyor. Veri odaklı etnografinin en iyi yaklaşımlarından birini Laaksonen ve arkadaşları (2017) “büyük veri artırılmış etnografi” olarak adlandırmaktadırlar. Bu yöntem aşağıdaki görselde şu şekilde yer almaktadır:

1.jpg

Bu tip artırılmış büyük veri etnografisinden araştırma sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak araştırmacılar, etnografi ve bilgisayımsal analizinin birleştirilmesinden üç şekilde faydalanabilir. İlk olarak, etnografik çalışmada verilerin bağlamsallatırılmasına önem verildiğinden, söz konusu bilgisayımsal yöntem ile elde edilen veriler tek başına yeterli olmayabilir. İkinci olarak, büyük veri kümesinin bilgisayımsal analizi bağlamsal derinliğin sağlanamayacağı çalışmalarda bir genelleme aracı olarak kullanılabilir. Üçüncü olarak ise, sahada gözlem ve bilgisayımsal analiz çalışmanın güvenilirliğinin artırılması için verilerin çapraz doğrulanmasına izin verir. Ancak tüm bunlara rağmen etnografi tanımı hala Clifford Geertz’in “kültürel anlamları yorumlamak” yaklaşımına yakın durmaktadır. Laaksonen ve arkadaşları ise bu tanımı “daha da yüksek bir açıklama ile buluşturmak” ile genişletme düşüncesindedirler. Bununla birlikte, bu tür veri odaklı etnografiye daha eleştirel bir yaklaşım Hobart’dan gelir. Hobart etnografik araştırma sürecinin tüm kurucu sınırlamaları ve refleksivite ihtiyacının daha kritik bir duyarlılığı içermesi gerektiğinin altını çizer. Peki, dijital medya araştırmaları bağlamında Batı kaynaklı teorilerin kullanılması günümüzde tartışmalı bir durumda iken, büyük ölçekli dijital izleme verilerinin herkes için aynı şeyleri ifade etmediği göz önünde bulundurulduğunda, kültürel anlamları yorumlamak için farklı referans çerçeveleri arasında nasıl uzlaşabiliriz? Pohjonen bu noktada, etik, teorik, politik, çift yorumsama, meta refleksivite tartışmalarının ve dijital izlerin sürülmesinde anlam ve bağlamların açıklanmasına odaklanmanın yerine ön plan olarak nasıl kullanılabileceği üzerine odaklanılması gerektiği üzerinde durmaktadır.

Örnek Bir Çalışma

Bahsedilen yöntemleri kullanarak yapılabilecek bir çalışmanın örneği Suriyeli mültecilere yönelik çevrimiçi nefret söylemini araştıran bir çalışma kapsamında denenmiştir. Söz konusu çalışma Pohjonen ve Voyonova’nın çalışmalarıdır. Çalışma kapsamında mültecileri destekleyen ve desteklemeyen çevrimiçi Facebook gruplarına odaklanılmıştır. Bu gruplardakilerin birbirlerine yönelik ırkçı söylemleri ve hatta çevrimiçi eylemlerin dışında çevrimdışına taşan ırkçı pratikleri incelenmiştir. Bunların dışında iki grubu kesen ortak tartışma grubu özelliği gösteren bir grup da incelemeye dâhil edilmiştir. Söz konusu grupların birbirileri ile etkileşimi aşağıdaki görselde şu şekilde gözlenmiştir:

2.jpg

Bu görsel kutuplaşmanın ne derecede olduğunu göstermektedir. Irkçılığa karşı farklı görüşleri benimseyen bu grupların oldukça yoğun bir paylaşım trafiği olduğu (sadece 2016’da 100.000’ye yakın yazı ve 500.000 yorum) görselde görülmektedir. Çalışma büyük ölçekli veri kümeleri için mevcut olan bilgisayımsal yöntemler ile birlikte nitel dijital etnografik yaklaşımların kullanımının denenmesine izin vermiştir.

Pohjonen araştırma çerçevesini geliştirirken ilk olarak gruplarda ana temaların ve konuların ne olduğunu saptamak üzere etnografik bir gözlem gerçekleştirmiştir. Anahtar konular belirlendikten sonra ise Facebook Graph API ile söz konusu grupların tüm yorumları ve gönderileri indirilmiştir. Veri kümesi daha sonra cinsiyet, haber kaynağının türü, yazılarda ve yorumlarda öfkeli, saldırgan ve nefret dolu konuşmaların yaygınlığı ve bunlarda bulunan konu türleri gibi kategorilere indirilerek araştırma için zenginleştirilmiştir. Ayrıca çalışmada nefret söyleminin geleneksel tanımının kullanılmasından kaçınılmıştır. Çünkü kullanılan programın ince dil nüanslarını kaçırma olanağı oldukça yüksektir. Bu yüzden daha geniş bir ifade kategorisi kullanılmıştır. Veriler elde edildikten sonra, zenginleştirilmiş veri kümesinde bulunan eğilimlere ve örüntülere ilişkin kavrayışlar çıkarmak için farklı niteliksel ve niceliksel ölçme yaklaşımları kullanılmıştır. Bu amaçla, hem nitel hem de nicel yöntemler kullanılarak üç analiz düzeyi kullanılmıştır.

İlk analiz düzeyi, ne tür yerleşik uygulamaların ve süreçlerin üç farklı tipteki grubun hassas içeriğin üretilmesini, tartışılmasını ve paylaşılmasını mümkün kıldığını incelemek için çevrimiçi etnografiden oluşuyordu. Ancak araştırmacı, gruplar arası nefret söyleminin oldukça fazla olmasından dolayı katılımcı olarak çevrimiçi gözlemde yer almamıştır.  İkinci analiz düzeyinde ise bilgisayımsal metin madenciliği denenmiştir. Burada belirli sayıda anahtar terim ve konuya dayanarak yazılarda ve yorumlarda bulunan içerik keşfedilmek için NLP ve LDA gibi bilgisayımsal yöntemler denenmiştir. Sonrasında ise elde edilen veriler etnografik gözlemde elde edilen veriler ile birlikte kullanılarak bir bağlamsallaştırma denenmiştir. Üçüncü analiz düzeyinde ise, sosyal ağ analizinden elde edilen topluluğun topolojileri, Facebook topluluklarında yer alan kilit aktörleri, toplulukları ve ilişkilerini incelemek için kullanılmıştır. Bu topolojiler sonradan daha da geliştirilmiştir.  Şüphesiz böyle bir karma yöntemin kullanılması üç grubun iletişim dinamikleri hakkında tüm eğilim ve dinamiklerin belirlenmesine imkân vermiştir.   Araştırmacılar böyle bir yöntem izleyerek geleneksel yöntem ile belirlenemeyecek pek çok veri de elde etmiştir. Örneğin nefret söylemlerinin Cuma akşamı ve Cumartesi sabahı erken saatlerde artış gösterdiği bilgisine ulaşılmıştır.

Şunu da belirtmek gerekir ki, bilgisayımsal metodlar bu çalışma özelinde herhangi bir hipotezi ya da istatistiki modeli test etmek için kullanılmamıştır. Bunun yerine dijital etnografinin keşfini artırmak için sezgisel olarak kullanılmıştır. Mesela büyük veri kümesinden nitel olarak elde edilemeyecek bir anlam söz konusu olduğunda araştırmacı çevrimiçi gözlemine geri dönerek buradan bir anlam oluşturmaya çalışmıştır. Nitekim nefret söyleminin belirli gün ve dilimlerde artışı da böyle bulunmuştur.  Sonuç olarak Pohjonen asıl meselenin artan nefret söylemi olduğu değil, karşıt görüşler arasındaki anlayış ufkunun daralması ve kutuplaşma olduğunu görmüştür. Avrupa özelindeki bu sorun Facebook’taki yorumları bir şekilde ortadan kaldırmaktan daha zor görünmektedir.

Pohjonen nefret söylemi özelinde yaptığı bu deneysel çalışmanın geliştirilebileceği üzerinde durur. Özellikle bilgisayımsal yöntemlerin geleneksel yöntemler ile birlikte kullanılmasının üzerinde durur ve bu tür çalışmaların geleceğine tesir edecek iki öner ortaya atar. İlk öneri, bu yöntemsel işbirliğinin en basit ortak istatistiksel paydaya indirgemek yerine insan deneyiminin indirgenemezliğini ve perspektif çeşitliliğini ön plana çıkaracak şekilde yapılması gerektiğidir. Pohjonen böyle düşündüğünden dolayı gruplarda nefret söyleminin dilsel pratiklerini incelemek ve ideolojik olarak bu dilsel kullanımların nasıl farklılaştığını görmek istemiştir. Bunun sonucunda nefret söyleminin sadece göçmenler üzerinden yayılmadığını, aynı zamanda İslam, zenci, terörist gibi anahtar kelimelerin de kullanımının yaygın olduğunu görmüştür. Ancak tabi ki bu söylemleri tersine çevirmeye çalışan ırkçılık karşıtı grupların varlığının olduğunun da belirtilmesi gerekir. Tıpkı bu şekilde geleceğin artırılmış etnografisi de ölçülemeyen yolları vurgulamanın ya da istatistiki indirgemelerin yerine, tüm kültürün temel belirsizliklerini ve perspektiflerin çokluğunu ön planda tutarak daha eleştirel bir antropoloji anlayışı benimseyebilir.

İkinci öneri, söz konusu yöntemsel işbirliğinin, büyük ölçekli veri kümelerinin ve giderek yapay zekânın (AI) merkezi rolünün, çağdaş toplumların bilgi üretiminin merkezi düğümleri olarak ön plana çıkmasına yardımcı olacak bir şekilde yapılması gerektiğidir. Yani, “toplum” veya “kültür” gibi soyut kavramları evrenselleştirmek yerine, etnografiye daha eleştirel bir yaklaşım getirmek gerekir. Bu da bizi Derrida’nın eleştirel felsefenin hem araştırdığı tarihsel bilgi çerçevesinde hem de paradoksal olarak da bunun dışında kaçınılmaz olarak yer alması gerektiği argümanına götürür. Bunun anlamı, eleştirel bir etnografik duyarlılığın araştırdığı katılımcıların dünya görüşlerini aynı anda dikkate alabilmeleri gerektiğidir. Bu da Hobart’dan yola çıkarsak araştırılan üzerinde bir otorite kurmadan, daha karmaşık olayları anlamak için eleştirel bir uygulamaya işaret etmektedir.

Peki bu durum çağdaş dijital medya araştırmaları için neden önemli olabilir? Daha ampirik bir düzeyde tartışılan vaka çalışmasının önerdiği gibi, bu yeni eleştirel artırılmış etnografik yaklaşım, yalnızca nitel veya nicel bilgisayımsal yöntemlerin kullanılmasıyla mümkün olmayan dijital araştırmalar hakkında potansiyel olarak yeni ampirik içgörüler üretmek için kullanılabilir. Sonuç olarak bahsedilen artırılmış etnografik yaklaşım gelecekte karşılaşılabilecek dijital izlere yönelik (buna yapay zekâ da dâhil) bilgi üretmede bir yöntem olarak kullanılabilir. Nitekim ezoterik kategorileri araştırmanın eleştirel antropolojik kökenleri yeni dönemde geri geleceğe benziyor.  Yapay zekâ ve geleceğin diğer deneysel teknolojilerindeki yeni gelişmelerden hangi yeni epistemolojileri keşfedebileceğimizin üzerinde durulması gerekiyor. Gerçekten de, gelecek tahminlerini ciddiye alırsak, bu geleceğin ortaya çıkan yerli metafiziğinin nasıl görüneceğini anlamak için hala yapılması gereken çok sayıda ciddi çalışma var. Belki de geleceğin dijital etnografisi (ya da bu makalede açıklanan eleştirel artırılmış etnografi) bu çaba için benzersiz bir şekilde uygundur.

* Matti Pohjonen, (2020) “Preliminary arguments for a critical data-driven ethnography in the time of ‘deep mediatization’.” Electronic Working Paper (EWP) 31’den özetlenmiştir. https://www.kommunikative-figurationen.de/fileadmin/user_upload/Arbeitspapiere/CoFi_EWP_No-31_Matti-Pohjonen.pdf

[1] Matti Pohjonen dijital antropoloji, felsefe ve veri biliminin kesişim noktasında çalışmaktadır. Halen Londra Üniversitesi SOAS’ta çalışmaktadır. https://www.soas.ac.uk/staff/staff37130.php


Çocukların Çevrimiçi Dünyası Ebeveynleri Giderek Endişelendiriyor

Şubat 7, 2020

Kaynak: Ofcom’un websitesinde yayınladığı “Parents more concerned about their children online” başlıklı yazısı.

Türkçe Özetleyen: Şule Karataş Özaydın, H.Ü.İ.F. Ar.Gör. 

Ofcom’un çocukların medya kullanımı ve çevrimiçi yaşamları hakkında yaptığı son araştırma, gün geçtikçe daha fazla ebeveynin çocuklarının internet kullanımlarının yarardan çok zarar getirdiğini düşündüğünü ortaya koydu.

Ofcom uzmanları, “Çocukların Medya Kullanımları ve Tutumları 2019[i]” raporu kapsamında ebeveyn ve çocuklardan oluşan 3,500 kişiyle görüşmeler gerçekleştirdi. Raporun alt başlıklarından biri olan “Çocukların Medya Yaşamları[ii]” niteliksel araştırmaya dayalı olup 8-18 yaş gurubu çocukların dijital medyaya yaklaşımları ve kullanımları üzerinedir.

Ebeveynler ve bakıcılar, daha küçük yaşta dijital bağımsızlık kazanan çocuklarına giderek daha fazla güvenmekte. Fakat 5 yıl öncesine kıyasla daha az ebeveyn çocuklarının internet kullanımlarını olumlu yönden değerlendiriyor. Bugün yaklaşık iki milyon ebeveyn internetin çocuklarına yarardan çok zarar getirdiğine inanıyor.

Araştırma sonuçları ebeveynlerin kaygılarını haklı çıkarır nitelikte. Günümüzde çocukların çevrimiçi nefret içeriklerine maruz kalması daha olası… 12-15 yaşlarında olan internet kullanıcılarının 2019 yılında nefret içerikleriyle karşılaşma oranı 2016 yılı verileriyle kıyaslandığında üçte bir artmış durumda.

Ebeveynler, çevrimiçinde çocuklarının kendilerine zarar vermeye yönlendirecek içeriklerle karşılaşması konusunda oldukça endişeliler. Bu bağlamda ebeveynleri endişelendiren özellikle oyunla bağlantılı iki sorun dikkat çekmektedir: çocukların üstünde yaratılan oyun-içi satın alma baskısı ve çevrimiçi oyunlarda çocuklarının zorbalığa uğrama olasılığının bulunması.

Raporun önemli çıktılarından bir diğeri de 2018 yılına kıyasla ebeveynler çocuklarıyla çevrimiçi güvenlik meselesi hakkında daha sık konuşuyorlar. Bunun birlikte çocuklarının çevrimiçi güvenliği için araştırma yapan ve destek alan ebeveyn sayısı iki kat artmış durumda.

Influencerlar, çevrimiçi aktivizm ve kız oyuncular

greta-effect

Çocukların çevrimiçinde ne yaptıklarına bakan araştırma, şu üç büyük eğilim üzerinde yoğunlaşıyor:

  • “Greta” etkisi: Çocuklar arasında sosyal aktivizm artmış durumda. 12-15 yaş grubu çocukların beşte biri sosyal medyayı bir meseleyi ya da örgütü desteklemek amacıyla kullanıyor. Her on çocuktan biri sosyal medyada kampanya imzacısı oluyor.
  • “Komşu vloggerların” yükselişi: Yüksek popülerliğe sahip Youtuber’ların yanı sıra, çocuklar “mikro” ya da “hiç” influencerlar olarak adlandırılan kişileri giderek daha fazla takip ediyorlar. Bu kişiler çok az takipçiye sahip olmasına rağmen yaşadıkları mahalleden ya da çocukların ilgi alanına giren paylaşımlarından dolayı tercih ediliyorlar.
  • Kız oyuncuların yükselişi: 5-15 yaş gurubu kızların neredeyse yarısı çevrimiçi oyun oynuyorlar. Bu oran 2018 yılında %38’di. Erkek oyuncuların oranı geçen yılla benzer şekilde %71 oranında kalırken, erkekler kızlara göre çevrimiçi oyunlarda iki kat daha fazla zaman harcıyorlar.

 Giderek parçalanan sosyal medya kullanımı

Çocuklar daha önce hiç olmadığı kadar geniş yelpazede sosyal medya platformlarını kullanıyorlar. Özellikle WhatsApp uygulamasının 12-15 yaş gurubu çocuklar arasındaki popülerliği 2018 yılına göre artmış durumda. Oysa ki WhatsApp uygulamasının yaş sınırı 16…

Çocuklar arasında yeni platformlar da giderek popülerlik kazanıyor. Her yedi çocuktan biri TikTok kullanırken yaş büyüdükçe ilgi Twitch gibi canlı yayın platformlarına kayıyor.

Çocukların akıllı cihaz kullanımı

Çocuklar tarihte ilk defa bu kadar yaygın şekilde akıllı cihaz kullanıyor. Özellikle 2019 yılında akıllı hoparlörlerin (smart speakers) kullanımı çocuklar arasında artmış görünüyor. Çocukların akıllı televizyon kullanımı da 2019 yılı itibariyle artmış durumda.

Çocukların izleme alışkanlıkları da kökten değişiyor. Streaming içerikler çocuklar tarafından beş yıl öncesine kadar iki katı daha fazla tercih ediliyor. 2019 yılında daha az çocuk geleneksel televizyon yayınlarını tercih ederken bir kısmı ise bu yayınları hiç izlemediğini beyan etmiştir. Youtube hiç olmadığı kadar çocuklar arasında popüler bir video platformu haline geldi. Youtube platformunu Netflix, Amazon Prime, the BBC ve ITV takip ediyor.

Dijital bağımsızlık çağı

Konu çevrimiçi olmaya geldiğinde, tabletler hala çocuklar tarafından en çok kullanılan cihazlar fakat akıllı telefonlar popülerliğini arttırmaya devam ediyor. Artık çocuklar bir dizüstü bilgisayar gibi cep telefonlarını kullanıyorlar.

Akıllı telefonlara geçiş özellikle yaşça büyük çocuklarda daha sık yaşanıyor. 10 yaş dijital bağımsızlığın kazanıldığı yaş olarak araştırmada ortaya çıkıyor. 9 ve 10 yaş arasında çocukların akıllı telefon sahipliği iki katına çıkıyor. Akıllı telefonlar çocuklara ortaokula geçiş zamanında büyük bir dijital bağımsızlık duygusu veriyor. Araştırma sonuçlarına göre 2019 yılında 15 yaşında olan her çocuğun bir akıllı telefonu bulunuyor.

Link: https://www.ofcom.org.uk/about-ofcom/latest/features-and-news/parents-more-concerned-about-their-children-online?utm_source=twitter&utm_medium=social

[i] Raporla ilgili detaylar için bknz. https://www.ofcom.org.uk/research-and-data/media-literacy-research/childrens/children-and-parents-media-use-and-attitudes-report-2019

[ii] Araştırmayla ilgili detayları için bknz. https://www.ofcom.org.uk/research-and-data/media-literacy-research/childrens/childrens-media-lives

 


%d blogcu bunu beğendi: