Sosyal Medya Bir Jenerasyonu Dönüştürmedi: Yeni Bulgular Teknolojiye Dair Büyük Bir Yanlış Yönlendirmenin Olduğunu Gösteriyor*

Kasım 14, 2019

Yazan: Lydia Denworth[1]

Özetleyerek Çeviren: Hasan Hüseyin Kayış, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Ar.Gör.

Sosyal medyanın etkileri hakkındaki endişe çoğu zaman çocukların eline verilen bir gram kokain ile eşdeğer görülmüştür. Ancak realite daha az kaygı vericidir.  Sosyal medya kullanımına yakından bakıldığında çoğu genç içerik üreticisinin ve Instagram kullanıcısının durumdan memnun olduğu görülüyor. Yoğun kullanım sorunlara yol açabilir, ancak pek çok erken çalışma ve haber içeriği tehlikeleri ve ihmal edilen bağlamı abartmıştır. Araştırmacılar şu anda bu farklı bakış açılarını inceliyorlar, ince farkları arıyorlar ve sosyal medya ile ilgili teknolojilerin zihin sağlığı üzerinde anlamlı bir etkisinin olup olmadığını ölçmek için daha iyi yöntemler geliştiriyorlar.

Bu konuda kötümser olanlardan biri olan Amy Orben, 2017 yılında Oxford Ünivesitesi Psikoloji Bölümü’nde sosyal medyanın iletişime etkileri üzerine bir çalışma yapmaya başlamıştır. Çocuklara akıllı telefon vermenin onlara bir gram kokain vermek ile eşdeğer tutan yaklaşımlara bu ilgisinin sonucunda ulaşmıştır. Ayrıca farklı yaklaşımların akıllı telefonların bir jenerasyonu yok ettiğini ileri sürdüğünü de görmüştür. Ancak Orben böyle sıra dışı durumların gerçeği yansıtmadığını düşünmüş, depresyon ve intihar üzerinde akıllı telefonların etkili olduğunu söyleyen bir araştırmanın verilerini yeniden analiz etmeye girişmiştir. Yeniden analiz neticesinde çalışma çıktılarında temel değişiklikler elde edilmiş ve etkilerin oldukça küçük olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu konuda çalışma arkadaşı Andrew K. Przybylski ile birlikte sosyal medya çalışmalarında kullanılan büyük veri setlerini analiz etmeye başlamışlar.

Stanford Üniversitesi Sosyal Medya Laboratuvarı’nın başındaki Jeff Hancock ise bu konuda endişeli olan bir diğer araştırmacıdır. Kendi araştırmasının hangi araştırmacılar tarafından alıntılandığını bilmek isteyen Hancock, “facebook insanları daha kaygılı yaptı” ile ilgili çalışmaları “sosyal medya sosyal sermayeyi nasıl geliştirir” gibi çalışmaların alıntıladığını gördüğünde şaşkınlığa uğramış ve bu durumu anlamak adına 226 çalışma ve 275 binden fazla insanın verisini kapsayan büyük bir meta analizi işine girişmiştir.

Orben, Przybylski ve Hancock’un girişmleri şu an için dijital teknolojinin zihinsel sağlığımıza tam olarak ne yaptığı sorusuna bir bağlam getirmiş vaziyettedir. Ayrıca bu çalışmaların kanıtları birçok şeyi açıklığa kavuşturmuştur. Fakat sonuçların yine de kendinden karmaşık olduğu bilinmelidir. Çünkü incelenen ortam kendiliğinden karmaşık vaziyettedir. Bu noktada Hancock, “sosyal medyayı kullanmanın aslında bir takas” olduğunu belirtirken, onun küçük harcamalar ile kullanılmasının önemli avantajlar yarattığını belirtmektedir. Przybylski ve Orben da sosyal medya kullanımını gençlere getirdiği kolaylıklar bakımından ele almış ve sonuç olarak gençlerin hayatındaki değişiklikleri bakımından çok da kötümser olunmaması gerektiğinin altını çizmişlerdir. Hatta Przybylski sosyal medyaya yönelik kötümser yaklaşımlara kuşku ile yaklaşmaktadır.

Bununla birlikte söz konusu yeni araştırmalar sosyal medya çalışmalarında bugüne kadar ciddi kısıtlamalar ve eksiklikler olduğunu ortaya koymaktadır. Bahsedilen çalışmaların yüzde sekseni kesitsel ve ilişkisel iken, çoğu kendinden bildirime dayanan güvenilmez bir ölçüm şekline dayanmıştır. Neredeyse tümü içerik veya bağlamdan ziyade sadece kullanım sıklığına ve kullanım süresine odaklanmıştır. Hancock burada “yanlış soruların sorulduğunu” ve sonuçların bazen bilim adamları, çoğu zaman da medya tarafından abartıldığını ifade etmiştir. Orben de sosyal medya araştırmalarından “bilimsel metodolojimizdeki tüm sorunların nerede olduğunu gösteren mükemmel bir fırtına” olarak bahsetmektedir. Bu da bilim insanlarını bir şeyin tam olarak nasıl ölçüldüğünü ve ne tür bir etki büyüklüğünün önemli olduğunu düşünmeye zorlamaktadır.

Sosyal medyanın hiçbir zaman problem olmadığı söylenemez. Yoğun kullanım bireyin üzerindeki potansiyel zararlı etkileri ile ilişkilidir. Ancak sosyal medyadan gelen etkiler kullanıcıya bağlı gibi görünmektedir. Burada yaş ve ruh sağlığı durumu fark yaratan iki önemli faktör olarak ele alınırsa Hancock’un tabiri ile bu durum “iki yönlü bir sokak” olarak ele alınabilir.

Bu noktada alana dair yeni bulguların istatistiksel analiz için daha yüksek standartlar getirmesi, akıl almaz iddialardan kaçınması ve insanları bağlamsal olarak takip eden daha deneysel ve boylamsal çalışmaları içermesi yeni bir sosyal medya bilimi için önemlidir. Hunter College’dan klinik nöropsikoloğu Tracy Dennis-Tiwary “patates yemenin bir nesli tahrip ettiğini söyleyen bir alan olmak istemiyoruz” derken elde yeterli kanıtın olmasının sosyal medya araştırmaları için ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmektedir.

Teknoloji Korkusu

Thomas Hobbes ve Thomas Jefferson, toplumsal ilişkilerin endüstriyel toplumda kırsal alanlardan kent yaşamına geçerken zarar göreceği konusunda uyarmıştır. Her ikisi de teknolojik yeniliğin etkilerini inceleyen Michigan Eyalet Üniversitesi’nden sosyolog Keith Hampton ve Toronto merkezli NetLab Network’ten Barry Wellman “akıllı telefonlardan nefret etmeden önce, şehirlerden nefret ettik” diyor. Radyonun, video oyunlarının ve hatta çizgi romanların hepsi şaşkınlığa neden olmuştur. Hatta televizyonun Amerikan toplumunu aşağıladığı öne sürülmüştür. Tüm bunlar teknolojiye yönelik bir önyargının olduğuna işaret etmektedir.

Önyargılara rağmen cep telefonlarından, internetten ve sosyal paylaşım sitelerinden kaynaklanan değişim sarsıcıdır. Cep telefonları ilk kez 1990’lı yıllarda benimsenmeye başlanırken, 2018 yılına gelindiğinde Amerikalı yetişkinlerin yüzde 95’i bu aletlerden kullanmaktadır. İnternete anında erişim sağlayan akıllı telefonlar, iPhone’un 2007’de tanıtımıyla birlikte yaygın hale geldi ve günümüzde ABD’deki yetişkinlerin dörtte üçünden fazlası bu cihazlara sahiptir. Ayrıca söz konusu yetişkinlerin yüzde seksen dokuzu interneti kullanmaktadır. Gençler, 50 yaşından küçük yetişkinler ve yüksek gelirli hane halkları arasında dijital olan her şeye bir doygunluk söz konusudur. Bu aletleri kullanmayanlar ise 65 yaşından büyük, fakir, kırsal kesimde yaşayanlar veya sınırlı hizmet alan diğer yerlerin sakinleridir. 2005 yılında Pew Araştırma Merkezi’nin sosyal medya kullanımını izlemeye başladığı ve 2019 yılında Amerikalılar’ın bağlantı kurmak, haberlere ayak uydurmak, bilgi paylaşmak ve eğlenmek için kullandıkları süreç arasındaki oran yüzde 5’ten 72’ye çıkmıştır. Bu da demektir ki söz konusu oran 20 yetişkinde 1’den,  10 yetişkinde 7’ye çıkmıştır.

Sosyal medya biliminin istatistiksel analiz için daha yüksek standartlar koyması, akıl almaz iddialardan kaçınması ve insanları daha uzun süre çalışması gerekir

Sosyal medya henüz çok yeni olduğundan, etkilerini araştıran bilim de yenidir. Hancock’un bulabildiği sosyal medya kullanımı ve psikolojik refahı ele alan çalışmalar 2006 yılına kadar gitmektedir. Bu konuya erken yaklaşımların sınırlı kalması şaşırtıcı değildir. Arkansas Üniversitesi’ne taşınana dek Pittsburgh Üniversitesi’nde Medya, Teknoloji ve Sağlık Araştırma Merkezine başkanlık eden Doktor Brian Primack “neler olup bittiğine uyum sağlamak iyi araştırma yapan herkes için önemlidir” demektedir. Primack kendi erken dönem çalışmalarına işaret ederek tıpkı genel sosyal medya kullanımına bakılan çalışmalar gibi artık nelerin eksik bırakılamayacağına işaret ediyor. Ve sosyal medyaya geleneksel yaklaşımın kırılması gerektiğinin altını çiziyor.

San Diego Eyalet Üniversitesi’nden psikolog Jean M. Twenge’e göre de bu alandaki pek çok araştırmacının konumu tartışmalıydı. Araştırma makalelerine ek olarak, Twenge’nin 2017 tarihli iGen adlı kitabına dayanan The Atlantic’teki popüler makalesinde şu soru yer alıyordu: “Akıllı Telefon Bir Nesli Yok Etti mi? Bunun sonucunda 1995-2012 yılları arasında doğan gruptakilerin zihinsel sağlık sorunlarında keskin bir yükselişin izinin çoğunun cep telefonlarına kadar sürülebileceğini yazmıştır. Ayrıca gençler arasında artan depresyon ve kaygının akıllı telefonlar ile aynı döneme denk gelmesi çalışmasını desteklemiştir. Twenge, bağlantının ilişkisel olduğunu kabul etmekle birlikte, sonuçlarının kanıtlara dayanarak “mantıksal bir olaylar dizisini” temsil ettiğini savunmaktadır. Ancak “çocukların ve gençlerin sağlığı hakkında konuşurken dikkatli olmalıyız” diyerek konu hakkındaki hassasiyetini de belirtmektedir.

Twenge’nin bu yaklaşımı öznelerin hassasiyetinin bilimin önüne geçtiği eleştirisiyle karşılaşmıştır. Dennis-Tiwary de eleştirenlerden birisidir. Tiwary “neden nedensel kanıt beklemeliyim?” diyerek konunun karmaşıklığına dikkat çekmiş ve Kanada’daki bir çalışmayı örnek göstererek sosyal medyanın depresif belirtilere neden olmadığını ancak genç kızlarda az da olsa görülen bir durum olabileceğinin altını çizerken, büyük gruplarla çalışmanın farklı pratikler gerektirdiğini öne sürmüştür. Bu boylamsal çalışmanın önemine işaret etmektedir.  Stanfordlu ekonomist Matthew Gentzkow da bulguları abartmamanın önemli olduğunu düşünürken, sosyal medyayı inceleyen Twenge’nin çalışması için “oldukça çarpıcı gerçekleri” barındırdığını belirtmektedir. Ayrıca “akıllı telefonların zihinsel sağlık sorunlarına yol açıp açmadığını bize söylemiyorlar, ancak bu olasılığa gerçekten ışık tutuyorlar. Şu an ihtiyacımız olan şey, gerçekten olup bitenleri soyutlamak için daha fazla, daha dikkatli ve harıl harıl çalışmalar yapmaktır” diyerek tartışmaya katılmaktadır.

İki Yönlü Bir Sokak?

Yapılan çalışmalar arasında en güncel olan Twenge’nin çalışmasıdır. Bununla birlikte Hancock’un meta analizi de sosyal medya ve psikolojik refah üzerine yapılan pek çok çalışmanın aynı sonuçları ölçmediğini vurgulamıştır. Bu çalışmada etkiler genellikle altı kategori halinde ölçülmüş, refahın olum göstergelerinin olduğu üç ve refahın olumsuz göstergelerinin olduğu üç kategori belirmiştir. Ayrıca Hancock ve ekibi aşırı sosyal medya kullanımının yüksek depresyon ve endişe ile daha fazla ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Hancock ve meslektaşları ayrıca pasif kullanım yerine aktif kullanımın refah ile pozitif ilişkili olduğuna ulaşmışlardır.

Araştırmacıların nasıl soru sorduğu da önemlidir. Soruları “bağımlılık” yerine daha nötr bir şekilde çerçevelemek olumsuz bir bulguyu daha olası kılar. Hancock, “daha yüksek refahınız olduğunda, sosyal medyayı daha az kullanıyorsunuz; bu, refahın bir dereceye kadar sosyal medyadan ne kadar faydalandığını gösteriyor” demektedir. Gençlerin teknoloji kullanımı ile ilgili bir bildiri üçlemesinde Orben ve Przybylski, büyük ölçekli veri setlerinin önceki analizlerinde tanımladıkları üç ana gizli tuzağı ele aldılar. Nature Human Behavior’da Ocak ayında yayınlanan ilk makale, hem bağlam hem de şeffaflığı artırmak için bir yöntem sağladı. Çalışma ABD ve Avrupa’dan 350.000’den fazla gençten oluşan üç veri setini içermektedir. Bu tür veri kümeleri değerlidir ancak pratik açıdan önemli olmayabilecek istatistiksel olarak anlamlı sonuçları bulmayı kolaylaştırır. Przybylski ve Orben, standart istatistiksel işletim prosedürünü izleselerdi, negatif ekran etkileri gösteren yaklaşık 10.000 bildiri, bunların hiçbir etkisi olmadığını belirten 5.000 ve gençler üzerinde pozitif teknoloji etkileri gösteren başka bir 4.000 makale üretebileceklerini hesap etmişlerdir.

Yeni analizleri için, olası ilişkiselliğin bir kerede tamamını inceleyen bir araç olan belirtme eğrisi analizi adı verilen bir teknik kullandılar. Bu yöntem ayrıntılar ile uğraşıp büyük resmi görmenin istatistiksel bir karşılığıdır. Bu şekilde analiz edildiğinde, dijital teknoloji kullanımının gençlerin refahındaki değişimine sadece yüzde 0,4 oranında etki ettiği belirlendi. Ayrıca, esrar ve zorbalıkla sigara içmenin refah için çok daha büyük olumsuz ilişkilere sahip olduğunu ortaya koymuş, hâlbuki yeterince uyumak ve düzenli kahvaltı yapmak gibi olumlu davranışlar teknoloji kullanımından ziyade refah ile çok daha güçlü bir şekilde bağlantılı olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Przybylski, “bu ‘nitelikli seçim’ düşünce yapısını daha bütünsel bir resme taşımaya çalışıyoruz, bunun önemli bir kısmı, ekranların gençler üzerindeki son derece küçük etkilerini gerçek dünya bağlamında ortaya koyabiliyor” demektedir.

Nisan ayında Psychological Science’da yayınlanan ikinci makaleleri, ekran zamanını ölçmek için daha güçlü yöntemler içeriyordu. ABD, İngiltere ve İrlanda’dan, kendileri tarafından bildirilen medya kullanımına ve refah ölçütlerine ek olarak zaman kullanım günlükleri içeren üç veri seti kullandılar. Beş yıllık bir süre zarfında, çalışmalarda 17.000’den fazla gence her yıl günde bir günlük verilmiştir. Dijital teknolojilerin kullanımı da dâhil olmak üzere tam olarak ne yaptıkları hakkında gün boyu 10-15 dakikalık boşluk doldurma işlemi gerçekleştirdiler. Orben ve Przybylski, istatistiki tekniklerini verilere uyguladıklarında, dijital etkileşim ve refah arasında önemli negatif ilişkiler olduğuna dair çok az kanıt buldular. Günlükler ayrıca, gençlerin yatmadan önce de dâhil olmak üzere gün boyunca dijital medya kullanımlarına bakmalarına izin vermiştir. Bir sonuç olarak uyku saatlerine bakmasalar da, bu durum bile refahta bir fark yaratmamış, sadece daha genel psikolojik ölçütleri ortaya çıkarmıştır.

Ve son olarak, Mayıs ayında, Almanya’daki Hohenheim Üniversitesi’nden psikolog Tobias Dienlin ile Orben ve Przybylski, ABD Ulusal Bilimler Akademisi’nde, sosyal medyanın gençlerin yaşam doyumları üzerindeki etkisini analiz etmek için boylamsal veriler içeren bir bildiri yayınladılar. Bu yaklaşım gençlerin herhangi bir dönemde sosyal medyada bulunmalarının bir sonraki dönemde iyi veya kötü bir ruh halinde olup olmadıklarına öğrenmek için soru sorulmasına izin vermiştir. Burada da sonuç küçük ve incelikliydi. Orben, “bir yılda sosyal medya kullanımındaki değişim, bir yıl boyunca yaşam doyumundaki değişimin sadece yüzde 0.25’ini öngörüyor” demektedir. Ancak araştırmacılar, kızlarda erkeklerden biraz daha güçlü etkiler görmüştür. Bu yüzden Orben daha fazla araştırmayı yapmayı planlamaktadır. Bireysel risk sorunu da önemli olacaktır. Przybylski, “gençlerin çoğaltılabilir profillerinin, daha fazla ya da daha az savunmasız, farklı teknoloji türlerine dirençli olup olmadığını görmek istiyoruz” diye eklemektedir.

Ya “Z” Jenerasyonu?

Gençlerin medya kullanımı günümüzde akıllı telefonların yaygınlığı ve gençliğin böylesine şekillendirilmeye müsait bir gelişim dönemi içerisinde olması nedeniyle özel bir endişe kaynağı olmuştur. California Üniversitesi’nden psikolog Candice Odgers endişelenecek olanı seçerken ebeveynlerin bilim adamlarının liderliğini takip ettiğini söylemektedir. Esas olarak, çocuklarının orada ne yaptıkları sorusuna eşit bir dikkat göstermeden çevrimiçi olarak ne kadar zaman harcadıkları konusunda endişelendiğini belirtmektedir. Odgers çalışmasında kullanım miktarının sorun olmadığını gösteriyor. Bu yaz Clinical Psychological Science’da yayınlanan bir çalışma kapsamında Odgers, Greensboro’daki Kuzey Carolina Üniversitesi’nden Michaeline Jensen ve meslektaşları ile birlikte iki hafta boyunca yaklaşık 400 genci izledi ve gençlerin cep telefonlarına günde üç kez sorular gönderdi. Çalışma tasarımı, zihinsel sağlık semptomlarını ve teknoloji daldırma yöntemini günlük olarak ve çalışma haftaları boyunca karşılaştırmalarını sağladı.

Medya kullanımı bireysel gençlerin refahı ile ilişkili miydi? Cevap pek öyle değildi. Başlangıçtaki rutinler daha sonra akıl sağlığı semptomlarını öngörmedi ve gençler, teknolojiye az ya da çok zaman harcadıklarını bildirdikleri günlerde akıl sağlığı daha da kötü değildi.

Odgers, “gerçek tehlikenin en nihayetinde akıllı telefonlar olmaması ironik bir şey ve bunun halka ve ebeveynlere yönelik yanlış bilgilendirme olduğunu” söylüyor. Ayrıca “dijital alanların etrafındaki gerçek tehdit ve sorunların bazılarını kaçırmamıza neden olacak kadar fazla ağa bağlı süreç tüketiliyor” der. Odgers açısından sosyoekonomik durumu iyi olmayan ailelerin çocukları için teknolojiye eşit olmayan erişim ve mahremiyet konusunda çok daha fazla endişe duyuyor. Ayrıca, bazı gençlerin çevrimiçi olarak çok fazla ihtiyaç duydukları sosyal desteğe sahip olduklarından ve yetişkinlerin bu konuda neyin işe yaradığına daha fazla dikkat etmesi gerektiğine şüpheci yaklaşıyor.

Sosyal Medya 2.0

Bu çalışmalar sadece başlangıçtır ve sosyal medya kullanımı konusundaki büyük resmin netleşmesine yardımcı oldular ancak çok daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Yapılan çalışma türlerindeki çeşitlilik ince farkın ortadan kaldırılmasına yardımcı olacaktır. Son zamanlarda yapılan bir deneysel çalışmada, Stanford’dan Gentzkow, elektronik olarak onaylı 1.600’den fazla kişiden Facebook hesaplarını kapatmasını istedi. O ve meslektaşları, diğer dijital teknolojilerin ikame edilmesinin aşağı yönlü olduğunu gördüklerinde şaşırdılar. Gentzkow, “insanlar tüm bu şeylere daha az zaman harcadıklarını algılıyor” diyor. Ancak etki büyüklüğünün küçük ve birçok bireysel çeşitliliği maskelediğini belirtmektedir. Bazı insanlar ara vermeyi severken, diğerleri ise çevrimiçi sosyal dünyalarını gerçekten çok özlemiştir. Gentzkow, “facebook insanlara pek çok değer taşıyor, ancak yine de, onlar için gerçekten uygun olandan daha fazla kullanıyor olabilirler” diyor. “Kullanımlarını biraz geriye çeken, onları daha mutlu ve daha iyi duruma getirebilecek birçok insan var.”

Bir takım araştırmacılar ekran süresini daha iyi ölçmeye çalışıyor. Stanford iletişim araştırmacısı Byron Reeves ve meslektaşları, her beş saniyede bir insanların telefonlarının resmini çeken “Screenomics” adlı bir teknik geliştirdiler (izinle). Burada tabiki teknoloji şirketlerinin de payı var. Şirketler, bireylerin farklı etkinliklere ne kadar zaman harcadıklarını bilme konusunda bilim insanlarından daha iyi durumdalar, ancak bilginin özel olduğunu düşünenlerin gizlilik endişeleri var. Przybylski bu politikanın değişmesi için bastırırken, “şirketler bu işlemi kolaylıkla yapmamalı” demektedir.

İlave olarak yeni araştırmalar bireysel çeşitliliği öngörmek için daha iyi bir iş çıkarmaya çalışıyor. Hancock’un laboratuarında, Stanford lisans öğrencisi Angela Lee yaratıcı bir yaklaşım geliştirmiştir. Düşünce yapısı fikrini, insanların gerçeklerini şekillendiren inançlarını, sosyal medyaya uygulamıştır. Lee, görüşmeler sonucunda sosyal medya hakkındaki görüşlerin ikiye ayrıldığını buldu: birileri sosyal medyanın onlar için iyi ya da kötü olduğunu düşünüyor (değerlik) ve birileri de kullanımın kontrol altında olduğunu düşünüyorlar (aktör olarak). Üç çalışma boyunca, Lee ve Hancock 700’e yakın kişiyi test etti ve sosyal medya düşünce yapısının kullanıcıların refahını öngördüğünü keşfetti. Aktörlük duygusu en güçlü etkiye sahipti. Şu anda Hancock’un laboratuarında yüksek lisans öğrencisi olan ve çalışmasını mayıs ayında The Association for Psychological Science toplantısında sunan Lee: “sosyal medyanız üzerinde kontrol sahibi olduğunuza inandıkça, sosyal destek aldıkça, depresyonunuz ne kadar azsa, stres ne kadar azsa, sosyal kaygınız o kadar az olur. Bu noktadan sonra ne kadar sosyal medya kullandığını söylemenin bir anlamı yoktur.”

Düşünce yapısının gücü bakış açısının gücünün bir hatırlatıcısı olarak hizmet eder. 1980’lerde o dönemde çalışmış olan Gentzkow, “insanlar televizyona şuursuz biçimde bakan çocukları konusunda sıkıntılıydı” diyor. Gentzkow çocuklara mesaj, fotoğraf ve video paylaşarak birbirleriyle etkileşimde bulunmalarını sağlayan yeni teknolojiler hakkındaki endişeleri sormayı hayal ediyor. “O zaman muhtemelen herhangi biri buna Vay, bu harika olurdu diyecekti.”

*Bu yazı, “Social Media Has Not Destroyed A Generation:  New findings suggest angst over the technology is misplaced” adlı orijinal çalışmadan özetlenmiştir. https://www.scientificamerican.com/article/social-media-has-not-destroyed-a-generation/

[1] Lydia Denworth, Scientific American için katkıda bulunan editör ve Friendship: The Evolution, Biology and Extraordinary Power of Life’S Fundamental Bond’ın yazarı.

Kaynakça

Twenge, J. M. (2017). Have smartphones destroyed a generation. The Atlantic3.

Orben, A., ve Przybylski, A. K. (2019). The association between adolescent well-being and digital technology use. Nature Human Behaviour3(2), 173.

Orben, A., ve Przybylski, A. K. (2019). Screens, teens, and psychological well-being: evidence from three time-use-diary studies. Psychological science

 


Kültür, Kültür Politikası, Yaratıcı Endüstriler ve Kore Dalgası “Hallyu”….

Kasım 6, 2019

kore dalgası banner

Bu kitap Güney Kore’den tüm dünyaya yayılan Kore Dalgası (“Hallyu”) olarak bilinen kültürel içeriklerin kültürel diplomasi aracı ve kanalı olarak devlet politikasıyla üretim ve yayılım sürecinin nasıl desteklendiğini örnekler üzerinden tartışmaktadır. Çalışmada, “Hallyu” örneği merkeze alınarak yaratıcı içerik endüstrisinin Güney Kore’de devlet politikası ve büyük şirketlerin desteğiyle gelişme süreci, ulusaşırı popüler kültür pazarına damga vurması hem ekonomi politik bakış açısıyla, hem de kültürel üretim ve mücadele alanı olarak kültürel çalışmaların bakış açısıyla tartışmaya açılmaktadır.  Bu kitapta Kore sinema endüstrisinin, K-dramaların ve K-pop’un  gelişkin hükümet politikalarıyla ilişkisi Kore Dalgası’nın dönemsel farklılıklarını ve gelişme evrelerini ortaya koymak için örnek olarak ele alınmaktadır.

Çalışmanın Türkiye’de kültür politikaları, kültürel diplomasi, yaratıcı endüstriler alanında çalışanlara temel bir kaynak olması amaçlanırken; farklı bir coğrafyada bir ülkenin demokratikleşme sürecine koşut olarak kültürel alana ilişkin yönetsel erkin düzenleyici politikalarının denetimden ve sansürden ilk olarak ifade özgürlüğüne ve en nihayetinde de kültürel içerikleri metalaştırmaya doğru nasıl değiştiği yönünde bir izlek sunması açısından da örnek teşkil edeceğini düşünülmektedir. Bu bağlamda, kitabın Türkiye özelinde demokratik, kapsayıcı, çok yönlü ve sürdürülebilir kültür politikaları üretimi için yeni soruların sorulmasına ve araştırmaların yürütülmesine vesile olacağı umulmaktadır.

Künye: Binark, M. (2019). Kültürel Diplomasi ve Kore Dalgası “Hallyu”: Güney Kore’de Sinema Endüstrisi, K-Dramalar ve K-pop. Ankara: Siyasal Yayınevi. ISBN No: 978‐605‐7877‐32‐1


YÜZ TANIMA TEKNOLOJİLERİ DİJİTAL GÖZETİMİ DERİNLEŞTİRİYOR!!!

Ekim 24, 2019

 

edrimember_alternatifbilisim

Uzunca bir süreden bu yana yüz tanıma teknolojilerini Asya Ülkeleri, Amerika, Rusya ve bazı Avrupa devletlerinde güvenlik v.b. sebeplerle kullanıldığını yada kullanılması için girişimlerde bulunulduğunu son dönemde oldukça sık duymaktayız. Yüz tanıma, bireyin yüzünü kullanarak kimliğini tespit veya teyit etme yöntemidir. Yüz tanıma sistemleri, insanın yüzündeki spesifik, ayırt edici detayları kullanır. Gözlerin arasındaki mesafe veya çenenin şekli gibi bu detaylar, matematiksel ifadelere dönüştürülüp yüz tanıma veri tabanındaki diğer yüzlerle karşılaştırır. Belirli bir yüzün verileri genellikle “yüz şablonu” diye bilinir ve sadece bir yüzü diğerlerinden ayırt edebilecek detayları içerdiğinden fotoğraftan farklıdır.

Bazı yüz tanıma sistemleri, bilinmeyen kişiyi birebir eşleştirmekten ziyade bilinmeyen kişi ile veri tabanındaki yüz şablonlarını karşılaştırıp, yaklaşık eşleşme skorunu hesaplamak için tasarlanmıştır. Bu sistemler sadece tek bir sonuç getirmek yerine birkaç olası eşleşmeyi, doğru eşleşme ihtimaline göre sıralar. Bunun içinde farklı algoritmalar kullanır.

Yüz tanımanın sık kullanılmasına ve teknolojideki ilerlemeye rağmen yüz tanıma verilerinin hatalı olma eğilimi vardır. Hatta FBI, kendi mahremiyet değerlendirmesinde, sistemin aynı kişinin diğer fotoğraflarını doğru bir şekilde tespit etmek için yeteri kadar güvenilir olmayabileceğini ve yanlış tanımlamaların oranının artmasına neden olacağını kabul etti.

Ayrıca, yüz tanıma ifade özgürlüğünü kullanan kişileri hedef göstermek için de kullanılmıştır. Yakın gelecekte, yüz tanıma teknolojisi muhtemelen çok daha yaygın olacaktır. Bu teknoloji bireyin dışarıdaki her hareketini, araçları plakalarından tespit eder gibi, takip etmek için kullanılabilir. Gerçek zamanlı yüz tanıma şimdiden diğer ülkelerde kullanılmakta ve hatta Birleşik Devletler’de ve ülkemizde de Pasolig uygulaması ile birlikte spor etkinliklerinde dahi kullanılmaktadır.

Bu teknolojinin ticari hizmetler, devlet idaresi ve polislik hizmetleri için artan kullanımını biliyoruz. Ancak bu teknoloji, kitle gözetimi ve politik kontrol yeteneğine sahip güçlü bir entegre ağa dönüşmüştür. Yüz tanıma şimdi insan kimliği, davranış değerlendirmesi ve tahmine dayalı analiz için kullanılıyor.

Diğer biyometrik teknolojilerin aksine, yüz tanıma özelliği tüm şehir alanlarını inceleme, onlarca veya yüzbinlerce insanın kimliğini aynı anda yakalama yeteneğine sahiptir. Dünya genelinde yüz görüntülerinin toplanmasında ve yüz tanıma tekniklerinin kullanımında toplumda önyargı, zorlama ve sahtekarlık hakkında son zamanlarda yapılan alarm raporlarına da dikkat çekmek istiyoruz. Görüntüler gerek devlet yetkililerince, gerekse özel şirketler tarafından zorunlu izinle veya izinsiz olarak tehlikeli bir şekilde toplanmakta ve kullanılmaktadır.

Bu konu ile ilgili geçtiğimiz günlerde Arnavutluk’ta gerçekleşen Uluslararası Gizlilik Ve Veri Koruma Komisyoncuları Konferansında EFF (Elektronic Frontier Foundation)

  1. Ülkeleri, kitlesel gözetim için yüz tanıma teknolojisinin daha fazla konuşlandırılmasını askıya almaya çağıran
  2. Ülkelere, kişisel verilerin yasal olarak elde edilip edilmediğini tespit etmek ve yasadışı bir şekilde elde edilen verileri imha etmek için tüm yüz tanıma sistemlerini incelemelerini tavsiye eden;
  3. Ülkeleri, temel hakları korumak ve bu teknolojinin daha fazla kullanılmasından önce yasal yükümlülüklere uymak için gerekli yasal kuralları, teknik standartları ve etik kuralları oluşturmalarını isteyen;

bir deklerasyon yayınlanması girişiminde bulundu ancak bu talepler konferansta kabul görmedi.

Alternatif Bilişim Derneği olarak imzalamış olduğumuz ortak moratoryum metnini https://thepublicvoice.org/ban-facial-recognition/ adresinden Türkiye de bilişim alanında faaliyet gösteren tüm sivil toplum kuruluşlarını ve kişileri imzalamaya davet ediyoruz.


Koreli Ergenlerin Yüzde 96’sı Akıllı Telefon Kullanıyor

Ekim 17, 2019

Yazan: Kim Rhan

Çeviren ve Özetleyen: Beren Kandemir

Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir raporun işaret ettiği sonuçlara göre, Kore’de orta dereceli okul öğrencilerinin %95’inden fazlası, günde iki saatin üzerinde akıllı telefon kullanıyor.

Kore Enformasyon Toplumu Geliştirme Enstitüsü (Korea Information Society Development Institute) tarafından hazırlanan rapora göre 2018 yılı itibariyle orta okul öğrencilerinin %95.9’u ve lise öğrencilerinin %95.2’si akıllı telefon sahibi.

Ayrıca bu ortalamalar, tüm yaş gruplarındaki ortalama akıllı telefon yaygınlığı olan yüzde 87.2’den de daha yüksek.

İlkokul öğrencileri arasında akıllı telefon kullanım yaygınlığı, birinci ve üçüncü sınıf aralığı için %37.8, dördüncü ve altıncı sınıf aralığı için ise %81.2 oranında. Bu ortalamalar ayrıca 2015’in sırasıyla %25.5 ve %59.9 olan ortalamalarından da daha yüksek rakamlara işaret ediyor.

Raporun sonuçlarına göre, akıllı telefon kullanım süreleri bazında en yüksek kullanım oranı günde 144 dakika ile orta okul öğrencilerinde görülüyor. Orta okul öğrencilerini, günde 135 dakika ortalama ile lise öğrencileri takip ediyor. Bu sonuçlar aynı zamanda tüm yaş gruplarını kapsayan telefon kullanım süresi ortalaması olan 113 dakikanın da üzerinde.

Raporun sonuçları ayrıca; çocukların akıllı telefon kullanımlarının dört ve altıncı sınıf aralığına ulaştıklarında iki katından fazlasına çıktığına işaret ediyor. Birinci ve üçüncü sınıf aralığındaki öğrenciler günde 45 dakika akıllı telefon kullanırken, dördüncü ve altıncı sınıf aralığındaki öğrencilerin akıllı telefonlarında geçirdikleri süre ortalama 105 dakika.

Raporda, dördüncü ve altıncı sınıf aralığının, çocukların akıllı telefona bağımlılık düzeylerinin arttığı bir zaman dilimi olduğu ve bu nedenle hem ebeveynler hem de okullar tarafından söz konusu cihazların doğru kullanımına yönelik yönergeler sağlanması gerektiğine de dikkat çekiliyor.

Bunun yanında akıllı telefon sahibi olanlar arasında hemen hemen tüm lise öğrencileri diyebileceğimiz, yüzde 98.9’luk bir kısmın, KakaoTalk gibi mobil mesajlaşma uygulamalarını kullandıkları aktarılıyor. Bu uygulamaların kullanım oranı; dördüncü ve altıncı sınıf arası yüzde 88.8, birinci ve üçüncü sınıf aralığında ise yüzde 76.8 ile, ortaokul öğrencileri geneli düzeyinde ise yüzde 94.5 olarak görülüyor.

En sık kullanılan uygulamalar olarak; ilkokul çocuklarının oyunlar, messenger uygulamaları ve video platformları seçerken, ortaokul öğrencilerinin oyunlar, mesajlaşma uygulamaları ve webtoonları*, lise öğrencilerinin ise, mesajlaşma uygulamaları, oyunlar ve sosyal medyayı tercih ettikleri belirtiliyor.

*Webtoon, Kore’de oldukça yaygın olan, çevrimiçi ortamda yayınlanan çizgi hikâyelerdir.

Kaynak: http://www.koreatimes.co.kr/www/nation/2019/10/113_277023.html

 


Yeni Medya Çalışmaları IV. Ulusal Kongre Genel Değerlendirme ve Sonuç Bildirgesi

Ekim 7, 2019

4-5 Ekim 2019 tarihlerinde Alternatif Bilişim Derneği tarafından gerçekleştirilen Yeni Medya Çalışmaları IV. Ulusal Kongre’si, “YENİ EŞİTSİZLİKLER” temasıyla günümüzün anti-hümanist yapılanışını ve işleyişini yeni iletişim teknolojileri/dijital teknolojiler bağlamında irdelemek amacıyla yola çıkmıştır.

Bu amaç doğrultusunda, ‘toplumsal cinsiyet, sınıf ve etnisite gibi konular başta olmak üzere eşitsizliğin yenisinin olup olamayacağı; yeni eşitsizlikle mücadele; gerek küresel gerekse yerel ölçekte dijital/yeni eşitsizliklerin eğitim, kültür, ticaret gibi alanlarda ne gibi görünümler yarattığı; yeni eşitsizlikleri irdelemede mevcut ve geliştirilecek yöntemlerin ve yaklaşımların neler olabileceği; dijital uçurumun, veri eşitsizliğinin ve algoritmaların neden olduğu eşitsizlikler ve bu eşitsizliklerin aşılması için geliştirilmesi gereken tekno-kültürel politikalar; yaratıcı endüstrilerin, yapay zekanın, arttırılmış gerçekliğin ne tür yaratıcı üretimlere neden olabileceği; dijital teknolojilerin bilgi üretim ve tüketim süreçlerinde sunduğu fırsatlar ve kayıplar; yeni eşitsizliklerin haber üretim ve tüketim pratikleri üzerindeki etkileri; yeni eşitsizliklerin teknoloji dolayımıyla ekoloji üzerinde yarattığı/yaratacağı etkiler; dijital teknolojilerin sanatsal üretim alanında resmettiği görüngüler’ gibi birçok konuya odaklanmıştır.

Sonuç olarak;

“YENİ EŞİTSİZLİKLER” temalı Kongre, iki gün sürmüştür. Kongre’de 15 oturumda 77 araştırmacı tarafından 60 bildiri sunulmuş ve 10 araştırmacı 6 atölye düzenlemiştir. Kongrenin geniş ölçekli bir katılımla gerçekleşmesini ve amacına ulaşmasını sağlayan ve Türkiye’nin çeşitli kentlerinden ve üniversitelerinden (Ankara, Akdeniz, Anadolu, Ankara Hacı Bayram Veli, Atılım, Bahçeşehir, Başkent, Beykent, Bilecik Şeyh Edebali, Bilkent, Çukurova, Doğuş, Ege, Hacettepe, İstanbul Bilgi, İstanbul Gelişim, İstanbul Kültür, İstanbul, Kadir Has, Kırklareli, Kocaeli, Marmara, Mersin, Sivas Cumhuriyet, Süleyman Demirel, University of Gröningen, Yeditepe ve Yıldız Teknik Üniversitesi, Sağlık Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü) araştırmacılara/bilim insanlarına bilimsel desteklerinden; İzmir Barosu, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı, Senex Lisansüstü Yaşlılık Çalışmaları Kongresi, Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği ve Veri Okuryazarlığı Derneği gibi kurumlara ve STK’lara ise maddi ve manevi desteklerinden dolayı sonsuz teşekkür ediyoruz. Ayrıca Kongre sürecinde kayıt masalarında, salonlarda, atölyelerde çalışan, görüntüleme ve kayıt işlemlerini yürüten ve bunları sosyal medya ortamlarına taşıyan öğrencilere de sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Kongrenin açılış konuşmasını Alternatif Bilişim Derneği Başkanı Av. Faruk Çayır yapmıştır. Yeni medyanın sunmuş olduğu olanaklara, internet ortamında yaşanan hak ihlallerine, yeni iletişim teknolojilerinin yeniden ürettiği her türlü ayrımcılığa, siyasal iktidarın, barışı arayan akademisyenlere 2016 yılından itibaren uygulamaya başladığı onur kırıcı muameleye kadar geniş bir yelpazede düşüncelerini bizimle paylaştı.

Alternatif Bilişim Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Tezcan Durna, YMK üçüncü kongresinde kurumsal akademi ile yaşanan sorunlardan dolayı bağımsız bilimsel toplantı düzenlemenin ve özgür düşünce paylaşımının önemine dikkat çekerek, aralarında Barış İmzacılarının da bulunduğu pek çok değerli akademisyenin akademiden uzaklaştırılmasının üniversitelerde ciddi bir kırılma yarattığını dile getirdi. Bu koşullar altında Alternatif Bilişim Derneği gibi yeni medya mecralarının hak ve eşitlik odaklı tartışılmasına zemin ve platform yaratan sivil toplum kuruluşlarının özgür bir akademik tartışma yapabilmeye olanak tanımasının çok değerli olduğuna dikkat çekti.

Kongreye davetli konuşmacı olarak katılan Elisabetta Costa ise “Sosyal Medya ve Toplumsal Eşitsizlik: Etnografik Bir Yaklaşım” başlıklı bir konuşma yaptı. Sosyal medyanın toplumsal eşitsizlikleri ve hiyerarşik ilişkileri dönüştürme ve desteklemedeki rolüne değinen Costa, Mardin`deki Kürt ve Arap gençler ile Kuzey İtalya’daki Kürt göçmenler üzerine yaptığı araştırmasının sonuçlarını bizimle paylaştı. Sosyal medya ortamlarının insan eylemlerine yönelik yeni olanaklar yarattığına değinen Costa, aynı zamanda bu ortamların eşitsizlikler de ürettiğini vurguladı.

Kongre, yeni iletişim teknolojilerine temelli yeni medya ortamlarının, bilgi eşitsizliğini ve dijital uçurumu keskinleştirdiğini açıkça ortaya koymuştur. Bilginin ya da verinin yerel ve küresel ölçekte hareketinin, geleneksel eşitsizlikleri yeniden ürettiği, ilaveten yeni eşitsizlikler yarattığı ön plana çıkmıştır. Aynı şekilde iletişim teknolojilerini üretenler ile tüketenler arasındaki mücadelenin şiddetle devam ettiği ve bunun da küresel düzlemde iktisadi, siyasi ve kültürel açıdan eşitsizlikler yarattığını ve mevcut eşitsizlikleri devam ettirdiğini açık kılmıştır. Yeni iletişim teknolojileri, yaşamın her alanında eşitsizlikleri devam ettirmektedir. Erişim uçurumu, beceri uçurumu ve kullanım farklılıklarından kaynaklanan kullanım uçurumu bu eşitsizliklerin başlıca kategorileridir. Teknolojinin üreticisi ve/veya tüketicisi olmak, dijital içeriğin üreticisi ve/veya tüketicisi olmak yalnızca toplumsal düzeyde değil global düzeyde de ülkelerin eşitsizlik seviyesini etkilemektedir. Tüm eşitsizlikler kuşkusuz sıraladığımız bu süreçler arasındaki diyalektiğin sonucunda cereyan etmektedir.

Şimdi Kongre’nin sonuçlarını başlıklar altında değerlendirmek gerekirse;

  • Toplumsal Cinsiyete Dayalı Eşitsizlikler: Geleneksel kitle iletişim araçlarıyla toplumsal cinsiyet üzerinden idealize edilerek ticarileştirilmeye çalışılan beden politikaları, yeni medya ortamlarında da benzeri şekilde devam ederek, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yeniden üretilmektedir. Yeni medya ortamları, ev içi emek gibi kadın emeğini iktisadi sermayeye dönüştürme potansiyeli taşımasına rağmen bunu da yine toplumsal cinsiyetçi bir bakış açısıyla gerçekleştirmektedir. Kadınlara yüklenen cinsiyetçi kalıp yargıların, iş yapma pratiklerinin Instagram, Facebook gibi platformlarda devam ettiği üzerinde durulmuştur.
  • Demografi Temelli Eşitsizlikler: Yeni iletişim teknolojileri, teknolojiye ulaşma ya da içeriğini kullanma açısından var olan demografik eşitsizlikleri de sürdürmektedir. Yeni iletişim teknolojileri kuşaklar arası bölünmeyi giderek arttırmış ve hatta kuşaklar arası zaman aralığını daraltmıştır. Teknoloji kullanımında toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklere ilaveten, yaşa, yaşanan kültüre ve coğrafyaya, eğitim düzeyine, etnisiteye, mesleğe vb. göre eşitsizlikler mevcuttur. İktisadi, siyasi ve etnik bağlamda egemen grupların, eğitimli kesimlerin, gençlerin, kent merkezlerinin yeni iletişim teknolojilerine ulaşmada ya da bu teknolojileri kullanmada daha avantajlı konumda oldukları anlaşılmıştır.
  • Katılımcı Kültürün Kısmen Özendirilmesi: Yeni iletişim teknolojileri, katılımcı kültürü özendirmektedir. Alternatif medya ortamları görece iktidardan bağımsız olmayı başarabilmektedirler. Fakat iktidarın bu oluşumları denetim altına almaya, kendi düşünsel eksenine çekmeye yönelik girişimlerinin devam ettiği ve kısmen başarıya ulaştığı anlaşılmıştır. Ayrıca geleneksel medya araçlarıyla seslerini duyuramayan dezavantajlı grupların sosyal medya aracılığıyla seslerini kısıtlı da olsa duyurabildikleri yönünde bir görüş oluşmuştur. Yeni medya ortamları, birçok grubu ağ üzerinden örgütlediği gibi, hak ihlallerine uğrayan ve günümüzün de temel sorunlarından birisi olan göçmenleri, mültecileri ve sığınmacıları da bir araya getirebilmekte, sosyal bağları güçlendirebilmekte, yerel halk ile ilişkilerini geliştirebilmektedir. Ama aynı zamanda yerel halk arasında dolaşan ve özellikle de televizyon aracılığıyla pekiştirilen ırkçı ve kötü-öteki söylemlerini pekiştirdiği ve yeniden ürettiğine de dikkat çekilmiştir.
  • Kapitalizmin Giderek Güç Kazanması: Küreselleşmeye hız kazandıran ve küreselleşme söylemlerini olumsallık bağlamında yansıtan aktör ülkeler, aynı zamanda dijital teknolojilerdeki gelişmelerin motor gücü konumundadırlar. Bu aktör ülkeler, dijital toplum öncesi dönemlerden kalma küresel iktisadi ve siyasi dengesizliği devam ettirmektedirler. Doğu-Batı, Kuzey-Güney gibi hem kültürel hem de teknolojik bölünmeyi, dijital teknolojileri üreterek, dağıtarak ve içerik oluşturarak yeniden üretmektedirler. Batı merkezli teknolojik belirlenimcilik gücünü hala korumakla birlikte, Uzak Doğu’daki alternatifleriyle güçlü mücadelelere girmiş durumdadır. Örneğin platform kapitalizmi günümüzde önemli bir mücadele alanıdır. Ayrıca yeni iletişim ortamlarının gerek donanım gerekse içerik olarak dünya genelindeki dengesiz hareketliliğinin dışlanmış grupları, coğrafyaları ya da toplumları daha da dışlayacağı açığa kavuşmuştur.
  • Dijital Gözetim ve Yönetişim: Teknoloji üreticisi küresel şirketler (Google, Facebook ve Twitter gibi), enformasyon üzerinde tekel kurduklarından dolayı dünyanın veri akışını kontrol edebilmekte ve bu verileri gerektiğinde kullanarak dünya düzenini kendi yaşam dünyasal bakış açılarından kurgulayabilmektedirler. Bu durum, yeni bir eşitsizlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu şirketler, depoladıkları verileri yeri geldiğinde paylaşabilmekte ve böylece gözetimi küresel ölçeğe taşıyabilmektedirler. Yine arama motorlarının “kişiselleştirilmiş arama” gibi teknikleri, bireyleri farklı yankı odalarına hapsederek kutuplaşmaya neden olmaktadır. Burada vurgulamamız gereken diğer bir nokta ise, reklam şirketlerinin, yeni iletişim teknolojileri aracılığıyla kullanıcıların verilerine ulaşması, onları depolaması ve böylece de veri gözetimi olgusunu üst düzeye çıkararak güvensiz bir ortam yaratmasıdır.
  • Dijital Kültür: Ütopya vs. Distopya: Yeni medya içerikleri, kültür endüstrisinin alanı işgal etmesinden dolayı, izleyicilerle/kullanıcılarla gereken düzeyde buluşma şansını yakalayamamaktadır. Çoğulcu ve çok sesli bir ortam yaratma söylemiyle yola çıkan yeni iletişim teknolojileri/yeni medya, algoritmaları da kullanarak aksine bir hareket sergilemiş ve dijital eşitsizliği ve doğru ve güvenilir bilgiye erişimi sorunlu hale getirmiştir.
  • Yeni Medyada Araştırma Yapmak ve Araştırmacı Olmak: Yeni iletişim teknolojileri, araştırma alanlarında ve araştırmacılar arasında, bu teknolojileri kullanma pratiği/becerisi bağlamında yeni eşitsizlikler üretmiştir. Bilim insanlarının kültürel sermayelerini farklılaştırarak, akademide kültürel ya da teknik sermaye üzerinden bir bölünmeye neden olmuştur. Ayrıca yeni iletişim teknolojilerince sunulan bilgilerin, bilimsel üretim sürecinde karşılaşılan dikkat dağınıklığını artırıcı bir etkiye neden olduğu sonucuna da ulaşılmıştır. Bilimsel araştırmalar için gereken bilgilere erişim, yeni iletişim teknolojileriyle daha elverişli hale gelse de araştırma verilerine ulaşmanın maliyeti giderek artmıştır. Bu durum, özellikle gelişmekte olan ülkelerin araştırmacılarını olumsuz yönde etkileyerek, bilimsel çalışma üretim süreci üzerinde ve küresel ölçekte bir eşitsizlik yaratmıştır. Öte yandan, yeni iletişim teknolojileri, bilimsel araştırmaların yöntemsel olarak çeşitlenmesine neden olmuş, veri toplamada ve işlemede yenilikler yaratmıştır. Konularla ilgili literatür incelemeleri kolaylaşmış ve yeni araştırmaların yapılabilmesine olanak sağlayacak ya da araştırmaları kolaylaştıracak altyapılar inşa ettiği de tartışılan konular arasında yer almıştır. Kongrede sunulan bildirilerde dikkatimizi çeken noktalardan biri, saha araştırmalarının artmış olmasıdır. Yanı sıra araştırmalardaki örneklemlerin çeşitlendirilmiş olması da olumlu bir sonuç olarak göze çarpmaktadır. Ama saha araştırmalarında kullanıcı pratiklerinin çok da göz önünde bulundurulmadığı ve sahadan elde edilen verilerin politik ve sosyolojik bağlama yerleştirilmediği dikkat çekmiştir. Ayrıca yeni medya araçlarını kullanarak disiplinlerarası bir yaklaşımla büyük veri üzerinden analizler yapılmadığı da gözlemlenmiştir.
  • Dijital Beceriler ve Okuryazarlıklar: Yeni medya, misenformasyon, dezenformasyon, asimetrik bilgi, gündelik yaşama giren oyunlar/yazılımlar gibi sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu sorunların aşılmasında, yeni medya ortamlarının yönetilmesi ve denetlenmesi değil, medya okuryazarlığının ya da dijital teknoloji kullanma becerilerinin geliştirilmesi ve tüm düzeylerde eşitlenmesi gerekmektedir. İletişim Fakültelerindeki iletişim eğitiminin de eşitsizlikler bağlamında tartışılması ve öğrenciler arasında katılım eşitliği için politik bir yaklaşım geliştirilmesi gerekmektedir.
  • Yeni Medyada Habercilik Pratiklerini Düşünmek: Yeni medya haberciliği, geleneksel haberciliğe göre başta hız ve erişilebilirlik açısından çeşitli fırsatlar sunsa da bilgiye erişim engellerini aşarak, sansür mekanizmalarından kurtularak, bilgiyi toplumsal yapıda daha eşit biçimde dağıtarak, geleneksel haber üretim ve tüketim pratiklerinin barındırdığı eşitsizlikleri tümüyle ortadan kaldırdığını söylemek olanaklı değildir. Veri gazeteciliği gibi yeni gazetecilik türlerinin, geleneksele göre fırsatlar yarattığı ama mevcut sorunları ya da eşitsizlikleri tümüyle yok etmediği, veri gazeteciliği gibi türlerin veri ile yaşam, gerçeklik arasındaki bağı basitleştirerek koparttığı şeklinde görüş oluşmuştur. İlaveten yeni medya ortamlarını kullanarak haber üretimi gerçekleştiren gazetecilerin, esnek emek sürecinin ağırlığını koruduğu gazetecilik alanında işgücü ve değer ilişkisi açısından eşitlikçi olmayan bir süreç içerisinde oldukları anlaşılmıştır. Ayrıca siyasi ve iktisadi baskıların yeni medya ortamlarında üretilen haberler üzerinde de egemenlik kurduğu tespit edilmiştir. Gazeteciler arasındaki kültürel, sosyal ve iktisadi sermaye farklılıklarının, sembolik sermaye açısından bir eşitsizlik yarattığı, özellikle teknik sermaye olarak nitelendirilen teknoloji kullanma becerisine sahip medya çalışanlarının ayrıcalıklı konuma ulaşarak eşitsiz bir işgücü görünümünün ön plana çıktığı dile getirilmiştir. Başka bir anlatımla yeni iletişim teknolojilerine paralel olarak ortaya çıkan gazetecilik pratiklerindeki değişimler, gazeteciler arasında eşitsizlikler üretmiştir. Ayrıca tiraj gibi tıklanma oranlarının yeni medya ortamlarının başarısını adil olmayan bir biçimde ölçmesi, SEO uygulamasının neden olduğu sorunlar da yeni eşitsizlikler yaratmaktadır. Fakat sunulan bildirilerin, yeni medya haberciliğinde mevcut eşitsizliklerin ortaya koyduğu sorunları ortadan kaldırmaya yönelik gelir modelleri üzerine odaklanmadığı da gözlemlenmiştir.
  • Kamusal Alan ve Yeni Medya: Yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı yeni kamusal alan, beklentileri yeterli ölçüde karşılayamamıştır. Demokrasiyi geliştirme söylemiyle yola çıkan yeni medya, bazı durumlarda toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiştir. Sosyal ağlar insanları yankı odalarına hapsetmekte ve bu durum kamusal alanı zayıflatmaktadır. Siyasal katılım üzerindeki eşitsizlikleri yeniden üretmiştir. Ayrıca ifade ve düşünce özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik hem politikalar hem de uygulamalar da kamusal alanda yurttaş katılımında eşitsizliği beslemektedir.

Bu sonuçlardan hareketle kongrede aşağıdaki öneriler ön plana çıkmıştır:

  • Hem dünyada hem de Türkiye’de İnternetin düzenlenmesine ilişkin yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Farklı ülkelerin bu düzenlemeleri nasıl ve hangi amaçlarla yaptığının saptanması için karşılaştırmalı tekno-siyasal çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca, tekno-siyasal politikaların geliştirilmesinde yurttaşların aktif özneler olarak süreçte yer alması ve bu doğrultuda araştırmaların yapılması ve akademisyenlerin olanaklar üzerine somut öneriler geliştirmesi gerekmektedir.
  • Dijital gözetim ve algoritmaların egemenliğine karşı alternatif teknolojilerin nasıl güçlendirileceği üzerine çalışmalar yapılmalıdır. Karşı gözetim ve alternatif medya çalışmaları birbirinden beslenmelidir. Böylelikle dijital teknolojilerle birlikte iktidarın artan gözetim gücüyle mücadele edebilme kapasitesi artırılacaktır.
  • Ülkelerin siyasal kültürleri, çevrimiçi katılımı da şekillendirmektedir. İnternet aracılığıyla çevrimdışı ve çevrimiçi politik katılımın nasıl dönüştürülebileceğinin anlaşılması için farklı siyasal sistemleri ve kültürleri olan ülkelerden karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Yeni medya haberciliği, veri gazeteciliği gibi pratiklerle, yaşam ile veri arasındaki bağın politikleştirilmesi gerekmektedir.
  • Yeni medya araştırmaları, disiplinleri kesen bir anlayışla ve dijital teknolojilerin sunmuş olduğu imkanları da sınıfsal bir kavrayışla veri toplama ve analiz sürecine dahil eder nitelikte araştırma tasarımları planlamalıdır.
  • Küresel güç mücadelelerinin anlaşılmasında medya ve yeni medya çalışmalarının önemi giderek artmaktadır; bu nedenle disiplinlerarası çalışma ve işbirliklerinin artması gereklidir.
  • Yeni medya araştırmalarında, farklı coğrafyalarda, kültür ve dillerde ekosistemlerin varlığı göz önüne alınmalıdır.
  • Veri etiğiyle birlikte veri okuryazarlığı çalışmalarının ve uygulamalarının güçlendirilmesi gerekmektedir.
  • Yeni medya çalışmalarında yeni kavramların üretilmesi elzemdir. Bu nedenle yeni medya araştırmalarının, felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi beşeri ve sosyal bilimlerle bağlantılı bir şekilde yapılması yeni kavramların üretilmesine fırsat sunacaktır.

Sonuç olarak iki gün süren bu kongrede, bilimsel, maddi ve manevi olarak destek veren herkese teşekkür ederiz. Bir sonraki kongrede, yeni bilimsel çalışmalarla buluşmak dileğiyle.

 Alternatif Bilişim Derneği

5.10.2019 İzmir


‘Yeni Medya Eşitsizlikleri Daha Da Büyütüyor’ 

Ekim 7, 2019

ymk43-1280x853.jpg
İzmir’de yapılan 4. Yeni Medya Kongresi’nde yeni medyanın yarattığı yeni eşitsizlikler ve bu eşitsizliklerle mücadele etme yöntemleri ele alındı. Alternatif Bilişim Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Tezcan Durna, yeni medyada bıraktığımız izlerin büyük şirketler tarafından ticari bir nesne hale getirilip bilgiye erişimde yeni eşitsizlikler yarattığının altını çiziyor.

Yeni Medya Çalışmaları 4. Ulusal Kongresi ‘Yeni Eşitsizlikler’ başlığı ile bu yıl İzmir’de toplandı. İki gün süren kongrede 15 oturumda 29 farklı üniversiteden 77 araştırmacı tarafından 60 bildiri sunuldu ve 10 araştırmacı 6 atölye düzenledi. İzmir Barosu, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı, Senex Lisansüstü Yaşlılık Çalışmaları Kongresi, Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği ve Veri Okuryazarlığı Derneği’nin destekleri ile gerçekleşen kongreye İzmir Barosu ev sahipliği yaptı.

Günümüzün anti-hümanist yapılanışını ve işleyişini yeni iletişim teknolojileri bağlamında irdelemek amacıyla yapılan kongrede ‘toplumsal cinsiyet, sınıf ve etnisite gibi konular başta olmak üzere, yeni eşitsizlikle mücadele; yeni eşitsizlikleri irdelemede mevcut ve geliştirilecek yöntemlerin ve yaklaşımların neler olabileceği; dijital uçurumun, veri eşitsizliğinin ve algoritmaların neden olduğu eşitsizlikler ve bu eşitsizliklerin aşılması için geliştirilmesi gereken tekno-kültürel politikalar; dijital teknolojilerin bilgi üretim ve tüketim süreçlerinde sunduğu fırsatlar ve kayıplar; yeni eşitsizliklerin haber üretim ve tüketim pratikleri üzerindeki etkileri; yeni eşitsizliklerin teknoloji dolayımıyla ekoloji üzerinde yarattığı/yaratacağı etkiler; dijital teknolojilerin sanatsal üretim alanında resmettiği görüngüler’ gibi birçok konu ele alındı.

‘Yeni Medya Ticari Nesne Haline Geldi, Yeni Eşitsizlikler Yarattı’

Kongrenin düzenleme kurulunda yer alan ve Alternatif Bilişim Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Tezcan Durna, Sivil Sayfalar’a kongre ile ilgili, derneklerinin dijital teknolojilerin getirdiği olanak ve tehditlerle ilgili farkındalığı arttırmak ve toplumsal bilgi yaratmak için çalışmalar yaptığını belirtti. Dijital medyanın ortaya çıktığı 90’lı yıllarda insanların bilgiye sınırsız erişim sağladığı için demokrasiye ve katılımcılığa olanak sağlayacağı yönünde tartışmalar yaşandığını belirten Durna, “Aslında gördük ki yeni medyada bıraktığımız izlerin büyük şirketler tarafından ticari bir nesne hale getirildi ve bilgiye erişimde yeni eşitsizlikler yarattı. Herkesin her türlü bilgiye ulaşabiliyor olarak görünüyor olmasına rağmen her şey pirüpak değil. Kongrenin amacı yaratılan yeni eşitsizlikleri ele almak. Günümüzde ilk akla gelen dijital medya araçlarını kullanan insanlardaki alışkanlık alternatif bilgilere erişimin kanallarını da tıkıyor. Kongrede yeni eşitsizlikleri nasıl aşabileceğimizi, yeni eşitsizliklerle nasıl mücadele edebileceğimizi konuşacağız” dedi.

Toplumsal Cinsiyet Rolleri Akıllı Telefonlarla Yeniden İnşa Edildi’

Dr. Yeliz Dede Özdemir de akıllı telefonlarla toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden inşasını anlattı. Akıllı telefon kullanımının toplumsal cinsiyet rollerinden bağımsız olmayacağını ifade eden Özdemir, “Akıllı telefon kimlik ve toplumsal cinsiyet rollerinin inşasında önemli bir yer tutuyor. Diğer tüm evcil teknolojiler gibi akıllı telefonların da kadınlarla erkekler arasındaki geleneksel rolleri kuvvetlendirdiği ve kadınları kendi geleneksel rollerine daha fazla bağladığı görülüyor. Kadınların yaş ve eğitim düzeyi fark etmeksizin bu teknolojilerin kullanım pratikleri dolayımı ile farklı açılardan da olsa hakim toplumsal cinsiyet ilişkilerini yeniden ürettiği gözlemleniyor. Çalışmam boyunca elde edilen tüm bulgular genişleyen teknoloji erişimine rağmen teknolojinin aracılık ettiği toplumsallığın, toplumsal cinsiyet dinamiklerinin büyük ölçüde aynı kaldığını açık ve net bir şekilde göstermektedir” diye konuştu.

‘Sosyal Medya Hak Arama Mücadelesinde Mekan Farkını Kaldırdı’

Arş. Gör. Esra İnce Özer, Batıkent’te yaşanan köpek katliamının ardından sosyal medyanın hak arama alanına dönüşmesini ele aldı. Sosyal medya paylaşımlarının kartopu gibi büyümesiyle birlikte paylaşımların politik bir güç ürettiğini söyleyen İnce, katliamın sosyal medya sayesinde duyulduğunu ve sosyal medyanın mücadele alanı haline geldiğini aktardı.

Yeni mücadele olanakları ile eski mücadele olanaklarının bir araya geldiğini dile getiren Özer, “Orada olsa da olmasa da sanal ortam üzerinden bir hak arama imkanı ortaya çıktı. Twitter üzerinden çağrılar mekan farkını yok etti. Twitter, fiziksel mesafelere rağmen ortak bir dava etrafında toplanmaya, eylemlere öncülük etti. Belediyeler ve bakan  temsilcilerle görüştü, parti genel başkanları telefon aracılığı ile ulaştı. Konu Cumhurbaşkanı’nın gündemine kadar taşındı. Kısa bir süre içinde dava görüldü ve yine twitter üzerinden çağrısı üzerinden katılanlar oldu.  Sosyal medyanın etkisi bu kadar politik çıktı yaratmasına neden oldu.” dedi.

‘Sosyal Medya Verisinin Ticarileşmesi Yeni Bir Ayrım Yarattı’

Arş. Görevlisi Zafer Kıyan, sosyal medya verisinin ticarileşmesiyle birlikte araştırmacılar açısından ortaya çıkan yeni bağımlılık ve eşitsizlik biçimlerini ve sosyal medya verisinin sadece müşterilere erişilebilir hale gelmesinin sorununun baş edebilme yollarının neler olabileceğini dile getirdi. Günümüzdeki sayıları 3 milyarı geçen sosyal ağ kullanıcıları tarafından yaratılan verinin, veri şirketleri tarafından ticarileştirildiğini belirten Kıyan, “Bu ticarileşmiş verinin ücretini ödeme gücüne sahip araştırmacılar için araştırmayı daha kolay ve kısa sürede sonuçlandırmak anlamında kapıların ardına kadar açılmasını sağladı fakat aynı zamanda bu güce sahip olmayan araştırmacılar açısından araştırma olanaklarının büyük ölçüde sınırlandırılmasına neden oldu. Sosyal ağ şirketlerince oluşturulan veri tekelinin günümüzde hem kapsam hem çeşitlilik açısından toplumsal araştırmaları özellikle de az gelişmiş ülkelerin araştırmacıları için güçleştiren en önemli engellerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır” dedi.

‘Yeni Medya Mültecilere Yönelik Eşitsizliği Derinleştirdi’

Yeni medyada Suriyeli mültecilerin temsiline ele alan araştırmacı Dilan Ayırkan da haberlerde Suriyeli mültecilere yönelik ayrımcı, ırkçı ve ötekileştirici bir dile sahip olduğunu belirtti. Suriyeli mültecilerin yeni medya platformlarında çoğu zaman ‘hırsız’ ve ‘katil’ gibi anlatılarla suç ile ilişkilendirilerek yer verildiğini dile getiren Yapılan kasıtlı yalan haberlerle Suriyeli mültecilerin ekonomik ve toplumsal tehditlerin kaynağı olduğu algısı yaratılmaya çalışıldığını belirten Ayırkan, “Toplumdaki geleneksel eşitsizlikler dijital teknolojilerdeki gelişmelerle birlikte ortadan kaybolmamış aksine varlıklarını daha da güçlü devam ettirmektedir. Yeni medyanın çarpan etkisiyle bu platformlarda yayınlanan içerikler kitlelere çok hızlı yayılabildiği için bu platformlar çok rahat maniple de edilebilir hale gelmiştir. Bir takım ideolojik saiklerle dolaşıma sokulan yalan haberler nedeniyle toplumda Suriyeli mültecilere ilişkin ırkçı söylemler artmakta ve toplumsal eşitsizlikler derinleşmektedir” diye konuştu.

‘Bilgi Eşitsizliği ve Dijital Uçurum Keskinleşti’

Kongre, yeni iletişim teknolojilerine temelli yeni medya ortamlarının, bilgi eşitsizliğini ve dijital uçurumu keskinleştirdiğini açıkça ortaya konuldu. Bilginin ya da verinin yerel ve küresel ölçekte hareketinin, geleneksel eşitsizlikleri yeniden ürettiği, ilaveten yeni eşitsizlikler yarattığı ön plana çıktı. Aynı şekilde iletişim teknolojilerini üretenler ile tüketenler arasındaki mücadelenin şiddetle devam ettiği ve bunun da küresel düzlemde iktisadi, siyasi ve kültürel açıdan eşitsizlikler yarattığını ve mevcut eşitsizlikleri devam ettirdiği ortaya konuldu.

Yeni iletişim teknolojileri, yaşamın her alanında eşitsizlikleri devam ettirdiği dile getirilirken teknolojinin üreticisi ve/veya tüketicisi olmak, dijital içeriğin üreticisi ve/veya tüketicisi olmak yalnızca toplumsal düzeyde değil global düzeyde de ülkelerin eşitsizlik seviyesini etkilediği vurgulandı.

Kongrede Öne Çıkan Öneriler;

  • Hem dünyada hem de Türkiye’de internetin düzenlenmesine ilişkin yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Farklı ülkelerin bu düzenlemeleri nasıl ve hangi amaçlarla yaptığının saptanması için karşılaştırmalı tekno-siyasal çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Dijital gözetim ve algoritmaların egemenliğine karşı alternatif teknolojilerin nasıl güçlendirileceği üzerine çalışmalar yapılmalıdır. Karşı gözetim ve alternatif medya çalışmaları birbirinden beslenmelidir. Böylelikle dijital teknolojilerle birlikte iktidarın artan gözetim gücüyle mücadele edebilme kapasitesi artırılacaktır.
  • Ülkelerin siyasal kültürleri, çevrimiçi katılımı da şekillendirmektedir. İnternet aracılığıyla çevrimdışı ve çevrimiçi politik katılımın nasıl dönüştürülebileceğinin anlaşılması için farklı siyasal sistemleri ve kültürleri olan ülkelerden karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Yeni medya haberciliği, veri gazeteciliği gibi pratiklerle, yaşam ile veri arasındaki bağın politikleştirilmesi gerekmektedir.
  • Yeni medya araştırmaları, disiplinleri kesen bir anlayışla ve dijital teknolojilerin sunmuş olduğu imkanları da sınıfsal bir kavrayışla veri toplama ve analiz sürecine dahil eder nitelikte araştırma tasarımları planlamalıdır.
  • Küresel güç mücadelelerinin anlaşılmasında medya ve yeni medya çalışmalarının önemi giderek artmaktadır; bu nedenle disiplinlerarası çalışma ve işbirliklerinin artması gereklidir.
  • Yeni medya araştırmalarında, farklı coğrafyalarda, kültür ve dillerde ekosistemlerin varlığı göz önüne alınmalıdır.
  • Veri etiğiyle birlikte veri okuryazarlığı çalışmalarının ve uygulamalarının güçlendirilmesi gerekmektedir.
  • Yeni medya çalışmalarında yeni kavramların üretilmesi elzemdir. Bu nedenle yeni medya araştırmalarının, felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi temel sosyal bilimlerle bağlantılı bir şekilde yapılması yeni kavramların üretilmesine fırsat sunacaktır.

Kaynak: Metehan Ud

http://www.sivilsayfalar.org/2019/10/07/yeni-medya-esitsizlikleri-daha-da-buyutuyor/


“Yeni Medya Eşitsizlikleri Artırarak Sürdürüyor”

Ekim 6, 2019

Kadınlara yüklenen cinsiyetçi kalıp yargıları, iş yapma pratikleri Instagram, Facebook gibi platformlarda da devam ediyor. Yeni iletişim teknolojileri, kuşaklar arası bölünmeyi giderek artırıyor, hatta kuşaklar arası zaman aralığını daraltıyor. İktisadi, siyasi ve etnik bağlamda egemen olan gruplar, eğitimli kesimler, gençler, kent merkezlerinde yaşayanlar yeni iletişim teknolojilerine ulaşmada ve bunları kullanmada daha avantajlı bir konumda.

Teknoloji üreticisi küresel şirketler (Google, Facebook ve Twitter gibi), enformasyon üzerinde tekel kurdukları için dünyanın veri akışını kontrol edebiliyor ve bu verileri gerektiğinde kullanarak dünya düzenini kendi yaşam dünyasal bakış açılarından kurgulayabiliyor. Çoğulcu ve çok sesli bir ortam yaratma söylemiyle yola çıkan yeni iletişim teknolojileri/yeni medya, algoritmaları da kullanarak dijital eşitsizliği, doğru ve güvenilir bilgiye erişimi sorunlu hale getiriyor. Demokrasiyi geliştirme söylemiyle yola çıkan yeni medya, bazı durumlarda toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor. Sosyal ağlar, insanları yankı odalarına hapsediyor ve bu durum kamusal alanı zayıflatıyor. Siyasal katılım üzerindeki eşitsizlikleri yeniden üretiyor.

Yeni eşitsizlikler

Bu tespitler İzmir’de düzenlenen 4. Yeni Medya Çalışmaları Ulusal Kongresi’nin Sonuç Bildirgesi’nde yer alan unsurlardan sadece bir kısmı. Alternatif Bilişim Derneği tarafından düzenlenen Kongre’nin bu yılki ana teması “yeni eşitsizlikler” idi. 4-5 Ekim tarihlerinde İzmir Barosu’nda düzenlenen Kongre’de yeni medyanın sınıf, cinsiyet, etnik kimlik, yaş, sahiplik yapısı, algoritmik kültür ve haberciliğin dönüşümü gibi alanlardaki eşitsiz ilişki ve yapılara etkisi tartışıldı.

Kongre’de 15 oturumda 77 araştırmacı tarafından 60 bildiri sunuldu. 10 araştırmacı tarafından altı atölye düzenlendi. Toplumsal sınıf, cinsiyet, etnisite gibi birçok alanda eşitsizlikler yeni iletişim teknolojilerinden çok daha önceye dayansa da yeni medyanın bu tür eşitsizliklere nasıl yansıdığı tartışıldı. Gerek küresel gerekse yerel ölçekte dijital/yeni eşitsizliklerin eğitim, kültür, ticaret gibi alanlarda ne gibi görünümler yarattığı ele alındı. Yeni biçimler kazanan eşitsizliklerle mücadelede yeni medyanın sunduğu fırsatlara dair görüşler dile getirildi.

Kongre’de, bilginin ya da verinin yerel ve küresel ölçekte hareketinin, geleneksel eşitsizlikleri yeniden ürettiği, ilaveten yeni eşitsizlikler yarattığı görüşü ön plana çıktı. Aynı şekilde iletişim teknolojilerini üretenlerle tüketenler arasındaki mücadelenin şiddetle devam ettiği ve bunun da küresel düzlemde mevcut eşitsizlikleri devam ettirmekle kalmayıp, iktisadi, siyasi ve kültürel açıdan eşitsizlikler yarattığı ifade edildi. Sunulan bildirilerde dijital teknoloji ve dijital içeriğin üreticisi ve/veya tüketicisi olmanın ülkeler arası eşitsizliği de etkilediği vurgulandı.

Yeni medyanın toplumsal hareketlere etkisi

VOA Türkçe’nin sorularını cevaplayan Hacettepe Üniversitesi Bilişim ve Enformasyon Teknolojileri Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mutlu Binark iletişim teknolojileriyle ilgili olarak farklı kuramsal yaklaşımlar bulunduğuna dikkat çekti. Binark, “2000’li yıllarda özellikle sosyal medya ortamlarının hareketlendirdiği iddia edilen toplumsal hareketlerle birlikte toplumsal katılımın yükselişe geçtiği tartışmaları vardı. Yeni iletişim teknolojilerinin toplumsal katılımı artırdığı, bunun da toplumları değiştirip dönüştürme gücüne sahip olduğu görüşü uzun bir süre egemenliğini sürdürdü. Var olan mülkiyet ilişkileri, siyasal eşitsizlikler, ülkelerin siyasal kültürleri, rejimler literatürde biraz göz ardı edildi. Bu Kongre için ‘Yeni Eşitsizlikler’ teması belirlenirken aslında mesela sınıf, cinsiyet, etnisite gibi alanlardaki eşitsizliklerin giderilmesinin iletişim teknolojileri üzerinden yapılıp yapılamayacağını sorgulamayı düşündük. Sunulan bildirilerin içeriğine bakıldığında bu sorgulamanın yapıldığını görüyoruz” dedi.

Mutlu Binark
Mutlu Binark

“Eşitsizlikler çoğalıyor, çeşitleniyor”

Eşitsizliklerin süreğen olduğunu vurgulayan Binark, “İletişim teknolojilerinin var olan eşitsizlikleri dönüştürmede bir kurtarıcı gücü, aşırılaştırılmış bir rolü olduğunu düşünmüyorum. Bunun reel yaşamla veya çevrimiçi ortamda yaratılacak alternatif mecralarla birlikte eşgüdümlü, simetrik bir şekilde gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle eşitsizliklerin kendisi süreğen, yeni bir eşitsizlik yok, eşitsizlikler katmerleniyor, eşitsizlikler daha çok artıyor” ifadesini kullandı.

Geçmişte kadınlarla erkekler arasında okuma-yazma eşitsizliği olduğunu hatırlatan Binark, bunun günümüzde dijital beceri eşitsizliğine dönüştüğünü söyledi. Binark, “Dolayısıyla ‘yeni’ kelimesi bunu karşılıyor. Eşitsizlikler çoğalıyor, çeşitleniyor” diye konuştu. Binark, alternatif medya tarışmalarını hatırlatarak şunları söyledi: “Literatüre göre, alternatif medya, ana akım medyaya karşı yurttaşın habere erişebileceği bir alandı. Ama bugün gelinen nokta itibariyle alternatif medya geniş, farklı kamulara erişebiliyor mu? Yeni medyanın arkasında bir yazılım var. Bu yazılım algoritmalardan oluşuyor ve algoritmalar farklı olana temas etmemizi engelliyor”.

Yeni iletişim teknolojilerinin eşitsizlikleri katmerlendirmekle birlikte çözümün bir parçası da olabileceğini vurgulayan Binark, “Kongre’de yeni medyanın nasıl bir fırsat alanına dönüşebileceğiyle ilgili tartışmayı amaçladık. Sunulan bildirilerden Kongre’nin bu tartışmalara evrildiğini gözlemledim” dedi.

“Alternatif medyanın kamuya ulaşması bir hayli zor”

Kanun Hükmünde Kararname ile Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Tezcan Durna da alternatif medyanın geniş kitlelere ulaşma çabasını 19. Yüzyıldaki işçi gazetelerinin, broşürlerin ve fanzinlerin durumuna benzetti. VOA Türkçe’ye konuşan Durna, “O sıralarda da ana akım arasında marjinal sayılabilecek bu tür gazeteler, fanzinler, broşürler için kamuya erişmek açısından bir fırsat eşitsizliği vardı. Şu anda her ne kadar yeni iletişim teknolojileri de olsa alternatif medyanın geniş kamuya ulaşması, kamuoyunu etkilemesi ve gündem oluşturması bir hayli zor. Alternatif mecraların tıpkı 19 yüzyıldakine benzer bir toplumsal örgütlenmeyle temellenmediği sürece çok da fazla hedef kitleye ulaşma şansı söz konusu değil” dedi.

Tezcan Durna
Tezcan Durna

Yeni medya teknolojilerinin bir yandan fırsat sunduğunu belirten Durna, bir yandan da geleneksel medyanın özelliklerini taşıdığını belirtti: Durna “Ege Denizi’nde cesedi kıyıya vuran Aylan Kürdi’nin ölümü, eğer sosyal medyada paylaşılmasaydı belki bu kadar etki yaratmayacaktı. Ama sosyal medyanın ve yeni medyanın, eski medyaya benzer bir şekilde sansasyon sevmesi, bilgi olarak sunulan şeyin bir dedikoduya, ajitasyona, duygu sömürüsüne dönüşmesine de neden oluyor. Sosyal medya bunu ciddi bir şekilde besliyor. Bir yanıyla kamuoyu oluşmasını, bilgiye erişimi destekliyor, ama bir yönüyle de geleneksel medyanın sansasyon geleneğini sürdürüyor” diye konuştu.

Yeni medyanın eşitsizlikleri çeşitlendirip çoğaltarak sürdürmesinin yanı sıra, eşitsizliklerle mücadele konusunda sunduğu fırsatlar Kongre’nin sonuç bildirgesine de yansıdı. İktidarların baskılarına ve denetim çabalarına rağmen yeni iletişim teknolojilerinin katılımcı kültürü özendirmesi, alternatif medyanın iktidardan görece bağımsız olmayı başarması bunun bir örneği. Bir başka örnek ise ırkçı söylemleri pekiştirip yeniden üretmesine rağmen, yeni medyanın mültecileri bir araya getirip, sosyal bağları güçlendirebilmesi. Yeni medyanın sunduğu fırsatların değerlendirilebilmesi için ise medya okuryazarlığının ya da dijital teknoloji kullanma becerilerinin geliştirilmesi ve eşitlenmesi gerektiği vurgulandı.

Kaynak:

https://www.amerikaninsesi.com/a/yeni-medya-e%C5%9Fitsizlikleri-art%C4%B1rarak-s%C3%BCrd%C3%BCr%C3%BCyor-/5111931.html


New Media Congress to be held in Izmir on October 4-5

Eylül 29, 2019

Fourth National New Media Congress will take place in İzmir, Turkey on the 4th and 5th of October. The theme of the Congress in 2019 is the “New Inequalities”.

The Fourth New Media Congress, which is the first in Turkey in terms of being national and academically-peer reviewed, will be held in Izmir. This year’s theme of the New Media Congress, which is organized biennially by the Alternative Informatics Association (Alternatif Bilişim Derneği in Turkish), is the “New Inequalities”.

This year, Congress’ focus will be on socio-economic factors, which create inequalities, such as class, gender, ethnic identity, education or living in rural areas or upstate, which tend to be ignored in the discussions of New Media usage practices and channels in Turkey.

At the congress, which is supported by Izmır Metropolitan Municipality, Izmir Bar Association and Sivil Düşün (a European Union Civil Society Initiative) issues of class, ethnicity, gender, age, political economy, algorithmic culture in new media ecosystem and transformation of journalism will be addressed in detail.

The congress will host Dr. Elisabetta Costa as the guest speaker and 61 papers will be presented in 15 sessions. Many topics will be discussed, ranging from the digital divide to the public sphere, from gender to journalism practices through the papers selected by the Scientific Committee consists of experts from the field. The papers will be presented under various titles named as follows: “Transforming or Reproducing the Dominant Gender Roles?”, “Participatory Culture: Transparent Borders”, “Ongoing Domination – Inequality Relationships: Capitalism ‘Remake’”, “Digital Surveillance and Governance”, “Digital Culture: Utopia vs. Dystopia”, “Digital Skills and Literacies: Intersectionality”, “Journalism in New Media: Promises and Problems”, “Digital Skills and Literacies: Fields of Inequality”, “What is Happening at the News Rooms?”, “Art as Creativity and Social Action Tool”, “Public Sphere and Citizenship: Quo Vadis?” and “New Questions and New Research Fields”.

Simultaneous Workshops with The Presentations

Simultaneously with the presentations, workshops will be organized, increasing the interaction and flow of knowledge sharing. In total, six workshops focusing on a variety of issues will take place. The workshops are as follows: “New Media for Journalists”, “Protection of Personal Data and Digital Security”, “What does Gatesnotes 2019 report tell us?: An example of Data Inequality and the Role of Data Literacy in Accessing to, Reading and Understanding Data”, “I am writing my first code to tackle Digital Inequality”, “Marketing of Productized Subject and Ways of Alternative Resistance” and “Drone Usage as a New Journalism Practice and Integration to Civil Aviation”. The congress will end with a closing statement.

Congress Schedule is Announced

The congress will be held in Izmir Bar Association and participation as a listener is free. To participate, all you have to do is to register through www.yenimedya.org.tr by clicking “Login” and “Create New Account”. Further information about the congress schedule and workshops also can be found on the congress’ website.


Sosyal Medya Araştırmaları Etiği Üstüne: Veri Adaleti ve Eleştirel Yurttaşlık

Eylül 29, 2019

Yazan: Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin, ulasbasar@gmail.com

Twitter: ProfUlas

Sosyal medya araştırmalarında dikkate alınacak etik kuralları, medya araştırmaları başta olmak üzere diğer sosyal bilim araştırmalarında uymamız gerekenlerle aynıları mıdır? Ya peki tıp etiği ilkeleriyle çakışırlar mı farklılaşırlar mı?

Bu çifte soru, en başta, sosyal medyanın kullanıcı üretimi olan içeriklere dayanmasından kaynaklanıyor. Çevrimdışı dünyada bir araştırma yapmadan önce, katılımcılardan (‘denek’ sözü asimetrik ve hiyerarşik olduğu için artık daha az kullanılıyor) izin almamız gerekiyor. Bu iznin sosyal bilimlerde de tıpta da teknik olarak adı, bilgilendirilmiş onam. Bilgilendirilmiş onam formunda, araştırmanın amacı ve olası etkileri tek tek listelenir. Gönüllü katılımcılar ya da araştırmaya para karşılığında katılanlar, bunları okur ve onaylar. Elbette, araştırmanın bu formlara gelmeden önce, bir etik kurul onayından geçmesi gerekir. Üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda onam, onay üstüne gelen ikinci adımdır. Ancak, sosyal medyaya baktığımızda, ne onay var ne onam. İşte bu durum, sosyal medya araştırmaları için ilkesel belirsizlik ve gri bölgeler oluşturuyor.

Öncelikle, “sosyal medya araştırmaları hangi çevrimdışı araştırmalara benziyor?” sorusuna eğilelim. Sosyal medya bağlamında iki tür araştırmanın yaygın olduğunu görürüz: Birisi, etnografidir, diğeri ise deney (ve yarı-deney). Etnografide, araştırmacılar olarak, araştırdığımız kişilerle onlar gibi yaşarız. Bunun sosyal medyadaki karşılığı, araştırmacının varolan hesabı ya da yeni açılmış bir hesap üzerinden, başkalarıyla epistemik anlamda eşitmiş gibi veri toplamasıdır. Verisi toplanmakta olanlar, veri toplanma sürecinden  haberdar olabilir de olmayabilir de. Bu, bir üniversite araştırmasıysa, etik kurul onayı gerektirecektir, ancak bilgilendirilmiş onam nasıl olacaktır? Bu durumda, şöyle bir sıkıntı var: Sosyal medya kullanıcıları, araştırmanın bir parçası olduklarını bildiklerinde davranışlarını değiştirebilirler. Bu da akıllara bir tür sanal Hawthorne etkisini ve panoptikonu getirir. İzlenilme, davranışı değiştirir ve birey, ne zaman izlenip izlenmediğini bilemeyeceği bir duruma sokularak izlenmediği durumda bile izleniyormuş gibi davranır. Böylelikle, (net etnografisi anlamında) netnografik çalışma verileri, en başından geçersiz sonuçlar üretmiş olur.

Etik kurul onayının bir istisnası olamaz, olmamalı; ancak bilgilendirilmiş onamın çevrimdışı dünyada bir istisnası var: Kimi durumlarda, katılımcıların araştırmanın asıl konusunu bilmesinin onların davranışlarının değişmesine neden olması bekleniyorsa, etik kurul onayı alınmakla birlikte bilgilendirilmiş onam es geçilebilir. Bunun en yaygın örnekleri, sosyal psikoloji alanındadır. Örneğin, katılımcıya, “bu araştırmada grup dinamiklerinin bireyler üstündeki etkilerini çalışacağız. Diğerleri (ki bunlar boşluk doldurma amaçlı kişilerdir), kesinlikle yanlış olan bir bilgiyi üst üste paylaşacaklar. Sizin yanlış paylaşılan bilgiyi sırf herkes tarafından paylaşılıyor diye kabullenip kabullenmeyeceğinize bakacağız” dersek, grup etkisi buhar olacaktır. Katılımcılara, bu tür araştırmalarda önden bilgi verilmez, verilse bile genel bir bilgi verilecektir. Kimi zamanlarda yalan bile söylenir. Bu anlayışa yönelik çeşitli eleştiriler de yok değildir. Ian Parker gibi eleştirel psikologlar, bu tür önbilgisiz deneylerin sonuçlarının geçerliliğini sorgularlar.(*) Bunların insanları özne olarak değil denekler olarak gördüklerini söylerler – ki bu da ayrı ve uzun bir tartışmadır.

Sosyal medya araştırmalarına dönersek, araştırmamızın sonuçları, önbilgilendirme nedeniyle değişecekse ya da değişiyorsa ne yapacağız? Bu durumda, kamu yararını düşünmeliyiz. Önbilgilendirmesiz bir sosyal medya araştırmasından çıkan bulgular, insanlık için bir kamu yararı sağlamakta mıdır? Bunu tartıyor olmalıyız. Etik kurulların da buna göre kendilerini güncellemeleri gerekir. Bilgilendirilmiş onamın gerekip gerekmediğine etik kurullar, kamu yararı gibi ilkelerin yanında, her bir örneğin özgül özelliklerine göre karar vermelidir.

Bu ilkesellik-özgüllük eksenini bir örnekle açalım: Twitter, bir mikro-blog sitesi olarak geçer. Bloglar kamuya açıktır. Twitter’ın, korunmalı kullanım seçeneği bulunmakla birlikte, daha kamusal bir niteliği olduğu anlaşılmaktadır. Twitter, Facebook’a göre daha az kullanıcıya sahiptir. Çeşitli araştırmalarda, Twitter’daki eğitim düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Facebook ise, daha kişisel, daha özel yaşama ilişkin paylaşımların yapıldığı bir kanaldır. Buna bakarak, Twitter’da bilgilendirilmiş onam ilkesinin, Facebook’taki duruma göre daha kolay esnetilebileceğini düşünebiliriz. Korunmalı hesapları saymazsak, Twitter kullanıcıları daha kamusal paylaşımlar yapmaktadır. Tivitler (Türkçe’de bu yazımı tercih ediyoruz), Google tarafından taranmaktadır. Facebook ise, çoğunlukla kendi dışına kapalıdır. Bu, elbette, Facebook’un kendi şirket politikasından ileri gelmektedir. Ama bunun sonuçları, Facebook’u daha kapalı ve özel yaşama ilişkin, Twitter’ı ise daha açık ve şeffaf bir konuma yerleştirmemize izin veriyor.

Öte yandan, kimi kullanıcılar, Facebook’ta kamusal paylaşım, Twitter’da kişisel paylaşım da yapıyor. Bu durumda, etik ilkeler tek başlarına yeterli olmayacaktır. Her örneğin özgülüne göre değerlendirme yapmaktan kastımız budur. Bir yandan da, kamusal bilginin yine de etik tartışmalara yol açacak bir biçimde kullanılması olasılıklar içindedir. Bunun için aklımıza gelebilecek ilk örnek, tivit derlemelerine dayanması ve üslubuyla (örneğin gazeteciler için dış örgütlerle bağlantılılarmış gibi ‘uzantı’ sözünün kullanılması) gazetecileri fişlediği iddiasının ortaya atılmasına yol açan SETA raporudur.(**)

Aynısı Instagram, Linkedin, Youtube, Tiktok vb. için de düşünülebilir. Linkedin, Tiktok ve Youtube, açıkça kamusaldır. Bunlardaki paylaşımlar kamusal oldukları için bilgilendirilmiş onamın esnetilme olasılığı çok yüksektir. Instagram için, örnek özgülünde değerlendirme yapmak gerekir. Bu bağlamda, Facebook ve Twitter kullanıcı profillerinde yakın dönemdeki değişimleri de dikkate almamız gerekir: Facebook’un yaş ortalaması son zamanlarda yükseliyor, çünkü gençler, oradaki akrabaların gözetiminden rahatsızlık duydukları için başka sosyal medyalara kaçıyorlar. Ayrıca, fiziksel hareket olanakları yaşla birlikte daha da kısıtlanan ve sosyal dünyaları daralan ileri yaştaki insanlar, Facebook’ta daha çok görünmeye başlıyorlar. Demografik resmin iki ucundan da Facebook’un yaşlanması sözkonusu. Dolayısıyla, etik tartışmamız, bir biçimde gerontolojiye de bağlanmak durumunda.

Burada sosyal medya araştırmaları etiğini konuşuyoruz. Peki ama ya kullanıcıların kendilerinin yaptıkları etik dışı paylaşımları ne yapacağız? Değerli araştırmacı Christian Fuchs bize özetle şöyle diyor: Neo-nazilerin sosyal medya kullanımları konusunda araştırma yapmak için kendilerinden izin mi almalıyım?!!!(***) Görüldüğü gibi, sosyal medya araştırmaları etiği tartışmaları oldukça çetrefilli.

Bir diğer konu da, sosyal medyada nitel-nicel araştırma ayrımı. Nitel araştırmalarda daha fazla etik sorun var; nicel araştırmalar ise, büyük veri gibi bir anlayışla örneğin, hangi sözcüklerin belli bir sosyal medyada daha sık kullanıldığı gibi daha nesnel görüntülü izleklerin peşinden gidiyor. Bu ikinci tür yaklaşımda, kullanıcıların özeline girilmiş olmuyor; ancak bu istatistiklerde birçok öznel olmakla birlikte değerli olan bilgi gözden kaçmış oluyor. Nitel araştırmaların da nicel çalışmaların da tek başlarına eksik olduğunu biliyoruz. İkisi bir arada olmak zorunda; bu nedenle, sosyal medya araştırmalarında etiğin mutlaka sorunsallaştırılması gerekiyor.

Şimdiye dek daha çok (n)etnografi ve sosyal psikoloji deneylerinden söz açtık. Ancak bir de, Facebook gibi şirketlerin manipülatif (psikoloji yöntemleri terimleriyle ifade edeceksek, ‘değişimleyici’) amaçlarla yürüttüğü sözde araştırmalar var. ‘Sözde’ diyoruz, çünkü bunlarda, tıp etiğinin ilk ilkesi olan ‘öncelikle zarar verme’ (‘primum non nocere’) düsturu çiğneniyor. Şirket mantığı, zarar verip vermemeyi umursamıyor, çünkü maddi kazanç bilimsel etiğin önüne geçiyor.

Dahası, yapay zeka fetişizmi, daha az insanın ve daha çok algoritmanın işe koşulduğu, daha yüksek kazançlı fakat daha az insani bir sosyal medya modelini ortaya çıkarıyor. İnsanlar, etik olarak sorumlu tutulurken, algoritmalar öyle değil. Örneğin, kimi sosyal medyalar, kadınlara, mühendislikle ilgili iş ilanları göstermedikleri için haklı olarak eleştiriliyorlar. Algoritma, büyük veriye dayanarak geçmişte daha az kadının mühendis olduğu (ve olabileceği) sonucuna vararak bu ilanları kadın kullanıcılara gösterme gereği bile görmüyor. Etik ihlal ve manipülasyon yetmezmiş gibi, sosyal medya bir de sapiens uygarlığındaki toplumsal adaletsizliklerin sürdürümünü sağlıyor.

Neyi kime şikayet edeceğiz? Artık karşımızda, arayıp konuşup derdimizi anlatacağımız bir insan bile yok. Algoritma, istediği hesapları kapatıyor; buna itiraz ederseniz, muhatabınız, yine bir insan değil. Yeni Zelandalı cami katliamcısının videoları sosyal medyadan uzun süre kaldırılmamıştı; çünkü insanları atıp ya da işe almayıp onun yerine kullanıma soktukları yapay zeka, bu korkunç görüntüleri bilgisayar oyunu videolarından ayıramamıştı. Ve sosyal medya şirketleri, bütün bunlara karşın astronomik biçimde zenginleşmeye devam ediyor. Anlaşılan o ki, etik, para etmiyor…

Peki ne yapmalı? Daha fazla veri eylemciliği gerekli, hem de çok. Kullanıcı, yurttaş ve tüketicinin eşanlamlı duruma geldiği, devletlerle şirketler arasındaki ayrımın iyice muğlaklaştığı ikiz büyük biraderli gözetim toplumunda, bunun için, tüketici hakları hareketleri, insan hakları ve demokrasi örgütleri ve bilişim/özel yaşam hakları yanlıları, veri adaleti ve eleştirel yurttaşlık düşüncesi çerçevesinde bir araya gelmelidir.(****) Yoksa sosyal medya araştırmalarındaki etik sorunlar, tek başına akademisyenler arasındaki tartışmalarla çözümlenebilecek gibi değil.

Dipnotlar:

(*) Bkz. Parker, I. (2017). Psikolojide Devrim (çev.ed. U.B.Gezgin). [yayınlanmayı bekleyen kitap çevirisi].

(**) SETA. Bkz. Rapor: Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları.

https://www.setav.org/rapor-uluslararasi-medya-kuruluslarinin-turkiye-uzantilari/

(***) Bkz. Fuchs, C. (2018). “Dear Mr. Neo-Nazi, Can You Please Give Me Your Informed Consent So That I Can Quote Your Fascist Tweet?”: Questions of Social Media Research Ethics in Online Ideology Critique. Erişim: http://westminsterresearch.wmin.ac.uk/21070/

(****) Bu konuda daha ayrıntılı bir tartışma için bkz.:

Gezgin, U.B. (2019). Data Activism: Reviving, Extending and Upgrading Critical Citizenship Education and Consumer Rights Movements. Connectist: Istanbul University Journal of Communication Sciences, 56, 67-86.

https://www.researchgate.net/publication/334104040_Data_Activism_Reviving_Extending_and_Upgrading_Critical_Citizenship_Education_and_Consumer_Rights_Movements

 

 

 

 

 


Araştırmacıların Altın Madeninde Etik Sorunlar Var

Eylül 27, 2019

Milyonlarca Twitter kullanıcısının bilgilendirilmiş onam verebilmesinin bir yolu var mı?

Prof.Dr. Jill Walker Rettberg, Bergen Üniversitesi Dijital Kültür Araştırma Grubu Başkanı

Sosyal medya verileri araştırmacılar için bir altın madenidir. Örneğin politik etkileşimi, görsel kültürü, konuşma dilindeki değişiklikleri veya grup dinamiklerini anlamak için Twitter’daki seçim kampanyası tartışmalarını ve Facebook’taki profil fotoğraflarını analiz edebiliriz, Fortnite’da oyuncuları gözlemleyebiliriz.  Fakat araştırmacıların nasıl ilerleyebileceklerine dair sıkı araştırma etik kuralları bulunmaktadır. Yaklaşık yirmi yıldır İnternet Araştırmacıları Birliği (Association of Internet Researchers), yeni çevrimiçi araştırma fırsatları için araştırma etiği geliştirilmesinde en önemli katkı sağlayıcılarından bir tanesi olmuştur. Organizasyon şimdilerde ise, ulusal ve kurumsal prensiplere eklenecek ve bunları destekleyecek olan Etik Kodlar’ın üçüncü baskısını, IRE 3.0’ı tartışmakta.

Sosyal medya araştırmaları en kolay şekilde, kendilerini sınırlı bir alanda katılımcı olarak algılayıp mahrem bilgilerini dünyaya yayan insanlar tarafından zarar görmektedir. Örneğin Danimarkalı bir yüksek lisans öğrencisi, 70.000 OkCupid kullanıcısının –cinsel tercihlerini de içeren- profil verilerine dair bilgiler yayınlamıştır. Bazı araştırma türleri ise bilgi kaynaklarını doğrudan etkileyebilir. Facebook’un “duygusal bulaşıcılık deneyi” (emotional contagion experiment) bunun bilinen bir örneğidir. Bu Facebook’un yarım milyon kullanıcıya arkadaşlarının daha olumlu paylaşımlarını gösterirken, benzer bir kontrol grubunun ise arkadaşlarının birkaç nispeten daha olumsuz paylaşımını gördüğü bir iç araştırma projesidir. Bunun sonucunda araştırmacılar, katılımcıların kayıtlarının, kendilerine gösterilen kayıtlara bağlı olarak daha olumlu ya da daha olumsuz hale geldiği sonucuna ulaşmışlardır. Peki ya negatif kayıtlara maruz bırakılan kullanıcılar bunun sonucunda depresyona girmişse, hatta intihar etmişse? Bunu bilmek imkânsız- ve ayrıca Facebook bilgilendirilmiş onam almadığı için sizin ve benim de bu bilgi kaynakları arasında olup olmadığımızı bilmemiz imkânsız. Facebook bir üniversite değil ve devlet fonu almıyor, araştırma etiği gerekliliklerine de tabi değil.

Internette araştırmanın zorlukların bir tanesi, çokkültürlü düşünmeniz gerekliliğidir. Örneğin, AoIR’in rehberi, Norveç  Sosyal Bilimler ve Beşeri Bilimler Ulusal Araştırma Etik Komitesi (NESH- the National Research Ethics Committee for the Social Sciences and the Humanities- ve diğer Avrupa devletlerinin rehberlerini, insan benlik saygısının esas olduğu deontolojik (görev etiği) olarak tanımlamaktadır. Anglo-Amerikan sistemleri ise, hedef gerekçelendirme odaklı, daha faydacıdır. Batı gelenekleri bireyi vurgularken, Batılı olmayan ve yerli geleneklerin birçoğu ilişkisel olanın üzerinde durmaktadır.Söz konusu döküman, ayrıca feminist bakım etiği ve ticari kuruluşlar üzerinden veri kullanımıyla ilgili ekler de içermektedir.

Günümüzün oldukça büyük bir sıkıntısı ise, büyük veri araştırmalarında nasıl bilgilendirilmiş onam alacağımızdır. Bu gerekli midir, evet; peki bir milyon Twitter kullanıcısının bir seçim kampanyasındaki siyasi tartışmanın analiz edilebilmesi için bilgilendirilmiş onam vermesi tam olarak mümkün müdür?

Ticari bir sağlayıcı tarafından sağlanan verilere güvenmek etik olarak gerekçelendirilebilir mi? Araştırmalarda dâhili destek sayfaları bulunuyor mu? Araştırmacı ne zaman yeterli veriye sahip olur? Veri toplanmasının en aza indirilmesi bir GDPR (General Data Protection Regulation-Avrupa  Genel Veri Koruma Yönetmeliği) gerekliliğidir, fakat GDPR geleneksel nicel araştırmalarda yapılageldiği gibi bir hipotezle araştırmaya başlamak yerine, büyük miktar veri içerisinde tümevarımsal olarak örüntü arama şeklindeki büyük veri araştırmalarının alışılagelmiş biçimlerine de karşı durmaktadır. Veriler anonimleştirildiğinde, araştırmacılar verinin yeterince anonimleştirildiği ve yeniden tanımlanamayacağı konusunda nasıl emin olabilirler?

AoIR’ın etik kuralları ise bu sorulara kesin yanıtlar sağlamamaktadır. Bunun yerine araştırmacılara, araştırmalarındaki etik sorunlar konusunda öz değerlendirme yapabilme ve sağlam seçimlere yönelme konusunda bir temel sağlamayı amaçlamaktadır. Kendi yazdıkları gibi: Yeni etik zorluklar, bizim yeni etik kurallar oluşturabilmemizden daha da hızlı gelecek. Öyleyse en önemlisi, biz araştırmacıların kendi etik yargılarımızı geliştirebilmemizdir.

Kaynak: https://morgenbladet.no/aktuelt/2019/09/forskernes-gullgruve-har-etiske-problemer

Çeviri: Beren Kandemir


%d blogcu bunu beğendi: