Sosyal ağlar partilere yasak mı?

Mayıs 31, 2010

Seçim yasasındaki e-postayla propaganda yasağı, sayfa duyurularının bu yolla yapıldığı Facebook ve Twitter gibi sosyal ağları kapattırır mı?

Anayasa değişikliğine ilişkin olarak 12 Eylül’de yapılacak halkoylamasında görüşlerini anlatmak ve yaymak isteyen siyasi partiler, e-posta yolunu kullanamayacak. Ancak ilk bakışta “spam’ mesajları engellemeye yönelik gibi görünse de, yasanın kullanıcıların kendi rızasıyla üye olduğu sosyal ağlardan gelen mesajları da kapsayıp kapsamadığı belirsiz. Eğer yasa bu mesajlara da uygulanırsa çağın en ucuz ve demokratik propaganda aracını devre dışı bırakılmış olabilir.

Facebook, Twitter, YouTube gibi sosyal ağlar e-postayla kayıt gerektiren mecralar. Üye olan kullanıcılar da, ‘arkadaş’ veya ‘takip’ listelerine aldıkları kişi veya kurumlardan gelen mesajları gerek sosyal ağdaki sayfaları gerekse kendilerine otomatik olarak gelen e-posta mesajıyla izliyorlar.

Seçimlerin temel hükümlerini düzenleyen 298 sayılı kanunda değişiklik yapan ve 10 Nisan 2010’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5980 sayılı kanunun 5. Maddesiyle getirilen değişiklik, vatandaşların elektronik posta adreslerine,sabit veya cep telefonlarına sesli, görüntülü veya yazılı mesaj göndererek propaganda yapılmasını yasaklıyor.

Akşam Gazetesi yazarı ve sosyal medya uzmanı Yurtsan Atakan, ne asıl yasada ne de değişiklik yasasında, vatandaşların kendi rızasıyla bu mesajları almak istemesinin ‘istisna’ olarak tanımlanmadığını söylüyor. Atakan’a göre kendi rızasıyla Facebook veya Twitter gibi sosyal ağlarda siyasi parti sayfalarına üye olan kullanıcılara, kendileri onay vermiş olsalar bile, mesaj gelmesi seçim yasasına göre suç sayılabilir.

SOSYAL AĞLAR KAPANIR MI?
Atakan haklıysa, bu otomatik e-posta mesajları için yasal süreç başlatılabilir, bu sitelerin geçici süreyle tümden erişime engellenmesi ve hatta mahkum edilmeleri mümkün olabilir.

E-posta yasağını da eleştiren Atakan sosyal ağları ve e-posta kampanyalarını, “mesajları kitlelere en etkin ve ucuz şekilde ulaştırmak için en stratejik yöntem” olarak tanımlıyor. ABD Başkanı Barack Obama’nın seçim zaferinin sosyal medya kampanyaları sonucu gerçekleştiğini hatırlatan Atakan, “iktidarın kontrolünde olmayan tek mecra olan sosyal medya ve e-posta iletişimi, CHP’nin önerdiği hükümlerle değiştirildi ki bu çok tuhaf. Kendi topuğuna kurşun sıkıyor” diyor.

Sosyal ağlara üyeliğin “rıza” gibi sihirli bir unsur içerdiğini hatırlatan İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Yr. Doç. Dr. Leyla Keser ise, e-posta yasağının sosyal ağlar üzerinden iletişimi engelleyeceği yorumlarına katılmadığını söylüyor. Keser, ilgili yasa maddesinde yer alan şu paragrafa atıfta bulunuyor: “…Ancak, siyasi partilerin kendi üyelerine gönderdiği sesli, görüntülü veya yazılı mesajlar her zaman serbesttir.”

Leyla Keser sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Eğer kullanıcı bu sayfaya kendisi üye olmuşsa, kanunun kendisine sunduğu hukuki korumadan vazgeçmiş ve bu tür e-postaları almaya “rıza” göstermiş demektir. “Rıza” kişisel verilerin korunmasında hukuka aykırılığı bertaraf eden sihirli bir unsurdur. Ancak sözkonusu yasa, rızaya rağmen hukuka aykırılığın kalkmayacağını kişilere hiçbir şekilde sosyal paylaşım siteleri üzerinden de e-posta vs. gönderilemeyeceğini açıkça düzenleyebilirdi. O zaman sosyal ağ iletişiminin engellenmesi durumu mümkün olabilirdi. Fakat yasa hükmünde bu tarz bir açıklık yok.

“ASLİ AMAÇ E-POSTA DEĞİL”
“İşin diğer önemli bir tarafı ise şu: Kullanıcılar partilerin Facebook/Twitter/YouTube sayfalarını izlemek isteyip de, onlardan e-posta vs.almak istemediklerinde mahremiyet (güvenlik/gizlilik) ayarları ile kendilerine bu yazışmaların gönderilmemesini sağlayabiliyor. Dolayısıyla kanundaki e-posta, SMS yasağını değerlendirirken sosyal paylaşım ağlarının asli amaçlarından hareket etmek gerekir. Facebook’un veya Twitter’ın asli amacı kullanıcılara spam mail göndermek değil. Bilakis özellikle şu sıralar kullanımda olan ve AB’nin veri koruması direktifi doğrultusunda oluşturulan mahremiyet ayarları ile kullanıcılara kişisel verilerini korumak bakımından çok çeşitli seçenekler sunuluyor.

“Bu seçeneklerden haberi olmayan veya sosyal paylaşım ağlarını kullanırken bu ayarları devreye sokmayan ve partilerin sosyal paylaşım ağlarındaki propagandalarını içeren maillerine dolaylı da olsa muhatap olan kullanıcılar bakımından, opt-out (mail almama) seçeneğini kullanabilecekleri teknolojik olanakların kendilerine sunulumuş olup olmadığına bakılmalı; Örneğin e-postaların alt tarafında yer alan ve “bu tür e-postaları almak istemiyorsanız ….. linkini tıklayın” şeklindeki seçenekler.

“Bu tür bir olanak hiç sunulmamışsa veya sunulmasına ve opt-out hakkı kullanılmasına rağmen tekrar mail gelmeye devam ediyorsa, zaten herşeyden önce Medeni Kanun’un kişilik hakkının ihlali ve bu hakkı korumaya yarayan hükümler çerçevesinde ceza davası açılır.”

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25100519/ Erişim: 29.05.2010


İnternet Dikensiz Gül Bahçesi Değil!

Mayıs 30, 2010

DİKENLİ GÜL BAHÇESİ, OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ!

Günseli Bayraktutan-Sütcü, Başkent ÜÜniversitesi İletişim Fakültesi

E-youth: Balancing Between Opportunities and Risks? Konferansının ilk gününde öğleden sonra açılış konuşmacılarından birisi de uluslar arası iletişim araştırmaları cemaati içerisinde çocuklar, ergenler ve bu gruplar üzerindeki medya etkisi çalışmaları ile bilinen Amsterdam Üniversitesi, Çocuklar, Gençler ve Medya Etkisi Araştırma Merkezi’nden Prof. Dr. Patti Valkenburg’du. Valkenburg Hollandalı ergenlerin internet kullanımı ve bu pratiğin taşıdığı olanaklar ve riskler üzerine kalabalık bir araştırma grubu ile birlikte yürüttüğü araştırmasından çeşitli bölümleri dinleyenlerle paylaştı.  Valkenburg’un temel soruları, ergenler neden çevrimiçi iletişimle bu kadar ilgililer, bu iletişimin taşıdığı riskler ve olanaklar nelerdir sorularıdır. Hollandalı ergenler de dünya üzerindeki diğer yaşıtları gibi popüler toplumsal paylaşım ağlarını çok aktif kullanmaktadırlar. Bu ağlar üzerinde kurdukları ilişkiler ise çoğunlukla çevrimdışındaki arkadaşlarıyladır. Yani çocukların yaşamında “çevrimiçi yabancı” sanıldığı kadar çok değildir, hatta büyük oranda istisnadır.

Valkenburg sorularının yanıtları için psiko sosyal  bir  yaklaşımı benimsemektedir ve kimlik, samimiyet ve cinsellik birinci sorunun, yani ergenlerin ‘internet düşkünlükleri’nin anlaşılmasındaki anahtar kavramlar olarak ele alınmaktadır.  Ergenler internette kimliklerini ifşa ediyor, ya da yepyeni kimlikler kurguluyorlar, çoğunlukla çevrimdışından tanıdığı diğer net sakinleriyle sıcak ilişkiler geliştirirken kimi zaman da romantik ilişkiler içerisinde olmaktadırlar.   Ergenlerin internet ortamıyla yoğun ilişkileri Türkiye’de de olası riskler kapsamında değerlendirilmekte ancak İnternet’in çocuklar ve gençler düzeyindeki çekiciliğinin arkasındaki dinamikler hiçbir zaman açıkça tartışılmamaktadır.  Bu noktada ergenler ve çocuklar için iki beceri önplana çıkmaktadır: yeterli kendini tanıtma ve anlatma/ açıklama. Bu iki yetenek dengeli kullanılmadığında çoğunlukla bireyin (ergenin ya da çocuğun) dışlanmasına neden olmaktadır. Çevrimiçi ortam bir yandan da bu iki yeteneğin gelişmiş kontrolünü de sağlamaktadır, bir diğer deyişle güvenlik duygusu ve toplumsal etkileşimde özgürlük olanağı ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş kontrol yeteneği, anonimlik, asenkron olmak ve erişilebilir olmakla ilgili bir durumdur.  Valkenburg ergenlerin hem kendilerini sunma/ tanıtma hem de anlatma ihtiyacı içerisinde olduklarını belirtir, ancak yaş grubu nedeniyle aynı zamanda da utangaçtırlar. Bu durumda onlar için online ortamdan daha elverişli bir ortam düşünmek çok zordur. Çeşitli nedenlerden dolayı da (en çok da ebeveynlerin kısıtlaması) yaşıtlarıyla yüzyüze iletişimleri de doğal olarak sınırlıdır. Ergenler için online ortam kimliklerini toplumsal anlamda kabul ettirme, tanıtma, diğerleriyle yakınlık kurma ve cinselliklerini keşif anlamında olanak sağlamaktadır. Araştırma ortaya koymaktadır ki, internet ortamında offline ortamda birlikte oldukları arkadaşlarıyla  ilişkilerini pekiştiriyorlar, ve %20-50 arası çevrimiçinde gerçek kimlikleriyle varoluyorlar. Valkenburg bir yandan anaakım medya tarafından yaratılan moral paniğin yol açtığı yanlış değerlendirmelerin ve bilgilerin de nasıl farklı algılanabileceğini kimi çarpıcı saptamalarla ortaya koymaktadır. Pek çoğumuz için soğutucu, ürkütücü bir durum olan internet ortamındaki toplumsallaşmaların direkt konuşmalarla gelişmesi aslında bir çeşit belirsizlik azaltma stratejisidir.  Oysa ki, aklı selimle düşünüldüğünde bir ekran aracılığıyla kurulan, çoğunlukla anonim bir karşı tarafın olduğu ilişkilerde doğrudan soru sormak en akla yatkın yöntem olmalıdır. Ne var ki tüm bunlar internette ergenlerin dikensiz gül bahçesinde olduğunu göstermemektedir. Siber kabadayılık mağduru olma, cinsellik anlamında risk alma, kazara veya isteyerek internet pornosuna ulaşma gibi durumlar yeni akademik çalışmalarda “riskler” kategorisinde değerlendirilmektedir. Valkenburg sunumunun sonunda, bireyleri, ergenleri medya etkileri konusunda eğitmek gerektiğini, bu bağlamda da toplumsal ve durumsal moderatörlere, yani ailelere ve öğretmenlere görev düştüğünü belirtmektedir. Ergenlerin ulaştıkları mesajları nasıl alımladıkları da önemlidir. Aileler ve eğitimcilerin de homojen olduklarını düşünmek yanlıştır, bir başka konuşmacı Seounmi Youn’un da belirttiği gibi ailelerin ebeveynlik tarzlarının ve aile içi iletişim koşullarının da bu meselelerde önemi vardır. Genel olarak kural koymayan ebeveynlerin internet kullanımı konusunda kural koymalarının etkili olması beklenemez.

Son olarak şunları söylemek gerekir diye düşünüyorum, çocuklar ve ergenlerin internet kullanımı son zamanlarda Türkiye’de de dikkat çekici bir konudur. Ancak, çoğunlukla bu konuda serinkanlı bir duruş yerine, anaakım medyada yaratılan paniğin etkisiyle ve çerçevelendirilmesiyle hareket edilmektedir. En azından aileler düzeyinde. Oysa, şu soru da hep zihnimizde olmalıdır, çok şikayet ettiğimiz ve ürktüğümüz cinsellik meselesini, aşkı nereden öğreniyoruz? Özellikle TV, bu konudaki kutsal kaynak olma özelliğini halen sürdürmekte.  Bir başka önemli nokta, mesele riskler ve olanaklar bağlamında da ele alınacaksa, bunların bir arada anılmasıdır. Özellikle EU KIDS ONLINE projesinin geldiği son noktada, artık risk kavramı yerine, varsa “gerçek zararlar” üzerine yoğunlaşma önerilmektedir. İnternet ortamı dikensiz gül bahçesi değildir, çünkü gül dikensiz olmaz. Gülleri koklarken dikenlere de maruz kalınabilir, önemli olan bunun bilgisinin verilmesidir.


“Heterojen bir grup olarak E-Gençlik” konuşmasının düşündürdükleri

Mayıs 29, 2010

Mutlu Binark, Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi

Antwerp Üniversitesi MİOS tarafından 27-28 Mayıs 2010 tarihleri arasında düzenlenen “E-Youth” (E-Gençlik) Konferansının açılış konuşmacısı Erasmus Üniversitesi’nden Prof.Dr. Jos de Haan, İnternet ve gençlik arasındaki ilişkiye ilişkin verili varsayılan bazı mitlerin yerinden edilmesi gerektiğini dile getirerek “Heterojen bir grup olarak E-gençlik: Olanaklar ve Riskler” adlı konuşmasını şekillendirdi. de Haan’a göre, ne tüm gençlik İnternet’tedir, ne de hepsi İnternet’i kullanma becerisi ile donanmış durumdadır. Ne de İnternet sanıldığı gibi güvenli bir ortamdır. Üstelik farklı genç bireylerin İnternet’i kullanma biçimleri de  farklıdır. de Haan’a göre, öncelikle gençler arasında varolan dijital uçurum sorunu ele alınmalıdır. Bu uçurum hem ülkeler arasında hem de aynı ülke içinde farklı bölgeler, farklı etnik kimlikler ve cinsiyetler arasında görülmektedir. Ayrıca, gencin nasıl bir ailede doğduğu da önemlidir. Ebeveynlerin gelir düzeyi, eğitim düzeyleri, emek pazarındaki durumları gençlerin İnternet ile ilişkilerini etkilemektedir. Gençlerin dijital beceri sahibi oldukları iddiasını da eleştiren de Haan, dijital beceriyi dört alt grupta sınıflandırmaktadır: araçsal beceriler, enformasyon becerileri, toplumsal beceriler, stratejik beceriler. de Haan’ın yaptığı araştırma ebeveynlerin  çocuklarının bu becerilere ilişkin algılamalarının oldukça yüksek olduğunu göstermiştir. Gençlerin İnternet ile ilişkilerinde ele alınması gerekli bir diğer konu da çevrimiçinde karşılaştıkları risklerdir. EU KIDS ONLINE Projesinde çocukların ve gençlerin karşılaştığı çevrimiçi riskler, içerik, ilişki ve bağlantılanmanın üç farklı düzeyinde ayrı ayrı ele alınmaktadır. Çocuklar ve gençler tecimsel, saldırgan, cinsellik ve değerler konusunda alıcı, katılımcı ve aktör olarak üç farklı düzeyde farklı farklı riskler ile karşı karşıyadır. EU KIDS ONLINE Projesinin 2009 final raporu, her ülkede farklı riskler olsa da, bazı risklerin ortak olduğunu göstermiştir: Bunlar, kişisel bilgilerin açıklanması, pornografik içerikle karşılaşma, saldırgan veya nefret söylemi yayan içerikle karşılaşma, siber zorbalıktır. Ayrıca bir ülkede İnternet kullanım yaygınlığı ne kadar fazla ise risklerle karşılaşma durumu da giderek artmaktadır. Ancak, dijital becerilerin artması çevrimiçi riskler ile başa çıkma becerisini de arttırmaktadır. Son olarak, de Haan’a göre farklı özelliklere sahip genç bireyler İnternet’i farklı şekillerde kullanmaktadır: kullanım zamanı, İnternet’te yapılan etkinlikler, İnternet’te enformasyon arama biçemleri, içerik yaratma durumu vb. değişmektedir. de Haan’a göre, gençlerin İnternet ile olan ilişkileri homojen değildir. İşte bu nedenle, özellikle ailelerin dolayımı ile bilinçli kullanım biçimleri geliştirilmeli; ebeveynlerin sınırlayıcılığı ve güçlendirme politikaları arasında denge kurulmalıdır. Ayrıca güvenli İnternet ortamı temin edilmeli, İnternet’te nitelikli içerik üretimine önem verilmeli, öz-denetim kodları desteklenmelidir. de Haan’ın E-Gençlik’in halihazırdaki durumu üzerine konuşması, Türkiye’de gençlerin İnternet kullanması konusunda özellikle ilgili kamusal aktörlerin tartışmaların ne kadar sorunlu ve eksik olduğunu bir kere daha ortaya koymuştur. Gerek kamuoyunda gerekse anaakım geleneksel medyada İnternet’e ilişkin varolan panik ve kaygı kültürünü destekleyecek şekilde söylemin şekillenmesi ve İnternet kullanımı konusunda risklerin –ve sadece bazı risklerin- vurgulanması yukarıda belirtilen sorunlu ve eksik bakış açısının yansılarıdır. Türkiye’de İnternet yaygınlığının AB ülkelerine göre görece azlığı, sınıf, toplumsal cinsiyet  ve bölge farkları da kullanım ve erişim konusunda göz önüne alınırsa, öncelikle gençler arasında dijital becerilere sahip olanlar ve bunlar arasındaki beceri farkları, dijital ortamlara erişemeyenler arasındaki farklar incelenmelidir. Ayrıca çevrimiçi risklerle karşılaşan veya karşılaşma olasılığı yüksek çocuk ve gençlerin ebeyenlerinin sosyal, ekonomik durumu da önemlidir. Örneğin hangi ailelerdeki çocuklar niçin belli risklerle karşılaşmaktalar sorusu, İnternet veya çevrimiçi oyun bağımlılığı (aşırı ve sorunlu kullanım) olgusunu daha geniş bir toplumsal tartışmaya bağlar. Ayrıca, ebeveynlerin ve öğretmenlerin de dijital beceri sahipliği de gençler ve İnternet arasındaki ilişki ele alınırken incelenmelidir. de Haan’ın konuşmasının Türkiye’deki tartışmalar için yol gösterici yönü, gençlerin İnternet ile ilişkilerinin aynı/tek tip olmadığını vurgulaması, farklı gençlerin farklı İnternet kullanım örüntüleri gerçekleştirdiğini somut örneklerle ortaya koymasıdır. Hükümetlerin ve ailelerin İnternet kullanımını sınırlayıcı veya engelleyici politikaları yerine, de Haan’ın gençlerin sanal uzamın olanaklarından faydalanmalarını arttıracak ve geliştirecek güçlendirici politikaların desteklenmesini önermesidir. Bu bağlamda, güvenli İnternet ortamının, sağlıklı ve doğru enformasyona ulaştıracak tarayıcıların oluşturulması ve ebeveynlerin çocukları ile yönlendirici iletişim pratikleri geliştirmeleri için bilgilendirilmeleri, çocukların, ebeveynlerin ve öğretmenlerin dijital becerilerin farklı düzeylerini kullanabilme konusunda da farkındalıklarının arttırılması gerekmektedir. Özlüce dersek, Türkiye’de anaakım geleneksel medyada temsil edildiği veya kamusal aktörlerin söylemsel pratiklerine sindiği gibi riskler ve kaygılar-korkular kültürü  ile  yeni medya ortamında gençlerin durumunu baştan önyargılı ele almak yerine, soruları ve sorunları daha doğru saptamak gerekli: yeni medyayı kullanan çocuklar ve gençler kimler? Sınıfsal aidiyetleri, cinsiyetleri, yaşadıkları yerler, ebeveynlerin toplumsal-kültürel ve ekonomik sermayeleri sorunsallaştırılmalıdır. Dijital beceriler tüm gençlerde aynı düzeyde değildir, üstelik genç nüfusunun bir kısmı dijital okuryazar değildir. Çocukların ve gençlerin çevrimiçinde karşılaştığı riskler de farklı gençler ve çocuklar için de farklıdır, ya da farklılaşabilmektedir. Risklerin deneyimlenmesi de cinsiyetlere göre farkılaşabilmektedir. Tüm bu alt sorunların/soruların Türkiye’deki konuya ilişkin  totalleştirici bakış açısını geliştirmesi ve zenginleştirmesi beklenmelidir.


Dikizleme Günlüğü üzerine…

Mayıs 25, 2010

Gani Çulha, K.Ü.SBE. RTS ABD Y.lisans programı

Hal Niedzviecki’nin Dikizleme Günlüğü’nü (Ayrıntı Yayınları, 2010) okuduktan sonra mahremiyet denen kavramın internet aracılı iletişimi kullanan herkes için çoktandır sonlanmış olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Nitekim internette atılan her adım, arama motorlarına yazılan her sözcük, gün be gün geliştirilen veri bankalarında saklanacak ve bir gün eğer dikkati çekerseniz size karşı rahatlıkla kullanılabilecek durumda. İnterneti gün boyu kullanan bir kişinin gün boyu nasıl bir psikoloji içerisinde olduğunu bilmek artık işten bile değil, sizin gün boyu ne yaptığınızı, hangi verileri aradığınıza bakarak, ne gibi bir ruh hali içerisinde bulunduğunuzu tahmin etmeleri artık zor değil. Hatta isterseniz istediğiniz bir kişi hakkında internette ne yaptığı hakkındaki bilgileri toplamak için kurulmuş şirketler bile var. Diyelim kız arkadaşınızın internette siz yokken nasıl zaman geçirdiğini merak ediyorsunuz, bunun için bütçenize uygun bir tarifeyi seçerek istediğiniz bilgileri satın alabiliyorsunuz. Diyelim çocuklarınızın interneti nasıl kullandığını bilmek isteyen bir ebeveynsiniz o halde her 15 saniyede bir ekran görüntüsünü yakalayabilen programlardan satın alarak rahatlıkla çocuğunuzun internet hayatına göz atabilirsiniz. Bunun gibi birçok örnekle beraber, blog yazarlığından realiti şovlara birçok ilginç örneği kitapta bulmak mümkün. Nitekim Hal Niedzviecki bununla da yetinmiyor ve dikizleme deneyiminin nasıl bir şey olduğunu anlamak için bizzat kendisi bu deneyimleri yaşamaya başlıyor. Facebook hesabı alarak arkadaşlıklarını genişletiyor, blog yazarlığı yapmaya başlıyor, eşini, bahçesini takip etmeye başlıyor. Tüm bunlar kendisini nasıl etkiledi dersiniz? Bunu da sanıyorum facebook hesabında bulunan 700 arkadaşını içkilerini ısmarladığı bir partiye davet etmek için hazırladığı bir buluşmayla somut olarak anlıyor. 700 kişiye yaptığı bir anketle yaklaşık 25 kişinin geleceğini düşünüyor ve buluşma mekanına giderek arkadaşlarını beklemeye başlıyor nitekim 25 kişiden sadece biri davete katılıyor. Hal Niedzviecki bu durumun sonuçları üzerine düşünürken durumu şu şekilde açıklıyor:

 “İnsanlar hendeğin öte tarafına atlamak istemiyorlardı. İnsanı ümitsizliğe sevk ediyor belki; ama kitlelerin iletişim kurmasını sağlayan sosyal paylaşım siteleri, bloglar, güncellenen anlık iletiler, “bana sırlarını anlat” tipi içtenlik gösterileri, insanlarla kurduğumuz bağları gerçek dünyaya taşımaya gelince önemini yitiriyordu. Evde kalmayı, bilgisayarınızın başına geçip dikizlemeyi, arkadaşlık uğruna kendimizi sergilemeyi, karman çorman duygularımızı paylaşmayı ve insanlarla kurulan sanal ilişkilerin beraberinde getirdiği sorumlulukları, hayal kırıklıklarını tercih ediyorduk.”

Nitekim Hal Niedzviecki’nin kitabı, sanal ortamlarda belli bir tanınırlık kazanmış kişilerin sanal hayatlarının gerçek hayatlarını bastırdığı, bunun bir tür bağımlılık yaptığı gibi sonuçları da görüyoruz. Her şeyi bilme arzusu ve korku politikaları insanda bir tür paranoya yaratmakta bu nedenle insanlar evlilikler sarsılmakta, gerçek hayattaki işleri ve ilişkilerinin kötü gitmesi gibi sonuçlarla karşılaşılmaktalar. Hasan Bülent Kahraman “arzunun yapaylaştırılmasına tahammül edebildiğimiz sürece internet bir cennet!” diyordu ama o bunu cinsellik boyutuyla ilişkilendirerek söylüyordu, nitekim sadece cinselliğin dışında yapılan her türlü hareket de bir arzu tatmini gibi görünüyor. O nedenle arzularımızı tatmin ederken bu teknoloji aracılı iletişimin ne anlama geldiğini ve ne tür sorumluluklara da sahip olmamız gerektiğini iyi bilmemiz gerekiyor.


Dijital Kuşaklar…

Mayıs 23, 2010

Herhalde hiçbir ebeveyn yoktur ki, televizyon veya Nintendo Wii’nin uzaktan kumandasını ya da akıllı cep telefonunu çocuğunun eline bırakıp “İşin içinden sen çık” demeş olmasın. Ve çocuk aynen söyleneni yaptıktan sonra da, “Vaktim olsaydı bunları ben de yapardım” diye cihazı hışımla geri almış olmasın. Fakat teknolojik bakımdan gerçek şu ki eski kuşaklar zamanın gerisinde kalmış durumda. Çocuklar ve medya üstüne önde gelen araştırmacılardan olan Washington Üniversitesi Pediatri Bölümü’nden Profesör Dimitri Christakis, The New York Times’a verdiği röportajda, “20’nci yüzyılda zenginlerle yoksulları ayıran dijital uçurumdan endişe edilirdi” diyor. “Bu uçurum artık geçmişte olduğu kadar derin değil. Gelgelelim bu sefer de ebeveynler ile çocuklar arasında yeni bir uçurum ortaya çıkıyor. Biz büyükler, onların içinde yaşadığı dijital âlemden gözle görülür bir şekilde habersiziz.” Fakat ebeveynlere iyi bir haberimiz var çünkü teknolojiyle içli dışlı olan evlatları çok yakında şimdiki bebelerin gölgesinde kalacak. Teknoloji Kuşağı diyebileceğimiz bu ufaklıkların dünyaya bakışı, halen ergenliğe yaklaşan ağabey ve ablalarından çok ama çok farklı olmaya aday. Şimdiki ebeveynler zamanın yenilikleri olan renkli televizyon ve tuşlu telefonları nasıl sıradan ev gereçleri olarak gördülerse, bugünün bebeleri de Kindle gibi kitap okuma cihazlarını, Google’un Nexus One telefonlarını ve Apple iPad’leri öyle sıradan görecekler. Brad Stone’un The New York Times’da bildirdiğine göre, 2010 yılında 2 yaşında olanlar “dünyada dijital kitaplardan, uzaktaki akrabalarla yapılan görüntülü Skype sohbetlerinden ve iPhone’ların bebekler için olan video oyunlarından başka bir şey bilmeyecekler.” Oysa bunları şimdi 10 küsur yaşında olanlar bile bilmiyor. Dolayısıyla, 2 yaşındaki kızının ait olduğu kuşak için “Kendinden öncekilere göre çok farklı olacak” diyor Stone. Araştırmacılar, teknolojik değişimin giderek hızlanması yüzünden “her çocuk grubunun kendi gelişim çağındaki mevcut teknolojik araçlardan kendine özgü bir şekilde etkilenebileceğini” ve bunun “mini kuşak farklarına” yol açabileceğini belirtiyor. O bakımdan kuşak farkları artık onlarca veya birkaç yılla değil belki de aylarla ölçülecek. Pew Araştırma Merkezi İnternet ve Amerika’da Yaşam Projesi’nin yöneticisi Lee Rainie The New York Times’a, “Aralarında iki, üç veya dört yaş olanlar teknolojiyle birbirlerine göre bambaşka deneyimler yaşıyorlar” diyor. “Üniversite öğrencileri, liseye giden kardeşlerinin, liseliler de daha küçük kardeşlerinin yaptıklarına şaşkın şaşkın bakıyor. Teknoloji, kuşaklar arasındaki farklılaşmayı hızlandırdı.” İnsan nostaljik hissediyor. Kuşak farklarının birkaç yıl veya ayla değil de, onlarca yılla ölçüldüğü 1946-1964 döneminin savaş sonrası kuşağı ve 1965-1979 dönemi kuşağı (Generation X) nerede? Nitekim A.O. Scott da geçtiğimiz günlerde Generation X ve ondan çok daha kalabalık olan savaş sonrası kuşak hakkında bir ağıt yazdı.1966 doğumlu Scott The New York Times’a, “Bizler, yaşlandıkları halde hâlâ orantısızca ilgi ve güç toplamayı sürdüren savaş sonrası kuşağın gölgesinde büyüdük” diye yakınıyor. “Yaşam döngülerinde ne zaman bir aşama kaydetseler 10 dergi onları kapak yapar. Emekli olduklarında sosyal güvenlilik sistemimiz çökecek! Öldüklerinde narsizm sahipsiz kalacak” diyor. Scott tabii dijital öncesi çağda yetiştiğini ele veriyor. Yeni binyılda doğanların kuşak çatışmalarının kaç farklı ekranda sahneleneceğiniyse belki kimse bilemeyecek. TOM BRADY

Kaynak:http://www.sabah.com.tr/NewYorkTimes/2010/05/17/teknoloji_kusak_farkini_artiriyor

Erişim: 23 Mayıs 2010


Pakistan’da ipin ucu kaçtı!

Mayıs 21, 2010

‘Karikatür refleksi’ Facebook’tan sonra YouTube’u da vurdu. “Müslümanları rencide eden içerik” yüzünden Facebook ve YouTube’a erişim bir gün arayla kapatıldı.

Pakistan Telekomünikasyon İdaresi, tüm internet servis sağlayıcılarına YouTube video paylaşım sitesine erişimi kapatması talimatı gönderdi. Gerekçe, Facebook için dün uygulamaya konan sansür kararıyla aynı: İslami olmayan içerik barındırmak.

Kurumun bir gün arayla verdiği bu iki kapsamlı sansür kararı, İslam Avukatları Forumu adlı bir grubun Lahor Yüksek Mahkemesi’ne yaptığı şikayet başvurusunu takiben alındı. Karar gerekçesinde, YouTube’ta ‘İslami olmayan’ içeriğin arttığı belirtilerek ülkedeki tüm servis sağlayıcılardan siteye erişimi derhal engellemesi istendi.

İslam Avukatları Forumu’nun temsilcisi Ezher Sıddık, Facebook üzerinde düzenlenen bir yarışmanın hakaret içerdiğini söylemişti.Yarışma kapsamında Facebook kullanıcılarından Muhammed Peygamber’in karikatürlerini yapmaları isteniyor.

Facebook’tan yapılan açıklamadaysa sitedeki sayfada yer alan söz konusu içeriğin site kullanım şart ve yükümlülükleri ihlal etmediği, dolayısıyla bir sakınca olmadığı belirtildi. Facebook sözcüleri, “bizim için illegal olmayan içerikler, bazı ülkelerde illegal sayılabilir. Bu gibi durumlarda zaman zaman o ülkeye yönelik farklı uygulamalar düşünebiliyoruz” şeklinde konuştu.

Lahor Yüksek Mahkemesi’nin yasak kararı, ay sonuna dek yürürlükte olacak. Yasak kararı 31 Mayıs’ta gözden geçirilecek. Lahor Yüksek Mahkemesi ayrıca Pakistan Dışişleri Bakanlığı’ndan, niçin bu türden bir karikatür yarışmasının düzenlendiğinin de araştırmasını istedi.

Pakistan’ın Lahor kentinde bugün mahkeme binası dışında toplanan bir grup Facebook’ı kınayan pankartlar taşıdı. Göstericiler, karikatür yarışmasının ‘ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini’ vurgulayıp, Müslümanların İslam’a zarar vermeye çalışanlara aynı yollarla yanıt vermeye hazır olduklarını söylediler.

Daha önce 2005 yılında da, bazı Danimarkalı karikatüristlerin, Muhammed Peygamber’e hakaret içerdiği öne sürülen 12 karikatürü bir gazetesde yayımlamaları, İslam Dünyası’nda tepki çekmşti.

Karikatürler, dünya çapında din, basın, sanat ve düşünce özgürlükleri konularında tartışmalara yol açmış, bazı Danimarka büyükelçiliklerine saldırılar düzenlenmiş, Danimarka ürünlerinin de boykot edilmesi çağrısı yapılmıştı.

Pakistan’da dün itibarıyla, karikatür yarışmasına yönelik Facebook sayfasına girişin engellendiği ancak genelde diğer Facebook sayfalarına girilebildiği bildiriliyor. YouTube ve Facebook’a sansür, aynı Türkiye’de olduğu gibi Pakistan’da da DNS değişikliği ve vekil sunucu aracılığıyla aşılabiliyor.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25096796/

Erişim tarihi: 21.05.2010


Pakistan Facebook’u yasakladı

Mayıs 20, 2010

‘Karikatür refleksi’ Facebook’u da vurdu. Peygamber karikatürü yarışması düzenlenen sayfa yüzünden Pakistan’da siteye erişim engellendi.

Pakistan Telekomünikasyon İdaresi, tüm internet servis sağlayıcılarından, Facebook’a girişleri derhal yasaklamalarını istedi. Kurumun kararı, İslam Avukatları Forumu adlı bir grubun Lahor Yüksek Mahkemesi’ne yaptığı şikayet başvurusunu takiben geldi.

Forumun temsilcisi Ezher Sıddık, Facebook üzerinde düzenlenen bir yarışmanın, hakaret içerdiğini söylemişti.Yarışma kapsamında Facebook kullanıcılarından Muhammed Peygamber’in karikatürlerini yapmaları istenmişti.

Lahor Yüksek Mahkemesi’nin yasak kararı, ay sonuna dek yürürlükte olacak. Yasak kararı 31 Mayıs’ta gözden geçirilecek.

Lahor Yüksek Mahkemesi ayrıca Pakistan Dışişleri Bakanlığı’ndan, niçin bu türden bir karikatür yarışmasının düzenlendiğinin de araştırmasını istedi.

Pakistan’da bu sabah itibarıyla, karikatür yarışmasına yönelik Facebook sayfasına girişin engellendiği ancak genelde diğer Facebook sayfalarına girilebildiği bildiriliyor.

Öte yandan Pakistan’ın Lahor kentinde bugün mahkeme binası dışında toplanan bir grup Facebook’ı kınayan pankartlar taşıdı. Göstericiler, karikatür yarışmasının ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini vurgulayıp, Müslümanların İslam’a zarar vermeye çalışanlara aynı yollarla yanıt vermeye hazır olduklarını söylediler.

Daha önce 2005 yılında da, bazı Danimarkalı karikatüristlerin, Muhammed Peygamber’e hakaret içerdiği öne sürülen 12 karikatürü bir gazetesde yayımlamaları, İslam Dünyası’nda tepki çekmşti.

Karikatürler, dünya çapında din, basın, sanat ve düşünce özgürlükleri konularında tartışmalara yol açmış, bazı Danimarka büyükelçiliklerine saldırılar düzenlenmiş, Danimarka ürünlerinin de boykot edilmesi çağrısı yapılmıştı.

Kaynak: [BBC Türkçe] http://www.ntvmsnbc.com/id/25096796/

Erişim tarihi: 20.05.2010


Facebook’u bırakma günü!

Mayıs 20, 2010

Sosyal ağın, üyelerinin yüklediği kişisel bilgilerin korunmasına yeterli özeni göstermediğini iddia eden protestocular 31 Mayıs’ı Facebook’tan ayrılma günü ilan etti.

En geniş sosyal ağ Facebook’taki kişisel ayarların ‘ayarlanamayacak’ kadar karışık hale getirilmesine tepkiler büyüyor. Site yönetiminin paylaşımı azami kılmak için sınırlandırma ayarlarını zorlaştırmasını protesto edenler, Facebook’u terketme kampanyaları yürütmeye başladı.

Facebook’un üyelik ayarları, son yapılan değişikliklerle neredeyse ‘anayasa’ metni kadar uzun hale geldi; toplam 50 ana ayar altında 170 seçenek bulunuyor. Firmanın bu yolla üyelerin kendi profillerini kısıtlama hakkına getirdiği engeller, mahremiyete ve özel bilgilere saygısızlık olarak yorumlanıyor. Bunu protesto etmek için oluşturulan gruplara son olarak Quitfacebookday.com sitesi de eklendi.

‘Facebook’u Bırakma Günü’ olarak 31 Mayıs’ı tespit eden site kurucuları, kişilerden Facebook’u bırakacaklarına dair gönüllü taahhüt ve sembolik imza alıyor. Sitenin ilk iki günde imzacı sayısı 3 bine yaklaşmış durumda.

Geçen ay bir grup ABD’li senatör Facebook’u kişisel bilgilerin korunması konusunda daha titiz ve yasalara uygun hareket etmeye davet etmişti. ABD ve AB’de pek çok sivil haklar örgütü de benzer şikayetler dile getiriyor.

Facebook’ta geçenlerde devreye sokulan yeni bir özellikle, Facebook’a dahil olmayan başka siteler (Facebook’un anlaştığı üçüncü taraflar), ağ üyelerinin yorumlarını o kişinin onayını almadan kendi sayfalarına taşıyabiliyor.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25095936/

Erişim tarihi: 19.05.2010



Policy and Internet Call for Papers: Special Issue on Cybercrime

Mayıs 20, 2010

Policy and Internet Sibersuç özel sayısı çağrı metni için tıklayınız: Çağrı Metni


Religion in Cyberspace

Mayıs 20, 2010

Masaryk University tarafından 26-28 Kasım 2010 tarihlerinde düzenlenecek olan konferans hakkında detaylı bilgi almak için tıklayınız:

Religion in Cyberspace 2010


%d blogcu bunu beğendi: