Ocak 7, 2014

Slide1_1 Slide1_2

Reklamlar

Yapay Zekanın Soğuk Savaşı Hepimizi Tehdit Ediyor

Kasım 15, 2018

Yazarlar:Nicholas Thomson ve Ian Bremmer

Bu makalenin orijinal içeriği 23 Ekim 2018 tarihinde WIRED dergisinin web sayfasında yayınlanmıştır.

Türkçe özetleyen: Gökçe Özsu

AlphaGo isimli bir yapay zekâ (YZ) sistemi 2016’nın bahar aylarında Seoul’de gerçekleşen bir turnuva maçında dünya şampiyonu bir Go oyuncusunu yenmeyi başardı. Pek çok Amerikalıya [ve tabii ki Türkiye’deki kullanıcılar için de – ç.n.] yabancı olan bu antik Asya oyunu, bir tahta üzerine yerleştirilen beyaz ve siyah taşlarla oynanıyor. Bilgisayarlar halihazırda dama ve satranç taşlarını yönlendirdi, ancak şimdi ise çok daha kompleks olan Go’ya nasıl hâkim olacaklarını öğrenmiş bulunuyor.

Amerikalılar aslında Go’nun nasıl oynanacağını bile bilmez ama Amerikalıların aksine Çin’de 280 milyon kişi AlphaGo zaferini izledi. Aslında mesele Kaliforniyalı bir şirket olan Google’nin annesi olan Alphabet’in Asya’da 2500 yıl önce icat edilmiş bu oyunu fethetmesiydi. Ülkenin önemli TV kanalları tüm Seoul’deki maç boyunca yayın yaptılar ve YZ alanının öncülerinden Kai-Fu Lee’den maçı yorumlamasını istediler.  Lee uzun zamandır risk yatırımı yapıyordu ve maçtan sonraki ilgiye kayıtsız kalamayıp yatırım stratejisini şöyle özetledi: “Maçtan sonra ‘Tamam’ dedik, bütün ülke YZ’yi öğrenecek. Bu yüzden büyük oynadık”.

Makinenin zaferi, Çin’in başkenti Beijing’de havaya açılan uyarı ateşi gibi yansıdı. Uzun zamandır kendi YZ planları üzerinde çalışan Çin’in bilim ve teknoloji bürokrasisindeki üst düzey karar alıcılar, odaklanmış bir Amerikan stratejisinin yükselişini belirtilerini görüyorlardı ve hızlıca harekete geçmeleri gerekiyordu. AlphaGo ertesi yıl yine bir Go şampiyonunu devirdi ve bu seferki zaferden 2 ay sonra Çin, Yeni Nesil Yapay Zekâ Geliştirme Planı adını verdikleri ve ülkenin 2030 yılına kadar YZ’de küresel lider olma stratejisine dayanan bir belge açığa çıktı. Beijing’den gelen bu net sinyalle birlikte, sanki dev bir eksenin endüstriyel devlet mekanizmasına dönüşü başlamış gibiydi. Çin’deki çeşitli bakanlıkların bu plana bağlı kalarak hazırladıkları kendi planları ise peşi sıra geldi. Birden uzman ekipler ve endüstri birlikleri toplandı ve Çinli yerel yönetimler YZ’ye risk yatırımı yapmaya başladı.

Çin’in teknolojik devleri de sıraya girdi. Alibaba, Beijing’in 60 mil güneybatısındaki kurulması planlanan yeni bir Özel Ekonomik Bölge [Çin’de bu bölgelere yapılan iç ve dış yatırımlar merkezi hükümetin regülasyonundan bağımsızdır – ç.n.] geliştirilen “Kent-Beyin”e dahil oldu. Zaten, Hangzhou şehrinde, şirket binlerce sokak kamerasından veri toplayıp trafik ışıklarını kontrol etmek için YZ kullanıyordu. Şu anda Alibaba, AI’yı yeni bir megakentin tüm altyapısını tepeden tırnağa tasarlamaya yardımcı olacak.

Çin devlet başkanı Xi Jinping 18 Ekim 2017’de, 2300 kişilik parti üyesinin önünde yapmış olduğu 3 buçuk saatlik konuşmasında YZ’yi, büyük veriyi ve interneti Çin’in önümüzdeki onyıllarda ileri endüstriyel ekonomiye dönüştürmesine yardımcı olacak temel teknolojiler olarak tanımladı. Bu tarz teknolojiler, 5 yılda bir toplanan Çin Komünist Partisi Kongrelerindeki başkanın konuşma metnine ilk kez giriyordu.

“Eğer AlphaGo, Çin’in Sputnik anıysa, [Beijing’in] YZ planı da Başkan Kennedy’nin ABD’nin Ay’a insan gönderileceğine dair yaptığı çığır açıcı konuşmasına benziyor.” [ABD ile SSCB arasındaki uzay yarışının, SSCB’nin 1957 yılında ilk yapay uyduyu uzaya başarılı bir şekilde fırlatmasıyla başlamasına göndermede bulunuyor. Amerikan politikası bağlamında herhangi bir konuda ABD’nin diğer ülkelerle yarışmak için atağa geçmesine “sputnik moment” adı verilir – ç.n.] yorumunu yapıyor Kai-Fu Lee, YZ Süpergüçleri adlı kitabında. Beijing vitesi arttırmaya başlarken Amerikan hükümeti ise yürüme hızına düştü. Mart 2017’de Hazine Bakanı Steven Mnuchin, YZ’den dolayı insanların işini kaybedeceği fikrinin radarlarında dahi olmadığını söyledi. “Belki tehdit olur” demekle yetindi, “50-100 yıla kadar” diye ekledi. Aynı yıl Çin 2030’a kadar 150 milyar dolar YZ yatırımı yapacağını taahhüt etti.

Mayıs ayında Amerikan Savunma Bakanı James Mattis, eski dışişleri bakanı Henry Kissenger’ın Atlantik’te yayımlanan ve insan zekasını ve yaratıcılığını yakında alt üst edebilecek kadar hızlı ilerlediği şeklinde uyaran makalesini okudu. Sonuç olarak, Bakan bu durumun Aydınlanmanın sonu olabileceğini söyledi, hükümet komisyonlarına konuyla ilgilenilmesi talimatı verdi. Ancak, eğer Trump yönetimi YZ’nin önemini ve potansiyelini kavramasına yetecek kadar göreceli bir yavaşlıktaysa, rekabete girişecek kadar da hızlı bir kavrayış bu. Geçen yaz, YZ alanındaki “yeni Soğuk Savaş silahlanma yarışı” Amerikan medyasında son derece yaygın bir şekilde yer aldı.

Dijital devrimin yeni bir evresinin başlangıcında, dünyanın en güçlü iki ülkesi, bir Go tahtası boyunca dizilmiş oyuncular gibi rekabetçi yalnızlık politikası içindeki pozisyonlarına hızla geri çekiliyor. Ve tehlikede olan şey ise, yalnızca ABD’nin teknolojik üstünlüğü değil. Modern liberal demokrasinin durumuyla ilgili büyük bir endişe sırasında, Çin’deki YZ otoriter yönetimin inanılmaz derecede güçlü bir destekçisi olarak görünüyor. Dijital devrimin yayı, tiranlığa doğru mu eğiliyor? Peki bunu durdurmak için herhangi bir yol var mı?

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, Batı’daki geleneksel akıl, iki inançla yönlendirildi: liberal demokrasinin gezegene yayılması ve dijital teknolojinin rüzgârı arkasına alması. Sovyet dönemi otokrasilerini güçlendiren sansür, medya konsolidasyonu ve propaganda, yalnızca internet çağında çalışamazdı. Kimse teknolojinin serbestleştirilmesinde teknoloji şirketlerinin kendilerine olan güveninden daha fazla güvenemedi: Twitter, bir yöneticinin ağzından, “ifade özgürlüğü partisinin ifade özgürlüğü kanadı” idi; Facebook dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek istedi; Sovyetler Birliği’nden gelen bir mülteci tarafından yönetilen Google, dünyanın bilgisini düzenlemeyi ve herkes için erişilebilir olmasını istedi. Ancak sosyal medya çağına girerken, tekno-iyimserlerin iki inançları görünmez oldu.

Kahire’deki muhalifleri harekete geçirmeye yardım eden ilk Facebook grubunu kuran Mısırlı bir Google yöneticisi olan Wael Ghonim, “Bir toplumu kurtarmak istiyorsanız, tek ihtiyacınız olan şey internet” diyordu. Bununla birlikte, Arap Baharı’nın -birkaç yıl içinde Batı ülkelerinde de korkunç bir şekilde aşina olduğu bir şekilde- kışa dönüşmesi uzun sürmedi. Cumhurbaşkanı Hosni Mubarak’in ayrılışının birkaç hafta sonrasında Ghonim, aktivistlerin birbirine düşman olmaya başladığını gördü. Sosyal medya herkesin en kötü içgüdülerini güçlendiriyordu. “Ortadaki seslerin giderek daha fazla ilgisiz olduğunu, aşırı uçlardaki seslerin giderek daha fazla duyulduğunu kolayca görebilirsiniz” diye anımsatıyor.

Ghonim, Kaliforniya’ya taşında ve yeni bir sosyal medya platformu kurmaya çalıştı. Ancak, kullanıcıları Twitter ve Facebook’tan uzaklaştırmak çok zordu ve proje uzun sürmedi. Bu arada Mısır’ın askeri hükümeti, eleştirel içerikleri sosyal medyadan silmeye izin veren bir tasarıyı yasalaştırdı.

Genel olarak, dünyadaki liberal demokrasilerin sayısı son on yıl boyunca istikrarlı bir düşüş gösterdi. Freedom House’ye göre, geçen yıl 71 ülke siyasi haklar ve özgürlüklerde düşüşler yaşadı; sadece 35 ülke gelişme kat etti.

ABD’de Donald Trump; Birleşik Krallık’ta Brexit; Almanya, İtalya ya da Doğu Avrupa’daki yeniden dirilen sağ partiler, Batı demokrasisinin küresel kurallarına ve kurumlarına sadece derin bir düş kırıklığı değil, aynı zamanda demagojiyi tıklamalarla ödüllendiren otomatik bir medya ortamı da ortaya koydu. Siyasi görüşler daha da kutuplaşmaya başladı, nüfus daha aşiret haline geldi ve sivil milliyetçilik parçalandı.

Çin’de, hükümet yetkilileri Arap Baharı’nı dikkat ve endişeyle izlediler. Beijing, dünyanın en sofistike internet kontrol sistemine sahipti ve Google da dahil olmak üzere çok sayıda yabancı web alanlarını dinamik olarak engelliyordu. Şimdi, Büyük Güvenlik Duvarı’nı [Çin Seddi’ne benzetilen büyük ulusal çevrimiçi filtre sistemine batılıların verdiği isim – ç.n.] daha da dikenli tellerle süsledi. Çin, şehirlerdeki bölgelerdeki internet erişimini kapatmak için yeni yollar geliştirdi. Aynı zamanda internet üzerinden yayılan şiddetli protestolar sonrasında Xinjiang’ın [Sincan Uygur Özerk Bölgesi – ç.n.] tüm eyaletinden dijital olarak tecrit edildi. Beijing, ulusal çapta “acil kapama butonu” yaratmayı bile hesaba katmış olabilir.

Şimdiye dek, internette dolaşan, sohbet mesajları paylaşan ve ABD ile Avrupa’nın toplamından daha fazla insanın bulunduğu Büyük Güvenlik Duvarı’nın ardında çevrimiçi olarak alışveriş yapan yaklaşık 800 milyon insan var. Ve birçok Çinli için, yükselen orta sınıf refahı, çevrimiçi sansürü önemli ölçüde kolaylaştırdı. Özgürlüğü ver, ya da internet kalsın bana refahımı ver.

Geçtiğimiz on yıl boyunca, Çin’in önde gelen teknoloji şirketleri, kendi pazarlarına hâkim olmaya ve küresel olarak rekabet etmeye başladılar. Güneydoğu Asya’daki satın almalar yoluyla genişlediler. Baidu ve Tencent, ABD’de araştırma merkezleri kurdu ve Huawei, Avrupa’da gelişmiş ağ ekipmanları sattı. Eski İpek Yolu, Çinli fiber optik kablolar ve ağ ekipmanıyla ile örülmekte.

Diğer ülkelerden daha fazla bir şekilde Çin, birkaç düzenlemeyle otokrasinin internet çağına oldukça uyumlu olduğunu gösterdi. Ancak bu düzenlemeler, internetin kendisini aynı hatta çarpışan iki kıta gibi parçalanmaya başlamasına neden oldu. Silikon Vadisi “geek”lerince domine edilmiş serbest, sıkı düzenlemeler içermeyen bir internet var. Bir de en az Batılı karşılıkları kadar yenilikçi, devasa yerli teknoloji devlerinin bulunduğu Çin’in otoriter alternatifi var.

Hükümet, teknolojiyi bir kontrol aracı olarak aktif bir şekilde kullanıyor. Xinjiang da dahil olmak üzere Çin’deki kentlerde yetkililer, yüz tanıma yazılımı ve güvenlik için YZ destekli teknolojileri deniyorlar. Mayıs ayında, Zhejiang’daki bir stadyumda bulunan yüz tanıma kameraları, stadyumdaki bir konsere gelen bir firarinin tutuklanmasını sağladı. 2015’ten beri 17 bin dolar değerinde patates çaldığı iddiasıyla aranıyordu. Çin’in Polis Bulut Sistemi, “istikrara zarar verenler”in de dahil 7 kategorideki insanları izlemek üzere oluşturuldu. Ayrıca her vatandaşa ve her şirkete bir sosyal kredi puanı verecek bir sistem kurulması hedefleniyor.

Başlangıçta iletişim devrimi bilgisayarları kitlere uygun hale getirdi. Bugün dijital devrimin aşaması farklı, beğendiğiniz her içeriği, konuştuğunuz herkesi, satın aldığınız ve okuduğunuz her şeyi, gittiğiniz her yerin kaydını tutarak izliyor.

Günümüzün dijital dünyasında, Çin ve aynı şekilde Batı’da, gücün kullanımı, verileri kontrol etmekten, anlamlandırmadan ve insanların nasıl davrandıklarını etkilemeye yönelik bir şekilde.

Söz konusu sibersavaş ve dezenformasyon olduğunda, Vladimir Putin teknolojik bir öncüdür. Ve şimdi YZ konusunda sırada nelerin olduğu hakkında bir fikri var: “Bu alanda lider olan kişi dünyanın yöneticisi olacak.”. Bir bakıma, Putin’in çizgisi biraz abartılıyor. YZ, bir ulusun fethedebileceği bir tepe değil, ya da bir ülkenin ilk olarak geliştireceği bir hidrojen bombası da değildir. YZ, bilgisayarların nasıl çalıştığıdır; Bağımsız kararlar vermek için örneklerden veya kurallara uymayı öğrenen sistemleri tanımlayan geniş bir terimdir.

Çin’in güçlü bir YZ altyapısı inşa etmede ABD’ye karşı iki temel avantajı var. Her iki avantaj da otoriter devletlerin demokratik olanlara kıyasla sahip oldukları avantajlar. Bunlardan ilki, Çin teknoloji devleri tarafından üretilen verilerin kapsamıdır. Facebook’un kullanıcılarından ne kadar veri topladığını ve bu verilerin şirketin algoritmalarına nasıl güç verdiğini düşünün; Tencent’in popüler WeChat uygulamasını, Facebook, Twitter ve çevrimiçi banka hesaplarınızın bir araya getirdiğini düşünün. Çin’de, ABD’nin yaklaşık üç katı kadar cep telefonu kullanıcısı var ve bu telefon kullanıcıları mobil ödeme ile yaklaşık 50 kat fazla para harcıyor. Çin, The Economist’in belirttiği gibi, kullanıcı verilerinin Suudi Arabistan’ıdır. Veri gizliliği korumaları Çin’deki yükselişte olsa da ABD’de olanlardan daha zayıf ve Avrupa’dakilerden daha zayıflar, veri toplayıcılarına topladıkları şeylerle ilgili daha kolay bir el sağlıyorlar. Dahası, Beijing demokratik hükümetlerin karşı karşıya kalacağı yasal kısıtlamalar olmaksızın, kişisel verilere kamu ya da ulusal güvenlik nedenleriyle erişebilir. Çin’in YZ dönemine girerken ikinci büyük bir avantajı var ve bu, en büyük şirketleriyle ve devletin arasındaki ilişki. Çin’in en ileri YZ uygulamalarını üreten özel şirketler Başkan Xi’nin önceliklerine uymak zorundalar.

Geçtiğimiz bahar, Google’nin çalışanları şirketin Pentagon’la iş birliği yaptığı Maven isimli projeden çekilmesini istedi. Amaç Savunma Bakanlığı görevlerinde görüntü tanıma için YZ kullanmaktı. Savunma Bakanlığı yetkilileri, özellikle Google’ın Çin teknoloji şirketleriyle bir dizi ortaklığa sahip olması nedeniyle hayal kırıklığına uğradılar. Eski Savunma Bakanı Ashton Carter şöyle diyor: “Çin ordusuna direkt bir kanal olmaması bakımından Çinli şirketlerle çalışmak ironik. Amerikan ordusuyla da çalışmaları beklenmez çünkü daha şeffafız ve toplumumuzun değerlerini yansıtıyoruz. Kusurlarımız var tabii ama diktatörlük de değiliz”.

Dijital devrimin doğal olarak demokrasiyi desteklemesi kaçınılmazdı. Bugün ise YZ küresel otoriteryanizmin, liberalizmin kalıcı dezavantajına katması da kaçınılmaz değildir. Bu senaryo gerçekleşirse, bunun nedeni bir dizi seçimlerin ve koşulların bu sonucu hazırlaması olacaktır. Orijinal Soğuk Savaş’ta, iki ideolojik düşman, karşılıklı olarak birlikte çalışamayan rakip jeopolitik bloklar yarattı. Aynı şey tekrar felakete yol açabilir.

Kampların ilk kanıtını görüyor olabiliriz: Mayıs 2018’de, Zimbabve’nin despot Robert Mugabe’den kurtulmasından yaklaşık altı ay sonra yeni hükümet, YZ ve yüz tanıma sistemi kurmak için CloudWalk adlı Çinli bir şirketle ortaklık kurduğunu açıkladı.

Pakistan’daki Şafak gazetesi, Huawei ve diğer Çinli firmaların yardımıyla 2016 yılında başlatılan “Güvenli Şehirler” projesinin bir parçası olan gözetleme kameraları ve araç izleme sistemleriyle birlikte Pakistan genelindeki şehirleri yüksek hızlı fiber ağ ile bağlamak için yapılan planlamaları ortaya çıkardı. Çin, bazı durumlarda, demokrasiler yerine gözetim devletleri inşa eden kendi Marshall Planını etkili bir şekilde inşa etmiş oldu.

ABD’de, 2016 başkanlık seçimleriyle kullanıcı gizliliği çevresinde dönen tartışmaların ardından, giderek artan sayıda Cumhuriyetçi ve Demokrat, Amerika’nın teknoloji devlerini düzenleme ve dizginleme niyetinde. Aynı zamanda Çin, YZ süper gücü olma konusundaki kararlılığını pekiştiriyor ve tekno-otoriter devrimini ihraç ediyor. Bu da ABD’nin, teknoloji şirketlerinin dünya liderliğindeki devamını sağlaması bakımından önemli bir ulusal çıkarına sahip olduğu anlamına geliyor.

ABD’nin Çin’i etkilemesi için gereken yol: YZ’nin gelişimi için uluslararası kurallar ve normlar geliştirmek adına Çin ile çalışmak. İnsanların yaşamlarını ve geçim kaynaklarını yöneten algoritmaların şeffaf ve hesap verebilir olmasını sağlamak için uluslararası standartlar oluşturmak. Her iki ülke, açık veri tabanları geliştirmeyi taahhüt edebilir. Ancak şimdilik birbiriyle çelişen hedefler, karşılıklı şüphe ve YZ gibi ileri teknolojilerin kazananın her şeyi aldığı bir oyun olduğu yönündeki artan inançlar, iki ülkenin teknoloji sektörlerini daha da zorluyor. Kalıcı bir bölünme fahiş bir maliyete dönüşecek ve sadece tekno-otoriteryanizmin büyütmesi için daha fazla yer verecektir.


Senex -new cfp

Kasım 6, 2018

MEDIA AND THE NEW MEDIA ECOSYSTEM

Since 2018, Senex Journal of Aging Studies deals with aging in files comprised of articles evaluating aging more within the historical – sociological context of its relational nature, rather than just discussing it as a stand-alone issue. Within this scope, the subject of the second file of Senex has been determined as Media and the New Media Ecosystem.

One of the haikus of Bashou expresses the cycle of life and the passion we have for life, as follows: “I am in Kyo, but, oh bird of life, I still miss Kyo!” Aging causes us to long for the past, in particular our youth, with nostalgia, and to remember it as if past times were somehow better times. More precisely, the myth of “youth” is configured in the life course so as to be remembered in a more noble light. The media, in particular, plays an important role in the regeneration of this myth. The phenomenon of aging changes the utilization of the media and practices of new media in daily life. The practices of the media and new media within the life course, representation of this cycle in various environments of the media and new media, use of technologies and information technologies in aging, and the development of gerontechnological products are important subjects which have been dealt with in the international literature. However, in Turkey, aging studies and both generational differences and heterogeneity of old age from interdisciplinary and intersectional points of view are relatively new. In particular, the phenomenon of digital inequality exhibits differences and variations based on gender, ethnicity, and social class, among older generations. Digital inequality itself is varied under numerous different headings such as ownership of resources, access to resources, and inequalities in individuals skill set aptitudes. The flow of information and the use of information technologies also vary among the different generations, as displayed in generational differences in habits displayed on social media usage. The media and new media ecosystem used is shaped according to the individuals cultural and economic capital possessed up until that time. Deprivations and possession affect the use of the ecosystem. If we accept the media and new media ecosystem as a cultural and economic “area”, it will be possible for us to observe how the individual’s existence is shaped and affected by intersections of numerous components in daily life.

Given this background, Senex: Journal of Aging Studies will publish its second file, entitled, The Media and New Media Ecosystem, in November 2019. As such, the Media and New Media Ecosystem file will include studies, which assesses the practicalities of existence of different generations in an aging community within the media and new media ecosystem. Suggested research questions which may be addressed in this file are listed as follows:

  • What are older generations doing within the media and new media ecosystems?
  • How are different generations being included in the new media ecosystem?
  • How is the phenomenon of aging represented in the media and new media?
  • What opportunities might the media and new media ecosystems create by eliminating social isolation brought about by aging?
  • By demonstrating sensitivity to heterogeneity among older adults, what mobile application designs promise to make life easier for older adults? How can these applications be used?
  • How would being connected to the modern public sector and being included in the virtual extension bring value to society, especially to older adults?
  • What are the positive and negative roles of smart technologies, the Internet of things and the vehicles of observation in the process of aging?
  • What appearance do the skills of digital literacy, which in our day, have become a requirement like basic reading and writing, have among the different generations?
  • What impact do digital inequality types have on the different generations?
  • At what levels are the possessions of digital skills, literacy of technology and the social media found among the older generations in Turkey today?
  • What, if any, are the macro social policy (either indirectly or via information technologies) goals for the elimination of social inequalities between older male and female populations?

The guest editor of this file will be Prof. Dr. Mutlu Binark, the Faculty of Communications at Hacettepe University, while the assistant editor will be Dr. Bilge Narin, Hacı Bayram University Researchers who wish to contribute to the Media and New Media Ecosystem file may submit articles, prepared in accordance with the Senex: Journal of Aging Studies format criteria, to binark@hacettepe.edu.tr and senex@akdeniz.edu.tr, by May 3, 2019.


senex-yeni çağrı….

Kasım 6, 2018

MEDYA VE YENİ MEDYA EKOSİSTEMİ

Senex: Yaşlılık Çalışmaları Dergisi 2018 yılından başlayarak, yaşlanma ve yaşlılığı basitçe bir sorun olarak tartışmaktan öte, onun ilişkisel doğasını tarihsel-sosyolojik bağlam içinde değerlendiren yazılardan oluşan dosyalara yer vermektedir. Bu çerçevede, Senex’in ikinci dosya konusu Medya ve Yeni Medya Ekosistemi olarak belirlenmiştir.

Bashou’nun bir haikusu yaşam döngüsünü ve yaşama duyduğumuz tutkuyu şöyle ifade etmektedir: “Kyo’dayım ya, gene de Kyo’yu özlüyorum-ey, zaman kuşu!” Yaşlanma, geçmişi özellikle de gençliği nostaljik bir şekilde aşkınlaştırmamıza, daha güzel iyi günlermişçesine anmamıza yol açar. Daha doğrusu “gençlik” miti bu şekilde ilerleyen yaşam döngüsünde böyle kurulur. Medya özellikle bu mitin yeniden üretilmesinde önemli rol sahibidir. Yaşlanma olgusu, medya ve yeni medya pratiklerinin de gündelik yaşam içerisinde kullanımını değiştirmektedir. Yaşam döngüsü içinde medya ve yeni medya pratikleri, bu döngünün medya ve yeni medya ortamlarında temsili, yaşlanmada teknoloji ve bilişim teknolojilerinin kullanılması, geronteknolojik ürünlerin geliştirilmesi uluslararası literatürde ele alınmış önemli konulardır. Ancak Türkiye’de yaşlanma ve kuşaklararası farkları ve yaşlılığın heterojenliğini, interdisipliner ve kesişimsel bir bakış açısı ile ele alan çalışmalar görece yenidir. Özellikle dijital eşitsizlik olgusu yaşlı kuşaklar arasında, toplumsal cinsiyete, etnik kökene, eğitim durumuna, sınıf aidiyetine ve gelir düzeyine göre farklılaşmakta, çeşitlilik göstermektedir. Dijital eşitsizliğin kendisi de, kaynaklara sahiplikten, erişimden, beceri eşitsizliğine değin bir çok başlıkta çeşitlilik göstermektedir. Kuşaklararasında enformasyonun akışı ve bilişim teknolojilerinin kullanımı farklılaşmakta, sosyal medyada sergilenen alışkanlıklar çeşitlilik göstermektedir.  Bireyin kullandığı medya ve yeni medya ekosistemi, onun o güne değin taşıdığı kültürel, ekonomik sermayeye göre şekillenmektedir. Yoksunluklar ve sahiplik, ekosisteminin kullanımını etkilemektedir. Medya ve yeni medya ekosistemini bir  kültürel ve ekonomik “alan” olarak kabul edersek, bireyin buradaki varoluşunun nasıl biçimlendiğini ve gündelik yaşamındaki varoluşunu bir çok bileşenle kesişerek nasıl etkilediğini görmemiz olanaklı olacaktır.

Bu arkaplandan hareketle, Senex: Yaşlılık Çalışmaları Dergisi, 2019 yılı Kasım ayında Medya ve Yeni Medya Ekosistemi başlıklı ikinci dosyasını yayınlayacaktır. Medya ve Yeni Medya Ekosistemi dosyasında, hızla yaşlanan bir toplumda, farklı kuşaklarının medya ve yeni medya ekosistemi içindeki varoluş pratiklerini değerlendiren çalışmaların yer alması planlanmaktadır. Bu dosyada ele alınabilecek araştırma soruları şöyle sıralanabilir:

  • Yaşlı kuşaklar medya ve yeni medya ekosistemlerinde ne yapıyorlar?
  • Yeni medya ekosistemine farklı kuşaklar nasıl dahil oluyorlar?
  • Medya ve yeni medyada yaşlanma olgusunun temsili nasıldır?
  • Yaşlanma ile ortaya çıkan toplumsal yalıtılmanın ortadan kaldırılmasında medya ve yeni medya ekosistemlerin yarattığı olanaklar neler olabilir?
  • Yaşlı kuşağı içinde heterojenliği gözeten yaşamı kolaylaştıran mobil uygulama tasarımları neler olabilir? Nasıl kullanılabilir?
  • Ağdaş kamu içinde bağlantılı olma ve sanal uzama dahil olma halleri farklı kuşaklara, özellikle yaşlılara ne ifade etmektedir?
  • Yaşlanma sürecinde, akıllı teknolojiler (giyilebilir teknolojiler), nesnelerin internetinin ve gözetim araçlarının olumlu ve olumsuz rolleri nelerdir?
  • Günümüzde temel okuryazarlık gibi bir gereksinim haline dönüşen dijital okuryazarlık becerileri kuşaklar arasında nasıl bir görünüme sahiptir?
  • Dijital eşitsizliğin türleri kuşakları nasıl etkilemektedir?
  • Türkiye’de dijital beceri sahipliği, sosyal medya ve teknoloji okuryazarlığı yaşlı kuşaklarda ne düzeydedir?
  • Yaşlı erkek ve kadın nüfusu arasında toplumsal eşitsizliğin giderilmesi için bilişim teknolojileri dolayımlı/üzerinden makro sosyal politikalar varsa nelerdir? Uygulayıcı aktörler arasındaki eşgüdüm nasıl sağlanmaktadır?

Söz konusu dosyanın misafir editörlüğünü Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mutlu Binark ve Hacı Bayram Üniversitesi’nden Dr.Bilge Narin üstlenmektedir. Medya ve Yeni Medya Ekosistemi dosyasına katkı yapmak isteyen akademisyen/araştırmacılar, Senex: Yaşlılık Çalışmaları Dergisi formatına uygun olarak hazırlayacakları yazılarını, 3 Mayıs 2019 tarihine kadar, binark@hacettepe.edu.tr ve senex@akdeniz.edu.tr adresine gönderebilirler.


Yeni Bir Kitap…Kolektif Zeka…

Ekim 4, 2018

Oya Morva ve Erkan Saka (Der.) (2018) WP_20181003_18_49_34_Pro. İstanbul: Kalkedon.

Editörden

Kolektif zeka, özetle,  bir bütünlüğe (kolektiviteye)  ait bir ya da daha fazla kaynaktan edinilen zeka (Atlee, 2003) olarak tanımlanabilir. Kolektivite vurgusu nedeniyle, “biyolojik, sosyal ve bilişsel sistemlerin daha yüksek bir kompleksiteye ve uyuma evrilme hali” (Por, 2004) olarak da ele alınabilir. Bu şekilde yani grup zekası ile ilgili olarak ele alındığında aslında yeni bir kavram değildir; bu nedenle hakkında, biyolojiden ekonomiye, mühendislikten bilgisayar bilimine kadar çok çeşitli alanlarda hazırlanmış, oldukça kapsamlı bir literatür mevcuttur.

Daha yakın zamanlı olarak, medya ve iletişim çalışmaları da bu alanlara eklenmiştir. Zira yeni medya, enformasyonu paylaşma, veriyi kolaylıkla depolayabilme, gerektiğinde geri çağırma kapasitesi ile kolektif zekanın gelişip güçlenmesinde önemli bir aktör olarak belirmiştir. Üstelik bu aktörün, tek güçlü yanı sözkonusu teknolojik yeterliliği değildir. Yeni medya, sağladığı çevrimiçi etkileşim olanakları ile bilginin geleneksel yapılanmasını, hiyerarşileri dönüştürebilme potansiyelini de barındırır. Bu ortamda geleneksel kültürün dili, kavramları, şeylerin tanımları, bireyin rolü, hafızanın konumlanışı sürekli müzakere edilir. Bilgi, tek bir bilen öznenin, bir kurumun, bir otoritenin tekelinden çıkar; bir daha asla statik olmayacak bir şekilde bir kolektiviteye devredilir.

Dolayısıyla medya ve iletişim araştırmaları, bir yandan aracın teknolojik yeterlilikleri/sınırlılıkları ve potansiyeli üzerinden kolektif zeka kavramı ile ilişkilenirken; öte yandan kavramı çevrimiçi etkileşime dayalı tamamen özgün bir tecrübe olarak ele alıp, bireysel ve toplumsal düzeydeki sonuçlarına odaklanır. Bu çalışma, her iki bakış açısından metinleri bir araya getirerek, kolektif zeka kavramının iletişim araştırmaları açısından ne anlama geldiği sorusunu yanıtlamayı amaçlar.

Bu derlemeye yapılan katkılara değinirsek, Erkan Saka’nın çalışması, kolektif zeka kavramsallaştırmasına ve onun algoritmalarla ilişkisi üzerine yazılmış literatüre dair kısa bir eleştirel analizi içermektedir. Oya Morva’nın hazırladığı bölüm, kolektif zeka kavramsallaştırmasının iletişim bilimleri perspektifinden nasıl ele alınabileceğine dair daha ayrıntılı ve sistematik bir inceleme getirmektedir. Alev Aslan’ın metni, kolektif zeka kavramını, dijital çağda demokrasi uygulamaları ve siyasal katılım ile ilişkili olarak ele alarak; DemocracyOS yazılımı üzerinden bir analiz gerçekleştirmektedir. Merve Zeynep Doğan Sarıbek’in çalışması ise dijital çağda kitlelerin mobilizasyonu konusunu, Occupy Wall Street Hareketi örneği üzerinden kolektif zeka ile ilişkilendirerek ele alıyor. Burcu Kaya Erdem’in metni, tartışmayı bambaşka bir perspektife taşıyarak, Dunning Kruger etkisi ya da “cahil cesareti” kavramı üzerinden, kolektif zeka tartışmalarının Türkiye örneği özelinde bir hayal kırıklığı olarak ele alınıp alınamayacağını sorgulamaktadır.  Selin Çetindağ, Sevda Ünal ve Mutlu Binark’ın çalışması ise tartışmaya “yakınsama” kavramını kattığı gibi, izleyici üzerinden kolektif zekanın işleyişine somut bir örnek sunuyor. Genel olarak olumlu yaklaşımlara bir uyar mahiyetinde ise Oğuz Kuş’un katkısına bakılabilir. Son yıllarda belirleyici olmaya başlayan iki önemli unsur olan “büyük veri” ve algoritmaların etkisi Kuş’un eserinde önemli yer tutmaktadır.

Sözü edilen tüm bu çalışmaların, Türkiye’deki kolektif zeka tartışmalarına katkı sunmasını umut ediyoruz.  Emeği geçen herkese sonsuz teşekkür ederiz.

Oya Morva/ Erkan Saka – Mart 2018

Referanslar:

Atlee, T. (2017). Defining collective intelligence. Erişim https://www.co-intelligence.org/CollectiveIntelligence2.html

Por, G. (2004). Collective         intelligence and collective leadership: Twin paths to beyond chaos. Sprouts: Working Papers on Information Systems, 8(2). http://sprouts.aisnet.org/8-2

 

 


“Araştırma Verilerinin Yönetimi ve Açık Bilim Çalıştayı” Üzerine bir Değerlendirme

Eylül 15, 2018

Yazan: Derya Güçdemir, Hacettepe Üniv. SBE. Y.Lisans Programı

Boğaziçi Üniversitesinin ev sahipliğini yaptığı, Araştırma Verilerinin Yönetimi ve Açık Bilim Çalıştayı, 11 Eylül 2018 tarihinde TÜBİTAK-ULAKBİLİM, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Hacettepe Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Anadolu Üniversite Kütüphaneleri Konsoryimu (ANKOS) ve Boğaziçi Üniversitesi işbirliği ile gerçekleşti.

Çalıştayın amacı açık bilimin ve açık verinin ne olduğunu anlatmak, bu konuda yapılan girişimlerden bahsetmek ve veri yönetiminin gerek bilimsel gerek toplumsal açıdan önemi paylaşmaktır[1]. Akademisyenler, sivil toplum çalışanları ve öğrencilerin dışında, çalıştaya katılan kişilerin önemli bir bölümünün farklı üniversitelerden gelen kütüphanecilerin olması aslında araştırma verilerinin yönetimi ve açık bilim konusunda kütüphanecilerin kendilerine düşen yeni sorumlulukları üstlendiklerini ve bu yöndeki isteklerini gösterir nitelikteydi.

Çalıştayda tartışılan konular “açık bilim, açık veri, araştırma verisi, veri yönetimi yazılım ve araçları, araştırma verisi yönetimine giriş, kütüphaneciler için araştırma verisi yönetimi modelleri, Zenodo, Avrupa Açık Bilim Bulutu ve OpenAIRE[2] hizmetleri, açık bilim ve veri yönetimi politikası oluşturma” olarak sıralanmaktadır[3]. Bugün açık veri, veri yönetimi ve açık bilim konularını tartışıyor olmamızın nedeni iletişim ve enformasyon teknolojilerinde yaşanan gelişmelerdir. Akıllı telefonlar, bilgisayarlar ve yöndeşen cihazlar ile veri üretimi çeşitlenmekte ve giderek katlanmaktadır. Üretilen bu kadar verinin nasıl yönetileceği önemli bir sorudur. Bunun dışında, bilimsel araştırma yaparken üretilen verinin nasıl yönetileceği sorusunu sormak enformasyon çağında bilimin ve teknolojinin gelişmesi ve toplumun ilerlemesi açısından önemli olacaktır. Bunu başarabilmek için bazı ilkelerin belirlenmesi gerekmektedir. Örneğin, Avrupa Birliği’nde araştırmalarda üretilen araştırma verilerinin ve yayınların FAIR ilkelerine uygun olması gereklidir. Bu ilkeler Findable – Bulunabilir, Accessible – Erişilebilir, Interoperable – Birlikte Çalışabilir, Reusable – Yeniden Kullanılabilir) olarak belirlenmiştir. Bu ilkeler GO FAIR isimli küresel açıklık girişimi ile desteklenmektedir. Albert Long Hall’ın girişine konan afişte bu ilkelerin altının çizildiğini görmek oldukça keyifliydi.

Konuşmacıların sunumlarında değindikleri sorunlara ve çalıştayda tartışılan not etmiş olduğum bazı noktalara değinmek istiyorum. İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. Ahmet E. Eroğlu’nun açık bilim ve kimya arasında kurduğu ilişkiyi dinlemek oldukça keyifliydi. Çalıştaya CERN’den katılan Tim Smith araştırma verisini nasıl yönetilebilir hale getirdiklerini ve CERN’de verinin araştırılmasını, kullanılmasına ve erişilmesine olanak sağlayan sınıflandırmadan bahsetti. Bu sınıflandırma; açık erişim sağlanan veri, özel amaçlı veri (eğitim gibi), fizik ile ilgili veri (çarpışma gibi) ve sınırlandırılan veriden (ham veri) oluşmakta. Cern’in websitesini ziyaret ederek kamuya açılan verileri kullanmak mümkün.

TU Delft’ten gelen Marta TEPEREK ise kurumlarında ve fakültelerinde açık bilimi mümkün hale getirmek için gerekli olan adımları, iyi veri uygulamalarının neden gerekli olduğunu açıkladı. Hollanda’da ve özellikle TU Delft’de açık bilim konusunda duyulan ilgiyi bir örnek ile açıkladı. Hollandalı bir psikolog olan Diederik Stapel, Tilburg Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalışmaktadır. Fakat yaptığı çalışmaların birçoğunda veri manipülasyonu olduğu ve çalışmalarının uydurma verilerden beslendiği ortaya çıktığından beri[4], Hollanda’daki üniversitelerin ve araştırmacıların açık veri somut adımlar attığını belirtmiştir. Bunlardan birisi TU Delft’deki “Data Stewardship” pozisyonu. Her fakülteye verinin yönetilmesi, bu kültürün geliştirilmesi ve araştırmacılara danışmanlık sağlaması için (doktora öğrencisi ya da doktora sonrası çalışma yürüten araştırmacılar gibi) araştırma deneyimi olan bir data steward yerleştirilmektedir. Verinin yönetilebilmesi için ilk önce veriyi açık hale getirebilmenin gerekli olduğunu belirtirken, bunu başarmak için fakültelerden disipliner destek aldıklarından ve hatta iyi veri pratiğini geliştirmek adına yerel savunucuların da desteğini aldıklarından bahsetti. Veri setlerinin en az 15 yıl boyunca korunduğunu ver her veri seti için bir DOI numarası tahsis edildiğini söyledi. Önemli olabilecek bir başka not ise, TU Delft’de işe alım süreçlerinde sadece bilimsel etki faktörüne değil, kişinin başarılarına ve açık erişime olan ilgisine ve yatkınlığına baktıklarını da vurguladı.

Yine bir başka kurumdan, Athena Araştırma ve İnovasyon Merkezi’nden Elli Papadopoulou ise Araştırma Verileri İttifakı (RDA)’nın rolünden ve Erken Kariyer ve Katılım Ortaklığı Grubunun (ECEIG) Misyonu’nundan bahsetti. RDA, verinin açık paylaşımını ve yeniden kullanımını sağlamak için sosyal ve teknik köprüler kurmayı hedefleyen bir oluşumdur[5].

Açık Bilimin Altyapısı ve Araştırma Verilerinin Yönetimi isimli sunumunda Prof. Dr. Yaşar Tonta Türkiye’deki duruma dikkat çekti. Bilimsel yayın-açık erişim, veri-açık veri, yöntemler-açık kaynak yazılım arasındaki ilişkide, Türkiye’de bilimsel yayın ve açık erişim konusunda ilerlendiğini, fakat özellikle ikincisi olmak üzere ikinci ve üçüncü konularda Türkiye’de gerçekten bir ilerleme kaydedilmediğini vurguladı. İyi işleyen alt yapıların gözükmediğine yönelik yaptığı vurgu da diğer önemli bir noktaydı. Açık erişim denilince, araştırma verisinin sadece açık olmasının yeterli olmayacağını, verilerin başkaları tarafından anlaşılabilir olması gerektiğini, bu yüzden ‘akıllı açıklık’ düşüncesinin gerekli olduğunun altını çizdi. European Open Science Cloud (EOSC) için verinin kuluçka döneminden değerlendirilme dönemine kadar alt yapının oturtulması anlamına geldiğini belirtti. EOSC, Avrupa ve ötesinde açık bilimi ve yeniliği destekleyen ve gelişmesini sağlayan büyük bir alt yapı olmak üzere Avrupa Komisyonu’nun bir vizyonu olarak 2015 yılında şekillenmiştir[6]. Alt yapılardan bahsederken, verileri sadece açık hale getirmenin yeterli olmayacağını, araştırma verilerinin sürdürebilirliğini ve güvenliğini sağlayacak alt yapıların olup olmadığını sorgulamanın önemli olduğunu söyledi. Türkiye’deki durumu değerlendirdiğinde ise, OECD Kamu Destekli Araştırma Verilerine Erişim Bildirgesi’ni imzalayan ilk ülkelerden birisi olmamıza rağmen, bu konuda çok fazla bir yere gidilemediğini vurguladı. Sunumunu, kurumların ve üniversitelerin geleneklerini ve alışkanlıklarını değiştirmekte yaşanan sıkıntıya bir gönderme olarak, Carel Stolker’ın sözüne atıfta bulunarak bitirdi: “Üniversiteleri değiştirmek, mezarlığı taşımak gibidir. İçerideki insanlardan yardım alamazsınız”.

Açık Veri Yönetiminde Çerçeve Yapılar Standartlar ve Teknoloji isimli konuşmasında İlkay Holt, açık verinin herkes tarafından serbestçe kullanılabilmesi, modifye edilebilmesi, değiştirebilmesi ve yeniden kullanılabilmesi olarak tanımladı. TBL 5 Yıldız çerçeve yapılardan bahsetti ve web’in kurucusu ve bağlı veri öncüsü (Linked Data) Tim Berners-Lee konseptine yer verdi. Sunumunda verinin açık olmasında ziyade erişim hakkına odaklandı.

Avrupa Birliği için Açık Veri ve OpenAIRE Advance isimli konuşmasında Gültekin Gürdal, konuşmasında araştırmacıların akademik çalışmalarını nerede yayınladıkları ile ilgili olarak, aslında etki faktörü yüksek olan yerlerde yayınlamanın değil, ne yayınladığının ve hangi platformlarda yayın yapılacağının altını çizdi. Research data management briefing yazısına dikkat çekerek, farklı disiplinlerden her araştırmacıya açık ve güvenilir bir depo olan Zenodo’dan ve EOSC’den bahsetti.

Açık Arşive Doğru isimli konuşmasında Ebru Soyu Yüce Aydın, Tübitak ve Ulakbilim’in açık erişim ve açık bilim konusunda nerede yer aldığını tartıştı. Türkiye Akademik Arşivi ve kurumsal arşiv çalışmalarından bahsetti. Tübitak’ın açık arşiv girişimi olan aperta’dan ve amaçlarından söz ederek, açık demenin ücretsiz demek olmadığı ve açık demenin de kalitesiz demek olmadığının altını çizerek bu yöndeki önyargılara bir cevap verdi. Scoap3 ve DergiPark’ın da diğer açık çalışmalar arasında yer aldığını vurguladı.

Araştırma Verilerinin Yönetimi ve Türkiye’de Durum isimli çalışmasında Dr. Öğr. Üyesi Zehra Taşkın, konuşmasına “araştırma verisi neden yaygınlaştırılmalı” sorusunu yaygınlaştırmanın neden gerekli olduğu ile başladı. Açık erişimin ve açık bilimin daha önce de bahsedilen erişilebilirlik ve yönetilebilirlik gibi faydalarından bahsederek, verinin ya da bilimin açık olmasındaki sebeplerden birisinin de “size anlamlı gelenin, başkasına da anlamlı gelmesi gerektiği” fikri olduğunu vurguladı. Diğer önemli bir nokta ise verinin sahipliği üzerineydi. Verinin sahibi kimdir? Yazar mı, Tübitak veya YÖK mü yoksa kişinin maaş aldığı yer yani Üniversite mi? Türkiye’de açık veri ile ilgili belirli bir politika, strateji ve kurumsal desteğin eksikliğinden söz etti. Bunun dışında, veriye atıf yapmanın ne demek olduğu ve bunun araştırmacılar için aydınlatılması gerektiğini vurguladı. Akademide araştırmacıların çalışma verilerini yayınlamak konusunda kaygı duyduklarını, bunun genelde araştırma verisiyle kişinin kendisinden daha önce yayın yapılabilecek olması ya da kendisinden daha iyi bir yayın yapabilecek olmasından kaynaklandığını, bu yüzden akademisyenlerin araştırma verilerini kapalı tuttuğundan bahsetti. Fakat değinilmesi gereken bir nokta, eğer çalışmada ve araştırma verilerinde patent alınması gereken bir durum yoksa, çalışma verilerinin CC gibi belirli lisanslarla korunduğunu söyledi. Ayrıca, tezlerin açık erişime kapalı olması için, tez danışmanın onayı ile beraber yönetim kurulundan geçmesi gerektiğini, yönetim kurulu onayı yoksa, YÖK’ün artık doğrudan açık erişim olarak yayınladığı tartışıldı. Son olarak, paydaşların ve politika yapıcıların neler yapabileceği tartışıldıktan sonra açık erişimin ekonomisine de değinildi.

Açık Bilim ve Açık Veri Eğitimi Nasıl Olmalıdır isimli çalışmasında Öğr. Gör. R. Orçun Madran, açık veri ile ilgili yapılandırılmış Türkçe bir eğitimin ve açık bilim ile ilgili bir müfredatın olmadığını belirtti. Bu konudaki eksikliklere dikkat çekerek, Open Science Mooc ve Google Dataset Search’den bahsetti ve tüm sunumlara açıkerişim.org adresinden ulaşılabileceğini söyledi.

Son olarak, Büyük Veri isimli konuşmasında Zeki Çelikbaş, büyük verinin tanımı ve özellikleri ile başladı. Büyük verinin üç özelliği olan (Volume, Velocity, Variety) kelimelerine çokluk, çabukluk ve çeşitlilik çeviri önerisiyle, İngilizce ”3Vs of Big Data” olarak adlandırılan özelliklere Türkçe Büyük Veri’nin üç Ç’si önerisini getirdi. Büyük veri genelde verinin miktarı ile ilişkilendirilse de aslında, veri kontrol edemeyeceğiniz şekilde çoğalıyorsa, analiz ederken başka veriler ekleniyorsa büyük veri olarak tanımlandığını belirtti. Diğer bir deyişle, büyük veri verinin düzenli bir yükselişte olmasıdır. CSU, txt, sql, NoSQL, NewSQL gibi veri yapılarından ve dspace, zenodo, imeji, geoserver gibi veri depolama sistemlerinden bahsetti. Bunun dışında, İnternette ya da sosyal ağlarda anonimliğin gizlilik anlamına gelmeyebileceğine yönelik çıkarımı önemliydi. Sunumunun diğer bir kısmında ise veri ticareti ve analizine değinerek, veri üretiminin katlanarak arttığından, telefonlar, GPS ya da yaptığımız alışverişler ile kişisel olarak veri ürettiğimizden ve nesnelerin internetinden bahsetti. Bunun karşısında, ne kadar veri yüklenirse, o kadar veri kullanılmasına izin veren streamx ve datastreamx ağlarına değindi. Tartışılan diğer bir konu ise İnternet’in ölmesi ve güvenirliğini kaybetmesiydi. Bunun sebebinin ise FB, Google, Visa, Master gibi bilgiyi ve ticareti kontrol eden şirketlerin merkezileşmesi olduğu tartışıldı. Benzer şekilde, DOI, Orchid ID, Researcher ID gibi tanımlayıcıların da merkezi ve algoritmalarının gizli olduğu ve bu yüzden güvensiz olmadıkları ve çökebileceği belirtildi. Son olarak, verinin eskimediği, her zaman için kaydedilmesi ve arşivlenmesi gerektiği tartışıldı.

[1] http://rdm.acikerisim.org/

[2] OpenAIRE: Open Access Infrastructure for Research in Europe

[3] http://rdm.acikerisim.org/

[4] https://www.nature.com/news/report-finds-massive-fraud-at-dutch-universities-1.9275

[5] https://www.rd-alliance.org/about-rda

[6] https://www.egi.eu/about/newsletters/what-is-the-european-open-science-cloud/

 


Eleştirel Dijital Okuryazarlık: Güvensiz Medya Çağı için 10 Temel Okuma

Eylül 13, 2018

Çev. Şule Karataş Özaydın/Hacettepe Üniv.İletişim Fak.Ar.Gör.

Yanlış bilgi ve güvensizlik, çağımızın bir parçası oldular. Bu olumsuzluklar, eleştirel dijital okuryazarlığı nasıl temin edeceğimiz sorusunu çok daha önemli hale getirdiler. LSE, Medya ve İletişim Fakültesi’nde araştırmacı olan Gianfranco Polizzi, bizlere şu an içinde yaşadığımız güvensiz medya çağında eleştirel dijital okuryazarlığı anlamamızı kolaylaştıracak 10 temel okuma tavsiye ediyor. Bu 10 temel okumayla ilgili Polizzi şu bilgileri paylaşmaktadır:

  1. Faith Rogow’un 2015 yılında yayınlanan “Media Literacy in Early Childhood Education: Inquiry- Based Technology Integration” başlıklı yazısı: Technology and Digital Media in the Early Years: Tools for Teaching and Learning adlı kitapta yer alan bu yazı, medya okuryazarlığı eğitiminin erken çocukluk dönemi için gelişimsel açıdan uygun olduğunu öne sürmektedir. Yazar, medya okuryazarlığına medya içeriğiyle ilgili muhakeme yapmayı ve düşünümselliği bir araya getiren bir yaklaşım olarak önem atfedilmesi gerektiğini vurgulayarak çocukluk eğitiminin hem riskten kaçınma hem de öğrenme üstüne yoğunlaşması gerektiğini savunmaktadır.
  2. David Buckingham’ın 2007’de yayınlanan “Digital Media Literacies: Rethinking Media Education in the Age of the Internet” başlıklı makalesi: Bu makale, eleştirel yaklaşımı destekleyerek teknik becerilerin internet kullanımı için gerekli olduğunu öne sürerek işlevsel bir yaklaşımdan dijital okuryazarlığına geçiş yapmaktadır. Kullanıcıların yeterliliğinden ne beklememiz gerektiği hususunda algılarımızı genişletmektedir. Makalede, içeriğin doğruluğunu ve dolayımlanmış temsilleri değerlendirmenin ötesine giden bir eleştirel dijital okuryazarlık ortaya konmaktadır. Makaleye göre, eleştirel dijital okuryazarlık,  internetle ilgili daha geniş kapsamlı bir anlayış sunmalı ve internetin sahiplik, fonlama, düzenleme ve reklam konularıyla yakından ilişkili ekonomi politik yapılardaki rolünü irdelemelidir.
  3. Renee Hobbs’un 2010 yılında yayınlanan Digital and Media Literacy: A Plan of Action başlıklı kitabı: Korumacı yaklaşım çoğunlukla çocukların uygunsuz içeriğe karşı korunması ve mahremiyet ile güvenlik meseleleri üzerinde durmaktadır. Güçlendirici yaklaşım, geleneksel ve dijital medyanın kendini ifade etme, iletişim kurma ve sosyal hayata katılma için kullanımının olanaklılığı üstüne yoğunlaşmaktadır. Yazar, her iki yaklaşımın aynı paranın iki yüzü şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Yazara göre, kişisel, sosyal ve kültürel fayda sağlamak enformasyon hakkında akıllıca seçimler yapmaktan geçmektedir. Çevrimiçi içeriğin üretimi ve eleştirel değerlendirmesi hem gençler hem de yaşlılar için dijital çağın temel yurttaşlık becerileridir.
  4. Ola Erstad and Synnøve Amdams’ın 2013 yılında yayınlanan From Protection to Public Participation başlıklı çalışması: Yazarlar, medya okuryazarlığına bütüncül bir anlayış getirmektedirler. Bu bütüncül anlayış şunları içermektedir: 1) bireysel yetenekler 2) demokratik yurttaşlık bağlamında bir sosyal olgu ve 3) içeriğin, medya sistemlerinin ve kurumlarının eleştirel değerlendirilmesi. Medya ortamının güç yapılarına nasıl gömülü olduğunu anlamak için alternatif medyanın rolüyle birlikte üreticilerin amaçlarını, medya tüketiminin ve kullanıcı türevli içeriğin üretimini değerlendirmek gerekmektedir.
  5. Douglas Kellner ve Jeff Share’in 2007 yılında yayınlanan “Critical Media Literacy, Democracy, and the Reconstruction of Education” başlıklı çalışması: Macedo ve Steinberg’in Media Literacy: A Reader kitabında bir bölüm olarak yayınlanan bu çalışma, demokrasi için eleştirel medya okuryazarlığının gerekliliğine dikkat çekmek için eleştirel pedagoji ile kültürel çalışmalardan yararlanmaktadır.
  6. Robert Duran, Bill Yousman, Kaitlin Walsh ve Melanie Longshore’un 2008 yılında yayınlanan Holistic Media Education: An Assessment of the Effectiveness of a College Course in Media Literacy başlıklı çalışmaları: Bu çalışmada eleştirel medya okuryazarlığının yüksek öğrenime entegre edilmesinin öğrencilere, medya yapılarını anlamalarında ve medyanın etkileri noktasında farkındalık kazanmalarında önemli olduğu iddia edilmektedir. Kahne ve arkadaşlarına göre, dijital okuryazarlık eğitimi- çevrimiçi içeriğin nasıl yaratılacağı, paylaşılacağı ve eleştirel değerlendirileceği eğitimi- politik faaliyetlerin giderek çevrimiçinde icra edilmesiyle ve farklı bakış açılarına maruz kalmakla ilişkilidir.
  7. Katherine Fry’ın 2014 yılında yayınlanan What Are We Really Teaching?: Outline for an Activist Media Literacy Education başlıklı çalışması: De Abreu ve Mihailidis’in Media Literacy Education in Action: Theoretical and Pedagogical Perspectives başlıklı kitabında yayınlanan bu çalışmada yazar, dijital okuryazarlığın internetin demokratikleştirme potansiyeli ile yapısal sınırları hakkında farkındalığı içermesi gerektiğini tartışmaktadır. İnternet çoğunlukla iletişimi merkezsizleştirme ve ifade özgürlüğünü olanaklı kılma potansiyeli sebebiyle övülmektedir. Aynı zamanda, internetin demokratikleştirme potansiyeli veri gözetimi, mahremiyet sorunları ve hükümetin onu kontrol etme çabası yüzünden sınırlı kalmaktadır.
  8. Henry Jenkins, Sangita Shresthova, Liana Gamber-Thompson, Neta Kligler-Vilenchik ve Arely Zimmerman’ın 2016 yılında yayınlanan By Any Media Necessary başlıklı kitabı: Bu kitapta yazarlar, yaratıcılığa ve çoklu iletişim şekillerine vurgu yaparak eleştirel pedagoji üzerine yoğunlaşmaktadır. Kitapta yer alan durum çalışmalarıyla çevrimiçi topluluk platformlarında gerçekleşen ağlaşmış sivil katılımın, düşünümselliği, sosyal ve politik meselelerde eleştirel düşünmeyi teşvik ettiği ortaya konulmaktadır.
  9. Luciana Pangrazio’nun 2016 yılında yayınlanan Reconceptualising Critical Digital Literacy başlıklı çalışması: Yazar çalışmasında eleştirel pedagoji geleneğini, kullanıcıların dijital eleştirileri yerine toplumsal eleştirileri üzerinde durduğu için eleştirmektedir. Yazar ayrıca, Yeni Okuryazarlık Çalışmalarını (New Literacy Studies) dijital medyada kullanıcıların yaratıcı pratiklerine fazla yoğunlaştığı ve eleştirel muhakemeyi dikkate almadığı gerekçesiyle eleştirmektedir.
  10. Divina Frau-Meigs, Irma Velez ve Julieta Flores Michel’in 2017 yılında yayınlanan Public Policies in Media and Information Literacy in Europe: Cross Country Comparisons başlıklı kitabı: Medya okuryazarlığının farklı tanımları farklı politikalara yol açmaktadır. Bu kitap, medya okuryazarlığına sosyal ve demokratik katılım için gerekli olan bilgi, beceri ve yetkinliğin bir araya geldiği bütüncül bir tanım getirmektedir. Kitapta özel sektörün dijital okuryazarlığı, çalışabilirliği arttırmanın ve liberal ekonomiyi güçlendirmenin bir yolu olarak teşvik ettiği tartışılmaktadır. Diğer taraftan kamu sektörü ve eğitim sistemi ise medya okuryazarlığın eleştirel bir aktivite olarak desteklemektedir. Bu çalışmaya göre, medya okuryazarlığı yalnızca medya sistemlerini değerlendirmek değildir; medya okuryazarlığı, dijital çağda toplumun bir parçası olmak için gerekli olan bilgi ve becerilere sahip olmayı gerektirmektedir.

Tavsiyeler

Polizzi’nin önerdiği 10 temel okuma, eleştirel dijital okuryazarlığa nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda bizlere ipuçları vermektedir. Bu okumalardan neler çıkarabiliriz?

  • Eleştirel dijital okuryazarlık, yalnızca çevrimiçi içeriği değerlendirmek demek değildir. Eleştirel dijital okuryazarlık, internetin üretim ve tüketim süreçlerini, demokratikleştirme potansiyelini ve yapısal sınırlılıklarını anlamakla ilgilidir.
  • Eleştirel dijital okuryazarlık, tüm yaş gurubundaki insanların yanlış bilgiden korunması için gereklidir. Bununla beraber, eleştirel dijital okuryazarlık sosyal katılımı desteklemesi ve sivil ve politik güçlenmeyi sağlaması açısından önemlidir.
  • Eleştirel dijital okuryazarlık, bize sosyal meseleler üzerine eleştirel düşünmemizi ve kurumsal ya da kurumsal olmayan politikayla ilişki kurmamızı sağlayabilir. Politikayla ilişki kurulması örneğin, alternatif medyaya ya da aktivizme katılımla mümkün olabilir. Yine de, dijital olabilmek için, eleştirel dijital okuryazarlığı internet ve dijital ortamla ilgili bir anlayışa ihtiyaç duymaktadır.
  • Kamu sektörü, özellikle eğitim sektörü, eleştirel dijital okuryazarlığa bütüncül bir yaklaşım kazandırmak ve bunu desteklemek için bir sorumluluğa sahiptir. Burada amaç, dijital teknolojilerin dolayımı sayesinde demokratik ve sosyal katılıma katkı sağlamaktır.

Polizzi, her yaştan yurttaşın eleştirel dijital okuryazarlığına ihtiyaç duyduğunu belirtmektedir. Özellikle içinde bulunduğumuz post-hakikat döneminde sorumluluk yalnızca hükümetlere, kurumlara, gazetecilere ya da uzmanlara ait değildir. Her yurttaşın bu çağda bir sorumluluğu olmalıdır. Bu sorumluluğun kazandırılması için eleştirel dijital okuryazarlığı önemli bir rol oynamaktadır.

*Orijinal blog yazısı için bakınız:

http://blogs.lse.ac.uk/parenting4digitalfuture/2018/08/29/critical-digital-literacy/


Google, Facebook ve diğerleri: Dijital dünyada oligarşi

Ağustos 22, 2018

Yazan: Sarphan Uzunoğlu

Google, Çin’deki otoriter rejime kollarını açarak Yeşilçam filminde sevgilisine koşan jön edasıyla koşuyor…

Söz konusu, gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkelerin siyasal sistemleri olduğunda, hele ki söz konusu Rusya ise oligarşi ve oligarklardan bahsetmeden geçemiyoruz. Ancak teknoloji alanının da oligarkları var ve sadece kendi ülkelerinde değil, dünyada “denetlenemez” bir hâkimiyet kurmuş durumdalar. Yaptıkları hamleler, en az Trump’ın tweet’leri kadar etkili olabiliyor.

Peki bu kadar kuvvetli aktörler güçlerini neye borçlular ve onları nasıl denetleyeceğiz? Her şeyden önce kuvvetlerini geniş bir “veri rejimine” borçlu olduklarını söylemekte fayda var.  Geçen hafta, Twitter üzerinden Mart ayında The Guardian’da yayınlanmış, Google ve Facebook’un hakkımızda topladığı bilgilere ilişkin bir yazı paylaşmıştım. Yazı sonradan Shortmag editörlerinden Emre İlkan Saklıca tarafından türkçeleştirildi ve epey paylaşıldı. Bu yazı tek başına, Facebook ve Google gibi bilişim devlerinin hegemonyalarını yerleştirirken bizden neler aldığı ve bizden aldıkları verinin ne kadar “hassas ve değerli” olduğunun göstergesiydi.
Yazıyı ana hatlarıyla özetlemek gerekirse, Google hakkımızda coğrafi, zamana dayalı, demografik ve teknik birçok bilgi topluyordu. Yazarın Google’ın “take-out” servisi aracılığıyla elde ettiği bilgiler, adeta Google’ın hakkımızda bildiklerinin “bir kısmının” da olsa dökümüydü ve gigabyte’lar büyüklüğünde dosyalara denk geliyordu. Nerede ne kadar zaman geçirdiniz, kime ne yazdınız, kimle Hangouts aracılığıyla konuştunuz, Google Drive’ınızda neler var, Google Pay’den yaptığınız ödemeler derken Google etrafında kenetlenmiş Internet kullanım pratiğimiz gereği neredeyse Internet’te yaptığımız her şey Google tarafından kaydedilmişti. Hattâ Google, yazarın bir dönem Tinder yüklediğini bile biliyordu.

Aynı durum Facebook’ta da geçerliydi. Örneğin Facebook Ayarları’ndan Reklam Ayarları opsiyonuna tıkladığımda benim karşıma çıkan şu ekranda görünen doğum tarihin, yaklaşan evlilik yıldönümün, expat olarak yurtdışında çalışmam ve birçok expat arkadaşım olması, ilgi alanlarım gibi kimi bilgiler bir şekilde tasnif edilerek önüme çıkarılıyordu. Bu elbette, Facebook’un basit bir uygulama kurulumunda benden istediği mikrofondan kameraya onlarca yetkinin yanında küçücük kalıyordu; ama oradaydılar ve alenen bana “gözetleniyorsun güzel kardeşim” diyorlardı.

Şimdi yazının başına ve dolayısıyla özüne dönelim. Bu kadar geniş kapsamda gözetim gücü olan bu şirketlerin politik kararları ve siyasi süreçler üzerindeki etkilerine yani.

Söz konusu Google olduğunda, Google’ın Çin pazarına geri dönüşü ve dolayısıyla Çin Devleti’nin arzularına uyan bir servis sunacağı artık sır değil. Google CEO’su daha önce yaptığı açıklamada filtreli arama motoru servisi sunmaya “kısa vadede” başlamayacaklarını; ancak “filtreli Google’a erişimi olan Çin’in, Google’a erişimi olmayan Çin’den daha iyi olacağını” belirtmişti.[1] Google’ın bu kararı aslında evrensel anlamda neoliberal ekonominin otoriter rejimlere kapıyı aralaması olarak görülebilir. Yani Çin için kapı aralandığında, Türkiye ve İran gibi birçok ülke için kapı “ardına kadar aralanmış” oluyor. Internet’in “evrenselliği”, ve “bilgiye erişim hakkı” üzerinde neredeyse tekelini inşa etmiş olan Google, sanıyoruz ki “global düşünüp yerel davranma” ilkesini yanlış anlamış olacak ki Çin’deki otoriter rejime kollarını açarak Yeşilçam filminde sevgilisine koşan jön edasıyla koşuyor.

Gelelim Twitter’a. Teyit.org geçtiğimiz günlerde Twitter sahte haberleri engelleme konusunda neden adım atmıyor? başlıklı bir içerik yayınlayarak, dezenformatif haber içeriklerinin sosyal ağlardaki dağılımında Twitter’ın rolünü vurguladı. Hem Jack Dorsey’nin hem de Twitter kullanıcılarının görüşlerine yer verilen metinde aslen ifade özgürlüğü temelinde kilitlenen bir tartışma vardı. Gerçekten de “büyük bot hesap temizliklerine” rağmen, Twitter’ın robotlaşmış geniş kullanıcı kitlelerinin aktif olduğu bir platform olduğu bir gerçek. Bugün, bunu neredeyse her gün TT listesinde gördüğümüz “UcuzaTT” tadındaki hashtag’lerden ve onları besleyen hesapların işleyişinden anlamak mümkün.

Söz konusu Facebook olduğunda ise Facebook’un Cambridge Analytica skandalı ve fake news alanında olup bitenden sonra siyasal bağlamda dünyada oynadığı rol ortada. Internet Servis Sağlayıcılığı rolüne de yeni projesiyle soyunacak olan Facebook, dünya üzerindeki tüm devletlerden çok daha kuvvetli bir veri tabanına sahip. Hareket alanı ise tahmin edemeyeceğimiz kadar geniş. Dünyanın birçok coğrafyasında gazetecilik ve fact-checking platformlarıyla işbirliği hâlinde olsalar da “aşırı-ticarileşmiş” ve “politik anlamda duyarsız” olmalarına ilişkin eleştiriler hâlâ geçerliliğini koruyor.

Elbette, Türkiye’nin “kurallarına uyacağını” söyleyen Netflix’ten yakında Türkiye pazarında aktif olacak olan Amazon’a kadar birçok “dijital dev” de her bir hamleleriyle dijital anlamda büyük sorumluluklar alıyorlar. Bazıları, tıpkı Elon Musk’ın son dönemde yaşadığı itibar krizi gibi itibar krizleriyle baş başa kalırken, Amazon gibi örneklerde koca bir ülkenin tezgahtan satış geleneğini neredeyse bitiren ve çok sayıda insanı sektör değiştirmek zorunda bırakan ya da işsiz bırakan şirketlerle baş başa buluyoruz kendimizi.

Evet, her ekonomik karar politik sonuçları da beraberinde getiriyor. Yani, hakkımızdaki neredeyse tüm verileri paylaştığımız bu platformlara, eş zamanlı olarak politik sermayelerini de zenginleştirme imkanı sunuyoruz. Onlar da bu imkânı çoğu zaman kârlılıklarını geliştirmek adına kötüye kullanıyorlar. Bu bazen, Çin’e arama motoru “uyarlamak”, bazen otoriter liderlerin mesajlarının daha kolay yayılmasına aracı olmak şeklinde oluyor; ama netice olarak politik fayda beklediğimiz bu unsurlar söz konusu siyaset olduğunda pek “hayırsever” değiller.

Tabii ki alternatifsiz değiller; ancak burada devreye izolasyon efekti giriyor. Zira, Netflix’siz bir “kentli genç” sosyal ortamlarda kendini eksik hissediyor. Airdrop’suz ve dolayısıyla Iphone’suz bir kişi “dosya paylaşım ortamlarının dışında kalıyor”. Teknolojik oligarklar teknik olarak tüm “varlıklarını” kullanıcılara borçlular; ancak siyasal bağlamdaki borçlarını her seferinde sermayeye ve devletlere ödüyorlar. Zira bizi binlerce kez ifade edildiği üzere “ürün” olarak görüyorlar.

Bir de işin işlevsellik kısmı var tabii ki. Geçtiğimiz hafta Beyrut’ta düzenlenen bir medya okuryazarlığı akademisinde verdiğim siber-güvenlik dersinde katılımcılar bana “Google hizmetlerini kullanmayın diyorsunuz, ama ortak çalışma yapılacak başka hangi alternatifler var ki, üstelik kim kullanıyor ki bunları” sorusunu sordu. Bu soru ilk aşamada mantıklı gelse de aralarında riseup.net’in de olduğu birçok sağlayıcı, güvenli ve kâr amacı taşımayan ortak çalışma ortamları sunuyor. Sadece Google da değil mesele. Örneğin Skype’tan mı bıktınız? Meet.jit.si ile güvenli, şifrelenmiş ve ekran paylaşımından dosya paylaşımına birçok özellikle desteklenmiş sohbetler etmek elinizde.

Bana kalırsa, 2010’lu yıllardaki dijital platformlara yönelik eleştirilerin en büyük eksiği, bu platformların bizzat politik platformlar olduğunu ıskalamaktı. Hepimiz onların “politik platformların işlemesi için aracı oldukları” görüşüne kendimizi fena kaptırdık. “Demokratikleşen iletişim süreçleri” gibi kavramların arkasına takılırken, Mark Zuckerberg’in ve benzerlerinin arkamıza teneke bağladığını göremedik.

Bugünden sonra yapılması gereken şey, hem müşterisi hem de bir anlamda yurttaşı olduğumuz sosyal ağları “karşı-gözetim” ve “karşı-denetim” mekanizmalarıyla ele almak, onlara karşı daha sorumlu bir bakış açısı geliştirmek. Ancak bu şekilde Cambridge Analytica skandalı sonrası dahi istikrarlı büyümesini devam ettiren Facebook’un ya da Çin’e sudan bahanelerle tekrar açılan Google’ın siyasal hamlelerinin yaratacağı ifade özgürlüğü ve hattâ fizikî özgürlük alanındaki kısıtlamalara ve problemlere karşı savaşabiliriz.

[1]  Konu WSJ Tech News Briefing’in Podcast kanalında da ele alındı, ilgilenenler bu bağlantıdandinleyebilir.
Kaynak: http://platform24.org/yazarlar/3268/google–facebook-ve-digerleri–dijital-dunyada-oligarsi

Kitap Değerlendirmesi: Süper Bağ(lantı)lı

Temmuz 12, 2018

Süper Bağ(lantı)lı/ Yazar: Mary Chayko

ISBN: 978-975-353-506-9

Değerlendirme: Ertan Ağaoğlu, H.Ü. S.B.E. İletişim Bilimleri Y.Lisans programı

Günümüzde internet ve dijital teknolojiler yalnızca bir iletişim aracı değil, benliğimizi geliştirip onu temsil ettiğimiz, hayatımızın her anında yanımızda taşıdığımız, bireyselliğimiz dışında içinde yaşadığımız toplumu, bizi çevreleyen ekonomiyi, siyaseti, medyayı kısaca topluma ait bir çok olguyu etkileyen ve değiştiren teknolojilerdir. Hayatımızın her alanına böylesine nüfuz etmiş teknolojilerin kişilerin ve toplumun üzerinde bıraktığı etkiler ve onların sonuçları iletişim akademisyenlerinin araştırma konusu olmuştur. Mary Chayko, Süper Bağ(lantı)lı başlıklı kitabında hayatımıza böylesine nüfuz etmiş teknolojilerin dokunduğu her alanı genel hatlarıyla başarıyla incelemiştir.

On bölümden oluşan kitabın birinci bölümü kitapta işlenen konulara bir giriş niteliğindeyken ikinci bölümde internet ve internet çağının tarihine ve genel yapısına değinilmekte. Bu internet çağında toplum, gerçeklik, samimiyet gibi konular üçüncü bölümde tartışılıp bu bilgilerin ışığında tekno-sosyalleşme ve benlik altıncı bölümde, tekno sosyal ilişkiler ise yedinci bölümde inceleniyor. Dördüncü bölümde ise belki de bu teknolojilerin hayatımıza kattığı en iyi ve en kötü yanlar yani paylaşım ve gözetim işlenmekte. Ardından internetin de katkısıyla global bir dünyanın toplum üzerindeki etkileri ve olumsuz yanları üzerine tartışan Chayko sekizinci bölümde insan ilişkilerini böylesine etkileyen teknolojilerin toplumun kurumlarındaki etkilerine değiniyor. Dokuzuncu bölümde ise sürekli bağlantılılığın faydaları ve tehlikeleri tartışılıp son bölümde süper bağlantılı geleceğimiz üzerine tahminler yürütülmektedir.

Mary Chayko internetin etkilerini detaylı şekilde incelemeden önce kitaptaki bulguların ve bilgilerin dünyadaki her topluma uygulanamayacağı konusunda uyarmaktadır. Unutulmamalıdır ki internet bir yana günümüzde halen gıdaya dahi ulaşamayan toplumlar vardır ve bu kitapta yazılanların evrensel olduğu söylenemez.

İnternet bilgisayar, cep telefonu vb. gibi cihazlarla”…veri paketleri, tüpler, devreleri birleştiren bilgisayarlaştırılmış aletlerin milyarlarcası ve tabii ki bunları kullanan insanları birbirine bağlayan küresel bir ağdır(Blum 2013’ten aktaran Chayko, 2). Dünya Çapında Ağ(World Wıde Web ya da WWW) başta olmak üzere birçok dijital teknoloji artık internet üzerinden gerçekleştirilmektedir. Ne var ki tekno-sosyal hayattan bahsettiğimizde SMS, MMS ve dijital teknolojilerden de bahsetmek gerekir. Her ne kadar bu teknoloji internet üzerinden sağlanmasa da mobil teknoloji tekno-sosyal hayatın en önemli parçalarından biridir. Chayko gerekli olmadığı sürece bu kavramlar arasında ayrım yapmayacağını, çevrimiçinin aracılı deneyime, çevrimdışının ise aracısız deneyime atıfta bulunacağı hakkında okuyucuyu uyarmaktadır.

Chayko başlamadan önce kitapta bir kaç kere karşılaşacağımız teknolojik belirlenimcilikten bahsetmektedir. Bu terim teknoloji kullanımının sonucunda ortaya çıkan kötü sonuçlar için teknolojinin kendisini suçlamak anlamına geliyor.“Teknolojiyi insanlara bir şey yapan varlık olarak düşünmek” (7) ya da teknolojinin etkileri kötüye gittiğinde teknolojiyi suçlamak yanlıştır. Unutulmaması gereken nokta teknolojinin bir eylem kapasitesi olmadığıdır, o bizden bağımsız olarak çalışamaz. Teknolojinin hayatımızdaki kötü yanları, çoğu zaman, çevrimdışı hayatlarımızın bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır.

Chayko bu gerekli uyarıyı yaptıktan sonra ikinci bölümde internet çağının tarihi ve özelliklerinden bahsediyor. İnternet çağı Thomas Merrill ve Larry Roberts’ın 1965 yılında Kaliforniya ve Massachusetts’teki iki bilgisayarı birbirine bağlamasıyla başladı. ARPANET olarak adlandırılan bu bağlı bilgisayarlar projesi kısa süre sonra Kaliforniya Üniversitesi, Utah Üniversitesi ve Standford Araştırma enstitüsündeki bilgisayarlarda kuruldu. BİTNET isimli projeyle tüm akademik bilgisayarlar birbirine bağlandığında günümüz anlamında internet resmi olarak kurulmuştu. Ray Tolimson 1972 yılında ilk e postayı gönderdi ve sembolünün “@” olacağına karar verdi. ”1970’lerde x.25 olarak adlandırılan bir paket anahtarlama sistemi uluslararası alanda yaygınlaşmaya başladı ve dünya çapında bir ağ yapısı oluşturuldu” (24). İnternet artık kurulmuştu ve çalışıyordu ancak hala teknik bilgi isteyen bir teknolojiydi.

Bu durum WWW ile değişti. CERN’de çalışan Tim Berners-Bee belgelerin birbirine bağlanmasına(hiperlink) olanak sağlayan sistemi geliştirdi ve sistem 1993’te CERN tarafından tüm dünyaya ücretsiz olarak sunuldu. Buna paralel olarak ilk internet tarayıcıları ve arama motorları ortaya çıkması internetin sıradan kullanıcıya ulaşmasını sağlayan gelişmelerdi. 1973 yılında Martin Cooper 1.5 kilogram ağırlığındaki ilk cep telefonuyla  görüşme gerçekleştirerek günümüz anlamındaki mobil teknolojinin ilk örneğini kullanmış oldu. 2000’lerde bu teknoloji gelişerek aramanın ötesinde mesaj gönderme, internette sörf yapmaya izin veren gelişmiş bir teknoloji haline geldi.

Web’in yaygınlaşmasıyla sosyal ağlar, wikiler de ilk defa ortaya çıkıyordu. Günümüzdeki sosyal ağlara benzer, kullanıcıların yazı yazıp paylaşmasına izin veren ilk platform UserNet ARPANET üzerinde kurulmuştu. Merkezsiz olan bu sistem bir süre sonra fazlasıyla dağılarak popülerliğini kaybetti. 1994-1995 yıllarında ise kitle çalışmasına izin veren ilk uygulama olan wiki icat edildi. Ardından ilk anlık mesajlaşma uygulaması olan AOL, 1994’da kullanıcıların blog yaratmasına izin veren links.net, 1999’da ise blogger kuruldu. 2000 başlarında tam anlamıyla sosyal ağ siteleri(SAS’lar) ortaya çıkmıştı. SASlar kullanıcıların birbirlerinin arkadaş listelerini görmelerine izin veren, birden bire(özel mesaj), birden çoğa(herkese açık gönderi) mesaj gönderilmesine izin veren platformlardır. 2003 yılında özellikle müzisyenlerin kitlelere ulaşmasını olanak sağlayan MySpace, 2005’te ise aslen Harvard Üniversitesine özel olarak tasarlanmış Facebook kuruldu, sosyal medya artık modern bireyin sıklıkla kullandığı platformlar arasına girmişti. SASlar popülerliğini kanıtladığında haber siteleri, YouTube gibi bir çok site SAS özelliklerini(özellikle yorum yapma) bünyelerine katmaya başladı. 2000’lerde “internetin, mobil iletişimin ve sosyal medyanın”(38) oluşturduğu üçlü devrim sayesinde dijital teknolojiler hayatımıza eklemlendi ve sürekli bağlantılılık hayatımızın bir gerçeği haline geldi.

Dijital ortamda yaşamak adlı üçüncü bölümde Chayko bu teknolojilerin hayatımızdaki etkilerini incelemeye başlıyor. İnsanlar yaşadıkları ve içinde ilişkilerini yarattıkları mekanları kurabilmek için teknolojisi sık sık kullanır. Bu alanlarda yaratılan bağlar kişilerarası olduğu için toplumsal ve bu ilişkileri “yaratma(k) ve koruma(k)”(43) için zihinsel bir enerji kullanmak gerektiğinden zihinseldir. Chayko bu mekanlar ve faaliyetler içinde yaratılan bağlara sosyo-zihinsel adını vermektedir. Emile Durkheim’a göre de “bir toplumun “vicdan kolektifi” paylaşılan, ortak bir bilinç(zihin veya farkındalık) ve aynı zamanda paylaşılan ortak bir vicdan(ahlak veya doğru, yanlış belirleme aracı) olduğunu öğretti.”(43). Ona göre toplum bu fiziksel olmayan iki olguyu “aynı anda ve çözülemez” bir şekilde kapsar bu yüzden toplum ortak değerlere sahip, sosyo-zihinsel bir yapıdır. “Tüm sosyal bağlantılar ve gruplar üyelerinin zihninde en eksiksiz biçimde bulunurlar.”(44) dolayısıyla topluluk olmak icin yüzyüze görüşme zorunluluğu yoktur.

Bu “topluluklar, düzenli, örüntülü kişiselleştirilmiş”(49) etkileşimlerden oluşurlar. İnternet bu toplulukların kurulup sürdürülmesine ilham veren bir teknolojidir, bir WhatsApp grubunun ne kadar kolay ve hızlı kurulduğunu bir düşünün. Bu sayede kişiler rahatlıkla yeni gruplar kurabilir, bu ağları stratejik olarak kullanabilir ve aralarında geçiş yapabilirler. Bu duruma ağ tabanlı bireysellik adı verilmiştir. Bu topluluklar tamamen çevrimiçi ilişkilerden ya da çevrimdışı ilişkilerden oluşabilir. Bu etkileşimler sayesinde güçlü bağlar kurulabileceği gibi aksi takdirde hiç görüşme şansı olmayacak insanları bağlayarak zayıf bağlar da oluşturabilir. İlişkinin doğası ne olursa olsun bir çok kişi internet üzerinden kurulan ilişkileri gerçek arkadaşlık olarak tanımlamaktan çekinmemiştir zira BİTler kullanıcılarına “çok güçlü mekan duygusu vermeye eğilimlidir”(Meyrowitz, 1985 Aktaran Chayko s.50). BİTler yoluyla deneyimlenen hikayeler bir mekanda yaşanıyormuş gibi tasvir edilir.

Daha önce de bahsedildiği gibi topluluk olmak için yüzyüze görüşme zorunluluğu yoktur, topluluklar akılda tutmak için çok büyük olabilirler bu yüzden gruplar sembol kullanma eğilimindedir. Semboller grup ya da bireyler fiziksel olarak yanlarında olmasa da onları hatırlamalarına ve bağlılıklarını yenilemelerine yardımcı olur. Bu semboller çevrimdışı hayatta olduğu kadar çevrimiçinde de dönüşümdedir zira dijital alanların fiziksel alanlara göre akılda yer etmesi daha zordur. Bu yüzden platformlar kendilerini sembollerle eşleştirir, Facebook bir kitap olarak sembolize edilirken, Foursquare bir meydandır. Semboller bu platformların içinde de dönüşümdedir. Bu platformlar her ne kadar belirli kişiler tarafından, yukarıdan aşağı şekilde tasarlansa da zamanla kendilerine has mantık, dil bilgisi ve semboller üretirler. Twitter’daki #hashtag buna en iyi örnektir. Kişiler hashtagleri “vurgulama, eleştiri … yazarın özelliklerini saptamak, ve memeler”(55) yaratmak, grup kurmak, aidiyet hissetmek amacıyla kullanılabilir.

Dijital ortamlarda gerçekleşen deneyimler çoğu zaman daha az gerçek olarak düşünülse de aslında beynimiz çevrimiçi ve çevrimdışı ortam arasında bir ayrım yapmaz, her ikisi de olabildiğine gerçektir. İnternet üzerinden aşık olabilir ya da birinin kalbini kırabiliriz. Gel gelelim kişiler uzağımızda olsa bile onlara yakın hissedebiliriz buna algılanan yakınlık denirken bu hissiyat BİTler aracılığıyla deneyimlendiğinde elektronik yakınlık adı verilir. İnternet bu yakınlığın deneyimlenmesinde, bireyin diğerlerinin orada olduğunu hissederek kullanıcılar arasında mevcudiyet algısı yaratmada başarılıdır.

Kişiler çevrimiçi ortamları genellikle ikincil adres olarak yani iş ve evdeki sorumluluklarının bulunmadığı rahatlama ve eğlenme mekanları olarak kullanırlar. Bireyler bu ortamlarda birbirlerinin farkına varır, kimliklerini ve kültürlerini paylaşarak bir birey olarak kabul edilmiş hissederler. Kişiler bu mekanlara aktif olarak katılabileceği gibi yalnızca “başkalarının ne yaptığını ve söylediğini kontrol ederek”(59) pasif olarak da katılabilir, onların mevcudiyetini hissedebilir. Bu alanlar kişinin kendisini keşfetmesi için önemli olduğu gibi bu ortamların fazla kullanımı kişiye zarar verebilir, bu teknolojilerin zararları dokuzuncu bölümde detaylı olarak tartışılacaktır.

Chayko dijital ortamların özelliklerinden bahsettikten sonra bu teknolojileri gerçeklik ve beyin seviyesinde inceliyor. Aklımız ve bedenimiz birçok anlamda karmaşık bir biçimde birbirine bağlıdır. Fiziksel bir ağrı psikolojimizi etkilerken, depresyona girdiğimiz için fiziksel olarak hasta oluruz. Fiziksel ve ruhsal olgular beynimiz tarafından eşit şekilde işlenir. Bu anlamda gerçeklik algısı birden çok olaya bağlıdır. “‘Günlük yaşam gerçekliği’, rüyalar, hayaller, oyunlar kurgular…”(61) gibi bir çok gerçeklik vardır ve modern insan bunların arasında geçiş yaparak yaşar. Daha önce bahsettiğimiz gibi beynimiz interneti de aynı şekilde gerçek algılar, dijital ortam, ilişkiler, deneyimler olabildiğine gerçektir. Çoğu zaman kişiler “insanlar deneyime aracılık eden  teknolojiyi unutur”(70). İnternette diğer kişileri gerçek olarak algıladığımız gibi robotlar ya da botları da(Google Assistant, Siri) gerçek olarak algılarız. Onlarla etkileşime geçmekten keyif alırız, bu botlarla ilişki kurmak sorunlarla başa çıkmamıza yardımcı olabilir. Sonuç olarak gerçeklik tamamen zihnimizin oluşturduğu bir olgudur ve beynimiz dijital ve fiziksel arasında kesin bir çizgi çekmeden her ikisini de eşit şekilde gerçek olarak algılar. Böylesine gerçek bir ortamda duygusallık ve samimiyetin de rahatlıkla hissedilebileceği kesindir, dokuzuncu bölümde tekno-sosyal hayatta ilişkiler detaylı olarak incelenmektedir.

Günümüzde halen çevrimiçi çevrimdışından ayrı tutulmakta, onun çevrimdışı hayata zarar vereceği düşünülmektedir. Nathan Jurgernson bu ayrıma dijital ikilik demiştir ve bu ikilik gereksizdir zira bu alanlar adeta birbirinin içine geçmiştir. Her ne kadar bu iki alanın özellikleri farklı da olsa, örneğin bir emoji ve gülüş aynı olmasa da, birbirinin zıttı değildir, yalnızca farklı boyuttadırlar. Aslında çevrimdışı dünya artık çevrimiçi aktiviteye kaynak sağlamaktadır. Bir çoğumuz çevirimdışı ortamda yaptıklarımızı çevirimiçinde nasıl ifade edebileceğimizi düşünerek zaman harcarız. Jurgenson buna “Facebook Gözü” adını vermiştir.

Chayko dördüncü bölümde internetin hayatımıza kattığı belki de en iyi ve en kötü iki olguyu inceliyor: Paylaşım ve gözetim. Paylaşım internetten bahsettiğimizde en çok kullandığımız kelimeler arasındadır. Kişiler internet üzerinde içerik üreterek, paylaşarak, yeniden üreterek paylaşım kültürünü oluşturmuştur. Ürünlerin böylesine sıkça değiştirilmesi “üretim ve tüketimin döngüsel ve bazen simultane bir işleme dönüşmesini tanımlayan” yeni bir süreci yani üretketimi(Prosuming) ortaya çıkarmıştır. Üretketim sayesinde platformlar kullanıcıların ürettiği içerikler üzerinden kar sağlamaktadırlar, bu anlamda üretketimin McDonaldlaştırmanın internet üzerindeki eklentisi olduğunu söylemek mümkündür. Internet aracılı McDonaldlaştırma burada da kalmaz. Birçok şirket geçmişte maaşlı personellerinin yaptığı işleri artık kullanıcılarına internet üzerinden müşterilerine yaptırmaktadır: fatura ödemek, telefon kredisi(kontör) satın almak artık sıradan uygulamalar haline gelmiştir.

Paylaşım kültürünün hızlı ve anonim doğası telif hakkı sorunlarını da beraber getirir. İnternet ortamında bir içerik onlarca kişi tarafından üretilebilir, birden çok kez düzenlenip tekrar dolaşıma sokulabilir. Çoğu zaman kullanıcılar kaynağı bulmak için teknik yetkiliğe sahip değildir ya da telif haklarından haberleri bile yoktur. Tüm bu karmaşıklığın yanı sıra internet bir bedava kültürünü ortaya çıkardı. Özellikle 2000’li yılların başında ortaya çıkan Napster gibi programlar kullanıcılar arasında müzik, film, oyunlar gibi bir çok şeyin paylaşımının önünü açtı. Zamanla bu programlar mahkemelerce yasaklansa da bu tür programlar ve bedava kültürü yok olmadı. Böylesine bir ortamda kullanıcılar içeriğe ya ücretsiz ya da çok düşük fiyatlarla ulaşmayı istemektedir. Bu karmaşık ortamda telif haklarını korumak günden güne zorlaşmaktadır. Bu sorunlara çözüm getirmek amacıyla kurulan Creative Commons adındaki organizasyon kişilerin, kuruluşların içerikleri üzerinde kolayca kontrol sahibi olmasını sağlayacak lisanslar sağlamaktadır. Kişiler Creative Commons ile ücretsz olarak neyin, nasıl paylaşılabileceğini belirleyebilir, bunu duyurabilir.

Paylaşım kültürünün hayatımıza kattığı diğer bir önemli olgu ise kitlesel çalışma ve fonlamadır. İnternet sayesinde fiziksel olarak ayrı kişiler kolayca beraber çalışabiliyor ya da bilgi ve kaynak alışverişinde bulunabiliyor. İnternet üzerinden fiziksel olarak ayrı kişilerin beraber çalışmasına kitle kaynaklı çalışma ismi veriliyor. Kişiler bir iş yeri için ayrı yerlerden çalışabilir ya da hayır organizasyonu düzenleyebilir. Wikipedia kitle kaynaklı çalışmaların en iyi örneklerindendir, milyonlarca insan bir araya gelerek bir bilgi deposu yaratmıştır. Bu çalışma yalnızca finansal kaynak oluşturmaya yönelik olduğunda ise buna kitlesel fonlama denir. Kişiler siteler üzerinden projelerini, yeteneklerini, fikirlerini sunarak kişilerden bağış toplayıp, girişimde bulunabiliyor. Fonlama kişisel seviyede yapıldığında ise mikrofinansman adı veriliyor. Ek olarak çevirimiçini aşan kitlesel çalışmalar da vardır, Change.org gibi siteler toplumsal sorunlar için kampanyalar başlatarak bilinç yaratmaya çalışmaktadır.

Paylaşım kültürü yayınlama gücünün kitlelere geçmesine yol açmıştır. Önceden kitap, film, şarkı yayınlamak yayımcı şirketlerin tekelindeyken günümüzde internet sayesinde internet sayesinde uzman ya da amatör herkes içeriğini özgürce, düşük ücretlerle ve hatta ücretsiz olarak paylaşabilmekte. Medya ve habercilik de internet ile büyük ölçüde değişmiştir, tekno sosyal kurumlar isimli bölümde bu konu detaylı olarak incelenmektedir.

Yazar bunun ardından gözetim konusunu ele almaktadır. “Çevrimiçi gözetim bir kişinin bir başkasının davranışını ve eylemlerini izlemek için internet kullanımına verilen isimdir”(88). Gözetim gücü elinde tutan çevreler tarafından güçsüzler üzerinde uygulandığında buna dikey gözetim denir. Devletler bunu yaparken çok rahat ve sorumsuzca davranabilirler, çevirimiçi davranışlarını, alışkanlıklarını izleyerek insanların yaşam biçimlerini profilleyebilir, telefonlarını dinleyebilir ya da konumunu belirleyebilirler. A.B.D.’de çıkarılan Vatansever yasası ile yalnızca terör şüphesi duyulan kişiler yasal olarak gözetlenebilmektedir. Şirketlerin uyguladığı gözetim de bir dikey gözetim biçimidir. Başta arama motorları olmak üzere tüm siteler kullanıcıların kullanım alışkanlıklarını kaydeden çerez adında bilgiler toplarlar, tüm aktiviteleri kaydederler. Ardından bu verileri düzenleyip kullanıcıları profilleyerek bu verileri hedefli reklam, satış ya da uygulama geliştirme gibi amaçlarla kullanırlar. Bu uygulamaya veri madenciliği adı verilmektedir. Kullanıcılar ücretsiz olarak görünen tüm bu sitelere aslında kişisel bilgilerini vererek erişmektedir, kişisel bilgiler internetin para birimidir.

Gözetim kişilerarası gerçekleştiğinde ise buna yatay veya sosyal gözetim denir. Yatay gözetimin en büyük özelliği gözetimdeki karşılıklılık ve beklentidir. Kullanıcılar sosyal medyayı gözetlemek ve gözetlenmek için kullanır. Bu bazen bireyler için sorun yaratabilir. Daha önce de bahsedildiği gibi internet üzerinde kişiler birden çok ağa sahiptir, zaman zaman kamusal ve kişisel hayatlarımızın karışması sorun yaratabilir örneğin patronumuz iş hakkında attığımız kötü bir tweet’i görebilir, buna bağlam çöküşü denmektedir. Her ne kadar her sitenin sahip olduğu gizlilik ayarlarını kullanarak bağlam çöküşü bir nebze kontrol edilebilse de herhangi bir bilginin dijital ortama girdiğinde nerelere ulaşacağını kestirmek güçtür. Sosyal medya dışında casus yazılımlar yatay gözetimi olanaklı kılabilir, bu programlar klavyede basılan her tuştan, kullanılan her programı karşıya aktarabilecek güçtedir. Sonuç olarak fark etmemiz gereken nokta internetin vaadettiği özgür ve kişisel ortamın aksine her zaman gözetlenmeye açık, kısıtlı, kamusal bir ortam olduğudur ve her bir paylaşım üzerine özenle düşünülmelidir.

Chayko beşinci bölümde küresel etkiler ve eşitsizlikler konusunu incelemektedir. Dünyamız iletişim ve ulaşım teknolojileri ile birçok anlamda birleşerek, ortak kültür ve anlayışları ortaya çıkarır. Ne var ki toplumdaki herkes teknolojiden aynı şekilde yararlanmaz zira toplumdaki sosyal güçler nadiren eşittir ve teknoloji de bu güçlere bağlı olarak kullanılır. Bireyler demografik özellikleriyle tabakalara ayrılırlar ve aynı tabakaya ait olan kişiler dünyayı benzer şekilde algılar. Kişilerin teknolojiye olan yaklaşımı da bu tabakalarla yakından ilgilidir. Gruplar arasındaki teknolojiyi kullanma farklılıklarına sayısal uçurum denir. Bu durumun dijital teknolojiyi üretme, dijital aktivitelerde yer alma ve dijital okuryazarlık gibi bir çok boyutu vardır. Örneğin üst tabakadan bireyler siyasi paylaşım yapmaya daha yatkındır.

Ülkeler arasında da teknoloji kullanımı bakımından farklılıklar vardır. Genel olarak zengin ülkelerde daha fazla internet kullanıcısı varken, gelişmekte olan ve yoksul ülkelerde teknoloji gelişimi görünür derecede yavaştır. Şaşırtıcı şekilde bu ülkelerde mobil teknoloji kullanımı internet kullanımına göre yüksektir. Ülkelerin teknolojilere erişiminin düşük olması onların küresel pazarlara erişimini kısıtlamaktadır. Bu eşitsizlikler yalnızca ülke bazında yatırımlarla değil ancak küresel ve yapısal çalışmalarla giderilebilir. İnternete erişim siyasi baskılarla da kısıtlanmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde baskıcı kanunlar yoluyla internet üzerinde baskı kurulmaktadır. Çin, Türkiye gibi ülkeler muhalif içerikleri engellemek için yasal yollara sahiptir.

Ülkeler ve bireyler arasında ekonomik, sosyal farklılıklara ek olarak kültürel farklılıklar da vardır. Bu anlamda internet dünyanın farklı ülkelerindeki insanların iletişime geçerek birbirlerini tanımalarına, anlayış geliştirmelerine yardımcı olabilir. Ancak “Bu potansiyelin ne kadar insan tarafından kullanılacağı belli değildir (2014 Dimaggio’dan aktaran Chayko 2017) zira kişiler çoğu zaman kendilerine fikren yakın kişilerle iletişime geçmeyi seçerler bu da ön yargıların devamına yol açar. “Ön yargı: insanların ait oldukları gruba, sınıfa veya kategoriye göre kişisel özellikler göz önünde alınmaksızın değerlendirdiği bir tavırdır”(105). Önyargı ayrımcılığa dönüştüğünde ise durum daha da ciddileşir. Ayrımcılık insanların sosyal sınıfından ya da tercihinden dolayı haksız muameleye uğramasıdır. Bu ayrımcılıklar çevrimdışından çevrimiçine taşınır, örneğin LGBT bireyler diğerlerine göre üç kat daha fazla rahatsız edilir.

İnternetin böylesine yaygınlaşması onu manipüle etme yollarını da beraberinde getirmiştir. Teknik açıdan yetkin kişiler diğerlerinin sistemlerine izinsiz bir biçimde erişim sağlayabilir, kişisel bilgileri çalabilirler buna bilgisayar korsanlığı ya da hacking denmektedir. Bilgisayar korsanlığı bilgi ve istihbarat saldırıları ve altyapı saldırıları olarak gerçekleştirilir. Bilgi ve istihbarat saldırılarında amaç kişilerin bilgilerini çalıp onları onlara zarar vermek, onları korkutmak ve utandırmaktır. Altyapı saldırılarında ise özel ya da kamu kuruluşlarının altyapılarına saldırılarak hizmetlerin sekteye uğratılması ana amaçtır. Bu yolla korsanlar internet sitelerini hackleyebilir, para ve bilgi çalabilir. 2015’te bilgisayar korsanları 30 farklı ülkede 100 bankadan neredeyse bir milyar dolar para çalmıştır.        Günümüzde siber güvenlik hükümetlerin önem verdiği bir konu haline gelmiştir zira ülkeler ya da siyasi gruplar internet üzerine birbirine saldırarak siber savaşlar gerçekleştirmektedirler, örneğin 2014 yılında The Interview adlı filmin yayınlanmaması için Kuzey Kore Sony Picture şirketine saldırıda bulunmuştur. İnternet ve dijital teknolojilerinin korku yayma amaçlı kötüye kullanılmasına ise siber terörizm denmektedir.

Diğer bir tarafta ise, beyaz ve gri şapkalı bilgisayar korsanları vardır. Bu bilgisayar korsanları olara zarar vermektense iyiye hizmet etmeyi tercih eder. Bazen kişiler meşru olarak kendilerine ait olduğunu hissettikleri içerikleri bilgisayar korsanlığı yoluyla elde etmeye çalışabilirler. Reddit geliştiricilerinden Aaron Swartz’ın akademik çevrimiçi depo olan JSTOR’a erişerek çok sayıda akademik bilgiyi “özgürleştirmiştir”. Hapis cezası alan Swartz intihar etmiştir.

İnternet kişilerin bilgilenip örgütlenerek güce, eşitsizliklere karşı çıkması için muazzam bir alan sağlar. Her şeyden önce internet sayesinde vatandaşlar siyasilere (kısmen) direkt olarak ulaşabilir. Daha da önemlisi kişiler internet üzerinden onlarla aynı sorundan müzdarip kişileri bularak örgütlenebilir ve bunu çevrimdışına taşıyabilirler. Türkiye’de Gezi Parkı Protestoları, Arap Baharı gibi hareketler internet üzerinde örgütlenmiştir. Bunun farkında olan baskıcı rejimler interneti kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Sosyal medyada eylemin bu kadar basit ve çabasız olarak gerçekleştirilmesi pasif eylemcilik veya etiket aktivizmi adı verilen duruma yol açar. Kişiler “bir eylemi gerçekleştirmek yerine eylem hakkında sürekli…”(115) konuşmayı seçebilir.

Chayko altıncı bölümde tekno-sosyalleşme ve benlik konusunu ele almaktadır. Bir bebek doğduğu andan itibaren çevresiyle iletişime geçerek içinde bulunduğu toplumun değerlerini öğrenir ve toplumun bir üyesi olmaya başlar, bu sürece sosyalleşme denir. Teknoloji zengini toplumlarda sosyalleşme süreci dijital teknolojilerle iç içe geçmiştir. “tekno sosyalleşme, insanlar çevrimiçi, yüz yüze ve her iki bağlamda tanıştıklarıyla, bağlandıkça gerçekleşir.”(122).

Sosyolog George Herbert Mead’e göre kişi benliğini diğerlerinin davranışlarını, tavırlarını taklit ederek yaratır. Bu diğerleri kişinin ailesi, arkadaşları, kitle medyasında gördüğü bir rol model olabilir. Birey onları gözlemleyerek, etkileşimde bulunarak onların gerçekliklerinin nasıl olduğunu tahmin etmeye, onlar gibi olsa hayatın nasıl olacağını hayal etmeye çalışır. Kişiler diğerlerinin özelliklerini dener ve bazı özellikleri adapte ederek benliğine katabilir. Kitle medyası ve internet bireyi bir çok insana ve hayat biçimine maruz bırakarak onlar hakkında merak uyandırır.

İnsanlar sahip olmak istediği yeni bir özellik, davranışı denerken diğerlerinin tepkilerini göz önünde bulundururlar, onları tıpkı bir ayna gibi kullanarak kendilerini geliştirirler. Charles Horton Cooley bu sürece görünümlü cam-benlik demiştir. Bu sürecin dijital bir bileşeni de vardır. “İnternetteki diğer insanlar, ‘dijital bir benlik” üreten ayrı bir ‘görünümlü cam’…(Zhao 2005’ten Aktaran Chayko 124) oluşturmaktadır. Kişiler çevrimiçinde kişilikleriyle oynarlar, yeni özellikler denerler ve insanların tepkisini ölçerek bunları içselleştirirler. İnternet bunu yapmak için muazzam olanaklar sunar. Öncelikle internet daha çok yazı odaklı olduğu için kişiler cinsiyet, ırk, millet, yaş gibi özelliklerini saklayarak kişiliklerinin farklı özelliklerini çekinmeden yansıtabilirler. Ne var ki bunu yaparken çevrimdışı kişiliklerinden çok fazla ayrılmazlar, daima çevrimdışı kişiliklerinden izler taşırlar. Çevrimiçinde insanlar benlik yansıtma süreçlerini kontrol edebildikleri için, hem tanıdık hem de tanımadık izleyicilerine göre kendilerini stratejik olarak kurarlar.

İnsanlar kurdukları benliklerini yansıtma konusunda güçlü bir dürtüye sahiptir. Dijital ortamda benliğin yansıtılması metinsel ve görsel bir biçim alır. Metinsel yolla kişiler yazdıklarıyla, retweetledikleriyle ve hatta yazı tipleriyle bile karşıdaki kişiye kişilikleri hakkında ipuçları gönderebilirler. 2000’li yıllarda özellikle kameralı cep telefonlarının ve web kameraların gelişmesi ile kişiler kendilerini görsel olarak daha iyi yansıtmaya başlamıştır. Bununla beraber özçekimler hayatımızda büyük bir yer etmiştir. Özçekimler kişinin anlık duygularını başarıyla iletmeye, olaylara tanıklık ettiğini belgelendirmeye ve kişinin orada olduğunu belirmesine yardımcı olur. Kişiler sürekli olarak anlatmaya değer buldukları öyküleri internette paylaşarak kendilerini ifade eder ve kimliklerini yaratırlar. Anthony Giddens buna benliğin devam eden öyküsü adını vermiştir. Modern arkadaşlıklar da bu öykülerle iç içedir, kişiler arkadaşlarının hayatlarını takip etmek, beğenmek, onları fark etmek zorundadır. Nicholas Carr çevrimiçi ifadenin sık sık ancak basit şekilde gerçekleştirildiğinden dolayı arkadaşlıkları sığlaştırdığını ileri sürmektedir.

Zaman zaman kişiler kendilerini diledikleri gibi ifade edemeyebilirler. Etnik kökenleri, cinsiyetleri, cinsel yönelimleri, toplumsal sınıfları gibi birçok faktörden dolayı ayrımcılığa uğrayıp bu yüzden kendilerini ifade etmekten çekinebilirler. Ancak çevrimiçi ortam bu kişilerin kendilerini ifade etmelerini, kendileri gibi ayrımcılığa uğrayan insanlarla tanışıp topluluk kurmalarını ve bu topluluklarda birbirlerine destek olmalarını sağlayabilir.

Ardından çevrimiçi ve çevrimdışı büyüme konusu ele alınmaktadır. Teknoloji ile büyüyen çocuklar dijital yerliler olarak adlandırılırlar ancak bu kültürün içinde büyümeleri onları teknolojilerin olası tehlikelerine karşı uzman kılmaz, ebeveyn gözetimi daima gereklidir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bebekler bir kültürün içine doğarlar ve onun içinde büyürler. Korkulanın aksine yeni medya çocukları asosyalliğe itmez, çocuklar teknolojiyi sosyalleşmek, ait oldukları çevrenin değerlerini almak ve kimliklerini geliştirmek için kullanırlar. Bu teknolojiler adeta birincil bir grup gibi sosyalleşme kaynağıdır. Onlar da yetişkinler gibi profiller yaratır, yeni benlikler deneyerek insanların tepkisi ölçerler. Ek olarak dijital yerliler onları yetişkinlerden, aynı değerleri taşımayan kişilerden ayıracak “dillerini özelleştirmeye ve kişiselleştirmeye, kısaltmalara, kısa metne ve sembol sistemlerine de düşkündürler(135) (slm, nbr, lol, gg gibi).

Ergenlik dönemindeki gençler ”güç, popülerlik, kim olduklarını tanımlama ve cinselliklerini anlama mücadelesi veriyorlar … bu onların çevrimiçi dünyalarına yansır(Thomas 2006’dan aktaran Chayko 2017). Ergenlik dönemindeki bireyler yetişkin dünyasını anlamaya ve ona uyum sağlamanın yollarını bulmaya çalışırlar. “İnternet ve dijital medya çocukların ve gençlerin kendilerini genç erişkinler olarak görmelerine ve çeşitli özgürlükleri deneyebilmelerine olanak tanıyan boşluklar ve araçlar sağlarlar(Boyd 2014’ten aktaran Chayko 2017  s.137). Ergenler üstlenmek istedikleri rolleri internet üzerinde deneyebilir, çevrelerinden rolleri hakkında geri bildirim alabilirler. Bunun yanı sıra internet onlara yetişkin gözetiminden kaçabilecekleri, özgür alanlar sağlamaktadır. Fiziksel olarak yanyana olsalar bile gençler dijital teknolojiler sayesinde serbestçe dolaşıp “takılabilirler”.

Kişiler yaşlandığında yeni roller ortaya çıkabilir ya da yok olabilir. İnternet ve dijital teknolojiler yaşlı bireylerin de birbirleriyle iletişime geçmesini sağlayarak onların ne tür roller takındıklarını görmesini sağlar ve kendilerini ifade etmeleri için sayısız imkan sunar. Bunun yanında bireylere yeni hobiler kazandırmak konusunda oldukça yardımcı olabilir.

Kişiler internet ve dijital teknolojilerle yalnızca benliklerini yaratmakla kalmaz benliklerine dair önemli gördükleri çeşitli yönleri kaydedebilir ve ölçebilirler ve sonrasında sonuçları değerlendirerek gelişimleri hakkında yorum yapabilirler. Nicelenmiş benlik adı verilen bu süreç bireylerin hayatlarının her yönünde uyguladıkları bir yöntemdir. Alışkanlıklardan kurtulmak için günlük tutmaya izin veren uygulamalardan, nabız, stres seviyesi, uyku saatleri gibi birçok değişkeni sürekli olarak kaydedebilen sağlık uygulamalarına bir çok  nicelenmiş benlik uygulaması bulunur. Gün geçtikçe gelişen ve gelecekte çok daha büyük sorumluluklar alacağı düşünülen bu sağlık teknolojilerine biyomedikalizasyon adı verilir.

Kişiler sosyal medya, nicelenmiş benlik uygulamaları ve daha bir çok dijital teknolojiyle hayatlarının her anını kaydeder, paylaşabilir, diğerlerinin gelişimine destek olabilir. Lee Raine ve Barry Wellman bu sürece “hayat-kaydı” adını vermiştir. Bu psikolojik ve sosyal destek sağlayabileceği için hayatların böylesine kaydedilmesinin uzun vadeli sonuçlarını kestirmek zordur. Yine de benliğin inşası ve temsilinin kasti ve sürekli devam eden bir projeye dönüştüğü açıktır. Kişiler teknolojileri kendi yararları ve yaratıcı amaçlarına uygun hale getirerek kişiselleştirirler bunun sonucunda “benlik daha karmaşık ve çok yönlü(ama yine de genellikle birleşik) olma potansiyelindedir”(140). Modern insanın bu benlikler arasında geçiş yapması, bir bütünlük oluşturması enerji ve zaman isteyen bir süreçtir.

Chayko internetin kimlik yaratımı sürecindeki etkisini inceledikten sonra internet üzerinde kurulan ilişkilere değinmektedir. Bireyler genelde çevrimiçi ağlarını çevrimdışı arkadaşlıklarıyla kurarlar, bu sayede çevrimdışı ilişkilerini sürdürebilir ve geliştirebilirler. Kişiler arkadaşları hakkında çevrimiçi bilgi topladığında onlara karşı daha yakın hisseder. Buna ek olarak internet fiziksel olarak bir araya gelme şansları olmayan kişilerin arkadaşlıklarını devam ettirmesine yardımcı olabilir, internet sayesinde uzaklıklar yok olur. Çevrimiçi arkadaşlıkların sosyalliği yok edeceği korkusu olsa da “Büyük çaplı bir araştırmaya göre; insanlar ne kadar fazla internet ve dijital medyayı kullanırsa, o kadar fazla var olan arkadaşlarıyla sosyal temas kurmaktadırlar”(151). İnternet kullanıcılarının sosyal çevreleri kullanmayanlara göre daha geniş ve çeşitlidir, bunun yanı sıra sosyal medya kullanıcıları diğerlerine göre daha özgüvenlidir ve yakın ilişki kurmaya daha meyillidir.

İnternet çevrimdışı arkadaşlıkların sürdürülmesi dışında yeni ilişkilerin kurulmasında oldukça etkilidir. “İnsanlar birbirlerini anlamak ve anlaşılmak isterler; diğerlerinde kendilerinden bir şeyi görmeyi arzularlar”(144). Bu anlamda internet kişilerin birbirinin farkına varmasına ve ortak değerlerini keşfetmesine olanak sağlar. Her şeyden önce internet üzerinde fiziksellik gibi dikkat dağıtıcıların bulunmaması, kişilerin yalnızca birbirlerinin karakterine ve sahip olduğu değerlere odaklanmasına dolayısıyla birbirlerini daha sağlıklı değerlendirmesine yol açar. Kişiler birbirleriyle bilgi paylaşma konusunda rahat hissettikçe birbirlerine daha yakın hisseder. bu anlamda internet kişilerin tanışma sürecinde çok iyi bir ara form olarak işlev görür. Örneğin Facebook ya da Twitter gibi sitelerkişilerin birbirini tanımasına izin verirken bir yandan da mesafeyi koruyan platformlardır. İlişki geliştikçe kısa mesaj, telefonlaşma ve yüz yüze etkileşime dönüşebilir. Birebir olmasa da bu sıralamaya uymamak ilişkinin bozulmasına yol açabilir.

Kişiler sık sık birbirlerine karşı bir çekim ya da “kimya” hissedebilirler. Alfred Shutz bu çekimi işleyen ayar olarak adlandırmaktadır. Sosyolog Andrea Baker çevrimiçi tanışan 89 kişiyle yaptığı araştırmada, kişilerin arasında açık bir dijital çekim bulmuştur(147). Bireyler bu çekimi deneyimlediklerinde dopamin ve nöropinefrin gibi nörokimyasallar beynin haz merkezine hücum eder, bunun sonucu olarak birey mutlu olur. Bu hissiyatlar internet ve dijital medyada sık sık tatmin edildiğinde “bireyler ödüllerin hazır olarak üretildiği, dopaminle uyarılmış bir döngü tarafından ağ gibi sarılabilirler”(148). Beyin ardından bunun tekrarlanmasını ister bu yüzden kişi sürekli olarak mesajlarını, tweetlerini kontrol eder. Cevabın ne zaman geleceğinin belirsizliği de dopamin üretiminin sürekli olarak devam etmesini sağlar, buna değişken güçlendirme adı verilmektedir. Kişiler karşılıklı olarak bu hissiyatlara kapıldığında beyinleri senkronize olur, birbirlerinin nasıl hissettiklerini sezerler. “Bu bilinçsizce diğer kişinin yüz ifadesini ve hareketlerini taklit etmemize ya da konuşma biçimimizi senkronize etme şeklinde olabilir”(Chayko 200 s.280 aktaran Chayko 2017 s.149). Zamansal uyum fenomenine göre “farklı mekanlardaki insanlar aynı anda aynı konu üzerine odaklanırsa davranış ve düşünceleri koordineli hale gelir”(149). Spor müsabakalarında güçlü bir hissiyata kapılan kitleleri buna örnek olarak verebiliriz.

Dijital ortamda kurulan bu arkadaşlıklar sıklıkla flörtleşmeye, romantik ilişkiye ve cinselliğe evrilebilir. Öyledir ki randevulaşma için özel olarak tasarlanmış bir çok internet sitesi bulunmaktadır. “İnternet kullanıcılarının yaklaşık %11i, bekar ve arayışta olanların %38’i randevu sitelerini ziyaret ettiklerini belirtmektedirler.”(154). Daha önce de bahsedildiği gibi internetteki fiziksel dikkat dağıtıcıların eksikliği ilişkilerin daha hassas değerlendirilip kurulmasına yol açar bu yüzden internette başlayan ilişkilerin sıradan ilişkilerden daha uzun sürmeleri olasıdır. Öyle ki çevrimiçi tanıştıktan sonra çevrimiçi iletişimi daha uzun tutan çiftlerin kısa tutanlara göre daha derin ve kalıcı bağ kurdukları ortaya çıkmıştır.

İnternet, pornografi başta olmak üzere siber seks, cinsellik odaklı sohbetler gibi bir çok cinsel aktiviteye ev sahipliği eder. Pornografi hiç olmadığı kadar yaygındır. İnternette bireylerin tamamen dürüst olmayabileceğini göz önünde bulundurduğumuzda, siber ihanetin de arttığını söylemek mümkündür. Bazı araştırmalara göre çevrimdışında cinsel olarak tatmin olmayan bireyler bu durumu çevrimiçinde telafi etme eğilimindedir. Çevrimiçi yaşanan bu deneyimler ve sonuçları gerçek oldukları için yüzyüze ortamlardaki deneyimlerle aynı etkiye sahip olabilirler.

Tüm bunlara ek olarak internet üzerinde sosyal destek şaşırtıcı biçimde yaygındır. Başkalarını önemsemek ve yardım etmek insancıl bir dürtüdür ve çevrimiçi ifadesi olağan bir durumdur. Bireyler internet üzerinde hastalara ya da uyuşturucuyu bırakanlara yönelik destek grupları kurabilir, mikro finansman yoluyla birbirlerine yardımcı olabilirler.

Böylesine güçlü ilişkilerin kurulduğu internet ortamında olumsuzluklar da bulunmaktadır. İnternetin anonimliği kişilerin sorumsuzca davranmasına yol açabilir. Ağa sızan troller grupların düzenini bozmaya, tartışmaları rayından çıkarmaya çalışabilir. Gruplar bu olumsuz durumları birlik içinde davranarak bertaraf edebilmektedir. Buna ek olarak kişisel seviyede gerçekleşen tacizler çok daha yaygın ve tehlikelidir. Amerikalıların %73’ü birilerinin rahatsız edildiğini görmüş, %40’ı şahsen rahatsız edilmiştir. Rahatsız edilenlerin %27’si bu durumu can sıkıcı bulmuştur. Siber zorbalık ve tacize karşı yasalar bulunmaktadır ancak bunlar genellikle eski ve belirsiz yasalardır ve kolluk kuvvetleri çoğu zaman yeterli altyapıya sahip olmadığından anonim kişileri belirlemek zordur.

Bölümün son kısmında dijital ilişkilerin yaşam döngüsünden bahsedilmektedir. İnternet üzerinde zaman da uzaklık gibi yok olmaktadır. Sosyal bağlar her zaman fizikseli aşan bir yapıdadır, bir hikaye anlatıldığında atalarımıza bağlılık hissetmemiz buna en güzel örnektir. Dijital teknolojiler de aynı duruma zemin hazırlar. Kişiler ölümünden sonra bile dijital ortamda görsel ve bilişsel olarak var olmaya devam eder. Bu tıpkı uzaktakilere bağlılık hissetmemiz gibi ölülere de bağlılık hissetmemize yol açar. Bireyler ölümlerinden sonra sosyal medya ve dijital teknolojiler sayesinde görünür olurlar, kişiler bu platformlar aracılığıyla adeta ölüyle iletişime geçtiklerini hissedebilirler. Günümüzde  cenaze evleri hatıraların paylaşımı için çevrimiçi ortamlar yaratırlar, kişiler bu ortamlarda hislerini ifade ederler, bu yas sürecini kolaylaştırıcı bir etkinlik olarak rol oynayabilir. Bu anlamda ölüler sosyo zihinsel olarak pek çok şekilde hala yaşamaktadır, bireylerin yaşam döngüsü dijital olarak genişlemiştir.

Chayko bir sonraki bölümde internetin kurumlar üzerindeki etkilerinden bahsetmektedir. “Eğer bir şey tesis edilebilir, işlevsel, uzun  ömürlü … geniş ölçekte ve sistematik ise biz onu kurum olarak nitelendiririz.”(165). Her toplum işleyişini, düzenini sağlayan aile, iş alanları, sağlık, medya, adalet gibi kurumlara sahiptir. Bu kurumlar halen eski özelliklerine sahip olsa da internet ile iç içe geçmiş durumda olduğu için tekno-sosyal kurumlara dönüşmüştür. Toplumun nasıl işlediğini incelemek istediğimizde aileden başlamak daima mantıklıdır zira aile “toplumun küçük evrenidir”(166). Teknoloji her şeyden önce aile bireylerinin iletişim biçimini büyük ölçüde değiştirmiştir. Günümüzde her aile çocuğuna bir cep telefonu vermeyi ister. Bu öncelikle acil durumlarda onlara rahatça ulaşabilme ve sürekli bağlantılılık isteğinden kaynaklanır. Ardından aileler çocuklarının teknolojiden mahrum kalmasını istemez zira  teknolojik aletler artık bir statü göstergesidir. Buna ek olarak  ebeveynlerin çocuklarının tekno-sosyal arkadaş gruplarından uzaklaşmasını istemez. Bu sürekli bağlantılılık sosyal medyada da devam eder, ebeveynler çoğu zaman çocuklarını sosyal medyada takip etmekten hoşlanırlar bu sayede hem beraber zaman geçirirler hem de onların davranışlarını izleyebilirler. Çocukları izleme davranışı takip araçları ya da casus yazılımlarla bir üst seviye taşımak mümkündür. Ebeveynler bu uygulamaları kullanarak çocuklarını korusalar da durumun ortaya çıkması halinde çocukların ebeveynlerine duydukları güvene mal olabilir. Gel gelelim teknolojinin taşınabilirliği ebeveynlerin çocuklar üstündeki kontrolünü kısıtlanmasına da yol açmaktadır. Gençler artık Snapchat gibi gönderileri yok eden uygulamaları kullanmayı tercih etmektedir.

Chayko’nun incelediği diğer bir kurum ise sağlık hizmetleridir. İnternetin gelişmesiyle sağlık hizmetleri dijital bir dönüşüme uğramıştır. Hastaya dair bilgilerin düzenlenmesi ve aktarılması büyük ölçüde dijital biçimde yapılmaktadır. Türkiye’deki E-Nabız uygulaması bunun en başarılı örneklerindir. “Dijital dönemde sağlık bakımı biyomedikalleşmektedir”(171). Bilim ve teknolojinin tedavi sürecine katkıda bulunması beklenir bu da biyomedikalleşme adına altyapı çalışmalarını ortaya çıkarmıştır. Daha önemlisi bireyler artık rahatsızlandıklarında doktorlarına arkadaşlarına, ailelerine değil internet sitelerine başvurmaktadırlar. Bunun sonucu olarak kişiler kendi hastalık süreçlerine daha müdahil olmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki bu internet siteleri her zaman doğru bilgiyi vermeyebilir. Son olarak daha önce de bahsedildiği gibi nicelenmiş benlik uygulamaları kişilerin sağlıkları üzerinde daha aktif rol oynamasını sağlar.

İnternetten etkilenen bir diğer kurum ise dindir. Artık bir çok kilise siber kiliseler kurarak insanların ibadet etmesine izin verir öyle ki çevrimiçi bir günah çıkarma sitesi bile bulunmaktadır. İnternet üzerinden dini vecibelerini yerine getiren kişiler çevrimdışı hayattaki dini görevlerini dikkate almamaktadır çünkü din çoğu zaman sembolik, ruhani bir anlam taşır ve internet üzerinden gerçekleştirilmesi onlar için yeterli olmaktadır. Bunun yanı sıra internet sayesinde dinler inananlara ve inanmayanlara daha açık bir hale gelmiştir. Artık bilinmeyen dinler ve dini düşünceleri keşfetmek, onlara katılmak hiç olmadığı kolaydır.

Dijital dönüşümden en çok etkilenen kurumlardan birisi de tabii ki iş ve ticarettir. Her şeyden önce şirketler artık tüm verilerini bilgisayarlarla koordine eder ve bilgisayar ile çalışır.  Hizmet sektörü ve beceriye dayalı işlerde internet az kullanılırken, beyaz yakalıların çoğu sürekli ya da günde bir kaç defa interneti kullanmaktadır. “Amerikalı işçilerin %60’ından fazlası işyerinde interneti kullanmaktadır”(175). Sanal örgütler ya da dağıtılmış çalışma grupları, sanal ekipler fiziksel olarak ayrı olan insanların aynı görev üstünde çalışmasına olanak tanıyarak üretkenlik ve karlılığı arttırmaktadır. Ne var ki siber aylaklık internetin işyerlerine getirdiği bir diğer gerçektir, çalışanlar interneti eğlence amaçlı kullanmaktadır. Bazı meslekler ise dijitalleşmeden dolayı yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır, ATMler banka görevlilerini, bloglar gazetecileri saf dışı bırakırken halihazırda üretilen ve kullanılan robotların bu trendi devam ettireceği düşünülmektedir. Bu durum işçiler arasındaki rekabeti yükseltip  ekonomik riski şirketlerden alıp sürekli olarak kendisini sisteme adapte etmeye çalışan işçiye yüklemektedir.

E-ticaret ve hizmetler de günden güne gelişen ve ticareti dönüştüren bir alandır. Bir e-mağaza açmak fiziksel bir dükkan açmaktan daha kolay ve ucuzdur. Günümüzde birçok fiziksel dükkanı olan işletme e-mağaza da sahiptir, artık iki alanın entegre olduğunu söylemek mümkündür. Her ne kadar günümüzde küçük işletmeler internet sayesinde hızla büyüme şansına sahip olsa da küçük şirketler internet ortamına adapte olmakta zorlanmaktadır. Bunun yanı sıra bir çok sektör e-ticarete başarıyla adapte olmuşken bazıları için aynısını söylemek mümkün değildir. Ne var ki son zamanlarda yatırım yapılmayan sektörlere de büyük karlar nedeniyle şirketler yatırım yapmaktadır. Örneğin Amazon internet üzerinden taze besin satmaya başlamıştır. Yazarın bahsettiklerine ek olarak çevrimiçi internet siteleri dışında günümüzde internete büyük oranda entegre olmuş fiziksel dükkanlar da bulunmaktadır. Örneğin Amazon kasiyer dahi bulunmayan, yüz tanıma teknolojisiyle çalışan Amazon GO adında süpermarketler açmaya başladı, Çin’de WeChat adlı uygulamayla bir çok mağazada ödeme yapılabilmektedir. İnternet ticaretinin toplumsal boyutları da vardır. Kişiler ürünleri değerlendirirken, yorum yaparken, satış işlemi hakkında bilgi paylaşırken ticaret üzerinde etki bırakan sosyal ilişkiler yaratmaktadır. Örneğin açık arttırma sitelerinde tüketiciler başkalarının rabet gösterdiği ürünlere daha fazla para ödeme eğilimindedir.

Dijital çağın hayatımıza getirdiği diğer bir durum ise iş ve ev ortamlarının birbirinin içine girmesidir. İnternet yüzünden kişiler daima işyerine bağlıdır. Bu sayede kişiler daha üretken ve esnek çalışırken stres seviyeleri de yükselmektedir. Ev ve işin iç içe girmesiyle bir rolün boyutları, diğerinin etkileyebilir. Kişi bu alanlar arasında bölünmüş hissedebilir örneğin bir kişi çocuğuyla ilgilenmek ya da bir işi tamamlamak arasında parçalanabilir. Kısacası BİT’ler çalışma hayatına girdikçe, işteki konuların evdeki konulara katılması yaygınlaşmakta ve kişinin işten kopması zorlaşmaktadır.

Dijital dönüşümün etkilediği bir diğer kurum ise eğitimdir. Bazı alanlarda eğitim artık tamamen internet üzerinde gerçekleştirilirken bir çok örgün eğitim internet ile entegre şekilde yürütülmektedir. İnternet sayesinde bilgiye kolayca, istedikleri yerden ulaşabilen öğrenciler derslerle daha derinden ilgilidir. Özellikle eğitmenlerin de aktif olarak interneti kullanarak öğrencileri ile güven yaratan ilişkiler kurduklarında internetin yararlı olduğunu görülmüştür. Dijital olarak etkinleştirilmiş eğitimsel aktiviteler…hem çocuklarda hem  de yetişkinlerde daha yüksek puanlar…ile ilişkilendirilmiştir”(182). Ne var ki internet motivasyon sağlayabildiği gibi dikkat dağınıklığını da beraberinde getirebileceği unutulmamalıdır.

İnternet ile beraber okul kavramı da değişime uğramıştır. İnternet çağı öncesi yalnızca fiziksel yapıda olan bu kurumlar artık dijital hal almış durumdadır.  Artık çevrimiçi üniversiteler, udacity, Khan Akademi gibi organizasyonlar eğitim kurumlarına rakip pozisyondadır, bu eğitim kurumları ücretli ya da ücretsiz olarak eğitimler verip bunları sertifika yöntemiyle belgelendirmektedir. Son olarak MOOCS(Massive open online courses/Kitlesel açık çevrimiçi kurslar) ücretsiz olarak herkese açıktır. Aynı zamanda kütüphaneler de dijitalleşmeden etkilenmiştir. Her kurum gibi kütüphanelerin ve kütüphanecilerin dijital sistemlere ayak uydurması beklenir ancak mali sıkıntılar buna sık sık engel olmaktadır. Son olarak günümüzde e-kitap okuyucuları hızla artmaktadır ancak bu okuyucuların yalnızca çok küçük bir kısmı basılı kitap okumayı tamamen bırakmıştır. “Araştırmalar göstermektedir ki bir metinin basılı olarak bir sayfaya yerleştirilmesi ve basılı içeriği okumaktaki dokunsal deneyim insanların okuduklarını daha iyi idrak etmesine yardımcı olmaktadır(184).

Siyaset ve hükümet de dijital dönüşümden payını almıştır. “Güçlü bir dijital altyapı hükümetlerin yeteneklerini sıralamasına, kurumları bir araya getirmesine ve sorunlara uygun maliyetli çözümler geliştirmesini sağlayabilir”(185). Hükümetin vatandaşlarına sunduğu e-devlet hizmetleri de günden güne yaygınlaşmaktadır, vergileme, vatandaş kimliği, sosyal hizmet gibi birçok devlet hizmeti dijital olarak gerçekleştirilebilmektedir. Türkiye’de kurulan e-devlet buna iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Buna ek olarak iyi geliştirilmiş “dijital ara bağlantı için tasarlanmış tam bir sistemle, bireylere verilerini denetleme ve gizleme ayarı sağlanabilir”(185), kitleler özel verileri hakkında güç sahibi olabilir. Bunlara ek olarak internet yeni bir kamusal alan, siyasi konuların tartışıldığı bir platform halini almıştır. Ne var ki çoğu kişi kendileri ile aynı düşüncelere sahip kişilerle iletişim kurmayı tercih eder dolayısıyla farklı bir görüşle karşılaştıklarında bir suskunluk sarmalına düşerler. Bunun yanı sıra “karşıt kanıtların varlığında bile bir konu hakkında bireylerin önceki pozisyonlarını koruma eğilimi”(187) de internette görülmektedir.

Medya da toplumlarda bir kurum olarak kabul edilir. Dijital teknolojilerle habercilik büyük oranda değişmiştir. Çevrimiçi haber siteleri daha detaylı bilgiye köprü(link) verebilen, bir çok medya türünü içinde barındıran ve okuyucuların yorum yapmasına izin veren platformlardır. İnternet öncesi habercilik profesyonellere ait, standartlara sahip olan bir meslek iken günümüzde internet sayesinde herkes yurttaş gazeteciliği yapabilmekte, olan biteni medya organizasyonlarının sınırlamaları olmadan halkla paylaşabilmektedir. Haber blogları ve yurttaş gazeteciliği sıradan medyaya nazaran daha özgür bir doğaya sahiptir ancak yurttaş gazeteciler profesyonel olmadığı için zaman zaman haberin kaynağını doğrulama konusunda sorunlar yaşayabilmekte, bilgi kirliliğine yol açabilmektedir. Ne var ki çok az insan alternatif medyayı ana bilgi alma kaynağı olarak kullanır.

İnternet ve dijital medya yakınlaşma kültürünü de ortaya çıkarmıştır. “Bilgi ve medya farklı platformlarda aynı zamanda: televizyon, kitaplar, sosyal medya, ve çevrimiçi forumlarda karşı karşıya akmakta ya da yakınlaşmaktadır”(191). Örneğin bir dizi TV’de yayınlanırken netflix gibi platformlarda eş zamanlı yayınlanmakta, platformlarda tartışılmakta ve sosyal medyada “memeleri” yaratılmaktadır. Bu anlamda metinler daha fazla anlatım biçimine sahiptir ve kullanıcılar bunlar arasından dilediği anlatım biçimini seçebilir. Medya yakınlaşması sayesinde popüler kültür daha önce hiç olmadığı kadar kullanıcıya açık hale gelmiştir, popüler kültür artık kullanıcı tarafından da yaratılmaktadır.

Chayko dokuzuncu bölümde ise süper bağlantılılığın (daha fazla) faydaları ve tehlikelerinden bahsetmektedir. Bu bağlamda değindiği ilk başlık sürekli bağlantılılıktır. İnternet ile beraber sürekli bağlantılılık hayatımızın bir gerçeği haline gelmiştir. Kişinin sürekli olarak bağlantıda olması güvende hissetmesine yol açar. Diğer tarafta ise teknolojiye erişemediğinde yoksunluk ve korku hali baş gösterir. Sürekli bağlantılılıkla beraber mikro koordinasyon da hayatımıza girmiştir. İnternet öncesi zamanda kişiler planlarını önceden yaparken şimdi bir etkinliği son anda değiştirip, sonlandırabilirler. Artık zaman daha az sabit ve daha çok geçirkendir, bu yüzden kişiler anlaşmaları umursamamaya yatkındır. Böylesine koordinasyon sağlayan bir teknolojinin umursamazlığa yol açması bir anlamda ironiktir. Teknoloji insan hayatını gereğinden fazla koordine ederek kişileri öngörülebilir kılmaktadır.

Yazar ardından eğlence, oyun ve avunmayı incelemiştir. İnternet sayesinde insanlar herhangi bir yerden her hangi bir zamanda oyun, eğlence platformlarına bağlanarak bulundukları ortamdan kolayca uzaklaşabilirler. Oyunlar kişilerin ihtiyaçlarını karşılamakla kalmaz, ilişkisel olduğundan dolayı oyuncuların sosyalleşmesini de sağlar. Oyunlar çoğu zaman faydasız olarak görünse de “… zorlu, rekabetçi ve son derece stratejik olabilir”(198). Oyuncular oyun sırasında karar verme, problem çözme, disiplin, ertelenmiş haz ve hatta bilimsel metodu öğrenebilirler. Oyun kültürü genel olarak erkeklerle bağdaşlaştırılsa da oyuncuların heterojen olduğunu söylemek mümkündür. Günümüzdeki çevrimiçi oyunların sosyal yönü çevrimdışı eşitsizliklerin ve önyargıların oyunlara taşınmasına sebep olur. Kadınlar ve eşcinseller oyunlarda sürekli olarak tacize uğramaktadır. Buna ek olarak insanları böylesine bulundukları ortamdan uzaklaştırabilen teknolojilerin verdiği anlık haz kişileri hiçbir zaman sıkılmama isteğine iter, özellikle yeni nesiller “daha yavaş tempoda” gerçekleşen etkinliklere daha az toleranslıdır(200).

Dikkat aralığının kısalması diğer bir sorundur “Dikkat verilen bir göreve ya da bilgi birimine zihinsel olarak yoğunlaşma durumudur”(201). Dijital teknolojileri kullanan kişilerin ekranlar arası sık sık geçiş yapması, sürekli olarak güncelleme göndermek için interneti kontrol etmesi çevrimdışı hayatta tek bir konuya uzun süre odaklanamama sorununu beraberinde getirir. Chayko çoklu görev gibi bir kavram olmadığını zira aynı anda birden fazla bilişsel görevin yapılamayacağını, kişilerin yalnızca bir görevden diğerine geçiş yaptığını söyler. Bazı kişiler bu konuda daha başarılıyken, diğerleri bu konuda zorluk çekebilir. Sık sık görevler arası geçiş yapan kişiler “bilişsel ve davranışsal eksikliklerden…”(202) müzdarip olabilirler. Ne var ki modern birey devamlı çoklu görevlerle meşguldür, sürekli olarak medya mecralarını takip ederek kısıtlı sürelerde en iyi bağlantılar ve aktiviteleri kontrol etmek isterler. Bu teknoloji zengini toplumlarda bir norm haline gelmiştir zira bağlı kalmak fark edilmek, meşgul olmak anlamına gelir. Bir tık uzağında binlerce uyarıcı bulunan insan doğal olarak odaklanma sorunu yaşar ancak kişi iyi geçiş yapmayı öğrenebilirse bu öğrenme seviyesini yükseltmeye yardımcı olabilir. Her ne kadar çoklu görevler konusunda kısıtlı olsak da beynimizin uysal olduğunu unutmamamız gerekir. Beynimiz modern zamanların işleyişine göre evrim geçiriyor ve çoklu görev yeteneği doğal seçilim ile gelecek nesillere taşınıyor olabilir.

Bahsettiğimiz gibi, uyarıcılarla çevrelenmiş hayat süren modern bireyler FOMO yani kaçırma korkusuna kapılabilirler. Yeterince çevrimiçi olamayan kişiler çevrimiçi ortamda olan önemli olayları kaçırdıklarını hissederek strese kapılırlar. Ancak bu yalnızca teknolojik belirlenimciliğin farklı bir formudur zira internet bu büyük bilgi akışını daha kolay yönetmemize ve verimli olarak kullanmamıza da izin verebilecek bir araçtır; “Tekrar, teknolojiyi nasıl kullanırsanız o şekilde sonuç alırsınız”(204) demekte fayda var. Bireyleri strese sokabilen bir diğer durum ise sosyal medyada yakınlarının yaşadığı kötü olaylara şahitlik etmektir.

Bu anlamda internet ve dijital teknoloji bağımlılığının da hayatımızın bir gerçeği olduğunu söylemek mümkündür. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bireyler internet kullandığında beyinlerinde dopamin salgılanır ve birey bu hissiyatı tekrar yaşamak için sürekli olarak onu kullanmak isteyebilir ve bu bağımlılığa dönüşebilir. Ne var ki bazı akademisyenlere göre fizyolojik ya da kimyasal rahatsızlık olmadığı sürece internet bağımlılığı, bağımlılık modeline uymamaktadır. Bu anlamda internet kullanımı daha çok kimyasal olmayan bir bağımlılıktır. Kişinin sorunlarla başa çıkma, hayatı idame ettirme yeteneği etkilendiğinde bağımlılık sorun olmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki internet ve oyunlar çoğu zaman kişilerin sosyalleşerek stres seviyelerini düşürmelerine yardımcı olur. Bu bağımlılık başka ciddi sorunların da göstergesi olabilir. Araştırmalara göre herhangi bir bağımlılık türü depresyon belirtisi olabilir ancak internet üzerinde sosyalleşmek için zaman geçirmek tam tersi etkiye de sahiptir. Dijital teknolojiler psikolojik rahatsızlıkların yanı sıra fiziksel rahatsızlıkları da beraberinde getirmektedir. Bilgisayar başında fazla zaman geçirmek sırt ağrısı, baş ağrısı gibi rahatsızlıkların dışında damar trombozu, kan pıhtılaşması gibi tehlikeli durumları da ortaya çıkarabilir.

Tüm bu olumsuzlukların yanında sosyal medya yaşlanmanın etkilerini azaltmaktadır. Exter üniversitesinin yaptığı bir araştırmada fiziksel ve duygusal düşüş yaşayan yaşlı bireylerin sosyal medya kullanmaya başladıktan sonra yalnızlık hissetmedikleri ve depresyon risklerinin azaldığı ortaya çıkmıştır. Oyun oynayan yaşlı bireylerin ise reaksiyon süreleri, dikkat aralıkları ve görsel tanımlama alanlarının geliştiği izlenmiştir.

Her şeyin yanında internet bireyin kendisinden büyük bir yapıya, topluma bağlı hissetmesinin bir yoludur. İnsanoğlu olarak daima bizi çevreleyen dünyanın göründüğü gibi olduğuna ve bir anda değişmeyeceğini bilmek isteriz. Anthony Giddens’ın ontolojik güvenlik adını verdiği bu durum kısaca insanoğlunun sürekliliğe duyduğu ihtiyaçtır. İnternet sayesinde sevdiklerimizin ve toplumun orada olduğunu bilmek bizi rahatlatır ve güvende hissetmemizi sağlar. Bazen internetten uzaklaşmak kişinin beyninin ve vücudunun yenilenmesi için önemlidir. Derin düşünebilmek için huzurlu alanlar yarattığımızda zihnen berraklık ve yoğunluk hissedebiliriz. Bağlantı kesmek ilişkilerimiz için de bir o kadar önemlidir zira eğer birbirimizi hiç terk etmezsek, birbirimizi özleyemez ya da tekrar bir araya gelmenin verdiği mutluluğu yaşayamayız.

Dijital teknolojilerin, özellikle cep telefonunun bir diğer faydası ise acil durumlarda koordinasyonu kolaylaştırmasıdır. Her şeyden önce kitle medyası acil durumlarda halka ulaşmayı ve onları organize etmeyi kolaylaştırır, cep telefonu ise takip sistemleri sayesinde kaybolan kişilerin bulunmasına yardımcı olabilir. Bu gerçek koruma fonksiyonunun yanı sıra cep telefonları sembolik güven kaynağıdır. Kişiler sürekli olarak sevdiklerine bağlı hissettiklerinde güvende hissederler ve kadınlar istenmeyen bir ilgiye karşı telefonlarını kullanarak biriyle iletişimde gibi davranıp kendilerini savunurlar.

Yazının başından beri tartışılan konular düşünüldüğünde tekno-sosyal hayatlarımızın gelecek yıllarda daha da gelişeceği açıktır. Öncelikle dijital altyapının gelişeceği öngörülmektedir, “Moore yasasına göre 15 yıl içinde bilgi işlem kapasitesi 1,000 kat”(217). güçlenecektir ve işlemciler fiziken küçülecektir. Giyilebilir teknolojiler, nesnelerin interneti, dronelar gibi teknolojiler yüzünden gözetimin artacağı ve internette oturum kapatmanın zorlaşacağı tahmin edilmektedir Tüm bunlarla beraber veri madenciliğinin de önem kazanması beklenmektedir. Gelişen robot teknolojisinin askeri alanlarda kullanımı, robot hakları, ekonominin nasıl robotlaşacağı merak konusudur. Yapay zekanın da robot teknolojileriyle gelişmesi, bu teknolojinin insan beyniyle beraber çalışarak etkili işler ortaya çıkaracağı öngörüler arasındadır. Tüm bunlarla beraber sosyal değerler de doğal olarak değişecektir. Neyin özel, neyin kamusal olduğu; iş ve evin sınırları gibi olgular halihazırda tartışılırken, otonom arabaların kabul edilip edilmeyeceği, robotların kullanım alanları gibi bir çok teknoloji üzerine karar vermemiz gerekecektir. Bu kararlar önemlidir zira toplumların neye değer verdiğini gösterecek, gelecekteki kuşakları etkileyecektir. Bu teknolojilerin bize ne katıp, neyi götüreceği iyi düşünülmelidir.

Araştırmacılar beynin ve zihnin bir makineye yüklenecek bilgisayar modellerini geliştiriyorlar. Bunun amacı insan ve bilgisayar zekası sonsuza kadar dijital alanda yaşayabilecek bir olgu haline getirmektir. Peki bu tür bir gelişim, gerçekten gelişim midir? Yoksa tehlikeli bir tehdit mi? Gelecek Bilimci Ray Kurzweil’e göre 2029’da yapay zeka insan şeklini alıp kendilerini kanlı canlı insan olarak gösterebilecek kadar gelişecektir. Tabii ki buna karşı görüşlerde vardır, bazıları için insanlar makineler tarafından doldurulamaz eşsiz, kompleks canlılardır. Hisseden, düşünen, etkileşime geçen robotlar insan mıdır? “İnsan olmak gerçekten ne anlama geliyor?” Dijital medya etrafımızı sardığında, gözetimle dolu yıldırıcı bir seçenek mi olacaktır yoksa özgürleştirici bir gerçeklik mi? Çevrimiçi dünyada büyüyen yeni nesiller çevrim içini tamamen doğal kabul ettiklerinde ne kazanılacak? Ne kaybedilecek? İşte tüm bu sorular, olumlu ve olumsuz sonuçlar teknoloji kullanımı ve kararları üzerinde hak sahibi olan halklar tarafından cevaplanacaktır bu yüzden “teknolojik uzmanlık ve karar vermeyi başkalarına bırakırsak, bu kitapta tartışılan tekno-sosyal hayatın tüm yönleri üzerindeki kontrolü onlara bırakırız”(227)


Seçim gecesi “adilseçim.net” konusunda neler yaşandı?

Haziran 29, 2018

Yazan: Füsun Sarp Nebil

Pek çok vatandaş için 24 Haziran 2018 günü gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimindeki önemli bir konu “Sandık Güvenliği” idi. Fiziksel tarafını eski teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin koordine ettiğini gördüğümüz “Sandık Güvenliği” çalışmasına 4 siyasi parti ve 12 sivil toplum örgütü katıldı. Diğer tarafta ise fedakâr bir şekilde gönüllü görev yapan 400 bin kişi vardı.

Bu grup seçim gününde, 181 bin sandıktaki sonuçları, oralarda yer alan görevlilerinin elinden alacak ve adilsecim.net üzerinden, YSK ile Anadolu Ajansı’na alternatif bir bilgi yaratacaktı. Ama olamadı. Çünkü yine Adil Seçim Platformu’nun yayınladığı bilgiye göre; uygulama altyapısında entegrasyon sorunu yaşandı.

Dolayısıyla veri sağlayan sadece YSK ve Anadolu Ajansı olabildi. Bu da özellikle muhalefet partilerine oy verenler tarafında şüpheye yol açtı. Gerek adilseçim.net için gönüllü çalışanlar, gerekse çok sayıda vatandaş, bu durumu sorguladı ve Adil.Net’in neden kullanılamadığını anlamaya çalıştı. Biz de konuyu, bilişim tarafından sorumlu olan CHP Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel’e sorduk ve birkaç gün içinde teknik bir raporun yayınlanacağını öğrendik.

Diğer taraftan ise konuyu bir de gönüllü ile değerlendirdik. Mehmet Şafak Sarı kendisini dijital iletişim uzmanı, tasarımcı, eğitmen, gazeteci olarak tanıtıyor. Bu işlerinin yanında, Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği (TBİD) Kurucu Yönetim Kurulu Üyesi ve derneğin Dijital Güvenlik Projesi yürütücülerinden. Sarı’ya şu sualleri sorduk:

Bu görevi size kim verdi? Ücretli bir görev miydi?

Mehmet Şafak Sarı: Gönüllüydüm hocam. Çağrıya cevap verdim. Uygulamaya kayıt oldum. Tutanak yolladım ve sosyal medya hesaplarından gelen açıklamaları ve sonuçları takip ettim.

Görev tam olarak neydi? Yani saat kaçta ve nerede bilgi girilecekti? Bilgiler nereden gelecekti?

Mehmet Şafak Sarı: Onlarca siyasi parti ve kurumun çağrısıyla kurulan ve merkezi CHP Genel Merkezi’nde olacak Adil Seçim Platformu yurtaşlara çağrı yaparak, seçim günü, süreci ve sonrasında Anadolu Ajansı’nın verilerinden bağımsız takip etme iddiasıyla oluşturdu.

Adil Seçim Platformu bünyesinde Millet İttifakı partileri ile HDP’nin yanı sıra; Sensiz Olmaz, Oyum Güvende, DİSK, KESK, Memleket Biziz, Hak ve Adalet gibi platformlar da yer almıştı. Seçimde görev almaya gönüllü müşahitlere ve sandık kurulu üyelerine Adil Şeçim adında bir telefon uygulaması sunuldu ve indirmeleri istendi.

Süreç basitti. Biz sandıktan çıkan sonuçların olduğu sayım-döküm tutanakları bu uygulama ile fotoğraflayıp sisteme yollayacaktır. Onlar da gelen tutanaklar üzerinden görselleştirerek seçim yasakları biter bitmez yurttaşlara adilsecim.net üzerinden göstereceklerdi.

Veriler ne zaman gelmeye başladı… Gecikmesi konusunda sizin bir teşebbüsünüz oldu mu, ya da size neden geciktiği açıklandı mı?

Mehmet Şafak Sarı: Verileri gönderemedik ki? Uygulama çalışmadı.

Bu yüzden verilerin gelmesi çok uzun sürdü. Bazı yurttaşlarımız da uygulama çalışmış ama benim çevremde ve arkadaşlarımın büyük çoğunluğunda uygulama çalışmadı. Saatler sonra girebildim sisteme tutanakları. Bu süreci hızlandırmak için uygulama üzerinden çağrı merkezini aradım ama telefonlarıma bakan olmadı. Sonrasında geri dönen de olmadı.

adilsecim.net verileri erişim yasaklarının kalmasına rağmen 21.00 sularına kadar gösteremedi. Göstermeye başladığından itibaren ise AA’dan çok faklı sonuçlar gözükmekteydi. Hatta seçim gecesi 22.13’de Adil Seçim Platformu’nun ve Adil Seçim uygulamasının Twitter hesabından “YSK açılan sandık %61 Adil Seçim açılan sandık %65 Büyükşehirler henüz sistemlere tam olarak yansımış durumda değil. Umudunuzu kaybetmeyin TV ekranlarındaki manipülasyonlara aldanmayın bu seçim ikinci tura kalmıştır. Sandıkları takip etmeye devam edin” diye bir tweet atıldı.

Koca bir karanlığın ve belirsizliğin içinde bu tweete sarılarak işlemlerimize devam ettik. Lakin yarım saate kalmadan CHP ve diğer muhalefet partilerin seçimi kaybettiklerini kabul eden açıklamaları ve haberleri önümüze düşünce, aslında manipülasyonu yapanın Adil Şeçim olduğu kanısına vardım. Çağrı merkezi dahil hiçbir protokolü çalışmayan bir uygulama üzerinden hepimizi tehlikeye atan bir açıklama gelmişti. Çünkü sokaklarda silahlar sıkılıyor ve seçim merkezlerinde kavgalar, müdaheleler oluyordu. Meğerse açıklama yanlışmış. Neden böyle bir açıklama yaptılar anlamış değilim. İşin garibi bu tweet hâlâ duruyor ve üstüne bir daha hiçbir şey yazılmadı. Teknik olarak Adil Seçim’e göre sandıklar kapanmadı ve oy sayımı sürüyor anlayacağınız.

Bu konudaki düşünceniz ve bir sonraki seçim açısından tavsiyeniz nedir?

Mehmet Şafak Sarı: Tüm süreçleri şeffaf olmayan hiçbir oluşum ve kampanyaya dahil olmayacağımı öğrenmiş oldum. Hoş, 5 seçimdir seçim gecesine kadar “merak etmeyin, oylarınıza sahip çıkacağız”, “siz görevinizi fedakârlığını yapın gerisi bizde” diye bol kahramanlık hikâyeleri ve “ülke elden gidiyor size ihtiyaç var” deyip her seçim gecesi seçim sonuçları takibi üzerine kurulmuş örgütlenmelerin ve sistemlerin çökmesini deneyimledik. Referandum gecesi de aynı saçmalığın ortasında bulmuştum kendimi. Nasıl kandırıldığımızı çok acı bir şekilde tecrübe etmiştim. Ama bu seçimde en yüksek tondan ve müthiş bir ikna süreciyle onlarca kurum ve kişinin referansıyla yeni bir seçim takibi sistemi oluşturulunca mücadeleden kaçmayan insanlar olarak yine bu sürece dahil olduk.

Zaten seçim, seçim gününden 2 ay önce duyurulmuştu ve sorgulama süreçlerine bile zaman kalmamıştı. Seçim gecesi telefon uygulaması, seçim ekranının çalışmamasını geçtim, 150 yıllık telefon teknolojisini bile çalıştıramamışlardı. Halbuki bu uygulamayı geliştiren CHP’liler “YSK bile bizden öğrenecek sonuçları gerekirse yapay zeka bile kullanacağız” diye bayağı iddialı cümleler kurabilmişlerdi. Bu rezillik sonrası bizlere bir tane bile açıklama yapılmadı. 3 gün geçti. Bu yaşanan süreçli ilgili ne sorumluluk alan var ne açıklama yapan var.

Halkı aptal yerine koyanlarla bir daha çalışma yapmayacağımı öğrenmiş oldum. Katılımcı ve şeffaf süreçleri olmayan, “biz hallettik rahat olun”, “bizim çocuklar yapıyor merak etmeyin” psikolojisi kaybetmeye mahkumdur. Seçimi muhalefet kazansaydı bile, iktidar kazandık dese karşısına bilgi, belge ve veri ile çıkabilecek bir yapı-sistem bile yoktu.

Bugünden itibaren muhalefet eleştirel ve özgürlükçü medya modellemelerini örgütlemeli ve destek vermelidir. Seçim gibi karmaşık ve temelde insan yönetimi isteyen ulusal çapta bir yapıyı şimiden kurmaya başlamalıdır. Dediğim gibi katılımcılık ve şeffaflık işlemelidir bu süreç. İlgili sevil toplum örgütü, meslek örgütü, sendika, hukuk birimleri, iletişim-bilişim birimleriyle ortak bir çalışma yürütülmeli. Boş sözlerle, yalan propagandalarla, biz yaptık oldularla seçim bile kazansanız elinizde tepsiyle ülkeyi sunarsınız yoksa.

O gece en temel demokratik hakkına sahip çıkan ve bunun üstüne inisiyatif alıp yer yer canını da riske atarak yurttaşlık görevini layığıyla yerine getiren tüm sandık görevlilerine ve müşahitlerin hakkı ödenmez. Hepsine bir yurttaş olarak da çok teşekkür ediyorum.

Muhalefetin seçim öncesinde daha hazır olması lazım

Şunu kaydedelim; bu söyleşiden gördüğünüz üzere, gönüllü çalışmış insanlarda bir kırıklık var. Bu kırıklık da platform tarafından giderilmemiş. Öncelikle bunun giderilmesi lazım. Bu insanlara gereken özen gösterilmeli. Teşekkür edilmeli.

Yanı sıra, sistemlerin çalışmasının önceden kontrol edilmesi ve özellikle de yedeklemesinin yapılması lazım. Bu tür projelerin bütün riskler düşünülerek yapılması lazım. Örneğin içeri sızabilecek birileri ve hatta yabancı istihbarat örgütleri ne tür riskleri getiriyor diye sormak lazım. Burada da bir sorun çıktığı görülüyor. Bu sorun yazılım hatalarından mı kaynaklanıyor, yazılım sırasında bir truva atı çalışan var mıydı, siber saldırı mı vardı, uygulama indirilirken içine zararlı yazılım enjekte edilmiş midir ya da iletişim hatlarının bozukluğundan mı bilemiyoruz. Dediğimiz gibi bir kaç gün içinde bir teknik raporun yayınlanacağı kaydediliyor.

Bir başka konu da şu; CHP için bir eleştiri de; Halk TV konusunda. Düşünün ki, bir partinin kendi yönetimindeki televizyon kanalı, iddialı oldukları seçimde data yayını hazırlığı yapmıyor. Bunun yerine stüdyoya 4 ekran koymuşlar; CNN, Habertürk, NTV ve A Haber. İnanılır gibi değil.

Üstelik ellerinin altında yıllardır seçim verilerini CNN Türk’te –üstelik analizleri ile– veren Emin Çapa olduğu halde ellerindeki en büyük şansı yani dosdoğru bir seçim programı sunmayı beceremediler (Çapa daha sonraki gün, bu analizleri sundu ama orada da Halk TV’nin performası rezaletti. Öyle ki, ellerindeki slide’ları bile birbirine karıştırmışlardı. Zavallı Çapa yine de sinirlenmemeye özen göstererek bunları bir bir açıkladı.)

Aşağıda Adil Seçim Platformu’nun bugün yayınladığı ve bir özür içeren açıklaması var:

Kaynak: http://t24.com.tr/yazarlar/fusun-sarp-nebil/secim-gecesi-adilsecimnet-konusunda-neler-yasandi,20005

(Yazarının izniyle)


AB VERİ GENEL VERİ KORUMA REGULASYONU VE KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI

Haziran 10, 2018

Yazan: Av. Faruk Çayır, Ankara Barosu ve Alternatif Bilişim Derneği

Kişisel verilerin korunması ile ilgili olarak ülkemizde ve tüm dünyada uzun yıllardan beri çalışmalar ve düzenlemeler yapılmakla birlikte, kişisel verilerin korunması hususu teknolojinin gelişimi karşısında hızla boyut değiştirmektedir. Küresel anlamda bilgi işlem hizmetlerinin yaygınlaşması ve ülkeler arasında artan veri trafiği nedeniyle sosyal ve ekonomik açıdan uluslararası öneme sahip hale gelmiştir. Sosyal ağlar, bulut bilişim, büyük veri analizi, lokasyon bazlı hizmetler ve akıllı kart gibi teknolojik gelişmeler ve küreselleşmenin getirdiği zorunluluklar başta olmak üzere pek çok etken kişisel verilere erişim, verilerin toplanması ve kullanımı yöntemlerini derinden etkilemekte ve değiştirmektedir. Bu nedenle, küresel anlamda ülkelerin veri koruma hukuki altyapılarını güncel teknolojik gelişmelerle uyumlaştırma yönünde adımlar atılmaya başlamıştır.

Kişisel verilerin korunması konusunda AB’de 1995 yılında yürürlüğe giren 95/46/AT sayılı AB Veri Koruma Yönergesi kişisel verilerin korunması alanında tüm dünyada kabul gören bir çerçeve sunmaktadır. Ancak bahsetmiş olduğumuz teknolojik gelişmeler sonucunda, Avrupa Komisyonu tarafından üye ülkelerde uygulanmakta olan AB veri koruma kurallarında, Veri Koruma Yönerge’sinde benimsenen ilkelerin modernize edilmesi ve gelecekte vatandaşların mahremiyet hakkının garanti altına alınması amacıyla, kapsamlı bir reforma gidilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

1995 yılından itibaren AB üyesi ülkeler açısından uygulamada meydana gelen farklılıklar ve dijital dünyayla daha uyumlu hale getirilmesi ihtiyacı, ortaya çıkan somut uyuşmazlıklar ve bu değişimi kaçınılmaz kılan siyasi açmazlar sebebiyle giderek zorunlu bir hal almıştır. Bu olayların başında, konuyla doğrudan olmasa da etkisi bakımından büyük ilgisi olan, 2013 yılında Edward Snowden tarafından ortaya çıkarılan mahremiyet ihlalleri gelmektedir. Bunun dışında geçtiğimiz yıl ABD de yapılan seçimlere ilişkin Facebook’ un kişilere ait verileri satması ve bu verilerin seçimlerde yönlendirme ve manipülasyona yönelik olarak kullanılması ile ilgili skandal kişisel verilerinin korunmasının önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

Snowden’ın açıklamaları  Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (ATAD) mevcut hukuki uygulamalarında önemli bir değişim yaklaşımı benimsenmesine sebep olmasının yanında Avrupa’da bireyin internetteki haklarının korunması konusundaki genel anlayışını da oldukça katılaştırmasına neden olmuştur. Mahkemenin bu çerçevede almış olduğu;

– unutulma hakkı konusundaki Google-İspanya kararı,

-mobil veya internet telefonu ile e-posta iletişimi verilerinin saklanması hususunda muhtemel bir soruşturma, araştırma ve suçun kovuşturulması amacıyla makul suç şüphesi bulunması gerektiğine ilişkin, 2006/24/EC sayılı Veri Saklama Direktifi’ ni geçersiz kıldığı İrlanda Dijital Haklar kararı,

– Facebook tarafından kişisel verilerinin ABD’de tutulmasına ilişkin eşdeğer bir koruma seviyesinin bulunmaması nedeniyle Güvenli Liman Anlaşmasını geçersiz kıldığı M.Schrems-Veri Koruma Komisyonu Kararı

kişisel verilerin korunması konusunda yeni ve kapsamlı bir reformu zorunlu kılmıştır.

Bu kapsamda, AB veri koruma kurallarında köklü bir reformu ihtiva eden “Genel Veri Koruma Tüzüğü (General Data Protection Regulation–GDPR)” Avrupa Parlamentosu tarafından 14 Nisan 2016 tarihinde onaylanmıştır. AB Genel Veri Koruma Tüzüğü (General Data Protection Regulation–GDPR) 25 Mayıs 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Birliği’ nin söz konusu düzenlemeyi Regulasyon yani tüzük ( Türkçe’ ye çevirisi bakımından anlaşılır olması açısından) olarak düzenlemesi bağlayıcılığı açısından da önem kazanmaktadır. Regülasyonlar genel olarak yürürlüğe girmekle birlikte tüm üye ülkelerde yürürlük gücüne sahip olurlar. Ayrıca iç hukuka aktarılmak üzere bir onay kanununa ya da iç hukukta aynı düzenlemeleri konu alan yeni bir kanuna ihtiyaç göstermezler. Oysa yönergeler için durum farklıdır. Yönergeler üye devletleri hedef alır ve onlara belirli bir süre içinde yönergede belirtilen hususlarda ve o çerçevede iç hukukta düzenleme yapma ödevini yüklerler. İç hukukta yapılacak düzenlemenin yöntemi ise üye devletin takdirine bağlıdır. Bu açıdan AB Genel Veri Koruma Tüzüğü üye ülkelerin düzenlemeleri ve onaylarına ihtiyaç kalmaksızın uymakla zorunlu oldukları bir düzenlemedir.

AB Genel Veri Koruma Tüzüğü (General Data Protection Regulation) (bundan sonra GDPR olarak anılacaktır.)’ nün kişisel verilerin korunmasına ilişkin getirdiği yeni tanımlar, yaklaşımlar ve zorunluluklar açısından Tüzüğün 3. Maddesine göre

“2. Bu Tüzük, işleme faaliyetlerinin aşağıdaki hususlarla alakalı olması durumunda, Birlik içerisinde bulunan veri sahiplerinin kişisel verilerinin Birlik içerisinde kurulu olmayan bir kontrolör veya işleyici tarafından işlenmesine uygulanır:

  • Veri sahibine bir ödeme yapılmasına gerek olup olmadığına bakılmaksızın, Birlik içerisindeki söz konusu veri sahiplerine mal ya da hizmetlerin sunulması veya
  • Davranışları birlik içerisinde gerçekleştiği ölçüde, davranışlarının izlenmesi.
  1. Bu Tüzük, Birlik içerisinde değil, ancak bir üye devletin hukukunun uluslararası kamu hukuku vasıtasıyla uygulandığı bir yerde kurulu bulunan bir kontrolör tarafından kişisel verilerin işlenmesine uygulanır.”

düzenlemesi gereğince  GDPR hükümlerinin, sunucuları AB dışında yerleşik bulunan ve işleme faaliyetlerini Birlik ülkeleri dışından sürdüren bulut hizmet sağlayıcıları bakımından ve AB ülkelerindeki kişilere yönelik mal ve hizmet sağlayanlar bakımından da bağlayıcı olduğu görülmektedir. Bu açıdan Türkiye’ nin Kişisel Verilerin Korunması’ na yönelik yasal düzenlemelerini GDPR’ ye uygun hale getirmesi gerekmektedir.

Türkiye’de ise kişisel verilerin korunmasına ilişkin 7 Nisan 2016 tarihli ve 29677 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 6698 sayılı “Kişisel Verilerin Korunması Kanunu” ile yasal düzenleme yürürlüğe girmiştir. kanunun tasarı aşamasında iken istisnalar ve Kişisel Verilerin Korunması Kurumunun yapısı hakkındaki eleştirilerin yanında Genel Veri Koruma Tüzüğünde yer alan ve düzenlemesi elzem olan konular hakkındaki eleştiriler de göz ardı edilmiştir. 6698 sayılı Kanun, AB Veri Koruma Reformu kapsamında hazırlanan GDPR metninin Avrupa Parlamentosu’nda kabulünden 7 gün gibi çok kısa bir süre önce onaylanmış ve 25 Mayıs 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6698 sayılı Kanun’un, güncel AB düzenlemesi olan GDPR daki düzenlemeleri değil, 95/46/AT sayılı Veri Koruma Direktifi’ni referans alması hatta Veri Koruma Direktifi’ nin çevirisi diyebileceğimiz durumda olması sebebiyle GDPR de yer alan bir çok konuda eksik ve kadük kalmıştır.

AB GENEL VERİ KORUMA TÜZÜĞÜ-GDPR’NİN GETİRMİŞ OLDUĞU YENİLİKLER VE DÜZENLEMELER

AB Genel Veri Koruma Tüzüğü (General Data Protection Regulation–GDPR) Avrupa’ daki pek çok sivil toplum kuruluşunun yaratmış olduğu kamu oyu baskıları ile kişisel verilerin korunmasına ilişkin ve dijital hayata ilişkin pek çok yeni düzenlemeler içermektedir. Bunlar:

  • Kişisel Veri Tanımı

95/46 sayılı Direktif’teki kişisel veri tanımına göre, GDPR daha açıklayıcı ve kapsamlı bir tanım getirilmeye çalışılmıştır. GDPR da kişisel veri: “tanımlanmış bir gerçek kişi özellikle bir isim, kimlik numarası, konum verileri, çevrim içi tanımlayıcı ya da söz konusu gerçek kişinin fiziksel, fizyolojik, genetik, ruhsal, ekonomik, kültürel veya toplumsal kimliğine özgü bir ya da daha fazla sayıdaki” veri olarak kabul edilmiştir. Görüldüğü gibi konum verileri, çevirim içi tanımlayıcı gibi veri sahibinin ortaya çıkarılmasını sağlayacak her türlü veri kişisel veri olarak kabul edilmiştir.

  • Profil Çıkarma

GDPR da 95/46 sayılı Direktif’te bulunmayan yeni bir tanımlama olarak profil çıkarma dikkati çekmektedir.

GDPR’ da “profil çıkarma, bir gerçek kişinin işteki performansı, ekonomik durumu, sağlığı, kişisel tercihleri, ilgi alanları, güvenilirliği, davranışları, konumu veya hareketlerine ilişkin hususların analiz edilmesi veya tahmin edilmesi başta olmak üzere söz konusu gerçek kişiye ilişkin belirli kişisel özelliklerin değerlendirilmesi için kişisel verilerin kullanımını ihtiva eden her türlü otomatik kişisel veri işleme biçimi” olarak tanımlanmıştır. Veri sahiplerinin, kişisel verilerin otomatik karar verme mekanizmalarına bağlı olarak işlenmesi halinde, yürütülen mantığa ilişkin anlamlı bilgilerin yanı sıra söz konusu işleme faaliyetinin veri sahibi açısından önemi ve öngörülen sonuçlarına ilişkin bilgileri talep etme, kendisi ile ilgili hukuki sonuçlar doğuran veya benzer biçimde kendisini kayda değer şekilde etkileyen profil çıkarma da dahil olmak üzere yalnızca otomatik işleme faaliyetine dayalı bir karara tabi olmama, profil çıkarmaya ilişkin kişisel verilerin işlenmesine herhangi bir zamanda ve kendisi ile ilgili kişisel verilerin söz konusu doğrudan pazarlama amacı ile işlenmesine itiraz etme ve itirazının kabul edilmemesi halinde yetkili kurula (Kişisel Verilerin Korunması Kuruluna) şikayette bulunma hakkı bulunmaktadır.

  • Takma Ad Kullanımı

GDPR da, 95/46 sayılı Direktif’te bulunmayan başka bir yeni tanımlama da takma adlı veridir. GDPR’ da takma ad kullanımı “ kişisel verilerin tanımlanmış veya tanımlanabilir bir gerçek kişiyle ilişkilendirilmemesinin sağlanması amacı ile ek bilgilerin ayrı tutulması ve teknik ve düzenlemeye ilişkin tedbirlere tabi tutulması koşuluyla, kişisel verilerin söz konusu ek bilgiler kullanılmaksızın spesifik bir veri sahibiyle artık ilişkilendirilemeyecek şekilde işlenmesi” olarak tanımlanmıştır. Veri kontrolörü hem işleme yönteminin belirlenmesi esnasında hem de işleme faaliyeti esnasında, verilerin en alt düzeye indirilmesi gibi veri koruma ilkelerinin etkili bir şekilde uygulanması ve bu Tüzük’ ün gerekliliklerinin yerine getirilmesine yönelik olarak gerekli güvencelerin entegre edilmesi amacı ile tasarlanan, takma ad kullanımı gibi uygun teknik ve düzenlemeye ilişkin tedbirler uygulamak ve veri sahiplerinin haklarını korumak zorundadır.

Kontrolör ve işleyicinin, gerçek kişilerin hakları ve özgürlükleri açısından çeşitli olasılıklar ve ciddiyetlere sahip riskleri dikkate alarak, risk açısından uygun bir güvenlik seviyesi sağlamak üzere, kişisel verilerde takma ad kullanımı ve şifreleme kullanımı da dahil olmak üzere uygun güvencelerin sağlaması gerekmektedir.

Takma adlı veri, kişisel veriyi anonim hale getirmeyip bir kimliksizleştirme yöntemidir. Eğer veri sorumlusu tarafından işlenen veri, sorumlunun bir kişiyi doğrudan belirlemesine izin vermiyorsa ya da takma adlı veri oluşturuyorsa, veri sorumlusu yalnızca bu tüzüğe uyumluluk sağlamak için ilgili kişiyi belirlemek amacıyla söz konusu ek bilgileri alamaz ya da işleyemez. Tek başına kullanıldığında ve herhangi bir ek bilgi olmadan, bir bireyi tanımlayamayan ancak en fazla bireyleri tanımlamadan birbirinden ayırabilen veriler gibi veri tipleri de koruma gerektirmektedir.

Takma adlı veri olarak adlandırılan bu tür kişisel veriler risk bazlı yaklaşım ve sorumluluk açısından verilerin korunmasına yönelik iyi bir örnektir. Çünkü veri kontrolörü ve veri işleyen verinin takma adlı veri olarak kalmasını sağlamak ve verilerin tamamen ilişkilendirilebilir hale gelmesini engellemek amacıyla gereken tüm makul önlemleri almak zorunda kalacaktır.

  • Unutulma hakkı

GDPR’nin 17. Maddesi kapsamında veri sahibinin kişisel verilerinin silinmesini isteme hakkı başlığı altında unutulma hakkı düzenlenmiştir.  Bu madde 95/46 sayılı Direktif’in 12. maddesinin (b) bendinde veri sahibine tanınan kişisel verilerin silinmesi hakkının kapsamının genişletildiği görülmektedir. Bu maddeye göre,

“Veri sahibinin kendisi ile ilgili kişisel verilerin herhangi bir gecikmeye mahal verilmeksizin silinmesini kontrolörden talep etme hakkı bulunur ve, aşağıdaki hallerden birinin geçerli olması durumunda, kontrolörün kişisel verileri herhangi bir gecikmeye mahal vermeksizin silme yükümlülüğü bulunur:

  • kişisel verilerin toplanma veya işlenme amaçlarıyla ilişkili olarak artık gerekli olmaması;
  • veri sahibinin, veri işleme faaliyetinin dayandığı izni geri çekmesi ve işleme faaliyetiyle ilgili başka bir yasal gerekçe bulunmaması;
  • veri sahibinin, veri işleme faaliyetine itirazda bulunması ve işleme faaliyetine yönelik ağır basan meşru bir gerekçe bulunmaması ya da veri sahibinin doğrudan pazarlama ile alakalı olduğu ölçüde profil çıkarma da dahil olmak üzere kendisi ile ilgili kişisel verilerin söz konusu doğrudan pazarlama amacı ile işlenmesine itirazda bulunması;
  • kişisel verilerin yasa dışı biçimde işlenmiş olması;
  • kişisel verilerin doğrudan bir çocuğa bilgi toplumu hizmetleri sağlanması ile ilgili olarak toplanmış olması.

Kontrolörün kişisel verileri kamuya açıklamış olduğu ve kişisel verileri silmek zorunda olduğu hallerde, kontrolör, mevcut teknoloji ve uygulama maliyetini göz önünde bulundurarak, veri sahibinin talep etmiş olduğu kişisel verileri işleyen kontrolörleri söz konusu kişisel verilere yönelik her türlü bağlantı veya bu verilerin her türlü nüshası ya da çoğaltmasının söz konusu kontrolörlerce silinmesi hususunda bilgilendirmek üzere teknik tedbirler de dahil olmak üzere makul adımları atmak zorundadır.”

Bu maddeden de anlaşılacağı üzere  veri sahipleri, verilerinin artık toplanma amacı ile ilgili olarak tutulmasının gerekli olmadığı, veri sahibin rızasının bulunmadığı yahut veri sahibinin verisinin işlenmesini istemediği veya kişisel verinin GDPR’ye aykırı işlendiği durumlarda verilerinin silinmesini veya bundan sonra işlenmemesini talep edebilme hakkına sahiptir. Veri kontrolörünün, kişisel veriyi başka veri kontrolörleriyle paylaşmış veya kullanımlarına açmış olması durumunda, söz konusu verilere ilişkin kısayol, kopya veya çoğaltılmış versiyonları silmeleri bakımından da sorumlu olduğu görülmektedir.

Bu düzenleme ile fiili ve hukuki anlamda, özellikle algoritmalar ve diğer otomatik veri işleme yöntemleriyle,  verileri üzerinde denetim ve kontrolünü yitiren veri sahiplerine önemli bir hak tanınmıştır.

GDPR kapsamında kabul edilen unutulma hakkı 6698 sayılı Kanunda yer almamaktadır. Bununla birlikte unutulma hakkına ilişkin olarak; “cinsel taciz mağdurunun isminin kodlanmaksızın bir kitapta yayımlanmasından dolayı kişilik haklarının ihlal edildiği ve bu sebeple tazminata hükmedilen” Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 03.07.2013 tarih ve 2013/6256 esaslı kararında ve hakkında yapılan haberlerin internet ortamından silinmesi amacıyla başvuran kişinin haklı bulunduğu AYM’nin 03/03/2016 tarih ve B.2013/5653 no’lu kararı ile Türkiye’ de yargı kararıyla uygulama alanı bulmuştur. Yargı kararıyla da kabul edilmiş bulunan unutulma hakkı konusunda hukuki düzenlemelerde yer almaması 6698 sayılı kanunun yapım sürecinde de eleştirilere sebep olmuş idi. Bu sebeple AB üyesi devletler açısından büyük önem verilen unutulma hakkı konusunda Türkiye’ nin de acil bir yasal dayanağının bulunması gerekmektedir.

  • Veri Taşınabilirliği Hakkı

GDPR da, 95/46 sayılı Direktif’te bulunmayan başka bir yeni düzenleme de veri taşınabilirliğidir. GDPR 20. Maddesine göre, veri işleme faaliyetinin veri sahibinin usulüne uygun alınmış rızasına dayanması veyahut veri işlem faaliyetinin bir sözleşmeye dayanması, yada veri işlemenin otomatik yollarla gerçekleşmesi halinde; veri sahibinin kendisi ile ilgili olarak bir kontrolöre sağlamış olduğu kişisel verileri yapılandırılmış, yaygın olarak kullanılan ve makine tarafından okunabilecek bir formatta alma hakkı bulunur ve kişisel verilerin sağlandığı kontrolörün herhangi bir engellemesi olmaksızın bu verileri başka bir kontrolöre iletme hakkı bulunur”

Veri taşınabilirliği hakkı kullanırken, veri sahibinin, teknik açıdan uygulanabilir olması halinde, kişisel verilerin doğrudan bir kontrolörden diğerine ilettirme hakkı bulunur. Veri taşınabilirliği hakkın kullanımı, verilerin silinmesi talep etme (unutulma) hakkını ortadan kaldırmaz. Söz konusu hak kamu yararına gerçekleştirilen bir görevin yerine getirilmesi veya kontrolöre verilen resmi bir yetkinin uygulanması için gereken işleme faaliyetlerine uygulanmaz.

  • Veri Kontrolörü Ve Veri İşleyicisi Ayırımı, Veri İşleyenlerin Tamamının Veri İşlemeden Sorumlu Olması

95/46 sayılı Direktif’te “kimliği belirli veya belirlenebilir bir gerçek kişiyle ilişkili her tür veri”nin işlenmesine ilişkin kurallara uymakla yükümlü olan ve hukuka aykırı olarak yapılan iş ve işlemlerden sorumlu olan tek kişi “veri kontrolörü” (veri sorumlusu), başka bir ifadeyle veri sahipliğini elinde bulunduran kişi, olarak düzenlenmekteydi. GDPR ile kontrolör, işleyici ve alıcı olarak üçlü bir veri sahipliği ve sorumluluğu düzenlemesi getirilmiştir.

Kontrolör, yalnız başına veya başkalarıyla birlikte kişisel verilerin işlenmesine ilişkin amaçlar ve yöntemleri belirleyen gerçek veya tüzel kişi, kamu kuruluşu, kurumu veya diğer herhangi bir organ

İşleyici, ise kontrolör adına kişisel verileri işleyen bir gerçek ya da tüzel kişi, kamu kuruluşu, kurumu veya diğer herhangi bir organ

Alıcı, üçüncü bir kişi olsun veya olmasın, kişisel verilerin açıklandığı bir gerçek ya da tüzel kişi, kamu kuruluşu, kurumu veya diğer herhangi bir organdır.

GDPR da getirilen düzenleme ile veri sahipliğine ilişkin veri kontrolörü olmamakla birlikte bu verileri işleyen herhangi bir şirket ya da birey de (bulut hizmet sağlayıcıları gibi alt hizmet sağlayan üçüncü taraflar da dâhil olmak üzere) verinin hukuka uygun işlenmesinden sorumlu tutulacaklardır. Bu hüküm otomatik yöntemlerle olsun veya olmasın, kişisel veri veya kişisel veri setleri üzerinde gerçekleştirilen toplama, kaydetme, düzenleme, yapılandırma, saklama, uyarlama veya değiştirme, elde etme, danışma, kullanma, iletim yoluyla açıklama, yayma veya kullanıma sunma, uyumlaştırma ya da birleştirme, kısıtlama, silme veya imha gibi herhangi bir işlem veya işlem dizisini uygulayanların, yani her türlü işleme faaliyetinin tüm faillerinin (kontrolör, işleyici, alıcı) söz konusu işlemeden kaynaklı her türlü veri ihlali ve hukuka aykırılıktan sorumlu olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hükmün uygulanmasının yansımaları oldukça geniş olacaktır. Hem veri sorumluları hem de veri sorumlusunun talebiyle veriyi işleyen üçüncü kişiler bakımından hukuki sorumluluk ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda GDPR hükümlerinin, sunucuları AB dışında yerleşik bulunan ve işleme faaliyetlerini Birlik ülkeleri dışından sürdüren bulut hizmet sağlayıcıları bakımından ve AB üyesi ülkelere mal ve hizmet sağlayan kuruluşlar bakımından da bağlayıcı olacaktır. Bu durumda hatalı ve hukuka aykırı işleme faaliyeti yapan bu kuruluş veya kişiler açısından GDPR ile getirilen yüksek oranlı para cezaları bu işleyiciler için de bağlayıcıdır.

  • Veri Sahibinin Rızası

Veri işlemeyi hukuka uygun hale getiren veri sahibinin rızasına ilişkin 95/46 sayılı Direktif’te veri sahibinin açık rızasına vurgu yapılmaktaydı. GDPR de ise veri sahibinin lehine olacak biçimde güçlendirilmiş bir rıza kavramı dikkat çekmektedir. GDPR da tanımlar bölümünde veri sahibinin ‘rızası’ veri sahibinin bir beyan yoluyla ya da açık bir onay eylemiyle kendisine ait kişisel verilerin işlenmesine onay verdiğini gösteren özgür bir şekilde verilmiş spesifik, bilinçli ve açık gösterge olarak tanımlanmıştır.

Aynı zamanda tüzüğün 7. Maddesine göre veri sahibinin rızasının diğer hususlarla da ilgili olan yazılı bir beyan bağlamında verilmesi durumunda, rıza talebi diğer hususlardan açık bir şekilde ayırt edilebilecek bir şekilde, anlaşılır ve kolayca erişilebilir bir biçimde, açık ve sade bir dil kullanılarak sunulur. Söz konusu beyanın bu Tüzük açısından ihlal teşkil eden hiçbir kısmı bağlayıcı değildir.  Rızanın özgür bir şekilde verilip verilmediği değerlendirilirken, her şeyden önce, bir hizmetin sağlanması da dahil olmak üzere bir sözleşmenin ifasının söz konusu sözleşmenin ifası için gerekmeyen kişisel verilerin işlenmesine yönelik bir rızaya bağlı olup olmadığına azami özen gösterilmesi gerekmektedir.

Görüldüğü üzere kişisel verilerin işlenmesine ilişkin rızanın özgürce, belirli, aydınlatılmış/bir amaca ilişkin, bilinçli ve açıkça verilmiş olması gerekmektedir. Söz konusu rızanın veri işleyenin aynı amaç veya amaçlar için yürütülen tüm işleme faaliyetleri bakımından alınması gerekmektedir. Aynı şekilde rızanın elektronik araçlarla istendiği durumlarda da bu istek, sade, açık ve uğruna kullanıldığı hizmetten yararlanmayı engellemeyen bir mahiyette olmalıdır.

Diğer yandan kullanıcıların çevrimiçi sosyal ağların veya web tarayıcılarının gizlilik ayarlarına ilişkin sessiz kalmaları yahut o zamana kadar herhangi bir itirazda bulunmamış olmaları durumunda varsayılan ayarlar geçerli bir rızanın alındığı  anlamına gelmeyecektir.

Aynı şekilde GDPR ile birlikte yapılan yeni düzenlemeye göre veri sahibinin istediği zaman rızasını geri çekme hakkı vardır. Rızanın geri çekilmesi, geri çekim işleminden önce rızaya dayalı olarak yapılan işleme faaliyetinin hukuka uygunluğunu etkilemez. Veri sahibi, rıza vermeden önce, bu hususta bilgilendirilir. Rızanın geri çekilmesi rıza vermek kadar kolaydır. Tüzüğe göre veri sahibi özgürce vermiş olduğu rızasını her zaman geri alma hakkına sahiptir. GDPR ile getirilen bu geniş hak ve yetki veri sahiplerine verilerinin kaderini belirleyebilme konusunda oldukça geniş bir alan sağlarken, veri işleyenlere ise oldukça detaylı sorumluluklar yüklemektedir.

–       Çocuğun bilgi toplumu hizmetlerine ilişkin rızası açısından geçerli koşullar

GDPR’ ın 8 maddesi ile yeni getirilen düzenlemeye göre veri sahibinin bir ya da daha fazla sayıda spesifik amaca yönelik olarak kişisel verilerinin işlenmesine onay vermesi durumunda, doğrudan bir çocuğa bilgi toplumu hizmetleri sağlanması ile ilgili olarak, çocuğun en az 16 yaşında olması halinde, ilgili çocuğun kişisel verilerin işlenmesi hukuka uygundur. Çocuğun 16 yaşından küçük olması halinde, söz konusu işleme faaliyeti, ancak rızanın çocuk üzerinde velayet hakkı bulunan kişi tarafından verilmesi veya onaylanması halinde ve verildiği veya onaylandığı ölçüde hukuka uygundur. Bu durumda veri kontrolörü mevcut teknolojiyi dikkate alarak rızanın çocuk üzerinde velayet hakkı bulunan kişi tarafından verildiğini veya onaylandığını doğrulamak adına makul çaba sarf etmek zorundadır.

Bu hükümden de anlaşılacağı üzere günümüz çocuklarının bilgi teknolojileri ve sosyal medya kullanımlarına yönelik ileride ortaya çıkması muhtemel bir ihlali gözetilmiştir. Çocukların kişisel verilerinin işlenmesinde 16 yaş sınırı gözetilmiş ve 16 yaşın altındaki çocuklar açısından velayet hakkı bulunan ebeveynden çocukların kişisel verilerinin işlenmesi açısından, ebeveynler ayrıca çocuklar için bir rıza zorunluluğu getirilmiştir.

  • Veri Sahibinin Hakları

GDPR 13. Maddesine göre “Bir veri sahibine ilişkin kişisel verilerin veri sahibinden toplanması durumunda, kontrolör kişisel verilerin elde edildiği anda aşağıdaki bilgilerin tamamını veri sahibine sağlar:

  • kontrolörün ve, uygun olduğu hallerde, kontrolörün temsilcisinin kimlik ve irtibat bilgileri;
  • uygun olduğu hallerde, veri koruma görevlisinin irtibat bilgileri;
  • kişisel verilerin planlanan işlenme amaçlarının yanı sıra işleme faaliyetinin yasal dayanağı;
  • işleme faaliyetinin, veri sahibinin çocuk olması durumunda , kontrolör veya üçüncü bir kişi tarafından gözetilen meşru menfaatler;
  • varsa, kişisel verilerin alıcıları veya alıcı kategorileri;
  • uygun olduğu hallerde, kontrolörün kişisel verileri üçüncü bir ülke veya uluslararası kuruluşa aktarmayı amaçladığı ve Komisyon tarafından bir yeterlilik kararı verilip verilmediği, uygun veya münasip güvencelere ilişkin atıf ve bunların bir nüshasının elde edilme yolları veya bunların nerede sağlandığı.
  1. paragrafta atıfta bulunulan bilgilere ek olarak, kontrolör kişisel verilerin elde edildiği anda adil ve şeffaf bir işleme sağlanması için gereken aşağıdaki ek bilgileri veri sahibine sağlar:
  • kişisel verilerin saklanacağı süre veya, bunun mümkün olmaması halinde, bu sürenin belirlenmesi amacı ile kullanılan kriterler;
  • kontrolörden kişisel verilere erişim ve kişisel verilerin düzeltilmesi ya da silinmesini veya veri sahibi ile ilgili işleme faaliyetinin kısıtlanmasını talep etme ya da işleme faaliyetine itiraz etme hakkının yanı sıra verilerin taşınabilirliği hakkının varlığı;
  • işleme faaliyetinin 6(1) maddesinin (a) bendine veya 9(2) maddesinin (a) bendine dayandığı hallerde, rızanın geri çekilmesinden önce rızaya dayalı olarak gerçekleştirilen işleme faaliyetinin hukuka uygunluğu etkilenmeden, herhangi bir zamanda rızayı geri çekme hakkının varlığı;
  • bir denetim makamına şikayette bulunma hakkı;
  • kişisel verilerin sağlanmasının yasal ya da sözleşmeye bağlı bir gereklilik mi yoksa bir sözleşme yapılması için gereken bir gereklilik mi olduğu ve ayrıca, veri sahibinin kişisel verileri sağlamak zorunda olup olmadığı ve söz konusu verilerin sağlanmamasının muhtemel sonuçları;
  • profil çıkarma da dahil olmak üzere, otomatik karar vermenin varlığı ve, en azından bu hallerde, yürütülen mantığa ilişkin anlamlı bilgilerin yanı sıra söz konusu işleme faaliyetinin veri sahibi açısından önemi ve öngörülen sonuçları.
  1. Kontrolörün kişisel verileri bu verilerin toplanma amacı dışında bir amaçla işleme faaliyetine niyet ettiği hallerde, kontrolör söz konusu işleme faaliyetinden önce diğer amaca ilişkin bilgileri ve 2. paragrafta atıfta bulunulan diğer ilgili bilgileri veri sahibine sağlar.
  2. Veri sahibinin halihazırda bu bilgilere sahip olduğu hallerde ve ölçüde, 1, 2 ve 3. paragraflar uygulanmaz.
  • Veri Sahibinin Haklarının Kullanımına İlişkin Şeffaf Bilgilendirme Ve Bildirimde Bulunma Yükümlülüğünü Veri Kontrolörünün Yapma Zorunluluğu

GDPR’ ın 12. Maddesinde kullanıcı haklarına ilişkin bilgilendirme yükümlülüğü veri kontrolörünün üzerine bırakılmıştır. Buna göre “Kontrolör spesifik olarak bir çocuğa yönelik her türlü bilgi başta olmak üzere işleme faaliyeti ile alakalı olarak, veri sahibinden kişisel verilerin toplandığı hallerde ve veri sahibinden alınmadığı hallerde sağlanacak bilgiler atıfta bulunulan her türlü bilgi ile veri sahibinin verilerine erişim hakkı, düzeltme, kısıtlama ve silme hakkı, itiraz hakkı, profil çıkarma da dahil olmak üzere yalnızca otomatik işleme faaliyetine dayalı bir karara tabi olmama hakkı kapsamındaki her türlü bildirimi öz, şeffaf, anlaşılır ve kolayca erişilebilir bir biçimde, açık ve sade bir dil kullanarak veri sahibine sağlamak için gerekli tedbirleri alır. Bilgileri yazılı olarak veya, uygun olduğu hallerde, elektronik yollar da dahil olmak üzere diğer yollarla sağlar. Kontrolör veri sahibinin haklarının kullanılmasına kolaylık sağlar.”

Aynı şekilde GDPR 24. Maddesine göre “Kontrolör, işleme faaliyetinin mahiyeti, kapsamı, bağlamı ve amaçlarının yanı sıra gerçek kişilerin hakları ve özgürlükleri açısından çeşitli olasılıklar ve ciddiyetlere sahip riskleri dikkate alarak, işleme faaliyetinin bu Tüzük uyarınca gerçekleştirilmesini sağlamak ve bu şekilde gerçekleştirildiğini gösterebilmek için uygun teknik ve düzenlemeye ilişkin tedbirler uygular. Bu tedbirler gözden geçirilir ve, gerektiğinde, güncellenir.”

Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde GDPR kapsamında veri kontrolörleri, kullanıcılarını bilgilendirmek ve sahip oldukları yasal haklar konusunda gerekli hatırlatmaları yapmakla yükümlü olup, aynı zamanda söz konusu yükümlülüklerini gerçekleştirdiklerini belgelemekle de yükümlü tutulmaktadır.

Tüzüğün 25. maddesine göre “Kontrolör, son teknoloji, uygulama maliyeti ve işleme faaliyetinin mahiyeti, kapsamı, bağlamı ve amaçlarının yanı sıra işleme faaliyetinin gerçek kişilerin hakları ve özgürlükleri açısından teşkil ettiği çeşitli olasılıklar ve ciddiyetlere sahip riskleri dikkate alarak, hem işleme yönteminin belirlenmesi esnasında hem de işleme faaliyeti esnasında, verilerin en alt düzeye indirilmesi gibi veri koruma ilkelerinin etkili bir şekilde uygulanması ve bu Tüzük’ün gerekliliklerinin yerine getirilmesine yönelik olarak gerekli güvencelerin entegre edilmesi amacı ile tasarlanan takma ad kullanımı gibi uygun teknik ve düzenlemeye ilişkin tedbirler uygular ve veri sahiplerinin haklarını korur.”

Yine bu hükümler birlikte değerlendiğinde kullanıcılara ilişkin kişisel verilerin, kontrolörün sistemlerinde verisi saklanacak olan kişinin her ne şart altında olursa olsun mutlak suretle izninin alınmış olması gerekmektedir. Bu sistemde herkesin ücretsiz, kolay ve çabuk biçimde dilediği zaman sistemden ayrılma hakkı bulunmaktadır. Bu kuralın ihlal edilmesi durumunda veri kontrolörleri ağır tazminatlar ödemek zorunda kalacaklardır.

Aynı zamanda 25. Maddeye göre veri kontrolörü iç işleyişi ile alakalı politikalarını belirleyerek, veri işlemesine başlangıçtan itibaren veri koruması ve tasarımdan itibaren veri koruması ilkelerini karşılamaya yönelik gerekli tedbirleri almalıdır. Bu ilkeye göre veri kontrolörü, gerek veri işleme vasıtalarının ve yönteminin belirlenmesi sırasında, gerekse veri işleme anında öngörülen veri koruma kurallarının etkili bir biçimde uygulanması için gerekli araçları kullanarak, bulanıklaştırma, takma ad kullanımı, asgari veri işleme v.b. uygun teknik ve yapısal önlemleri almalıdır. Veri kontrolörü kişisel verilerinin veri sahibinin herhangi bir girişimi olmaksızın belirsiz sayıda kişinin erişimine açılmamasını sağlaması gerekmektedir. Kontrolörün bu yükümlülüğü verinin toplandığı süre ve işlenmesi sırasında,  kişisel verinin saklandığı ve veriye erişilebildiği müddetçe geçerlidir.

  • Zorunlu Veri Koruma Görevlisi

GDPR 37. Maddesine göre “ Kontrolör ve işleyici aşağıdaki durumlarda her halükarda bir veri koruma görevlisi belirler:

  • işleme faaliyetinin kendi yargı yetkisi çerçevesinde hareket eden mahkemeler haricindeki bir kamu kuruluşu veya organı tarafından gerçekleştirilmesi;
  • kontrolör veya işleyicinin temel faaliyetlerinin yapıları, kapsamları ve/veya amaçları gereği veri sahiplerinin düzenli ve sistematik bir şekilde büyük çaplı olarak izlenmesini gerektiren işleme faaliyetlerinden meydana gelmesi veya
  • kontrolör veya işleyicinin temel faaliyetlerinin 9 maddesi uyarınca özel kategorilerdeki verilerin ve 10. maddede atıfta bulunulan mahkumiyet kararları ve ceza gerektiren suçlara ilişkin kişisel verilerin büyük çaplı olarak işlenmesinden meydana ”

Bu maddeden de anlaşılacağı üzere 9. Maddede sayılan “Irk veya etnik köken, siyasi görüşler, dini veya felsefi inançlar ya da sendika üyeliğinin ifşa edildiği kişisel verilerin işlenmesi ve bir gerçek kişinin kimlik teşhisinin yapılması amacıyla genetik veriler ile biyometrik verilerin, sağlık ile ilgili verilerin veya bir gerçek kişinin cinsel yaşamı veya cinsel eğilimine ilişkin verilerin işlenmesinin yasaktır.  Ancak istisnalara binaen işlenmesi halinde her halükarda veri işleyenin alanın yeterli uzmanlık bilgisi olan bir veri koruma görevlisi bulundurması zorunludur ve işleme faaliyetinden bu veri koruma görevlisi sorumludur. GDPR hükmüne göre veri koruma görevlisinin iş akdiyle istihdam edilmesi de mümkün olduğu gibi veri koruma görevlisinin birden fazla şirket veya kamu kurumu adına çalışması mümkündür.

Riskli Veri İşleme Faaliyetleri Bakımından Zorunlu Veri Koruma Etki Değerlendirmesi

GDPR’nin 35. maddesiyle özellikle yeni teknolojiler kullanıldığında ve işleme faaliyetinin mahiyeti, kapsamı, bağlamı ve amaçları dikkate alındığında bir işleme türünün gerçek kişilerin hakları ve özgürlükleri açısından yüksek bir riske sebebiyet vermesinin muhtemel olduğu hallerde, kontrolör, işleme faaliyetinden önce, öngörülen işleme faaliyetlerinin kişisel verilerin korunmasına olan etkisine ilişkin bir değerlendirme yapma zorunluluğu getirilmiştir. Bu yeni düzenlemede, özellikle yeni teknolojik veri işleme metodlarının kullanıldığı veri işleme faaliyetlerinin gerçek kişilerin hak ve özgürlükleri bakımından yüksek bir risk içermesinin muhtemel olduğu durumlarda, söz konusu işlemenin kapsamı, niteliği, bağlam ve amacı da dikkate alınarak Tüzük hükümlerine uyumun arttırılması amacıyla veri kontrolörü, öncelikle bir veri koruma etki değerlendirmesi (VKED) yapılmasından sorumlu tutulmaktadır. Maddenin ikinci fıkrasında özellikle profil çıkarma dahil olmak üzere otomatik veri işleme sistemlerinin kullanılması, hassas verilerin işlenmesi veya ceza mahkûmiyeti ve suçlara ilişkin verilerin işlenmesi, kamunun erişebileceği bir alanın büyük çaplı olarak sistematik bir şekilde izlenmesi halinde VKED yapılması zorunludur.

Buradan da anlaşılacağı üzere kişisel veri işleme faaliyetlerinin GDPR hükümlerine uygun olarak gerçekleştirilmesine yönelik alınacak önlemlerin belirlenmesinde söz konusu VKED sonuçlarının dikkate alınacağı ifade edilmektedir. VKED’ nin özellikle büyük ölçekli işleme faaliyetlerinde gerekli olduğu vurgulanmaktadır.

Ayrıca bir VKED sonucunda, işleme faaliyetlerinin kontrolörün mevcut teknoloji ve uygulama maliyetleri açısından uygun tedbirlerle hafifletemeyeceği yüksek bir riski içerdiğinin ortaya çıkması durumunda, veri işleme faaliyetinden önce veri koruma otoritesine, Türkiye açısından denetim makamı olan Kişisel Verilerin Korunması Kurumuna danışılması gerekmektedir. Denetim makamı olan KVKK bir veri koruma etki değerlendirmesi gerekliliğine tabi olan veya olmayan işleme faaliyeti türlerine ilişkin bir liste oluşturur ve bu listeyi kamuya açıklayacaktır.

95/46 sayılı Direktif’te yer alan veri işleme faaliyetlerinin veri koruma otoritelerine bildirilmesine ilişkin genel hüküm, kişisel verilerin korunması konusunda köklü bir çözümü getirmediğinden yeni düzenleme ile ayrım gözetmeksizin tanımlanan bu genel bildirim yükümlülüğü yerine VKED’nin yapılmasının çok daha amaca uygun olacağı düşünülmektedir.  VKED’de veri kontrolörü, yüksek risk olasılığını ve şiddetini değerlendirmeden önce işlemenin amaç ve kapsamıyla riskin kaynaklarını göz önünde bulundurabilecektir.


%d blogcu bunu beğendi: