V maskeleri ile seslendiler: Biliyoruz

Aralık 20, 2010

Alternatif Bilişimciler, Julian Assange ve Wikileaks için Vandetta maskelerini taktı ve “Görüyoruz, duyuyoruz, biliyoruz… Susmuyoruz, ifşa ediyoruz…” dedi.

Yayınladığı belgeler nedeniyle yoğun baskı altında olan Wikileaks ve kurucusu Julian Assange’ye Türkiye’deki bilişimcilerden destek geldi. Alternatif Bilişim Derneği Girişimi üyeleri, Taksim tramvay durağında basın açıklaması yaparak, “Görmeye, duymaya, bilmeye ve en çok da söylemeye devam edeceğiz…” dedi. Girişim üyeleri, eylem sırasında V For Vandetta filmi ile tanınan Guy Fawkes maskeleri taktı.

“Bilgiye Erişmek Özgürlüktür” yazılı pankartın açıldığı eylemde grup adına konuşma yapan Ali Rıza Keleş, tüm dünyanın yaklaşık bir aydır, adına diplomasinin 11 Eylül’ü dedikleri olayla sarsıldığını ve Wikileaks’in yayınladığı belgelerle internetin gücünün bir kez daha görüldüğünü söyledi.

BİLGİ TEKELLERİ VE İKTİDARLARA KARŞI; İNTERNET
Wikileaks’i terörist ilan edenlerin, kabuslarının gerçek olmasının telaşıyla koşuşturduğunu belirten Keleş, “Gizledikleri bilgiler üzerine kurdukları iktidarlarının minik bir domino taşının çekilmesiyle nasıl yıkıldığını dehşetli gözlerle izliyorlar. E-postalarımıza, telefonlarımıza, hayatımıza sızan Big Brother, izlerken yakalanmanın acısıyla saldırıyor” dedi.

İnterneti bilgi tekeline karşı yeni güç olarak tanımlayan Keleş, internetin, insanlığın ürettiği bilgilerin paylaşılmasına ve en uzak köşelere yayılmasına yardımcı olduğunu söyledi.

BİLGİNİN AKMASINI NEDEN İSTEMİYORSUNUZ?
Ali Rıza Keleş, bu nedenle devletlerin, internete karşı korumacı olduğunu söyledi ve Türkiye’deki İnternet Yasasını hatırlattı: “10 binin üzerinde site erişime engelli, yüz binlercesi kamusal erişime filtreler dolayısıyla kapalı durumda.”

Keleş, bu durumu “totaliterlik, sansürcülük” olarak değerlendirdi ve demokrasilerde yeri olmadığını söyledi.

BM’nin bir internet polis gücü kurma girişimine değinen Ali Rıza Keleş, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın da dünyanın internet alanındaki yasal boşluğunun Birleşmiş Milletler modeli bir yapılanmayla aşabileceğini savunduğunu söyledi. Keleş, Bakan Yıldırım’a şöyle seslendi: “Aşmak istediğiniz hangi yasal boşluktur, kocaman bir barbarlığın kirinin, pasının sızdığı bu boşluğu neden kapatmak istiyorsunuz, akmamasını istediğiniz, bizim bilmediğimiz birşeyler mi var?”

VATAN HAİNLİĞİ DEĞİL, BARBARLIĞA KARŞI MÜCADELE
Keleş, Assange’in “terörist”, Brandley’in “vatan haini” olarak suçlanmasına ilişkin ise şöyle konuştu: “İsrail’de Vanunu, Türkiye’de vicdani retçi gençler, ABD ordusunda Bradley Manning ve savaşmayı reddeden diğer askerler… Savaş suçlarını açıklamak suç değildir, vatan hainliği değildir. Barbarlığa karşı mücadele etmek, yasalara rağmen bile olsa meşrudur, haktır” dedi.

BİLMEK İSTEDİĞİMİZ İÇİN…
Ali Rıza Keleş, şöyle konuştu: “Bilgiye erişmek haktır, özgürlüktür. Bilgiyi kamu malı haline getirecek, herkesin dilediği gibi faydalanmasını sağlayacak en etkin araç bugün için internettir. Wikileaks’i bu kadar güçlü yapan şey internetin olanakları kadar, ‘bilgi özgür olmalıdır’ fikridir.

Bugün bizi de sokağa çıkaran bilmek isteyişimizdir. Devlet sansürünün bizi gerçeklerden koruduğunu bir kez daha söylemek içindir. Bilme hakkımıza, basın özgürlüğüne, kişisel hak ve özgürlüklerimize sahip çıkacağımızı beyan etmek içindir.”

Alternatif Bilişim Derneği Girişim, taleplerini şöyle açıkladı:

-Hiç bir kurum ve hiç kimsenin insanlığın neyi bilip neyi bilmemesi gerektiğine karar vermemesi için;
-Basın, iletişim özgürlüğü için;
-Bilgi tekellerine karşı çıkmak için;
-Düzenin çürümüşlüğünün nerelere kadar uzandığını kanıtlamak için;
-Başka bir dünya gerekliliğini, bilgi ile somutlaştırmak için;
-Eşit, özgür, adil yaşamlar ve yarınlar için…

Biz görmeye, duymaya, bilmeye ve en çok da söylemeye devam edeceğiz…”

Kaynak: http://www.etha.com.tr (Erişim: 20 Aralık 2010)


Assange’ın tutukluluğu bitti

Aralık 17, 2010

9 gündür cezaevinde bulunan WikiLekas’in kurucusu Julian Assange, kefaletinin ödenmesiyle akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

İngiltere’de Yüksek Mahkeme’nin kefaletle serbest bırakılmasına karar verdiği Wikileaks’in kurucusu Julian Assange’ın özgürlüğüne kavuştu.

İngiliz Yüksek Mahkemesi’nin önünde basın ordusu tarafından karşılanan Assange’ın ilk sözleri, “Taze Londra havasını tekrar soluyabilmek harika” oldu.

Kendisine destek verenlere, kefil olanlara, avukatlarına, basın mensuplarına ve İngiliz hukuk sistemine teşekkür eden Assange, Wandsworth cezaevinde geçirdiği zamanı, “Viktorya dönemine ait hapishanede geçirdiğim zaman” olarak tanımladı.

Wikileaks’in kurucusu Julian Assange, kefaletle serbest bırakıldı.

İngiliz Yüksek Mahkemesi’nin önünde medya ordusu ve destekçileri tarafından karşılanan Assange, hapishanede kötü koşullarda bulunan insanların da desteğe ihtiyacı olduğunu belirtti.

“İşime devam etmeyi umuyorum ve bu konudaki masumiyetimi ispat etmeye, çalışmaya devam edeceğim” diyen Assange, kendisine yöneltilen suçlamaların kanıtlarının ortaya konulamadığını belirtti.

Kaynak ve haberin devamı için: http://www.ntvmsnbc.com/id/25161197/ (Erişim: 16 Aralık 2010)


Dijital gazetecilik heyecanlı ama güvenilmez olacak

Aralık 17, 2010

İNCİ DÖNDAŞ – idondas@stargazete.com

Sanal cemaat kavramının yaratıcısı Amerikalı eleştirmen, yazar Howard Rheingold “Teknolojik gelişmeler gazeteciliği değiştirecek” diyor: “50 yıl içinde rahatsız edici haberler kağıda basılmayacak ama gazetecilik yok olmayacak.”

Amerikalı Howard Rheingold, internet medyasında kültürel, sosyal, politika alanlarında çalışan eleştirmen, yazar ve öğretmen bir isim. “Sanal cemaat” kavramını ortaya atan Rheingold “Artık Facebook’u giyebileceğiz! Dünyayı mobil çeteler ele geçirecek” diyor. Sanal alemin her noktasında ismi karşınıza çıkıyor. Bugünlerde internetin insanın zihnini, zekasını, karakterini ve ruhunu nasıl etkilediği üzerine bir kitap yazıyor. Rheingold 10 Aralık’ta İstanbul’da düzenlenecek Uluslararası Medya Konferansı’na katılacak. 1987’de yazdığı bir makalede internet vasıtasıyla iletişim kuranların sadece antisosyal ve mental problemli kişiler olduğunu savunan Rheingold “Şimdi ise tam tersinin olduğunu biliyorum” diyor.

Çünkü kişilerin internet aracılığıyla arkadaş edindiğini, bilgi alışverişinde bulunduğunu ve sosyal yardımlaşmaları öğrendiğini hatta bunlarda faal görevler aldığının farkında olduğunu söylüyor. Rheingold’a göre zararı da var bu sanal ortamda sosyal paylaşımların: “Eğitim ve hastaneler, yoksullar için bakımla ilgili yönleri olumlu. Ancak savaş, suç, işkenceyle ilgili olanlar kötü.”

Rheingold, bu kadar yaygın kullanımdan sonra günümüzde online ve gerçek dünyanın iç içe geçtiğini söylüyor: “2002’de Smart Mobs adlı kitabımda yazmıştım; 5 milyar cep telefonu, navigasyon cihazlarıyla insanlar online medyayı kullanacak ve kendi fiziksel dünyasını yaratacak. Sanal cemaat ve yüz yüze ilişki çoktan birbirine karıştı. Online tanışmaları sağlayan servisler tüm dünyada ilk sırada, evliliklere kurşun sıkıyor!”

Gazeteciler masumları korumayı unutmamalı

Howard Rheingold aynı zamanda bir fütürist. Tüm teknolojik gelişmelerin gazeteciliği destekleyeceğini ama kağıda basılan gazeteleri ortadan kaldıracağını söylüyor: “Kağıt taşımak, paraya ve enerjiye mal oluyor. Haber vermek için kullanılan kağıda sınırlandırma getirilmeli. Şüphesiz 50 yıl içinde rahatsız edici haberler için kağıt kullanılmayacak. Gazetecilik yok olmayacak aksine yeni pek çok gazetecilik türünün ortaya çıktığını göreceğiz.” Rheingold’a göre dijital gazetecilik heyecanlı, güvenilmez, değişken olacak ve demokrasi için önemli bir hal alacak. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gizli belgelerini yayınlayarak tüm dünyada gündem yaratan Wikileaks ile ilgili şunları söylüyor: “Hükümetler etik davranma-dıklarında onların faaliyetlerini ortaya çıkarmak açısından faydalı. Gazeteciler, bunları yayınlarken masum insanları korumayı unutmamalı!”

Sosyal medyanın kralı, web’in babası

Howard Rheingold’a göre günümüzde sosyal medyayı en iyi kullanan isim Tim Berners-Lee. “Web’in babası” olarak kabul edilen Lee, www yani dünya çapında ağ olarak tanımlanan sistemi kuran bilgisayar profesörü. Rheingold da sanal alemde çok aktif. Kendisine internet bağımlısı olup olmadığını sorduğumuzda “İnternette çok fazla zaman harcayanlar sağlıklarına ve ailelerine gereken ilgiyi gösteremiyor. Ailem size iyi bir eş ve baba olduğumu söyleyecektir” yanıtını veriyor.

Kaynak: http://www.stargazete.com (Erişim: 15 Aralık 2010)


Bilgiye Erişim Hakkımıza Sahip Çıkıyouz Wikileaks ile dayanışmaya çağrı

Aralık 17, 2010

Alternatif Bilişim olarak Julian Assange ve Wikileaks ile dayanışmak için bir gösteri düzenliyoruz. 19 Aralık Pazar günü saat 14.00′de Taksim Meydanı Tramvay Durağı’nda buluşuyoruz.

Görüyoruz, duyuyoruz, biliyoruz… Susmuyoruz, ifşa ediyoruz…

Tüm dünya yaklaşık bir aydır adına diplomasinin 11 Eylül’ü dedikleri olayla sarsılıyor. Wikileaks’i terörist ilan edenler kabuslarının gerçek olmasının telaşıyla ordan oraya koşuşuyor. Gizledikleri bilgiler üzerine kurdukları iktidarlarının minik bir domino taşının çekilmesiyle nasıl yıkıldığını dehşetli gözlerle izliyorlar. E-postalarımıza, telefonlarımıza, hayatımıza sızan Big Brother, izlerken yakalanmanın acısıyla saldırıyor. Sansürü ellerinde kelepçe olarak tutanlar yine o bildik yöntemlere başvuruyorlar… Wikileaks’e erişmek suç oluyor, siteye erişim engelleniyor, yardım kanalları devletlerin baskısı ile kesiliyor, savaş suçlarını ifşa edenler vatan haini, diplomatik rezaletleri açıklayanlar terörist ilan ediliyor.

Fakat şimdi gözetleyenler de gözetleniyor. Düzeni kuranlar aynı düzene teslim oluyor; kendi silahı ile vuruluyor. Internet’in gücü ile bu ifşa durdurulamıyor. Tüm baskılar küresel dayanışma eylemleri ile yanıtlanıyor. Erişimi engellenmek istenen gizli bilgi ve belgeler dünyanın dört bir yanından yayınlanmaya devam ediyor.

Bugün bizi sokağa çıkaran bilmek isteyişimizdir. Devlet sansürünün bizi gerçeklerden koruduğunu bir kez daha söylemek içindir. Bilme hakkımıza, basın özgürlüğüne, kişisel hak ve özgürlüklerimize sahip çıkacağımızı beyan etmek içindir…

Biz görmeye, duymaya, bilmeye ve en çok söylemeye devam edeceğiz…

19 Aralık Pazar günü saat 14.00’de Taksim Meydanı Tramvay Durağı’nda buluşuyoruz.

Eylemimiz herkesin katılımına açıktır. Eylemde kullanacağımız maskeyi http://www.alternatifbilisim.org/data/files/guyfawkesmask.pdf adresinden indirebilirsiniz.

Alternatif Bilişim Derneği


inet-tr’10 Yeni Medyada Nefret Söylemi Paneli

Aralık 15, 2010

XV. Türkiye’de İnternet Konferansı kapsamında, 3 Aralık 2010’da Yeni Medyada Nefret Söylemi Paneli düzenlendi.

İnternet’ten canlı yayınlanan ve moderatörlüğünü Işık Barış Fidaner’in yaptığı panelde konuşmacılar ve ele alınan konular şu şekilde:

  • Nefret söylemi nedir? – Mutlu Binark
  • Yeni medya ve özellikleri – Günseli Bayraktutan Sütcü
  • Çevrimiçi haber haber portallarında nefret söylemi – İlden Dirini
  • Facebook’ta nefret söyleminin üretimi – Eser Aygül
  • Video paylaşım ağlarında üretilen nefret söylemi – Tuğrul Çomu
  • Nefret söyleminin hukuki boyutu, ulusal ve uluslararası düzenlemeler – Günseli Bayraktutan Sütcü
  • Yeni medya ortamında nefret söylemine karşı örgütlenme biçimleri – Günseli Bayraktutan Sütcü
  • Değerlendirme, çözüm önerileri – Mutlu Binark


Değişim ve medya…

Aralık 15, 2010

Barış Engin – baris.praksist@gmail.com

Değişmek: Başka bir hâl veya duruma girmek. (*)

Yazıma “değişmek” kavramının sözlük anlamını yazarak başlamak istedim. Çünkü; bu yazıda bahsedeceğim konu, “değişmek” ile ilgili bir durum ve bu fiilin gerçekleştirdiği bir olguya işaret ediyor.

Son zamanlarda politik, ekonomik ve sosyal açıdan değişim, bütün dünyada en çok kullanılan kavram. Değişim, son Amerikan Başkanlık seçimlerinin de en çok ilgi gören sloganı olarak kendini duyurdu. ABD’nin siyahi başkanı Barack Obama, seçim kampanyasının sloganını “is a vote for change” olarak belirlemişti. Obama’nın seçimleri kazandıktan sonra, Amerika’yı değiştirip değiştirmediğini bu yazıda tartışmayacağım. Fakat; ABD Başkanı’nın dahi ‘değişimin öznesi’ olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Ülkemizde de son 10 yılda ne ‘değişmezlerin’ değiştiğini gördük. Vaktiyle tabu olan konular artık TV’lerde konuşulabiliyor, gazatalarda yazılıyor. Hatta Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı bile değişti.

Değişim paradigması, kendini yaşamın ortasında olan ‘medya’ alanında da göstermeye başladı. ‘Yeni medya’nın ağırlığı her geçen gün artıyor.

İlk etapta; yaşamımıza arkadaşlık ve evlendirme siteleriyle giren bu olgu, bugünlerde blog, mikro blog ve sosyal ağlar ile karşımıza çıkıyor. Öyle ki, şimdilerde; herkes kendi gazetesinin patronu olup, kendi gazetelerinde köşe sahibi olabiliyor. Günümüzde gazetecilik, birilerinin ağız kokusunu çekmeye gerek kalmadan, birilerinin belirlediği yayın politikalarını umursamadan ve patron sansürüne maruz kalmadan da yapabilir hale geldi. Bu durum, yazdığın yazı, patronun gireceği enerji ihalesini etkiliyor mu, yoksa; bir dostuyla arasını bozup, ciddi bir ekonomik zarara uğratacak mı gibi kaygılara son veren bir yayıncılık ve medya anlayışı doğurdu.

Artık, isteyen herkes, kendi ürettiklerini, yine kendi yayın ağıyla pazarlayabiliyor. Bu durum, üreticiye büyük reklam ücretleri ödemesine gerek kalmadan, ürününü pazarlama imkânı verebiliyor. Örneğin, ürününüzü tanıtan bir blog yazıp, Twitter gibi mikro-bloglardan bu reklam metninin dağıtımını yapabilir, ya da, ürün ile ilgili tanıtım filmini Facebook gibi sosyal ağlardan çok kolay bir şekilde dağıtabilirsiniz. Bu sayede çok fazla para harcamadan, herkes kendi ürününün reklamını yapabilir.

Geçtiğimiz hafta içinde, çocuk istismarına karşı Facebook’ta bir kampanya başlatılmıştı. Bu kampanya dahilinde, kullanıcılar profil resimlerine çizgi film karakterlerinin fotoğraflarını koyacaklardı. Bu sanal eylemsellik, dünya çapında yapıldı. Aynı zamanda, dünyadaki birçok insanı aynı mantık çerçevesinde toplayabilen bir alan oldu. Bu eylemselliğin yarattığı etkiyi inceleyecek olursak; Amerika’da Fox TV gibi televizyonların haberlerine, Türkiye’de CNN Türk gibi televizyonların, Radikal gibi gazetelerin haberlerine konu oldu. Yani; bu yeni gelişen medya ağı, artık eski medya araçlarının haber kaynağı olmaya başladı.

Biz yeni medyayı kullananlar,  kendi yarattığımız eylemlerin, kendi yarattığımız etkilerini ve varlığını çok önceden bildiğimiz haberleri; artık 1-2 gün sonra klasik medya araçlarından duyuyoruz. Habercilikte kullanılan ‘bayat haber’ kavramı burada devreye giriyor. Bu durum ise eski medya araçlarının papucunun dama atıldığının önemli bir göstergesi.

‘Yeni medya’ ağına bazen ise ‘Sosyal Medya’ deniyor… İsmi ne olursa olsun, bu yeni medya düzeninin artık ses getiren ve hızlı yayılan bir yapıya sahip olduğu açık bir gerçekliktir. Bu yeni ağ ve habercilik; düzenin belirlediği tüm kuralları delmeye ve örülmüş duvarları yıkmaya hazırlanan dinamik bir yapıya sahiptir. Haberlerini yayınlarken kendinden başka bir editörün olmadığı ve haberine oto-sansür uygulanmayacağı bir alandır. Yazılarının geri dönmediği, yazdığın yazıdan dolayı işine son verilmediği bir platformdur. Yeni medya ağı kesinlikle aşağıdan (tabandan) gelişen bir harekettir. Egemen medya anlayışına, gelenekçi düzene başkaldıran ‘devrimci’ bir olgudur. Tabandaki küçük klavye darbeleri, tavandaki büyük isimleri tedirgin etmeye yetmektedir.

Buna kanıt olarak; Wikileaks isimli siteden yayımlanan belgeleri gösterebiliriz. Wikileaks’in yayınından sonra, devlet başkanlarına kadar varan açıklamalar, site kurucusunun başına gelenler, sitenin yayının durdurulması için yapılanlar ve çıkarılan engeller, büyüklerin bu tedirginliğini ortaya koymaktadır.

Değişen medya, günümüzde üniversitelerde akademik alanda da incelenmeye başlandı. Türkiye’de örneğin Kadir Has Üniversitesi’nde bu yıl Yeni Medya adı altında, “lisans ve yüksek lisans” alanlarında çalışmalara başlandı.

Değişen Medya, eski gelenekçi medyaya büyük bir kuvvetle meydan okumaya devam ediyor.

(*) Wikisözlük: http://tr.wiktionary.org/wiki/de%C4%9Fi%C5%9Fmek)

Kaynak: turnusol.biz (Erişim: 15 Aralık 2010)


Assange serbest ama hala içerde

Aralık 15, 2010

Yayınladığı gizli belgelerle dünyayı sarsan WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange, 200 bin sterlin kefaletle serbest bırakıldı. İsveç’in temyize gitmesiyle, Assange 2 gün daha cezaevinde kalacak.

Londra’da geçen hafta gözaltına alınan Wikileaks’in kurucusu Julian Assange, hemen ardından Westminster Asliye Hukuk Mahkemesi’ne çıkarılmıştı.

Mahkeme Assange’ın kefaletle serbest bırakılması talebini reddetmiş, gözaltı durumunun devamına karar vermişti.

Yaklaşık bir haftadır Londra’daki Wandsworth Cezaevinde tutululan Assange, bugün öğleden sonra hakim karşısına çıkartıldı. Yapılan ilk duruşmada Assange, 200 bin sterlin kefaletle serbest bırakıldı. Assange’ın İsveçli avukatı Gemma Lindfield parayı kendisinin yatıracağını söyledi.

Pasaportuna el konulan Assange’a bir sonraki duruşmaya kadar elektronk kelepçe takılacak ve polis gözetiminde tutulacak. Assange gözetim altındayken gündüzleri 10.00-14.00 ile geceleri 22.00-02.00 saatleri arasında sokağa çıkamayacak. Ayrıca her akşam saat 18.00’de polis karakoluna giderek imza atması gerekiyor.

Mahkeme heyeti, bir sonraki duruşmayı 11 Ocak 2011’e erteledi.

48 SAAT DAHA CEZAEVİNDE
İsveç, mahkemenin tahliye kararını temyize götüreceğini açıkladı. Londra’daki Yüksek Mahkeme’de en geç 48 saat içinde yapılması beklenen temyiz duruşmasına kadar, Assange cezaevinde tutulacak.

Temyiz duruşmasında mahkemenin kararı bozulmazsa, Assange şartlı tahliye edilecek. Bu arada, Assange’ın serbest kalması için 200 bin sterlinin İngiliz Westminster Asliye Hukuk Mahkemesine nakit olarak ödenmesi gerekecek.

ÜNLÜ İSİMLER DESTEKLEDİ
Yaklaşık 1 saat 20 dakika süren duruşmayı, aralarında Amerikalı belgesel yapımcısı Michael Moore, yönetmen Ken Loach, Mick Jagger’ın eşi Bianca Jagger İngiliz sosyetesinin önde gelen isimlerinden Jemima Khan ile gazeteci John Pilger gibi isimlerin de bulunduğu ünlü isimler takip etti ve Assange’a destek verdi. Ayrıca 10 kişinin Assange’ın serbest bırakılması için kefil olduğu açıklandı.

Duruşma sırasında mahkeme önünde Assange’ın serbest bırakılması için yapılan protesto gösterileri, kararın açıklanmasından sonra yerini sevinç gösterilerine bırktı.

Jullian Assange, kurucusu olduğu Wikileaks’ın yayımladığı gizli belgeler nedeniyle yargılanmıyor. İsveç, Assange’ı iki kadına tecavüz etmekle suçluyor ve iadesini talep ediyor. Assange ise iddiaları reddediyor ve İsveç’e iadesini önlemek için mücadele edeceğini söylüyor.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25160350/ (Erişim: 15 Aralık 2010)


WikiLeaks’e kardeş geldi

Aralık 15, 2010

Julian Assange ile tartışıp WikiLeaks’ten ayrılan Domscheit-Berg, sızıntılara aracı olacak yeni bir site kurmaya karar verdi.

ABD diplomatik belgelerini yayımlamaya devam eden WikiLeaks’in eski yöneticilerinden Daniel Domscheit-Berg, Openleaks adıın verdiği yeni bir ‘sızıntı’ sitesi kuracağını açıkladı.

WikiLeaks’in ‘yanlış strateji’ izlediğini iddia eden Domscheit-Berg, bu yüzden site ve ekip üzerinde aşırı sorumluluk biriktiğini ve sürekli kaynak sorunu yaşandığını savundu. Eski kurucu, WikiLeaks’e gelen belgeleri derlemenin, aralarından seçim yapmanın başlı başına yanlış bir görev olduğunu söyledi.

Domscheit-Berg’in kuracağını açıkladığı OpenLeaks, büyük kardeşinden önemli farklılıklar içeriyor. Site, esasen firma ve kuruluşlar hakkında belgeleri sızdırmak isteyenlerle, bu belgeleri vermeyi tercih edecekleri basın, yayın, sivil toplum veya emniyet kuruluşu arasında aracı olacak. Böylece sorumluluk o belgeleri yayımlayan organda olacak.

Bilgi sızdırmak isteyen, seçtiği kuruma belgeleri gönderirken kimliği tamamen gizli kalacak, bundan OpenLeaks’in de haberi olmayacak.

Julian Assange’ın eski sağ kolu olan Domscheit-Berg. Assange ve Berg Ağustos ayında Wikileaks’in Irak belgelerini yayınlamasının ardından bir fikir ayrılığına düşüp ayrılmışlardı.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25160071/ (Erişim: 14 Aralık 2010)


Amazon bu kez kurtulamadı

Aralık 15, 2010

WikiLeaks taraftarları geçtiğimiz hafta duyurdukları ama erteledikleri siber saldırıyı dün (Pazar günü)  gerçekleştirdi.

Gizli diplomatik yazışmaları yayınladığı için devlet ve kurumların baskısına maruz kalan WikiLeaks’in savunucuları siber eylemlerini sürdürüyor. WikiLeaks’i sunucularından atan Amazon’un beş bölgesel e-mağazası dün bir süre hizmet veremedi.

Noel öncesi alıiverişin en yoğun olduğu dönemde 1 saate kadar kapalı kalan .uk, .fr, .it, .de ve .at uzantılı amazon mağazalarının, resmi bir açıklama olmasa da DDoS saldırısına maruz kaldığı sanılıyor.

WikiLeaks’e yönelik sindirme girişimlerinde rol alan firmalara yönelik siber-saldırılar, genellikle Anonymous adlı hackerlar birliği tarafından yapılıyor. Daha önce bir organik bağı bulunmayan hackerların WikiLeaks olayından sonra bir araya gelmesiyle oluşan Anonymous hareketi, DdoS (servisin reddi) adı verilen toplu saldırılarla WikiLeaks ‘düşmanı’ siteleri bir süre çökertiyor.

DDoS türü saldırılarda bir botnet ağına sahip on binlerce bilgisayar aynı anda bir siteye girip veri transferi talep ediyor. Bu kadar talebi kaldıramayan site de kilitleniyor. Bu bilgisayarların saldırıda yer alması, önceden cihaza yüklenen bir yazılımın botnet ağı idarecisi tarafından aktif edilmesiyle başlıyor.

Bu tür saldırılar genellike kötü niyetli kişilerce kullanılıyor ve yüklenen botnet yazılımlarından çoğu zaman bilgisayar sahibinin haberi olmuyor. Yasadışı bir ağa truva atı denilen virüslerle dahil edilen bu bilgisayarlara ‘zombi’ deniyor.

Ancak teknolojik olarak aynı mantık geçerli olsa da, Anonymous’u oluşturan aktivistler LOIC denilen botnet iştirak yazılımını gönüllü olarak yüklüyor ve sadece WikiLeaks taraftarı eylemlerde kullanıyor.

Geçtiğimiz haftalarda PayPal, Visa, Mastercard, EveryDNS, PostFinance ve pek çok devlet kurumu ve adliyenin web siteleri bu yolla çökertilmişti.

Amazon’a da saldıracaklarını açıklayan grup daha sonra “Amazon sistemi çok büyük, henüz onu çökertecek gücümüz yok” açıklaması yaparak saldırıyı ertelediğini bildirmişti.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25159575/ (Erişim: 14 Aralık 2010)


İnternet çağında okumaya çalışmak

Aralık 15, 2010

Değişen sadece zihinler değil. Olup bitenler, okuma alışkanlıklarımız kadar okuduğumuz içeriğin üretimini de değişime zorlayabilir.

Onur KESEN

Onur KESEN’in bu yazısı, Nisan 2010 tarihli NTV BLM dergisindeki ‘Forum’ köşesinden alınmıştır.

Teknolojinin geldiği noktada birkaç saatte maruz kaldığımız bilgi miktarı, birkaç yüzyıl önce insanların ömürleri boyunca karşılaştıkları oranla aynı. Dahası, bu okuyup izlediklerimizi hatırlamamız gerekmiyor. Gerekli alet edevata sahip olduğumuz sürece birkaç tuşa basarak hepsine yeniden ulaşmak mümkün. İnsan kendine sormadan edemiyor: Acaba bu gelişmeler okuma, algılama ve düşünme şeklimizi nasıl etkiliyor?

Dünyanın geri kalanında olduğu gibi buralarda da çok popüler olan kısa mesaj, e-posta gibi teknolojiler, 140 karakterle sınırlı Twitter gibi hizmetler, başta bloglar olmak üzere yeni medyayı temsil eden web siteleri, çoğumuzda birkaç paragrafı aşan içeriklere karşı önyargı oluşturdu. Uzun bir metni sonuna kadar okumak artık eskisinden daha zor. İçeriğin ışık hızıyla yenilendiği, tüketimi kolay minik lokmalar halinde sunulduğu bir çağda aksi de düşünülemezdi zaten. Yine de, birkaç yıl öncesine kadar böyle yaşamadığımızdan bunun getirdikleri kadar götürdükleri de olmalı.

Kendimden örnek vereyim: Yoğun bir şekilde web üzerindeki kaynakları okumadığım zamanlarda, farkına bile varmadan haftada en az bir kitap okurdum. Şimdi bu ritmi tutturmak için çabalamam gerekiyor, çünkü sıkılıyorum. Birden fazla kitabı parça parça okumaya çalışıyorum, tıpkı internette bir şeyleri okurken yaptığım gibi. Kendime kurallar koyuyorum. Takip ettiğim blogların sayısını ya da sadece internetten yapabildiğim okumaların süresini sınırlıyorum örneğin. Ama ne yaparsam yapayım, özellikle zaman ve emek isteyen basılı materyalleri okurken kendimi kısmen de olsa zorlamam gerekiyor. Mesele, anlamlı şekilde sıralanmış harfleri okumaksa muhtemelen eskisinden daha çok okuyorum. Ne yazık ki, daha çok okumam daha kaliteli okuduğum anlamına geliyormuş gibi hissetmiyorum.

Okurmuş gibi yapmak
Peki, bir metnin bulunduğu ortam o metni gerçekten “okumak” adına ne kadar önemli? Bunu test etmek için, batıda “Google Jenerasyonu” olarak adlandırılan, 1993’ten sonra doğmuş kuşağın alışkanlıklarına bakabiliriz. Bu yaş grubu, deyim yerindeyse internetin içine doğdu ve okuma-yazma eylemini ekran üzerinden yapmayı geleneksel formata tercih ediyor. Öyle ki, çok büyük bir kısmı arama motoru dışında bir araştırma yöntemi kullanmayı bilmiyor. Belki üniversite öğrencileri, büyük ihtimalle okullarının zoruyla kütüphaneleri kullanıyor, ama bu oran da giderek düşüyor. Çünkü ihtiyaçları olan üstünkörü bilgiye arama motorları aracılığıyla ulaşabiliyorlar. Dolayısıyla, basılı materyalleri okumak gitgide bir tercih meselesine dönüşüyor.

2008’de UCL (University College London) tarafından İngiltere’de yapılan bir araştırmanın sonuçları, geçmişe göre bazı ciddi farklılıklar olduğunu söylüyor. Dergi makaleleri, e-kitaplar vb. araçlara ulaşılabilen iki popüler araştırma web sitesinde beş yıl boyunca kayıtlı kullanıcıların davranışlarının incelendiği araştırmaya göre, kullanıcılar metinleri okumak yerine hızlı bir şekilde gözden geçirerek metinden metine atlıyor ve nadiren daha önce atladıkları bir metni okumak için geri dönüyorlar. Sonuç olarak, yapılanın geleneksel anlamda okumak değil de, “okurmuş gibi yapmak” olduğu kanısına varılıyor.

Söz konusu web sitelerini, sadece bu yaş grubu, yani öğrenciler değil, aralarında eğitimcilerin ve akademisyenlerin bulunduğu geleneksel araştırma yetilerine sahip kişiler de kullanıyor. Ancak, neredeyse bütün kullanıcıların hiçbir metni tam olarak okumadığı görülüyor. Dolayısıyla, eğer ortada bir sorun varsa, bu sadece bahsi geçen kuşağın değil, genel olarak bütün kullanıcıların yaşadığı bir sorun. Entelektüel sabırsızlık hepimize sirayet etmiş durumda.

Değişen zihin
Yapılan deneyler, ideogramlar (resim yazı) içeren Çince, Japonca kullananların bize kıyasla farklı bir zihin haritası kullandığını ortaya koyuyor. Bu durumda, basılı materyal okumaya alışan zihinlerle, ekran üzerindeki metinleri okumaya alışan zihinler arasında benzer bir farktan söz etmek mümkün. Hem de, yaştan bağımsız olarak. Genel kanının aksine, beynimiz yetişkin hale gelince gelişimini durdurmuyor, ileri yaşlara kadar değişmeye devam ediyor. Kısacası beyin, kendisini yeniden düzenleyebilir, işlevlerini yeni araçlar için tanımlayabilir esneklikte.

Üstelik, Friedrich Nietzsche de böyle düşünüyor. 1882’ye doğru Nietzsche’nin gözleri yanmaya, acımaya başlıyor. Filozof, önündeki sayfaya odaklanmakta güçlük çekiyor, buna rağmen yazmakta ısrar ettiğinde başı ağrıyor. Buna bir çare olarak, yeni icat edilen daktilo öneriliyor kendisine. Malling – Hansen marka daktiloya alışmak biraz zahmetli oluyor ama sonunda Nietzsche klavyeyi tanıyor, gözlerini kapatarak yazabilir hale geliyor. Sorun böylece çözülüyor, düşüncelerini ilk seri üretim daktiloyla kayda geçirmeye başlıyor.

Bir süre sonra, arkadaşlarından biri, makineden çıkan yeni yazılara bakarken bir tuhaflık olduğunu fark ediyor. Nietzsche’nin yazı stili bu makineyle daha da özlü bir hal alıyor; bazı yerlerde telgraf metinlerini andırıyor. Arkadaşı, bir mektupta “Yazı aracı insanın yazı biçimini bu kadar etkileyebilir mi ?” diye soruyor Nietzsche’ye.

“Evet” cevabını veriyor Nietzsche, “Yazı araçlarımız düşüncelerimizi etkiler”. Gerçi filozof, yaklaşık altı hafta ve elli sayfadan sonra, nedendir bilinmez, daktilodan vazgeçiyor. Nietzsche’nin ürettiği yazıları inceleyen Friedrich A. Kitler, yazı makinesinin ardından filozofun argümanları bir kenara bırakıp aforizmalara, söz oyunlarına, kısa ve kesin saptamalara yönelen bir yazı tarzı geliştirdiğini söylüyor.

Remiks kültürü
Değişen sadece zihinler değil. Olup bitenler okuma alışkanlıklarımız kadar okuduğumuz içeriğin üretimini de değişime zorlayabilir. Daha önce internet üzerindeki, başta Wikipedia olmak üzere, kolektif çabaları bir çeşit dijital maoizme benzeterek dikkat çeken bilgisayar uzmanı Jaron Lanier, interneti bugünkü haliyle, okuyucuların ve izleyicilerin neyi nerede okuduklarını ya da izlediklerini hatırlamadıkları, bütün içeriğin ortak bir metine dönüştüğü bir yapı olarak tanımlıyor.

Bu, daha önce de yazıya dökülen bir teori. Ama Lanier bunu diğer teorisyenler kadar olumlu bulmuyor. Önümüzdeki on yıl içerisinde, şu anda kütüphanelerde durmakta olan milyonlarca kitap ve derginin dijital dolaşıma katılmasıyla bir yol ayrımına geleceğimizi düşünüyor. Lanier’e göre, eğer bu metinleri bütününden ayırıp, rahatça kesip biçebileceğimiz, yani “remiksleyebileceğimiz” bir arayüz yardımıyla kullanırsak, zamanla bireylerin kişisel üretimleri tarihe karışacak. Yazılıp çizilen her şey halihazırda var olan, asla bitmeyecek dev bir metnin, tek bir kitabın parçası olacak.

Bu karamsar teorinin en can sıkıcı yanı, gerçekleşmesi halinde süre sonra içinden bir şeylerin koparılıp alınabileceği bir üretimin kalmayabileceği ihtimali. İnsanlar uzun metinleri bir bütün halinde okumayı bırakıp, sadece kolayca tüketebilecekleri kısa metinlere yönelirse, uzun metinler yazmak için bir neden kalmayabilir. Alıcısı olmayan bir üründen hiç kimse gelir elde edemez çünkü. İnternette içeriğin fiyatlandırılması ve neyin bedava, neyin ücretli olduğunun net bir şekilde belirlenmesi, sırf bu nedenle bile, şimdi gözüktüğünden çok daha büyük bir önem taşıyor.

İhtimaller, ihtimaller…
Kitap okumaktan hoşlanmayanların popüler bir romanın içeriğini öğrenmek için başvurdukları bir yöntem vardır: O romandan uyarlanan filmi izlemek. Ama her gerçek roman okuyucusu bilir ki, bir romandan uyarlanan filmi izlediğimizde söz konusu romanı okumuş kadar olmayız. Sadece içeriği hakkında bir fikrimiz olur. İnternette okumak da biraz buna benziyor. İçeriği bir bütün olarak özümsemekten kaçınıp, şöyle bir bakıyoruz. Sıkılmaya gelemiyoruz. Bir tıkla sıkıntıyı sona erdirip, sıkılacak yeni bir konu arıyoruz.

Bu yazıyı internet üzerinden okumanız için yazsaydım, bazı bilgilere link vererek anlattıklarımı zenginleştirecektim. Ama bu “zenginleştirme” belki de benim cümlelerimi, ilginizi çekiyor olsalar dahi, okumayı bırakıp, verdiğim linktekileri okumanıza neden olacaktı. Sonra o yazıdan başkasına, sonra başkasına geçerek linkler aleminde kaybolacaktınız. Sonra e-postalarınıza bakacak, Facebook sayfanızı güncelleyecek ya da bugünlerde insanlar çevrimiçi olunca her ne yapıyorlarsa onu yapacaktınız. Üstelik neredeyse hiç gayret sarf etmeden, birkaç tıklamayla. Yazının icadından bu yana okumaktan kaçmak hiç bu kadar kolay olmamıştı.

Bitirirken kendimden bir örnek daha: Cep telefonundan önce, sıkça kullandığım bütün numaraları ezbere biliyordum. İtiraf etmeliyim ki, şu anda en yakın arkadaşlarımın numarasını bile bilmiyorum. On beş yıl önce sahip olduğum telefon numarası ezberleme yeteneğini, teknolojik bir gelişmeyle yitirmiş durumdayım. Benzeri bir zihinsel değişimin, özellikle kitaplarla kurduğum büyülü ilişkiyi bozduğunu düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor.

Şimdi kendinize sorun. Hem istediğimiz kadar bilgiye ulaşmak, hem de bu bilgiyi gerektiği gibi içselleştirmek mümkün olacak mı? Yoksa gelecekte insanlar, içeriğin derinine inemeyen, yüzeydeki bilgi kırıntılarıyla beslenen yaratıklara mı dönüşecek?

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25158665/ (Erişim: 14 Aralık 2010)


%d blogcu bunu beğendi: