K-POP’UN YASAKLANMASI VEYA DRAKULA TABUTUNDAN KALKIYOR (MU)

Eylül 12, 2021

Alptekin KESKİN[1]

Son dönem Türkiye ve Çin’de anaakım medyada ve sosyal medya görülen K-Pop ile ilgili yasak tartışmaları medya aracılığı ile yürütülen toplum mühendisliğinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Merkezinde yasak, baskı ve engellemenin olduğu bu tür girişimler her iki ülke arasında bazı karşılaştırma ve benzerlikler yapmaya olanak sağlamaktadır. Daha önce yine her iki ülkede de K-Popla ilgili benzer haberlerin yapılmış olması K-Pop’u adeta Drakula metaforuna benzetilmesini olanak sağlamaktadır. Bu metafora göre Drakula istenildiğinde tabutundan çıkartılmakta ve istenilen topluluğun üstüne zaman zaman bırakılmaktadır. Böylelikle ara sıra topluluğun taşlamasına imkân sağlayan bir günah keçisi ortaya çıkmaktadır. Bu günah keçisi ise kuşkusuz medya tarafından üretilmektedir.

Son dönemde Çin’de bazı yasakçı kuralların hızla popüler kültür ürünleri üzerinde uygulandığı görünmektedir. Örneğin Çin sosyal medya ağı Weibo tarafından BTS hayranlarının da olduğu 22 K-Pop hayran hesabı şüpheli olarak yasaklanmıştır[2]. Çin’deki bazı K-Pop hayran sayfalarına getirilen yasaklar bir süredir Türkiye’de K-Pop ve K-Pop hayranlığı üzerinden çeşitli stigmalar üreten bir medya grubunca hemen ele alınmış ve “Çin’in sosyal medya platformu Weibo’dan K-Pop hayran sayfalarına kısıtlama: Gerekçe aşırılık” başlığıyla internet gazetesinde haberleştirilmiştir[3].                 

Türkiye medyasında son dönemde K-Pop grupları ve fanları ile ilgili ortaya atılan söylem, iddia ve haberler gözleri tekrar günah keçisi ilan edilen K-Pop’a çevirmiştir. İlk olarak konu ile ilgili son dönemde ortak yazarı da olduğum Moment Dergi’den yayınlanan “Türkiye’de K-Pop Karşıtı Söylem ve K-Pop Hayranlarının Taktiksel Mücadelesi” (2021) yazısını hatırlatmak gereklidir. K-Pop karşıtlığının özellikle Türkiye örneğinde günah keçileştirme, korku yaratımı, damgalama, etiketleme ve ahlaki panik kavramları ile ilişkiselliğinin ele alındığı makale, Twitter’da K-Pop karşıtlarının ürettiği #kpopyasaklansin etiketine karşılık K-Pop hayranlarının geliştirdiği taktiksel mücadeleyi inceleyen bir çalışmadır. 

K-Pop karşıtlığının Türkiye medyasındaki serencamını burada tekrar etmeyeceğim. Ancak konu ile ilgilenenler hemen her gün değişik platformlarda, özellikle son dönemde ise farklı görüşteki gazetelerde K-Pop ile ilgili yaratılan gündemden bir şekilde haberdar olmuştur. K-Pop ve hayranlığının medyada kanaat teknisyenleri tarafından yukarıdaki iddialar çerçevesinde gündeme getirilmesi sonrasında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da bir açıklama yapmış ve popüler kültür ürünlerinin takip edildiği ancak yasaklanmasının mümkün olmadığı belirtilmiştir[4].

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının açıklama yapmaya sevk eden olayın başında yakın zamanda 3 genç kızın K-Pop hayranlığı nedeniyle evden kaçmasına ilişkin haberler bulunmaktadır. Daha sonradan olayın K-Pop veya Kore ile ilgili herhangi bir bağlantısı olmadığı ortaya çıksa da yapılan haberlerin başlıklarına bakıldığında olayın gerçekliğinden koparılarak manipülatif bir tarzda sunulduğu açıkça görülmektedir Aşağıda yalnızca bu olaya ilişkin Türkiye medyasındaki gazetelerin internet sayfalarındaki haberlerin başlıklarından bazıları verilmiştir:  

1-“Korean Pop (K-POP) nedir? 3 genç kız K-Pop hayranlığı nedeniyle evden kaçmıştı”

(https://hurriyet.com.tr/galeri-korean-pop-k-pop-nedir-3-genc-kizin-k-pop-hayranligi-nedeniyle-evden-kacmisti-41870584/1 -11.08.2021

2-“Bakanlık K-Pop için harekete geçti”.                                                             

    “İstanbul’da 3 çocuğun Güney Kore’ye gitmek üzere evden kaçmasına sebep olan Güney Kore pop kültürü, Aile Bakanlığını harekete geçirdi.”

https://cumhuriyet.com.tr/haber/bakanlik-k-pop-icin-harekete-gecti-1864444 -29.08.2021

3- “K-Pop çocukların gerçeklik algısını değiştiriyor”.

https://sabah.com.tr/pazar/2021/08/15/k-pop-algisini-degistiriyor-cocuklarin-gerceklik  -15.08.2021

Söz konusu olay ile ilgili bu ve benzeri birçok haber internette halen mevcuttur. Belirtilen kaçma olayı ile ilgili yukarıda yalnızca bazı haberlerin başlıkları verilmiştir. Haberlerin içeriklerine bakıldığında çok daha ötekileştirici bir dil kullanıldığı görülmektedir. Yalnızca bu olay üzerinden yapılacak bir içerik analizi çalışmasında kolaylıkla damgalayıcı, etiketleştirici, korku ve ahlaki panik içeren birçok alt temaya rahatlıkla ulaşılabilecektir. Medya ve toplum ilişkisi göz önüne alındığında medyanın toplumu yönlendirici vasfı söz konusu haberlerde çok açık bir şekilde görünmektedir. Haberlerin farklı görüşteki medya gruplarından sanki tek bir bakış açısından yazılmış hissi verilmesi ise daha vahim bir konu olarak durmaktadır.


[1] İstanbul S. Zaim Üniversitesi Sosyoloji bölümü doktora öğrencisi

[2] https://nytimes.com/2021/09/06/business/china-bts-kpop-fans.html

Çin’in çevrimiçi oyun oynayan 18 yaş altı çocukların oyun sürelerinde kısıtlamaya gitmesi gibi son dönem kısıtlamalarını da eklersek Çin için belirtilen yasaklar Çin tarzı panoptikonun bir sonucudur da denilebilir.

[3] https://yenisafak.com/amphtml/dunya/cinin-sosyal-medya-platformu-weibodan-k-pop-hayran-sayfalarina-kisitlama-gerekce-asirilik-3691367 -08.09.2021

[4] https://www.ntv.com.tr/turkiye/aile-ve-sosyal-hizmetler-bakani-derya-yanik-ntvde-sorulari-yanitladi,


Yarı Analog Jenerasyonun Sosyal Medya ile İmtihanı: Küresel Köyün Dijital Göçmenleri

Eylül 11, 2021

Her kuşak kendine özgü dinamiklerin içine doğar. Farklı krizler, gündelik yaşam işleyişinde farklı pratikler, dünyayla ve diğer insanlarla farklı ilişkilenim biçimleri… Bu dinamikleri bir çatı altına sığdırabilmek için de çeşit çeşit adlandırmalara başvurulmuştur şimdiye kadar. 80’lerin sonunda, 90’ların başında doğan bizim kuşağa da Y Kuşağı etiketi uygun görülmüş. Her sosyal, ekonomik, kültürel değişimin, dönüşümün; her coğrafyada eş zamanlı ve eş yoğunlukta olarak yaşanmadığı üzerine kurulu tartışmalar sürüp giderken, belli kuşakların içerisinde bulunduğu bazı ortak çıkmazlar olduğunu da kabul etmek gerekiyor gibi görünüyor bir yandan da. Kuşak ayrıştırmasının, yaşa dayalı ayrımcılık ve damgalamanın ortaya çıkışını kolaylaştırabileceği şerhini de düşerek, Y kuşağı ve yeni medyanın sancılı ilişkisinden bahsetmek isterim naçizane.

Y kuşağı konusunda, dijital ekosistem içerisinden konuşacak olduğumuzda yarı-analog şeklinde bahsetmenin uygun olabileceğini düşünüyorum. Bir kısmımız dünyaya geldiğimizde, üzerinde döner bir halka olan çevirmeli telefonları dahi gördük. Birçoğumuz okula giderken cüzdanlarımıza telefon kartı koyduk; gerekirse okul koridorlarındaki ankesörlü telefonları kullanmak için. İlk tecimsel yayınları gördük, kocaman kasalı televizyonları gördük. Çanak anten diye bir şeyin varlığını sonradan öğrenip televizyon tahayyülümüzü karasal yayının dışına çıkarmanın heyecanını yaşadık, ilk uydudan yayınları merakla bekledik, Teletex’ten hava durumuna baktık gibi gibi.

1 ve 0’ın hâkimiyetindeki dijital evrenin yükselişinden önce, dünyanın nasıl bir yer olduğuna ilişkin belli kalıplar halihazırda yer etmeye başlamıştı zihinlerimizde. Bir yandan yeni dünyanın kokularını almaya başlasak da, temelde eski dünyanın imgeleriyle iç içe büyüdük. Kontör yüklediğimiz cep telefonlarımız ve her nostalji sohbetinde anmadan duramadığımız çevirmeli ağlı internet bağlantılarımız yavaş yavaş yaşamlarımızın vazgeçilmezi olurken bir başka evrende, çok başka ilişkilenim biçimleriyle tanışmaya başladık. Web 2.0’ın gelişini bizimle her yere gelen dizüstü bilgisayarlarımızın vazgeçilmezimiz olması takip etti, bahçede otururken internete bağlanmaya başladık. Telefonlarımız akıllanmıştı, gündeliğin içinden kareler yakalayıp bizim varlığımızdan haberdar kim varsa onlarla anlık hallerimizi paylaşmaya başladık. Bambaşka ilişkileniyorduk. Herkes, herkesin, her şeyinden haberdardı. Her şeyi biliyorduk, her şeyi görüyorduk. Baktığımız her an bir şeyler yenileniyordu, ışık değişiyordu, ses değişiyordu, hızlı hızlı akıp gidiyordu ne varsa. Aradan bir şeyleri yakalamaya çalışıyorduk; tutmaya, tutunmaya çabalıyorduk. Ama çabuk sıkılıyorduk. Yenilenmeye, yenilemeye bağımlı olmuş gibiydik. Hiç kimseyle ve hiçbir şeyle uğraşmak istemiyorduk. Ekran kasmaya başlarsa sayfa yeniliyorduk, en kötü “bi’ kapatıp açıyorduk”. Sonrasında yepyeni akış, yepyeni sayfa, yeni gündemler…

Bir hocam, bir derste yeni medya ile ilgili bir şeyler anlatırken bilgisayarın fişini tutup tak diye çekmişti prizden, “işte her şey bu kadar!” diyerek. Hakikaten de öyle, birkaç amper elektriğe bakıyor aslında. Sorumluluğun ağırlığından, yüzleşmenin zorluğundan kaçmak için her fırsat parmaklarımızın ucunda şimdi. Z kuşağı bu hızı görece daha iyi göğüsleyebildi sanki. Çok erken yaşta tanıştılar Mc Luhan’ın küresel köyüyle, hatta bu köyde doğdular, buranın yerlisi onlar. Bir başka tartışmalı ayrım da buradan çıkıyor zaten, dijital yerliler ve dijital göçmenler. Biz bu köyün dijital göçmenleriyiz. Göç her zaman zordur. Bir yandan geride bıraktıklarımızla vedalaş(ama)manın sancısını çekerken, bir yandan da yeni bir yerde, yeni bir hayatın kurallarını öğrenmek, buraya uyumlanmak zorundayızdır. Y kuşağının dijital dünyadaki yarım halleri de buradan geliyor işte. Akşamüzeri yayına ara verilen, ağır çekim, TRT’li dünyanın nizamiliğinde doğup kendimizi VOD*[1]’ların göz alıcı hızı ve keyfiliği içerisinde buluverdik bir anda. Eski köye yeni adet getirmek denir ya, biz de yeni köydeyiz şimdi, eski adetlerimizin kalıplarını uyumlayarak yer edinmeye çalışıyoruz buralarda.

Bu kalıplar kimi zaman işliyor, kimi zaman da eşyanın doğasına aykırı kalıyor. Z kuşağı bunu görece daha iyi göğüsleyebildi demiştik, bu da Z kuşağının eşyanın doğasının farkındalığından kaynaklanıyor muhtemelen. Mc Luhan’ın köyünde, eski dünyanın kırıntılarını aramıyor Z kuşağı, Y kuşağının aksine. Twenge (2018)[2], önceki kuşaklarla karşılaştırıldığında Z kuşağının (Twenge onlara i-kuşağı diyor -internetin i’si) yaşıtlarıyla etkileşim kurmaya ayırdığı zamanda, gözle görülür bir azalma olduğunu belirtiyor. Dahası Z kuşağı bir aradalığın her türüne ihtiyatlı yaklaşıyor gibi; Twenge, bir başkasıyla ilişkide olmanın, yeni kuşağın mottosu olan “mutlu olmak için başkasına ihtiyacın yok- kendi kendini mutlu edebilmelisin” yaklaşımıyla çeliştiğini söylüyor ve Google’ın kitap veri tabanında yapılan taramalarda “Kendini mutlu et”, “Başkasına ihtiyacın yok” ve “Asla taviz verme” kalıplarının kullanılışındaki yükselişe dikkat çekiyor. Bu söylemlerle daha iç içe olduklarından da pat diye prizden çekiliveren fişlerin varlığı daha kolay akıp gidiyor sanki Z kuşağının üzerinden.

Y kuşağında ise işler biraz daha farklı. En azından bir kısmımız için. Kuşkusuz her göçte, daha kolay uyum sağlayanlar ve uyum sağlamakta zorlananlar olur. Dijital göç için de benzer bir durum söz konusu. Bazılarımız için halen çok zor sağ üstteki çarpıya basıp pencereyi kapatıvermek. Hala “canım kendim” deyip, hemen ardından bir başka konuşma penceresine tıklamak huzursuz hissettiriyor bizi. Bir yandan artık dünyanın böyle bir yer olduğunun çok farkındayız, bir yandan da bu tempoda nefes nefese kalıyoruz, soluklanmak istiyoruz durup. Yeni bir tarihin ilk çocuklarıyız biz; hepimiz 15 dakikalığına milyoner, 15 dakikalığına rock yıldızı olabiliriz. En büyük buhranımız kendi hayatlarımız olamayacak kadar da bağlantılıyız artık birbirimizle. Öyle veya böyle bu tıkanmış nefesle, bu baş dönmesiyle baş etmeyi öğrenmemiz gerekiyor gibi önünde sonunda. Yeni dünya koşmaya devam ediyor, edecek.


[1] VOD (Video on Demand): Talebe bağlı görüntü hizmeti veya kısaca seç-izle olarak adlandırabileceğimiz, izleyicilerin; istedikleri içeriğe, istedikleri zaman, herhangi bir yayın akışına bağlı olmaksızın ulaşabilecekleri medya dağıtım sistemidir.

[2] Twenge, J. M. (2018). i-Nesli, (Çev. O. Gündüz), İstanbul: Kaktüs Yayınları.


%d blogcu bunu beğendi: