Cambridge Analytica skandalı bize ne anlatıyor?

Mart 23, 2018

Politik mücadelelerimiz konusunda dahi Internet’in belirleyici ve asıl aktör olduğuna dair derin bir inancımız var – ne kadar acıklı

Son günlerde yeni medya ve siyasetin kesişim alanında en çok konuşulan konuların başında Cambridge Analytica skandalı var. ABD merkezli veri analizi şirketi Cambridge Analytica’nın Facebook üzerinden ulaştığı kullanıcı verileriyle ABD ve Britanya’daki seçim ve referandumlardaki tercihleri etkilediği iddiası etrafında oldukça yoğun bir tartışma var. Tartışma Donald Trump’ın 2016 başkanlık kampanyasında ve 2015 önseçim propaganda döneminde de Ted Cruz’un kampanyasında servislerinden yararlandığı şirket, muhafazakâr politik kampanyalara yakınlığı ile biliniyor.

Aslında kişisel verilerin ticari ve siyasi amaçla kullanımı, teknik olarak bugünün yeni medya ekonomisinin temeli. Gazetelerin Internet sitelerinde yararlandıkları Google Adsense, Google Analytics ve benzeri teknolojilerin çoğunun temelinde  kişisel verilere göre yapılan hedefleme var.

Cambridge Analytica skandalı olarak anılan bu yeni skandalda özel olan durum Facebook’un araştırma amacıyla sağladığı ve erişilmesi Facebook’un onayı olmadıkça imkânsız verilerin, tamamıyla bu alanda uzmanlaşmış bir şirket tarafından kullanımı var. Şirketin, Brexit’in temellerini atan Leave EU (AB’yi terk et) kampanyasında da aktif olarak hizmet verdiği biliniyor. Yani, ABD’deki ve dünyadaki mevcut ideolojik çatışmaların en “ana akım” olanında taraf olduklarını söylemek mümkün.

Ortaya çıkan skandalın aslında iyi bir yanı da var. Zira yalnızca büyük veri analizi ve işlemesi üzerine çalışan tek şirket Cambridge Analytica değil ve kişisel veri işleyerek sonuca giden ve etik birçok probleme yol açan birçok kurumun aktivitelerini tartışmak bakımından bu bir tür şans. Türkiye’de de yakın dönemde kimlik numaraları dâhil fazlasıyla kritik kişisel verilerin çeşitli şekillerde ortaya saçılması veya sağlık verileri gibi mahrem verilerin satılması gibi krizlere tanık olduk. Ancak verinin nasıl kullanılacağı, hangi verinin hangi şartlarda kiminle paylaşılabileceği gibi hususları bir türlü doğru düzgün tartışma fırsatı bulamadık.

Büyük veri çağında veri etiği krizi

Yaşadığımız çağ büyük veri çağı. Boyut olarak olduğu gibi, anlamak için gerektirdiği emek ve bu süreçlerin karmaşıklığı gibi faktörler de büyük veri dediğimiz kavramın ortaya çıkmasına neden oluyor. Yeni iletişim teknolojileri ve kişiselleştirilmiş sosyal ağ profilleri de bu büyük verinin her saniye büyümesine sebep oluyorlar. Dahası, bu profillere kullanıcıların iletişim ya da kanaatlerini belirtme amaçlı olarak paylaştıkları her şeyin bir üstünde çok kapsamlı araştırmalar yapılabilecek dinamik veri tabanlarına kaydediliyor olması, hem sosyal bilimciler hem de siyaset kurumları gibi toplumu okuma arzusundaki aktörler için çok önemli bir durum.

Her ne kadar Türkiye’de biz Internet kullanım süreçlerimizde çağdışı sansür aşma uygulamalarıyla mücadele etmek zorunda kalsak da, sıradan kullanıcı düzeyinde çok daha geniş bir sistemin parçasıyız ve bununla da müdahale etmek zorundayız. Zira üye olduğumuz Twitter, Facebook ve benzeri sosyal ağların neredeyse tamamı hakkımızdaki verileri işlenmek üzere depoluyor ve kâr amacıyla paylaşıyor. Bu zaten “herkesin bildiği sır.”

Cambridge Analytica krizi ve politik etik

Meselenin politik boyutu ise epey karmaşık. ABD’de hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi senatörler Facebook’un kurucusu ve yöneticisi Mark Zuckerberg’i ifade vermeye davet etmiş durumdaEvrensel’in haberine göre bir Facebook sözcüsü ise veri kullanımının bir veri sızıntısı veya hackleme sonucu gerçekleşmediğini, kullanıcıların kendi verilerini rıza vererek sunduğunu belirtmiş ki bu da yazının devamında değineceğim kullanıcı sözleşmeleri kapsamında doğru bir ifade. Birleşik Krallık Parlamentosu Dijital, Kültür, Medya ve Spor Komitesi Başkanı Damian Collins ise, Cambridge Analytica yöneticisi Alexander Nix’in geçen ay Avam Kamarası’nda kendilerine verdiği bilgilerin yanlış yönlendirici olduğunu açıklamış. Avrupa Parlamentosu Başkanı Antonio Tajani ise Avrupa Birliği vatandaşlarının verilerinin hukuka aykırı bir şekilde kullanılıp kullanılmadığı konusunda kapsamlı bir araştırma sözü vermiş durumda.

Cambridge Analytica üstünden 2016 ABD Başkanlık seçimleri ve Brexit’in politik/teknolojik hesaplaşmasının yapılmakta olduğu ortada. Batı demokrasisi ve teknoloji odaklı pazarı, kendi değerleri ile ürettiği veri işleyen ve veri üzerinden finansal modelini oluşturan “bu kocaman canavarı” (ister Facebook olsun ister Google) nasıl kullanabileceği konusunda henüz bir konsensusa varamamış durumda ve dünyanın yaşadığı terörizm bazlı güvenlik krizi ve otoriterleşen rejimler söz konusuyken bu krizin derinleşeceği de aşikâr.

Trump ve ABD özelinde aslen hukukî olarak suç teşkil eden değil ama etik olmayan bir faaliyetten bahsetmek mümkün. Ancak bunun Rusya’nın seçimlere müdahalesini kanıtlayan bir gelişme vs. olmadığı da ortada. Bu Trump ya da Cruz fark etmeksizin Cambridge Analytica ya da benzeri şirketlerin –alanlarında tek değiller– hizmet verdiği herhangi bir adayın ya da seçilmişin başına gelebilecek bir hadise daha doğrusu alabileceği bir hizmet. Burada aslolan, siyasal iletişimin sınırlarının bu kadar keskin şekilde çizilmeye çalışıldığı ABD siyasal alanında dahi yeni medyanın ve yeni gözetim teknolojilerinin bu tür geniş delikler açabilmesi.

İşlenecek bir veriden mi ibaretiz?

Kişisel veri güvenliği ve gizliliğine önemli soruların başında, girdiğimiz haber sitelerinden üye olduğumuz sosyal platformlara kadar birer birey olarak sunduğumuz verilere dair fakındalığımızın düşüklüğü var. Zira günümüzde sağladığımız veriler, 1990’ların devlet ve firmaları için erişilmez durumdaydı. Bugün ise kendimiz, okumaya zahmet etmediğimiz birçok sözleşmeyi dijital olarak kabul edip bu tür verileri paylaşıyoruz. Bu yalnızca bu verileri paylaşmakla ilgili değil, ayrıca Internet kullanımımızla da ilgili.

Internet’i bir tür sosyal var oluş alanı olarak görüyoruz. Öyle ki politik mücadelelerimiz konusunda dahi Internet’in belirleyici ve asıl aktör olduğuna dair derin bir inancımız var – ne kadar acıklı. Burada kesin olan bir şey var ki Habermas’ın kamusal alana yüklediği o pozitif anlamda Internet işlemiyor. Hattâ Internet’in varlığından söz ederken sürekli olarak olumlu bir ton kullanan, onun bir tür “buluşma alanı” olduğunu öne süren görüş çoktan demode oldu. Bugünlerde filtre balonlarından, yankı odalarından daha sık söz ediyoruz; ancak tüm bunlardan söz etsek de yeğenimizin sünnetinden oy verdiğimiz partiye, Uber Taksi tartışmasından Oscar’lardaki ödül alan filmlerin durumuna dek birçok konuda kanaatlerimizi hiçbir şekilde efektif olmayacağını bilmemize rağmen paylaşıyoruz. Söz konusu siyaset olduğunda mangalda kül bırakmasak da çevremizdeki insanlar için bu genellikle pek etkili olmuyor. Aksine, sonuçta birçok insan Facebook profillerinde geniş bir “yazdıklarımı göremesin” listesi barındırmaya ya da “engelliler” ile dolu bir kara liste oluşturmaya başlıyor. Sadece kendimizi haklı olduğumuza ikna etmek için yazdığımız bu içerikler ise çoğu zaman bizim profilimizin çıkarılması için kullanılıyor. Tabii bu buradaki tek dilemma değil, zira To Save Everything Click Here kitabının yazarı Morozov’un dediği üzere karşılaştığımız oyunlaştırılmış bu yeni medya evreni masum bir evren değil ve hattâ bizi oldukça tembelleştirerek politik meselelerimiz konusunda da sadece birer “fikir beyan edene” dönüştürüyor ki buna da bir isim bulunmuş: Slacktivism. Türkçe ifadesiyle Internet aracılığıyla, politik veya sosyal bir mücadeleye destek olarak gerçekleştirilen ancak çok az zaman veya katılım gerektirdiği kabul edilen eylemler, örn. bir sosyal medya web sitesinde veya uygulamada çevrimiçi bir dilekçe imzalamak veya bir kampanya grubuna katılmak gibi. Bu tür eylemler de çoğunlukla efektif olmamakla birlikte içerdiği kişisel bilgilerle birlikte bizi daha iyi hedeflenebilir, daha anlaşılabilir bir veri hâline sokmanın ötesine gitmiyor.

Çare Internet’den uzak durmak mı?

Şu bir gerçek ki Internet’in hiper-endüstriyel bir yapı etrafındaki aksiyonlar üzerine kurulu olduğu bir çağdan geçiyoruz. Bu büyüklükte ve sosyal potansiyelde bir mekanizmada kâr odaklılığın konu dışı olması da ana akım seçenekler için yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor. Burada kullanıcıların ve kullanıcı kolektiflerinin inisiyatifler geliştirerek kullanım pratiklerini dönüştürmesi ilk aşama olabilir.

İlk adım olarak Türkiye’de kolayca indirilmesi engellenmiş olsa da tarayıcı olarak TOR Browser kullanmak, Chrome veya Firefox gibi tarayıcılarınız varsa https everywhere, ad blocker, privacy badger gibi eklentiler kullanmak şart. Arama motoru olarak da Google’a muhtaç değiliz. Duckduckgo arama motoru tarayıcı Google kadar etkili, üstelik sizi bir ürün gibi görüp her hareketinizi kaydetmiyor. Cep telefonunuz söz konusu olduğunda da VPN servislerini ve yine Duckduckgo’nun mobil tarayıcısını kullanmak mümkün.

Tabii ki bu sadece bilinçli ve aktivist ruhla Internet kullanan “küçük bir kitleye” özgü bir kullanım pratiği gibi görünüyor ilk aşamada. Zira kolaylıkla erişilebilen tarayıcılar ve bilgisayarlarla ya da mobil cihazlarla gelen uygulamalar bu önerdiğim özelliklerin çoğunu içermiyor.

Sonuç olarak devletlerin de bireylerin de Internet’le ve yeni iletişim teknolojileriyle ilişkilerini tekrar sorgulamaları gereken bir çağda olduğumuz kesinleşmiş durumda. Cambridge Analytica skandalının “skandal” olmasının temel sebebi ise devletlerce uygulamaya dökülen gözetim rejimlerini ifşa eden Snowden sızıntısının aksine rekabetçi bir alanda fark yaratmış olması ve bu farkın belirli bir grubun hoşuna gitmemiş olması. Tartışmanın yalnızca Cambridge Analytica, Trump ve Britanya sağı eksenine sıkışmaması tam da bu yüzden önemli.
Kaynak:
http://platform24.org/yazarlar/2909/cambridge-analytica-skandali-bize-ne-anlatiyor
Reklamlar

Moment Journal CFP: Creative Industries and Creative Labor

Mart 17, 2018

sosyal_medya_en

Policy discourses on creative industries dominate the public agenda in diverse national contexts including England, USA, Australia, South Korea, China, and Turkey, promising remedies to internal problems of capitalism such as employment and economic growth. Policy makers generally endorse the discourse of creative industries, whereas researchers and artists adopt a more ambivalent stance. Researchers of cultural studies and cultural policy have also focused on the question of creative industries along with researchers of political economy of communications. It is in this context that we are inviting critical and interdisciplinary perspectives on creative industries, creative labor, creative industry policies and policy discourses, practices, and the experience of subjects located in these industries.

How, then, should we grasp policy makers and urban actors’ love for creative industries? In what context should we situate their passion towards creative industries?

The creative industry discourse has been popularized since 2000s by the works of John Howkins, Charles Landry, Richard Florida, and Britiain’s DCMS (Department for Culture, Media, and Sport). At the center of this discourse lie its claims to resolve unemployment derived from deindustrialization, as well as its promises to revitalize urban spaces and therefore create the “smart cities” of the 21st century. These policies mainly aimed to create the ideal topography of creative cities by attracting “creative class,” namely the creative labor force. Nevertheless, it has also been emphasized that this very creative workforce, especially within labor processes shaped by digital technologies, faces a serious form of precarization.

Responses to the question “What is a creative industry?” vary. The umbrella of creative industries includes toy industry, film, television, research and development, software, digital games, museums and heritage industries, tourism, culinary arts, libraries, fashion, and cosmetics etc. Conceptual debates regarding creativity and creative industries are also numerous. Here is a list of some of the commonly used concepts: creative labor (David Hesmondhalgh and Sarah Baker), cultural work (Mark Banks), venture labor (Gina Neff), immaterial labor (Maurizio Lazzarato, Michael Hardt and Antonio Negri), hope labor (Kathleen Kuehn and TC Corrigan), aspirational labor (Brooke Erin Duffy), digital labor (Christian Fuchs, Trebor Scholz). And it is possible to extend the list of cases and conceptualizations regarding creative industries.

In this Special Issue (Creative Industries and Creative Labor) of Moment Journal, we aim to contribute to the contested terrain of diverse policies and discourses with theoretical and empirical studies. We invite authors to contribute to our Special Issue with articles on topics including but not limited to:

  • Creative labor, labor processes and degradation of labor
  • Identity processes of industry professionals
  • Digital technologies, creative labor and everyday life
  • Creative labor and ethnography
  • Soap opera industry, digital game industry, journalism and digital technologies
  • Gender and creativity/creative labor
  • Creative industries, vulnerable groups and social inclusion
  • Ethnic identities and creative labor
  • Creativity and inequalities
  • Creative industries and public policies
  • Different national contexts and creative industry policies
  • Turkish governments’ creative industry and creative labor policies in historical terms and within the contemporary moment
  • Fluid borders between culture policies and creative industry policies
  • Creative industries and universities
  • Creative industries and city; the topography of free trade zones and creativity
  • The relationship between creative industries and techno-cities and development agencies; institutional frameworks
  • Transnational bodies (UNCTAD, UNESCO etc.) and their involvement in creative industry policies
  • Creative industries and intellectual property
  • From cultural to creative industries: historical perspectives
  • Theoretical approaches to creative industries and creative labor
  • Creative industry and creative labor in non-Western contexts

Media and creative industries play a vital role in the formation, reproduction, and transformation of power relations at a global scale. On the one hand, governments are struggling to attract creative industries to their geographies. On the other hand, college graduates are trying hard to find employment within these sectors. Moment Journal is expecting to receive your empirical and theoretical submissions to this interdisciplinary Special Issue and provide a ground for this ongoing debate.

Special Issue Editors: Ergin Bulut, Serhat Kaymas, Mutlu Binark

Submission process:

Deadline for article submission: September 3rd 2018. Please use Moment Journal’s online submission system. For details, see http://momentdergi.org/index.php/momentdergi/about/submissions

 


Moment Dergi Çağrı Metni:Yaratıcı Endüstriler ve Yaratıcı Emek

Mart 17, 2018

sosyal_medya_tr

Yaratıcı endüstrilere dair çeşitli politika söylemleri, İngiltere, ABD, Avustralya, Güney Kore, Çin ve Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülkenin gündemindedir. Bu yeni alanın istihdam ve ekonomik büyüme gibi kapitalizmin içsel problemlerine çare olacağı düşününülmektedir. Politika yapan aktörler, yaratıcı endüstri söylemini genel olarak hevesle benimserken, araştırmacılar ve sanatçılar bu konuda daha ikircikli bir tutum benimsiyorlar. Nitekim kültürel çalışmalar ve kültür politikaları odaklı akademik çalışmalar da, ekonomi politik literatürünün üzerinde yoğunlaştığı bu alana ancak son yıllarda yöneldiler. Bu bağlamda, yaratıcı endüstri ve yaratıcı emeğe dair politikaların, söylemlerin, öznelerin deneyimlerinin ve uygulama alanlarının, eleştirel ve disiplinlerarası perspektifle ele alınması acil bir ihtiyaçtır. Peki hükümetlerin, politika üreten aktörlerin ve kentleri yönetenlerin yaratıcı endüstri aşkını nasıl anlamalı ve hangi tarihsel bağlamda konumlandırmalıyız? Yaratıcı endüstrilere ilişkin söylem 2000’li yıllardan itibaren John Hawkins, Charles Landry, Richard Florida ve İngiltere Kültür, Medya ve Spor Bakanlığı tarafından popülerleştirilmiştir. Bu söylemin merkezinde, yaratıcı endüstrilerin özellikle sanayisizleşmenin getirdiği işsizlik sorununa çare üreteceği, kent mekânlarını canlandıracağı ve böylece 21. yüzyılın ‘akıllı’ kentlerini yaratacağı iddiaları yer almaktadır. Söz konusu politikalarla birlikte, kentlerin ‘yaratıcı sınıfı,’ yani yaratıcı iş gücünü çekmesi ve dolayısıyla da yaratıcı endüstrilerin ideal bir topoğrafyasının oluşturulması hedeflenmekteydi. Ancak bu bağlamda yaratıcı iş gücünün, özellikle dijital teknolojilerin dahil olduğu emek süreçlerinde, ciddi bir güvencesizleşme ile karşı karşıya olduğu da sıklıkla dile getirilmektedir. ‘Yaratıcı endüstri nedir?’ sorusuna verilen yanıtlar ise çok farklı: Liste oyuncak sanayi, film, televizyon, araştırma ve geliştirme, yazılım, dijital oyun, müzecilik, turizm, mutfak sanatları, kütüphanecilik, moda, estetik ve kozmetik şeklinde uzayıp gidiyor. Elbette yaratıcı endüstrilerdeki sektörler kadar, literatürdeki kavramsal tartışmalar da oldukça çeşitli. İşte bu kavramlardan bazıları: Yaratıcı emek (David Hesmondhalgh ve Sarah Baker), kültür emeği (Mark Banks), girişim emeği (venture labor-Gina Neff), gayrı maddi emek (Maurizio Lazzarato, Michael Hardt ve Antonio Negri), umut emeği (Kathleen Kuehn ve TC Corrigan), arzu emeği (aspirational labor-Brooke Erin Duffy), dijital emek (Christian Fuchs, Trebor Scholz). Dolayısıyla, yaratıcı endüstrilere dair vakalar ve kavramsallaştırma çabalarını çoğaltmak mümkün. Tüm bu gelişmelere bağlı olarak, medya ve yaratıcı endüstriler, küresel anlamda iktidarın kurulması, yeniden üretilmesi ve dönüştürülmesinde merkezi konumda yer alıyor. Hükümetler yaratıcı endüstrileri kendi ülkelerine ve gözde şehirlere çekmek için, üniversite mezunları ise bu sektörlerde çalışmak için can atıyor. Moment Dergi’nin Yaratıcı Endüstri, Yaratıcı Emek Özel sayısında, medya endüstrilerinin merkezinde yer aldığı bu çatışmalı politikalar ve söylemler bütününe, teorik ve ampirik çalışmalarla katkı sunmayı hedefliyoruz. Bu sayı için farklı disiplin ve yaklaşımlardan, kuramsal tartışma ve/veya özgün araştırma üzerine kurulu yazılarınızı bekliyoruz .

Bu sayı ile birlikte aşağıdaki tüm tartışmalara bir zemin sağlamak istiyoruz.

• Yaratıcı emek, emek süreçleri, emeğin vasıfsızlaşması

• Endüstri çalışanlarının kimlik süreçleri

• Dijital teknolojiler, yaratıcı emek ve gündelik hayat

• Yaratıcı emek ve etnografi • Dizi endüstrisi, dijital oyun endüstrisi, gazetecilik emeği ve dijital teknolojiler

• Toplumsal cinsiyet ve yaratıcılık/yaratıcı emek

• Etnik kimlikler ve yaratıcı emek

• Yaratıcılık ve eşitsizlikler

• Yaratıcı endüstriler ve kamu politikaları

• Yaratıcı endüstri politikalarında farklı ülke deneyimleri

• Türkiye’de hükümetlerin tarihsel anlamda ve güncel dönemde yaratıcı endüstri ile emek politikaları

• Kültür politikaları ve yaratıcı endüstri söylemi arasındaki geçişkenlik

• Yaratıcı endüstriler ve üniversiteler

• Yaratıcı endüstriler ve kent, serbest ticaret bölgeleri ve yaratıcılığın topografyasının üretimi

• Yaratıcı endüstriler tekno-kentler ve kalkınma ajansları ilişkisi, kurumsal yapılar

• Ulus ötesi/aşırı kuruluşların (UNCTAD, UNESCO vb.) yaratıcı endüstri politikasına dahil olması

• Yaratıcı endüstri ve telif hakları

• Kültür endüstrilerinden yaratıcı endüstrilere tarihsel perspektifler

• Yaratıcı endüstrilere ve yaratıcı emeğe dair teorik yaklaşımlar

• Batı-dışı coğrafyalarda yaratıcı endüstri ve yaratıcı emek

Yazı teslim süreci: Değerlendirilmesini istediğiniz yazılarınızın, 3 Eylül 2018 tarihine kadar Moment Dergi’ye internet üzerinden teslim edilmesi gerekmektedir.

Tema editörleri: Ergin Bulut, Serhat Kaymas, Mutlu Binark

Moment Dergi’ye makale gönderme koşullarıyla ilgili detaylı bilgi için bakınız: http://momentdergi.org/index.php/momentdergi/about/submissions


%d blogcu bunu beğendi: