Ocak 7, 2014

Slide1_1 Slide1_2


Ankara Bilim Üniversitesi TÜBİTAK Ulusal Akademik Destek Programlarına Yönelik Proje Hazırlama Semineri

Ocak 15, 2023

16 Ocak 2023 Pazartesi günü Ankara Bilim Üniversitesi tarafından düzenlenecek olan TÜBİTAK Ulusal Akademik Destek Programlarına Yönelik Proje Hazırlama Semineri, 10:30-15:00 saatleri arasında Ankara Bilim Üniversitesi Maltepe Kampüsü Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek.
Üç oturum olarak planlanan Seminer, 10:30-11:00 arasında Uzm. Başak Durukan’ın TÜBİTAK SOBAG Tanıtım ve Bilgilendirme oturumu ile başlayacak. Ardından 11:00-12:30 arasında Giresun Üniversiyesi Tirebolu İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Günseli Bayraktutan’ın TÜBİTAK SOBAG Proje Hazırlama Süreçleri ve Destek Türleri oturumu ile devam edecek olan seminer, 13:30-15:00 saatleri arasında ise; Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Mutlu Binark tarafından, yürütücülüğünü üstlendiği 120k613 Projesi örneğinin de aktarılacağı TÜBİTAK SOBAG Proje Süreci ve Proje Yönetimi: COVID-19 Pandemisinde Yaşlılar ve Dijital Eşitsizliklerin Yeniden Üretimi 120K613 Nolu Proje Örneği” oturumu ile tamamlanacak.

TÜBİTAK’ın COVID-19 salgını döneminde ortaya çıkan sorunların araştırılması ve bu sorunlara çözüm önerileri geliştirilmesi amacıyla, sosyal ve beşeri bilimler özelinde, ARDEB 1001-Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Projelerini Destekleme Programı kapsamında açtığı “COVID-19 ve Toplum: Salgının Sosyal, Beşeri ve Ekonomik Etkileri, Sorunlar ve Çözümler” başlıklı çağrısı kapsamında “Covid-19 Sürecinde Yaşlıların Enformasyon Arayışı ve Enformasyon Değerlendirmesi” başlığıyla desteklenmeye hak kazanan 120K613 Projesi’nde yürütücü Prof. Dr. Mutlu Binark ile birlikte, araştırmacı olarak Akdeniz Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özgür Arun ve Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesinden Doç. Dr. Duygu Özsoy görev almışlardır. Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri doktora programınden Beren Kandemir ve Akdeniz Üniversitesi’nden yüksek lisans öğrencisi Gül Şahinkaya ise projeye bursiyer olarak katkı vermişlerdir.

120K613 Projesi’nin çıktıları birçok sempozyum ve panelde paylaşılmış, bununla birlikte projeden iki de hakemli yayın hazırlanmıştır.

Yayınlarla ilgili detaylı bilgilere aşağıdaki linklerden erişebilirsiniz:

Binark, M., Arun, Ö., Özsoy, D., Kandemir, B., & Şahinkaya, G., (2021). Covid-19 Salgınında Yaşlıların Medya Repertuvarı ve Enformasyon Gereksinimi. Strata, 6, ss.147-165.

https://stratadergi.org/

Özgür, A. R. U. N., Binark, M., Taylan, D. Ö., Kandemir, B., & Şahinkaya, G. Yaşlıların Toplumsal Sınıfı, Dijital Sermayeleri ve COVID-19 Salgınında Bağlantıda Kalma Pratikleri. İstanbul University Journal of Sociology, 42(2).

https://avesis.hacettepe.edu.tr/yayin/6915832d-96b7-4152-9282-53b90a2552fa/yaslilarin-toplumsal-sinifi-dijital-sermayeleri-ve-covid-19-salgininda-baglantida-kalma-pratikleri/document.pdf


Like or Like*

Ocak 8, 2023

Arş. Gör. Muhammed Refik Tekeli

Birkaç yıl önce Baudrillard okurken ihtiyaçların yaratılması konusunu çokça düşünme fırsatı bulmuştum. Çevremizin hep “daha”sı için bizi sürekli harekete teşvik etmesi, beni alışkanlıklarımı ve tüketim davranışlarımı gözden geçirmeye itti. Özgürce düşünmek, hissetmek yahut karar vermek yanılgılarının hayatımın her anında fark ederek dehşete düşmüştüm. Kumandaya uzanmak, televizyonun tuşuna basmak, kanallar arasında gezinmek ve nihayetinde bir kanalda durarak izlemeye başlamak. Bu eylemlerin hangisinin özgür irade ile ortaya çıktığını söyleyebilirsiniz?

Gaw (2021) tüketimimizin, seçim ve beğenilerimizin şekillendirilmesini Netflix özelinde incelemektedir. Algoritmaların beğenilerimizi yaratmaktaki rolüne, büyük veri kullanımına ve bu platformların üstlen(me)diği sorumluluklara değinerek bu platformların, Netflix özelinde, yarattıkları piyasaya eleştirel bir yaklaşım sunmaktadır. Temel sorulardan birisi Netflix’in bizim beğenilerimize göre mi önerilerde bulunduğu yoksa beğenilerimizi manipüle ederek “üstlenilmiş beğeniler” mi sunduğudur.

Yazar Bourdieu’nun beğeni ve anlam üretimi kavramlarına atıf yaparak Netflix ve benzeri platformların üretim ve tüketim arasındaki çağdaş aracılar (contemporary intermediaries) olduklarını belirtir (akt. Gaw, 2021). Algoritmaların bu aracılığı hesaplama yetenekleri vasıtasıyla gerçekleştirdiklerini vurgular. Buna rağmen algoritmaların açıklanmayan çalışma mekanizmaları dolayısıyla bunu nasıl gerçekleştirdiğini bilmek mümkün olmamaktadır. Sosyal süreçleri üreten ve sosyal süreçler tarafından üretilen bir yapı olan algoritmalar ihtiyaç duyduğu (geri)beslemeyi sağlayarak süreklilik sağlar.

Kendi Netflix ana sayfanıza baktığınızda Türkiye’de en çok izlenenler ya da Netflix’te popüler başlıklarını göreceksiniz. Sizce bu bilgiler ne kadar nesnel? Bu kategorilerde sunulan dizi ve filmler herkes için ortak gerçeklikler mi ifade ediyor? Eğer Netflix kullanan bir arkadaşınızı arayıp onun ana sayfasında sunulan önerileri sizinkilerle karşılaştırırsanız sorunun cevabını kolaylıkla bulabilirsiniz. Netflix büyük kullanıcı veri kümelerini ve kullanıcıların uygulama geçmişlerini kullanarak kullanıcılar için öneriler oluşturuyor. Bu yolla Netflix kaliteli görüntülemeyi ‘garanti’ ettiğini bildirmektedir. Bu noktada karşımıza çıkan soru Netflix’in kendi içeriklerini öne çıkarıp çıkarmadığıdır. Netflix algoritmanın kendi ürettiği içerikleri öne çıkarmadığını, bu içeriğin kalitesi dolayısıyla içeriklerin öne çıktığını vurgulamaktadır.

Buna rağmen, Netflix’in aşırı kişiselleştirilmiş kültürel deneyimler yaratabilmek adına yarattığı “yeni müşteri kategorileri” olduğunu biliyoruz. Bu kategoriler kullanıcının kullanım geçmişleri ve A / B sorularına verdiği cevaplar üzerinden oluşturulmaktadır. Dikkate değer olan bu “atanan” kategoriler kullanıcının Netflix tecrübesini tamamıyla değiştirmesidir. Netflix yaptığı atamalarla kullanıcı adına karar vermekte, kişiye atadığı kategori üzerinden diğer kategorilere ait içerikleri geri plana itmektedir. Neticede eşcinsel kategorisini atadığını kullanıcısına eşcinsel cinsel yönelimin ağırlıklandırıldığı içerikler sunmaktadır.

Yazar bu noktada çok önemli bir soruyu işaret ederek çalışılması gerekliliğini aktarmaktadır. Bu soru algoritmik mantıkların toplumsal hiyerarşileri daha da sağlamlaştırıp sağlamlaştırmadığı, müzakere etmek için yeni yollar yaratıp yaratmadığı ve hatta toplumsal konumun kültürel kimliğe olan önemini baltalayıp baltalamadığının incelenmesidir. Netflix öneri sistemi (NRS) kültürel deneyimlerimizi yeniden tanımlamak suretiyle toplumsal düzeni yeniden üretmek için kullanılmaktadır. Buna kişinin habitusunun dijital dünyada tekrar yapılandırılması da demek mümkündür.

Bu noktada üç temel algoritmik sürece değinmekte fayda vardır: Çıkarma (extraction), değerlendirme (appraisal) ve tahmin (prediction). Çıkarma aşaması kullanıcıların beğenilerinin belirlenmesi ve toplanması adına açık (explicit) ve örtük (implicit) olarak bilgilerin toplanmasıdır. Bu noktada kullanıcının cevapladığı anketler, favori listesine eklemeler yahut içerik oylamaları açık beğeni tercihini; kullanıcının oynatmaları, izleme zamanları ve aramaları da örtük beğeni tercihini oluşturmaktadır.

İkinci aşama olan değerlendirme aşaması ilk aşamada toplanan verilerin işlenmesi, kategorize edilmesi ve tekrar değerlendirilmesinden oluşur. Bu yolla Netflix, binlerce alt tür (altgenres) oluşturarak içerikleri sunabilecek farklı kombinasyonlar oluşturur. Netflix burada Beğeni Toplumları (Taste communities) ve Tat Benzerleri (taste dopplegangers) gibi bazı yanlı girişimlerde de bulunur. Belirlemiş olduğu bu toplumların / toplulukların üyeleri dünyanın neresinde olursa olsun benzer içeriğe maruz kalmaktadır.

Son aşama olan tahmin ise kullanıcılara önerilerin çeşitli yapılandırma ve sunum ile verilmesini ifade etmektedir. Bu noktada Netflix içeriğin başlığını, özetini, oyuncu kadrosunu veya kazandığı ödüllerini kullanıcıya göre çeşitli şekillerde sunmaktadır. Bunlardan birisi Netflix’in kullanıcıya atamış olduğu “ataerkillik” tutumuna (yahut en basitinden hangi oyuncuyu daha çok sevdiğine dayanarak) göre içeriklerin afişlerinde kadınların ya da erkeklerin öne çıktığı özelleştirilmiş afişler sunmasıdır. Bir diğeri kullanıcı “siyahi” kategorisine atandığında içeriklerde yer alan siyahi karakterlerin, bu karakterler içeriğin ana karakteri olmasa dahi, öne çıkarıldığı afişlerin sunulmasıdır. Bir diğer örnek olarak ise “atanmış” cinsel yöneliminize göre içeriklerin bölüm sıralarının değiştirilerek size sunuluyor olmasıdır. Örneğin Netflix sizi eşcinsel olarak atamış ise size o dizide bulunan eşcinselliğe ait sahnelerini öne getirmektedir. Bu örnekler yalnızca durumun daha iyi anlaşılması için verilmiştir, çeşitlendirilmesi mümkündür.

Kullanıcılar tarafından dile getirilen bir diğer durum ise kendi ilgi alanlarına girmeyen içeriklerin sürekli olarak kendilerine öneriliyor oluşudur. Yahut izledikleri bir içerik sonrasında alakasız bir önerinin geliyor oluşudur. Bu durum Netflix algoritmasının kullanıcıların beğen / beğenme (like / dislike) butonları ve izleme listeleri üzerinden yaptıkları “gerçek” tercihlerini bilinçli olarak göz ardı ettiği çıkarımını yapmamıza sebep olmaktadır.

Algoritmaların kendi kendini yöneten, kendi kendini üreten yapısı sayesinde, bu mantıklar evrensel, kesin ve kalıcı hale gelir ve seçim ve kontrol kisvesi altında kültürel deneyimler üretirler. Şeffaflıktan yoksun ve romantik anlatılarla sarmalanmış algoritmalar, görünmez ancak her yerde hazır ve nazır altyapılarının arkasında çalıştıkları için incelemeden muaftırlar (Pasquale, 2015, akt. Gaw, 2021). Bu güç asimetrilerine rağmen algoritmik mantık, sosyal aktörler, kurumlar ve altyapılarla iç içe geçmiş algoritmaları anlamlandırmada bir “yorumlayıcı şema” (Altheide, 2015, akt. Gaw, 2021) işlevi görür. Sonuç olarak mantıklarının nasıl örtüştüğünü ve çağdaş kültürel deneyimleri nasıl etkilediklerini sorunsallaştırmak için bu medya ve sosyal yapıların kesişiminin ve karşılıklı bağımlılığının eleştirel bir incelemesi gerektiği söylenebilir.

*Bu yazı kaynakçada yer verilmiş olan Fatima Gaw’ın “Algorithmic logics and the construction of cultural taste of the Netflix Recommender System” yazısı üzerinden oluşturulmuştur.

Kaynaklar

Baudrillard, J. (2020). Tüketim Toplumu (Çev. N. Tutal, F. Keskin). Ayrıntı Yayınları. (1970).

Gaw, F. (2022). Algorithmic logics and the construction of cultural taste of the Netflix Recommender System. Media, Culture & Society, 44(4), 706–725. https://doi.org/10.1177/01634437211053767


Gizlilik Sorunları Olan 10 Holiday Tech Hediyesi[1][2]

Aralık 23, 2022

Farkında olmadan teknoloji şirketlerinin stoklarını kişisel bilgilerle dolduruyor olabilirsiniz.

Teknoloji şirketleri tatil hediyeleriyle ilgili listeler yapıyor. Ancak bunu iki kez kontrol etmez ve tatil hediyesi verirken dikkatli olmazsanız arkadaşlarınızın ve ailenizin mahremiyeti tehlikede olabilir.

Yeni aygıtı prize taktığınızda ve onu WiFi’nize bağladığınızda doğrudan şirket sunucularına veri gönderme işlemi başlamış olabilir. Ancak Firefox’u yapan Mozilla, tatil alışverişi yapanların gizlilik konusunda savaşma şansına sahip olmasını istiyor. Bu hafta kuruluş, Gizlilik Dahil Değil projesinin bir parçası olarak bir gizlilik hediye kılavuzu yayınladı.

Bu çok büyük bir girişim. Mozilla araştırmacıları, 75’in üzerinde popüler teknoloji ürününün gizlilik politikaları üzerinde çalıştılar ve tüketicilerin kurumsal veri uygulamalarını anlamalarına yardımcı olmak için yasal yollar üzerine yüzlerce saat harcadılar.

İlgili ürünler adını duyduğunuz ürünleri içerir. Hatta bazıları sepetinizde de olabilir. Burada tatil alışverişi yapanları utandırmıyoruz. Gizlilik sorunları veya başka öncelikleriniz varsa bir şey satın almamanız gerektiği anlamına gelmez. Ancak, verileriniz söz konusu olduğunda neye bulaştığınızı bilmek önemlidir. Bilerek bir seçim yapın.

İşte bilmeniz gereken gizlilik sorunları olan hediye edilebilecek 10 cihaz.

Meta Quest Pro

Quest Pro, sosyal medya ve VR devi Meta’nın en yeni VR kulaklığıdır. Bu, hepimizin sanal toplantılara falan katılabileceğimiz “metaverse” adı verilen gerçekliğimize dijital bir alternatif oluşturma çabasındaki şirketin en iddialı girişi. Mark Zuckerberg bunun iyi bir şey olacağına yemin ediyor.

Zuckerberg’in hayalleri bir yana, Meta Quest Pro oldukça havalı bir cihaz. 1.500 $’lık gelişmiş fiyat etiketiyle piyasadaki en gelişmiş AR/VR kulaklığıdır. Ayrıca, 14 farklı sayfaya ve 37.700 kelimeye yayılmış, inanılmaz derecede karmaşık bir gizlilik politikasına sahiptir. Dışında ve içinde tam yüzünüze dönük kameralar var. Kurulum sırasında, hedeflenmiş reklamlar için gözbebeklerinizin izlenmesine izin verebilirsiniz. Mutlu tatiller!

Kameralar: Evet

Mikrofonlar: Evet

Konum takibi: Evet

Hangi verileri toplar: Ad, e-posta adresi, telefon numarası, biyometrik veriler, kişiler, satın alma bilgileri, tarama geçmişi, konum verileri, video ve ses kayıtları

Verileri silebilir misiniz: Mozilla, verileri tüm konumlardan silip silemeyeceğinizin net olmadığını söylüyor.

Şirket verileri nasıl kullanır: Reklam, üçüncü taraflarla çalışma, ses, yüz ve metin bilgilerini işleme

Mozilla şöyle diyor:

“Bu pahalı alet aynı zamanda başınızın üzerine oturan, yüzünüze bakan, göz hareketlerinizi, yüz ifadelerinizi, vücut hareketlerinizi ve etrafınızdaki dünyayı izleyen bir sürü kamera sunuyor. Quest Pro’nun toplam 16 kamerayla geldiği bildiriliyor. 5’i yüzünüze bakıyor, 5’i yüzünüzden dışarı bakıyor. Kulağa oldukça ürkütücü geldiği kesin.”

Steam Deck

Steam Deck, sadece birkaç uyarıyla çoğunlukla yıldız incelemeler alan, uzun zamandır beklenen bir oyun konsoludur. Gizmodo buna “muhteşem ama bitmemiş bir rüya konsolu” adını verdi. Şirket yeterli siparişi karşılayabilirse, bu yıl kesinlikle popüler bir hediye olacak.

Mozilla, iyi haberler ve kötü haberler olduğunu söylüyor. Kuruluş, gizlilik politikasının biraz belirsiz olsa da oldukça iyi olduğunu, ancak şifrelemeyle ilgili sorular da dahil olmak üzere bazı ciddi güvenlik endişeleri olduğunu söylüyor.

Kameralar: Hayır

Mikrofonlar: Evet

Konum takibi: Hayır

Hangi verileri toplar: Ad, yaş, e-posta adresi, ikamet edilen ülke, ödeme bilgileri, oyun verileri

Verileri silebilir misiniz: Evet

Şirket verileri nasıl kullanır: Steam’in gizlilik politikası ortalamanın üzerindedir. Veri kullanımı sınırlıdır, pazarlama için kullanılmaz ve şirket bilgileri yalnızca yasal yükümlülüklere uyarken ifşa edeceğini söyler.

Mozilla şöyle diyor:

“Asgari Güvenlik Standartlarımızı karşıladığını doğrulayamıyoruz çünkü şifreleme kullandığını veya Valve’ın güvenlik açıklarını yönetmek için bir yöntemi olup olmadığını doğrulayamıyoruz. Gizlilik ve güvenlik sorularımızı Valve’a üç kez e-posta ile gönderdik ve onlardan bir yanıt alamadık. İnternette, Linux tabanlı SteamOS’ta şifrelemeyi nasıl kuracağınıza dair yazılmış çok şey var. Ancak, kullanıcıların verilerini korumak için bunu yapması gerektiğini düşünmüyoruz.

Tüm bu oyunları çevrimiçi oynarken yepyeni Steam Deck’inizle olabilecek en kötü şey nedir? Steam bir çevrimiçi oyun topluluğudur. Bunların özellikle kadınlar, LGBTQ+ topluluğu ve azınlıktaki oyuncular için oldukça sakıncalı olabileceği biliniyor.”

Google Pixel Watch

Google’ın yeni saati şirketin en yeni akıllı cihazıdır. Ürün inceleme ekibimiz, bunun basit ama zarif bir cihaz olduğunu söylüyor.

Ancak, Google’ın tam olarak mükemmel bir gizlilik itibarı yoktur. Pixel Watch, şirketin reklam ve diğer amaçlarla kullandığı çok çeşitli bilgiler toplar. Cihaz, kalp atış hızı ve adet döngüleri gibi çeşitli sağlık bilgilerini topladığında, durup cihazı kullanmak isteyip istemediğinizi düşünmeniz yeterlidir.

Kameralar: Hayır

Mikrofonlar: Evet

Konum takibi: Evet

Hangi verileri toplar: Ad, e-posta, telefon numarası, adres, doğum günü, cinsiyet, ses ve ses kayıtları, biyometrik veriler, kişiler, kalp atış hızı, hareket, uyku verileri, adet döngüsü, sağlık verileri, yakındaki cihazlar, satın alma bilgileri, gelen verilere bağlı Spotify hesapları, arama geçmişi, akıllı ev ürünlerini nasıl kullandığınızla ilgili ayrıntılar

Verileri silebilir misiniz: Evet

Şirket verileri nasıl kullanır: Reklam yapmak, üçüncü kişilerle veri paylaşmak, bilgileri üçüncü kişilerden gelen verilerle birleştirmek, algoritmalar geliştirmek

Mozilla şöyle diyor:

“[Pixel Watch’ı çalıştıran] Fitbit’in ve topladığı tüm kişisel ve sağlıkla ilgili verilerin başına gelebilecek en kötü şey nedir? 2021’de, hem Fitbit hem de Apple’ın taraf olduğu 61 milyondan fazla fitness kullanıcısının sağlık verileri uygulamaların sağlıklı çalışmaması sebebiyle açığa çıktı. Fitbit ve diğer fitness uygulaması kullanıcılarının adları, doğum tarihleri, ağırlıkları, boyları, cinsiyetleri ve coğrafi konumları gibi kişisel bilgiler, şirket veritabanlarını parolayla korumadığı veya şifrelemediği için ifşa edildi. Fitbit kendi güvenliğinde iyi bir iş çıkarsa da, bu durum verileri üçüncü taraf uygulamalar, işvereniniz veya bir sigorta şirketi dahil olmak üzere herhangi biriyle senkronize ettiğinizde veya paylaştığınızda savunmasız olabileceğinin harika bir hatırlatıcısıdır. Seni biliyorum ama dünyanın kilomu, ne kadar iyi uyuduğumu ve nerede yaşadığımı bilmesine ihtiyacım yok. Bu gerçekten ürkütücü.”

Amazon Fire HD Tablets

Fiyat/performans ürünü bir tablet istiyorsanız, Amazon en iyi seçenektir. Tekliflerinden bazılarını 100 doların çok altında alabilirsiniz ve bir iPad’in çok yönlülüğü ile rekabet etmeyecek olsalar da, web’de gezinmek ve e-Kitap okumak gibi basit görevler için mükemmeldirler.

Mozilla’ya göre, bu verilerinizi Amazon’a vermenin de uygun bir yolu. Kuruluş, şirketin tabletlerindeki gizlilik uygulamalarından memnun değil.

Kameralar: Evet

Mikrofonlar: Evet

Konum takibi: Evet

Hangi verileri toplar: Ad, adres, telefon numaraları, IP adresi, yaş, cinsiyet, konum, ses ve video kayıtları, kişiler, satın alma geçmişi, Alexa arama istekleri, izlediğiniz TV şovları, dinlediğiniz müzik ve podcast’ler hakkında ayrıntılar, akıllı ev cihazı kullanımı

Verileri silebilir misiniz: Mozilla, verileri tüm konumlardan silip silemeyeceğinizin net olmadığını söylüyor.

Şirket verileri nasıl kullanır: Reklam, üçüncü şahıslarla veri paylaşımı, bilgileri üçüncü şahıslardan alınan verilerle birleştirme, Alexa’yı geliştirme

Mozilla şöyle diyor:

“Amazon’un çılgın gizlilik politikaları ağını, gizlilikle ilgili SSS’leri, gizlilik bildirimlerini ve şirket için gizlilik belgelerini okumaya çalışmak bir kabus. Diğer belgelere bağlanan ve daha da fazla belgeye bağlanan o kadar çok belge var ki, Amazon’un gerçek gizlilik uygulamalarını anlamak ve anlamlandırmak neredeyse imkânsız oluyor. Bunun, hepimizin kafasını karıştırmak ve öylece pes etmek için tasarlanmış bir tasarım olup olmadığını merak ediyoruz. Belki Amazon’un kendi çalışanları bile geniş gizlilik politikaları ve belgeleri ağını bilmiyor ve anlamıyor olabilir.”

Ray-Ban Stories

Hepimiz güneş gözlüklerini severiz, peki ya tüm verilerinizi Facebook’un ana şirketi Meta ile paylaşsalardı? Geçmişte, bu sadece güzel bir rüyaydı. Ray-Ban Stories güneş gözlükleri, onu kâbus gibi bir gerçeğe dönüştürüyor.

Geçen yıl piyasaya sürülen Ray-Ban Stories, AR ürünleri geliştirmek için Meta ile yapılan ortaklığın bir parçası. Güneş gözlüklerinde Meta uygulamalarına bağlanan yerleşik iki kamera ve üç mikrofonun yanı sıra gördüklerinizi ve duyduklarınızı kaydedip sosyal medyada yayınlamak için kullanabileceğiniz sesli komutlar bulunur. Gözlerini de güneşten koruyorlar sanırım.

Kameralar: Evet

Mikrofonlar: Evet

Konum takibi: Evet

Hangi verileri toplar: Ad, e-posta adresi, şifre, fotoğraf, video ve video kayıtları, kişiler, sosyal medya kullanımı, satın alma bilgileri, sesli arama geçmişi, tarama verileri

Verileri silebilir misiniz: Mozilla, verileri tüm konumlardan silip silemeyeceğinizin net olmadığını söylüyor.

Şirket verileri nasıl kullanır: Reklam, üçüncü taraflarla çalışma, ses verilerini ve metinleri işleme, algoritmaları iyileştirme

Mozilla şöyle diyor:

“Tüm bu çok ciddi mahremiyet endişelerinin ötesinde, dikkate alınması gereken başka, belki de daha büyük bir mahremiyet endişesi var. Meta/Facebook ve Mark Zuckerberg, geleceğin artırılmış gerçeklik ve sanal gerçeklik metaverse’si için yüzümüzdeki gayrimenkule sahip olmaya oldukça takıntılı görünüyorlar. Ama bir kişinin yüzüne kamera ve mikrofon koyup dünyaya bakması anlama geliyor? Bu gözlükler tarafından kaydedildiğinizi nasıl anlarsınız? Mea, kayıt yaptıklarını gösteren küçük bir LED ışık olduğunu söylüyor, ancak bazı gizlilik düzenleyicileri bunun insanları bilinmeyen kayıtlardan korumaya yetmediğinden endişe ediyor.”

Amazon Ring Security Cameras

Amazon’un Ring güvenlik kamerası ve akıllı ev ürünleri tartışmalı çünkü şirket ülke çapında büyük bir gözetim ağı üzerinde çalışıyor gibi görünüyor. Amazon ayrıca, ürünlerinin kullanıcılarının bilgilendirilmiş onayı olmadan polisle ortaklık yapma ve veri paylaşma konusunda kötü bir sicile sahiptir.

Kameralar: Evet

Mikrofonlar: Evet

Konum takibi: Evet

Hangi verileri toplar: Ad, telefon numarası, e-posta, posta adresi, yaş, cinsiyet, konum, video ve ses kayıtları, biyometrik veriler

Verileri silebilir misiniz: Mozilla, verileri tüm konumlardan silip silemeyeceğinizin net olmadığını söylüyor.

Şirket verileri nasıl kullanır: Üçüncü kişilerle paylaşmak, reklam yapmak, kolluk kuvvetleriyle çalışmak

Mozilla şöyle diyor:

“Ring’in, kullanıcıların gizliliğini korumama geçmişi var. Bir noktada, video kayıtları da dahil olmak üzere müşteri verilerini şifrelenmemiş olarak bir Amazon bulut sunucusunda depoladıkları ve çalışanların bu verilerin herhangi birine erişebildiği bildirildi. Ayrıca, Ring Doorbell uygulamasının, Amazon Ring’in ifşa etmediği önemli miktarda kişisel bilgiyi izleyen üçüncü taraf izleyicilerle dolu olduğuna dair veri sızıntıları ve endişeler de bildirildi.”

Amazon Echo Show Kids Edition

Sürpriz! Bu başka bir Amazon ürünü. Çocuklarınıza bakıp “Amazon’da neden onlar hakkında daha fazla veri yok” diye düşündüyseniz, korkmayın. Eve bir Amazon Echo Show getirin ve çocuklarınızın sevmeleri ve eğlenmeleri için doğrultulmuş bir kameranız olsun.

Echo Show, görüntülü aramalar yapmak, YouTube izlemek, web’de gezinmek ve akıllı ev ürünlerini kontrol etmek için kullanabileceğiniz bir ekrana sahip olan esasen akıllı bir hoparlördür. Cihazın çocuk sürümü, tonlarca ücretsiz içerik, ebeveyn denetimleri ve Alexa için bonus beceriler içeren ücretsiz bir yıllık Amazon Kids+ gibi aileler için bir dizi avantajla birlikte gelir. Ancak Mozilla’ya göre, mahremiyetden ödün vermeye değmeyebilir.

Kameralar: Evet

Mikrofonlar: Evet

Konum takibi: Evet

Hangi verileri toplar: Çocuğunuzun adı, doğum tarihi, cinsiyeti, e-postası, telefon numarası, ses ve video kayıtları, IP adresi, konumu, tarama geçmişi, Alexa arama istekleri, müzik akışı verileri, video akışı verileri, podcast akış verileri, akıllı ev cihazı kullanımı, satın alma geçmişi

Verileri silebilir misiniz: Mozilla, verileri tüm konumlardan silip silemeyeceğinizin net olmadığını söylüyor.

Şirket verileri nasıl kullanır: Reklam, üçüncü şahıslarla veri paylaşımı, bilgileri üçüncü şahıslardan alınan verilerle birleştirme, Alexa’yı geliştirme

Mozilla şöyle diyor:

“Amazon for Kids ürünleriyle Amazon, ebeveyn izninizle çocuğunuz hakkında veri toplamayı umuyor… Çocuğunuzla ilgili bu bilgileri, diğer şeylerin yanı sıra, kişiselleştirilmiş teklifler ve öneriler sunmak için kullanıyorlar. Evet, çocuğunuzun satın almanızı isteyecekleri daha fazla şeyle çocuğunuzu hedef almasını öğreniyorlar. Çocuklarınız bir Amazon çocuk profili kullanırken üçüncü taraf ilgi alanına dayalı reklamlar sunmayacaklarını söylüyorlar. Yani bu da bir şey.”

Verizon GizmoWatch

Çocuklarınızı seviyor ama mahremiyetlerinden nefret mi ediyorsunuz? Mükemmel bir fikrimiz var. Bu hediye, bir saat, bir cep telefonu şirketinden geliyor ve kendi cep telefonu hizmet planıyla tamamlanıyor. Verizon GizmoWatch, kendi telefonlarına sahip olacak yaşta olmayan çocuklara yöneliktir. Ancak, görünüşe göre kurumsal sunuculara veri göndermek için asla çok genç değilsiniz.

GizmoWatch, GPS bilgilerini izleyerek kendi çocuğunuzu gözetlemenizi sağlar (Nihayet!). Ayrıca, adım izleyici, hatırlatıcılar ve ebeveynlerin saate uzaktan gönderebileceği anlık bildirimler gibi diğer özelliklerin yanı sıra çocuğunuzun mesaj atıp arayabileceği 10 kişilik bir kişi listesi oluşturmanıza da olanak tanır.

Tüm bunlar özellikle endişe vericidir çünkü Mozilla’nın da belirttiği gibi Verizon verilerinizle ne yapıp ne yapmayacağına dair açık vaatleri yerine getirmemeyi içeren kötü bir gizlilik geçmişine sahiptir.

Kameralar: Evet

Mikrofonlar: Evet

Konum takibi: Evet

Hangi verileri toplar: Çocuğun adı, yaşı, cinsiyeti, telefon numarası, e-postası, ses ve video kayıtları, konum verileri, telefon görüşmesi meta verileri, adım izleme bilgileri, kişiler

Verileri silebilir misiniz: Mozilla, çocukların verilerinin silinip silinemeyeceğinin net olmadığını söylüyor.

Şirket verileri nasıl kullanır: Veri satmak, verileri üçüncü taraflarla paylaşmak, üçüncü kişilerden gelen verilerle birleştirmek

Mozilla şöyle diyor:

“Bu kişisel bilgileri hizmet sağlayıcılarla paylaşabileceklerini söylüyorlar. Ancak bu kişisel bilgilerin hiçbirinin “davranışsal reklamcılık, profil derleme veya başka bir amaçla” kullanılmasına izin vermeyeceklerini taahhüt ediyorlar. Kulağa hoş geliyor. Bunun dışında, Verizon geçmişte kişisel bilgileri yapmayacağını söyledikleri şekillerde toplarken veya kullanırken yakalandı. Bu nedenle sizin ve çocuğunuzun kişisel bilgilerinin korunması ve saygı duyulması için Verizon’a ve onların hizmet sağlayıcılarına ve iş ortaklarına güvenmeniz gerekir. Hangisi uygun olabilir. Ayrıca olmayabilir, bu yüzden lütfen bunun farkında olun.”

Eufy Security Cameras

Sadece hayal et. Hediyeler dağıtan canlıların etrafında oturuyorsunuz. Bir aile üyesi bir kutu alıyor, ambalaj kağıdını iştahla yırtıyor ve gülümseyerek size bakıyor. “Bu bir güvenlik kamerası. Tam da her zaman istediğim şey!”

Bu tatil hayalini gerçekleştirmek için Eufy’ye gitmeden önce, şirketin bilmesi gereken bazı gizlilik sorunları olduğunu bilmelisiniz. Adında güvenlik olan bir ürün için ironik bir şekilde bazı dijital güvenlik sorunları da var.

Kameralar: Evet, tabii ki

Mikrofonlar: Evet

Konum takibi: Evet

Hangi verileri toplar: Ad, e-posta, cinsiyet, yüz tanıma verileri dahil biyometrik bilgiler, konum verileri, ses ve video kayıtları

Verileri silebilir misiniz: Mozilla, verileri tüm konumlardan silip silemeyeceğinizin net olmadığını söylüyor.

Şirket verileri nasıl kullanır: Reklam yapmak, verileri üçüncü taraflarla paylaşmak, üçüncü kişilerden alınan verilerle birleştirmek

Mozilla şöyle diyor:

“Eufy’nin ayrıca bazı önemli güvenlik açıkları da var. Haziran 2022’de güvenlik uzmanları, Eufy’nin Homebase 2 video depolama ve yönetim cihazında bilgisayar korsanlarının cihazın kontrolünü ele geçirmesine, merkezi kontrol etmesine veya video görüntülerini çalmasına izin verebilecek üç güvenlik açığı buldu. Eufy/Anker, bu güvenlik açıkları için düzeltmeler geliştirdi ve bunları zamanında kullanıcılara sundu. Ve Mayıs 2021’de Eufy, 712 kullanıcının kamera kayıtlarını yabancılara ifşa eden bir hata için özür dilemek zorunda kaldı. Eufy, aksaklığın bir yazılım güncellemesi sırasında meydana geldiğini ve “kullanıcıların diğer kullanıcıların kameralarından video yayınlarına erişebildiğini” söyledi. Eufy yaptığı açıklamada, aksaklığın keşfedilmesinden bir saat sonra giderildiğini belirtti.”

Nintendo Switch

Switch’in popülaritesi, oyun konsolunun piyasaya sürülmesinden yıllar sonra artmaya devam ediyor. Oyunlar harika, cihazın kullanımı bunca zamandan sonra hala eğlenceli ve büyük bir şirketin piyasadaki en ucuz oyun sistemlerinden biri.

Ne yazık ki Mozilla, cihazın gizlilik politikasındaki son değişikliklerden endişe duyduğunu söylüyor. Nintendo, gizlilik uygulamaları söz konusu olduğunda tarihsel olarak ortalamanın üzerinde olan bir şirket olduğu için bu utanç verici.

Kameralar: Evet (Teknik olarak. Kumandada bir kızılötesi kamera vardır.)

Mikrofonlar: Hayır

Konum takibi: Evet

Hangi verileri toplar: Ad, yaş, cinsiyet, doğum günü, e-posta, telefon numarası, konum verileri, sağlık bilgileri, reklam kimlik numaraları, oyununuzla ilgili veriler

Verileri silebilir misiniz: Mozilla, verileri tüm konumlardan silip silemeyeceğinizin net olmadığını söylüyor.

Şirket verileri nasıl kullanır: Reklam yapmak, verileri üçüncü taraflarla paylaşmak, üçüncü kişilerden alınan verilerle birleştirmek

Mozilla şöyle diyor:

“Nintendo ayrıca “hizmetlerinin diğer kullanıcıları ve üçüncü taraf hizmet ve kuruluşlar dahil olmak üzere diğer kaynaklardan sizin hakkınızda bilgi alabileceklerini” söylüyor. Bu bizi biraz endişelendiriyor çünkü aldıkları bu bilgileri hakkınızda sahip oldukları bilgilerle birleştirip, hakkınızda daha da büyük bir profil oluşturmak için üçüncü taraflarla paylaşabilecekleri anlamına geliyor. Ve bu bilgileri size özel içerik, reklamlar sunmak ve kendilerinden veya bağlı kuruluşlarından ve iş ortaklarından (oldukça iyi sayıda şirket olabilir) promosyon malzemeleri göndermek gibi şeyler yapmak için kullanabileceklerini söylüyorlar. Bu nedenle, Nintendo çok sayıda kişisel bilgi toplar ve bunları hedefli, ilgi alanına dayalı reklamcılık için kullanabileceklerini ve üçüncü taraflarla paylaşabileceklerini söyler. Bunların hiçbiri harika değil.

Nintendo ayrıca, hakkınızda topladıkları kişisel bilgileri bir araya getirebileceklerini veya kimlik bilgilerini anonimleştirebileceğini ve ardından bu yeni tanımlanmamış verilerin artık kendi gizlilik politikalarına tabi olmadığını ve onunla hemen hemen istedikleri her şeyi yapabileceklerini söylüyor.”

[1] Thomas Germain tarafından yazıldı.

[2]https://gizmodo.com/10-tech-gifts-privacy-meta-quest-nintendo-switch-amazon-1849802707?utm_campaign=Gizmodo&utm_content=&utm_medium=SocialMarketing&utm_source=facebook


Türkiye’de Müzik Endüstrisinde Dijitalleşme: Kültürel Üreticiler ve Platformlaşma Kitabı Yayınlandı

Kasım 21, 2022

Gündelik hayatta müzik dinleme pratiklerimizin dönüşümünde müzik akışım platformlarının yeri yadsınamaz. Özellikle son 10 yılda kullanıcı sayılarını hiç olmadığı kadar arttıran müzik akışım platformları dünya genelindeki müzik endüstrisini oldukça derin bir düzlemde dönüştürdü. Spotify, Apple Music, Deezer ve pek çokları müzik endüstrisinin bu dönüşümünde başat bir rol oynadı. Bu platformlar kullanıcı tarafında neredeyse sınırsız bir müzik arşivinin daha önce hiç olmadığı kadar kolay ve oldukça düşük bir maliyetle erişimini sağladı. Sanatçıların milyonlara -hatta milyarlara- varan dinlenme sayıları gündeme geldikçe bu dönüşümden sanatçıların gelirlerinin de dinlenme sayıları kadar arttığı varsayıldı. Bunun yalnızca bir varsayım olduğu Covid-19 pandemisiyle birlikte ortaya çıktı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün Yaratıcı Kültür Endüstrilerine Destek Programı kapsamında desteklenen Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin yürüttüğü ve Başkent Üniversitesi ve Ankara Bilim Üniversitenin araştırmacı olduğu bu çalışma, Türkiye’de müzik akışım platformlarının Türkiye’deki müzik endüstrisini nasıl dönüştürdüğüne odaklanıyor. Araştırma platformlaşma olgusunun Türkiye’deki endüstriye taşıdığı fırsatlar ve tehditler, endüstrinin platformlaşma karşısındaki güçlü ve zayıf yanlarını ortaya koyuyor. Eser sahibi, yapımcı, platform yetkilisi, kamu yayıncısı temsilcilerinden oluşan 60’tan fazla kişinin katılımıyla oluşan oldukça geniş bir sahadan elde edilen verilere dayanan bu çalışma, Türkiye’deki müzik endüstrisinin platformlaşma ile geçirdiği dönüşüme ışık tutuyor.

Proje Bulguları Paylaşım Çalıştayı YouTube Linki: https://youtu.be/LsWhWCSIF0U

E Kitap künyesi:

Binark, M., Demir, E. M., Sezgin, S., Özsu, G. (2022). Türkiye’deki Müzik Endüstrisinde Dijital Dönüşüm: Kültürel Üreticiler ve Platformlaşma Araştırma Raporu. Alternatif Bilişim Derneği Yayınları. ISBN: 978-605-74852-4-3

E Kitap Linki: https://ekitap.alternatifbilisim.org/turkiye-muzik-endustrisinde-dijital-donusum-kulturel-ureticiler-platformlasma-raporu/


Apple’ın Pekin ile Çin’in Fabrikalarına ve Tüketicilerine Erişim Pazarlığı[1]

Kasım 19, 2022

Patrick McGee ve Ryan McMorrow (2)

IPhone’un üreticisi artık yerel teknoloji devlerinden daha karlı ancak arz şoklarına karşı daha savunmasız

Çin’de faaliyet gösteren en karlı teknoloji şirketi Alibaba veya Tencent gibi yerli bir internet devi değil. Kaliforniya merkezli Apple.

Financial Times tarafından yapılan bir analize göre Apple Çin kaynaklı pandemi sırasında o kadar hızlı büyüdü ki, şu anda ülkenin en büyük iki teknoloji şirketinin toplam gelirinden daha fazla kâr elde ediyor.

Pazara yönelik istihbarat girişimi olan Counterpoint’e göre Apple’ın IPhone üretiminin yüzde 95’inden sorumlu olan bu ülkeye bel bağlaması işletmeyi tedarik zinciri şoklarına karşı savunmasız bırakıyor.

6 Kasım 2022 tarihinde en yeni iPhone’ların küresel sevkiyatından sorumlu ve ana montajcı Foxconn tarafından yönetilen Çin fabrikalarında son zamanlarda meydana gelen Covid-19 salgınları nedeniyle erteleme açıklamaları yapılmıştır. Bu gelişme güçlü ABD doları ve arz kısıtlamalarının etkisi nedeniyle gelir büyümesine yönelik “önemli” olumsuzluklar konusunda uyarıda bulunulmasından bir hafta sonra gerçekleşmiştir.

Tüm bunlara rağmen iş cihazları Çinli tüketicilere satmaya gelince tam tersi bir manzara ile karşılaşılmıştır. Hong Kong, Makao, Tayvan ve anakara Çin’i içeren işletme karı Eylül ayına kadar olan mali yılda 24 ayda yüzde 104 artarak 31.2 milyar dolara yükseldi. S&P Global Market Intelligence’a göre son 12 aylık dönemde bu oran Tencent’in kazandığı 15.2 milyar doları ve Alibaba’nın 13.5 milyar dolarını gölgede bıraktı.

Apple’ın Çin’deki karı, emsallerinden daha düşük gelirlere rağmen arttı

Rekor kârlar, Apple’ın Pekin’le yaptığı pazarlığa işaret ediyor. Bu pazarlık sayesinde iPhone üreticisi, ülkedeki tek gerçek rakibi olan ulusal şampiyon Huawei karşısında öne geçiyor. Üstelik ABD yaptırımları Huawei’ye zarar verirken söz konusu pazarlık Başkan Xi Jinping’in yerel teknoloji gruplarına yönelik baskısını aşmasına olanak tanıyor.

Bu istisnai kazanım durumu, Xi ve Çinli teknoloji yöneticileriyle toplantılar da dahil olmak üzere salgın öncesi zamanlarda Pekin’e düzenli ziyaretler gerçekleştiren CEO Tim Cook sayesinde gerçekleşmiştir. Diğer batılı teknoloji şirketlerinin kaderinden kaçınmaya yardımcı olan CEO Tim Cook liderliğindeki kurumsal diplomasinin sonucu Alphabet, Meta ve Netflix gibileri platformlar ülke dışında tutunmaya devam etmiştir.

Eleştirmenler, Apple’ın Çin’deki işlerinin yolunda gitmesini otoriter taleplere çok çabuk boyun eğmesinden kaynaklandığını söylüyor. Pazarlık, grubu dünyanın en büyük tüketici pazarında lider bir lüks marka haline getirirken, ülkenin uygun maliyetli işgücüne ve fabrikalarına sınırsız erişimini sürdürmesine de yardımcı oldu.

“Pekin için bunun iki yönlü bir durumu olduğu açık. Daha fazla istihdam ve prestij olmak üzere çok fazla iyi geri dönüş alıyorlar” diyor The One Device: The Secret History of the iPhone kitabının yazarı Brian Merchant. “Apple ile sözleşme yapan şirketlerin ücretleri ve standartları daha iyi. Bu durum orta sınıfa yönelik ücretlerin artmasına yardımcı oldu.”

Huawei’nin boşluğunu doldurmak

Counterpoint’e göre 2019’da Huawei, küresel akıllı telefon satışlarında Apple’ı geride bırakarak Samsung’un ardından ikinci sıraya yerleşti.  Bu hızlı büyümeye Huawei ve alt markası Honor’un Mart 2020’ye kadar yüzde 42’lik birleşik pazar payına ulaştığı Çin pazarı öncülük etti.

Counterpoint analisti Archie Zhang, Huawei’ye yönelik ilgiyi “‘ulusal bir fabrika gibiydi- Çin vatandaşları ülkeyi ne kadar sevdiklerini göstermek istediler ve Huawei akıllı telefonlar satın almak için dışarı çıktılar” şeklinde özetliyor.

Bir analiz grubu olan M Science’a göre Huawei, Ağustos 2019’da 5G özellikli akıllı telefonlarla liderliği ele geçirdi ve Haziran 2020’ye kadar yeni nesil cihazların Çin satışlarını ayda 7 milyonun üzerine çıkardı.

Apple’ın ilk 5G donanımlı telefonu olan iPhone 12 serisi ise Ekim 2020’de piyasaya çıktı. O zamana kadar Trump yönetimi, şirketin bir güvenlik tehdidi olduğunu iddia ederek Huawei’ye karşı sert yaptırımlar uygulamıştı.

Yaptırımlar, Huawei açısından yokluğu felç edici olduğu kanıtlanan 5G yonga setleri de dahil olmak üzere önemli teknolojilere erişimi engelledi. Huawei’nin Çin’deki pazar payı 2020’nin ikinci yarısında çöktü ve yaptırımlardan kurtulmak için Honor’u devre dışı bırakmak zorunda kaldı. S&P GMI’ye göre 2021’de Huawei’nin tüketici işletme gelirleri yarıya inerek 38,3 milyar dolara indi.

Counterpoint’e göre Huawei’nin Çin pazarındaki payı 2020 ortalarında yüzde 29’dan iki yıl sonra sadece yüzde 7’ye düşerken, Apple’ın payı yüzde 9’dan yüzde 17’ye sıçradı. ABD’li grubun satışlarının neredeyse tamamı, hakimiyetinin üç yıl içinde yüzde 51’den yüzde 72’ye çıktığı premium sınıfta gerçekleşti.

Zhang, “Bugün Apple, 600$ ve üzeri pazarın çoğuna sahip” derken “1000 dolarlık bir akıllı telefon alacaksanız, başka bir şey yok” diye eklemektedir.

Apple’ın Çin stratejisi

Apple, Çinli müşterilerin zevklerini tatmin etmek için çok çalıştı. Çin operasyonlarına yakın bir kişinin söylediğine göre, yerel rakipler daha büyük ekranlar, düşük ışıkta fotoğraf çekme özelliğine sahip daha gelişmiş kameralar ve çift SIM kart yuvasına sahip akıllı telefonlar piyasaya sürdüğünde, Cupertino merkezli şirketi aynı şeyi yapmaya itenin Apple’ın Çinli çalışanları olmuştur.

Cook, Çinli müşterilerden gece modu ve QR kod okuyucu da dahil olmak üzere “bir ton özellik” için geri bildirim alındığını belirtmiştir. Cook, 22 yaşındaki Çinli bir öğrenciyle yaptığı sosyal medyaya yönelik ender bir röportajında, “5G bile birçok yönden Çin’de hareket geçirildi, çünkü Çin 5G kapsama modelinde çok ileride,” dedi. “Bu yüzden oradaki müşterilerimizi çok dikkatli dinliyoruz.”

Yılın en kazançlı döneminde ABD’li grup Foxconn’un ana Apple iPhone tesisinin “önemli ölçüde azaltılmış kapasitede çalıştığı” uyarısıyla birlikte, üretiminin tek bir bölgede fazla yoğunlaştığı yönündeki endişeler arttı.

Ancak yıllardır, örneğin büyük yatırımlar taahhüt etmek ve hassas konularda sessiz kalmak gibi, Pekin’in yanında kalma çabaları sonuç verdi.

Apple Çinli kullanıcı verilerinin Guizhou eyalet hükümetine ait bir veri merkezine taşınmasına razı oldu ve Pekin’li yetkililerin talebi üzerine binlerce uygulamayı yerel App Store’dan kaldırdı.

Düzinelerce haber kaynağının uygulamaları kaldırılırken, WhatsApp, Signal ve Telegram gibi şifreli mesajlaşma platformları yasaklandı. Yorum yapmayı reddeden Apple, faaliyet gösterdiği ülkelerin yasalarına saygı duyması gerektiğini savundu.

Guardian Project’te mobil gizlilik aracı geliştiricisi direktörü Nathan Freitas, “Apple’ın müşteri deneyimi için kontrollü, kilitli bir ekosistem vizyonu, Komünist Partinin Çin’de sahip olmak istediği aynı vizyonla, aynı kontrolle eşleşiyor” dedi.

“Uyumlu bir toplum için ihtiyaç olan şey konusunda hemfikirler. Bu sadece bir telefon ekosistemi, diğeri ise bir ulus.”


[1] Yazının özgün biçimi için bkz. https://www.ft.com/content/31ab6e36-e683-490a-bf94-b83e031f3169

(2) Pekin’den Nian Liu çalışmaya katkıda bulunmuştur.


Altınokta Körler Derneği’nde Yeni Medya Teknolojileri Semineri

Ekim 28, 2022

Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü Bilişim ve Enformasyon Teknolojieri Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mutlu Binark tarafından 22.10.2022 tarihinde Altınokta Körler Derneği Genel Merkezi’nde, yeni medya teknolojileri üzerine bir seminer gerçekleştirildi. Düzenlenen seminerde Prof. Dr. Binark tarafından sosyal medyada iletişim, akıllı telefon işletim sistemlerinin güncellenmesi, şifre üretme, ses temelli ücretsiz uygulamalar, kişisel verilerin korunması, bilgi doğrulama ve güvenli kullanım konuları ele alındı.

Seminerde ayrıca katılımcılar tarafından deneyim paylaşımları da yapıldı. Katılımcılar tarafından yapılan paylaşımlarda, e-devlet, e-nabız ve bankacılık uygulamalarının görme engelli dostu olmaması hususları dile getirildi.


Türkiye’de Müzik Endüstrisinde Dijitalleşme: Kültürel Üreticiler ve Platformlaşma

Ekim 23, 2022

Gündelik hayatta müzik dinleme pratiklerimizin dönüşümünde müzik akışım platformlarının yeri yadsınamaz. Özellikle son 10 yılda kullanıcı sayılarını hiç olmadığı kadar arttıran müzik akışım platformları dünya genelindeki müzik endüstrisini oldukça derin bir düzlemde dönüştürdü. Spotify, Apple Music, Deezer ve pek çokları müzik endüstrisinin bu dönüşümünde başat bir rol oynadı. Bu platformlar kullanıcı tarafında neredeyse sınırsız bir müzik arşivinin daha önce hiç olmadığı kadar kolay ve oldukça düşük bir maliyetle erişimini sağladı. Sanatçıların milyonlara -hatta milyarlara- varan dinlenme sayıları gündeme geldikçe bu dönüşümden sanatçıların gelirlerinin de dinlenme sayıları kadar arttığı varsayıldı. Bunun yalnızca bir varsayım olduğu Covid-19 pandemisiyle birlikte ortaya çıktı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün Yaratıcı Kültür Endüstrilerine Destek Programı kapsamında desteklenen Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin yürüttüğü ve iki üniversitenin araştırmacı olduğu bu çalışma, Türkiye’de müzik akışım platformlarının Türkiye’deki müzik endüstrisini nasıl dönüştürdüğüne odaklanıyor. Araştırma platformlaşma olgusunun Türkiye’deki endüstriye taşıdığı fırsatlar ve tehditler, endüstrinin platformlaşma karşısındaki güçlü ve zayıf yanlarını ortaya koyuyor. Eser sahibi, yapımcı, platform yetkilisi, kamu yayıncısı temsilcilerinden oluşan 60’tan fazla kişinin katılımıyla oluşan oldukça geniş bir sahadan elde edilen verilere dayanan bu çalışma, Türkiye’deki müzik endüstrisinin platformlaşma ile geçirdiği dönüşüme ışık tutuyor.

Proje Bulguları Paylaşım Çalıştayı YouTube Linki: https://youtu.be/LsWhWCSIF0U

Rapor künyesi:

Binark, M., Demir, E. M., Sezgin, S., Özsu, G. (2022). Türkiye’deki Müzik Endüstrisinde Dijital Dönüşüm: Kültürel Üreticiler ve Platformlaşma Araştırma Raporu. Alternatif Bilişim Derneği Yayınları. ISBN: 978-605-74852-4-3


1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü Dijital Eşitsizlikler ve Yaşlanma Olgusu

Ekim 3, 2022

1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü için Anadolu Ajansı tarafından hazırlanan, yaşlıların maruz kaldığı ayrımcılık ve hak ihlalleri konulu röportajda 120K613 projesi yürütücüsü, Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mutlu Binark ile proje araştırmacısı ve Senex Yaşlanma Çalışmaları Derneği kurucu üyesi Akdeniz Üniversitesi’nden Doç. Dr. Özgür Arun da açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Seçil Büker’in de katılımıyla gerçekleştirilen röportajda Prof. Dr. Mutlu Binark; Türkiye’de yaş ayrımcılığının, yaşlıların mizah öğesi haline getirilmesi ya da kamusal alanda özne pozisyonlarının ellerinden alınması biçimindeki tezahürlerine dikkat çekerek COVID-19 salgını sırasındaki 65 yaş üzeri için getirilen sokağa çıkma kısıtlamalarındaki ayrımcı tutum örneklerine değindi.

Doç. Dr. Özgür Arun ise Türkiye’yi bekleyen en önemli sorunun yoksullaşarak yaşlanmak olduğunu belirterek, yaşlı kadınlar ve yaşlı erkeklerin servet üretemez konuma düştüklerinde daha fazla yaş ayrımcılığı ve daha fazla şiddete maruz kaldıklarını vurguladı.

Röportajın tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.aa.com.tr/tr/ayrimcilikhatti/ayrimcilik/yaslilara-yonelik-ayrimcilik-kovid-19la-baslamadi-salgin-hak-ihlallerini-gorunur-kildi/1815103


Türkiye Tabipler Birliği Çevrimiçi Paneli: Pandemi, İnfodemi: Kararsızlıklar Karşıtlıklar ve Zarar Gören Kaybedilen Yaşamlar

Eylül 5, 2022

Aybüke Doğan, Hacettepe Üniversitesi SBE Radyo Tv. ve Sinema Anabilim Dalı Yüksek Lisans öğrencisi

Türkiye’de ilk Covid – 19 vakasının açıklandığı 11 Mart 2020 tarihinden itibaren salgının bulaşma hızı ve bağışıklık sistemi üzerinde bıraktığı etkileri, alınması gereken önlemleri düşünmeye, sormaya başladık. Salgının ortaya çıktığı ilk dönemde “Tahliye Operasyonu” ismiyle Vuhan’dan Türkiye’ye getirilen yurttaşların kişisel koruyucu ekipman tulumları içinde yüz maskeleriyle ve eldivenleriyle uçaktan inmesini dakikalarca televizyonlardan izlediğimizde Covid – 19 virüsünün bulaşma riski hakkında aradığımız cevabı bulmuş gibiydik. Covid – 19 virüsünü keşfedip, hastalığın bulaş riskine henüz cevap almışken, zaten sorularla dolu zihnimizi salgının bağışıklık sistemimiz üzerinde nasıl bir etki bırakabileceğine yönelik kafa karışıklıkları takip etti. Prof. Dr. Mutlu Binark’ın “Küresel Pandemi Krizi Anında Enformasyon Yüklenmesi ve Enformasyon Sisi” (2020) adlı yazısında ifade ettiği üzere salgın Türkiye’de görülmeden önce Covid-19 “Türk geni bizi korur”, “kelle paça çorbası içmek”, “sarımsak yemek”, “dut pekmezi tüketmek” vb. söylemlerle medyada konuşuldu. Söylemler vakaların görülmeye başladığı dönemde de devam etmekle birlikte geleneksel basında kamusal yayıncılığın temeli kabul edilen kamuyu bilgilendirme ilkesinin yeterince dikkate alınmaması “Aslında suni bir virüs, iki kutuplu dünyada bir dünyalar savaşı.”, “Hastalık belirtilerinde nefes darlığı varmış, önceki kış çok ağır grip geçirdim. Bence biz o yıl atlattık. Etkilenmeyeceğiz.”, “Türkiye temiz bir ülkedir. Bize bulaşmaz.[1]” , “Maske takıyoruz ama hastalık gözden de geçiyormuş.” türünde verilen cevapları “65 yaş üstü yurttaşlar risk grubunda mı?”, “O zaman neden evden çıkıyorlar?”, “Yaşlılardan uzak durmak mı gerekiyor?” gibi yaşlılık ve yaşlı yurttaşlara karşı olumsuz tutumlar yaratan sorular nihayetinde açıklığa kavuşturulana dek yurttaşların gündeminde kaldı. Geleneksel medya tarafından yaşlı yurttaşların bağışıklık sistemleri nedeniyle riskli grupta yer almaları sıkça tekrar edilene dek salgının yaşlı bireyleri yok etmeyi, genç ve dinamik yeni bir dünya düzeni oluşturmayı amaçladığı bilgisi Whatsapp ve Telegram gruplarında, Twitter’da anlatıldı. Salgının yaygınlığı, ölümlerin artması, devletin aldığı önlemlerde süregelen değişimler nihayetinde salgına karşı geliştirilen aşı beraberinde yığın halinde bilgiyi, söylentiyi, yanlış veriyi getirdi. Covid – 19 bağışıklaması adına Türkiye’de hayatımıza girdiği 13 Ocak 2021 tarihinden itibaren verilerin, söylentilerin, komplo teorilerinin yoğunlaştığı en önemli konulardan biri de aşı kabul edilebilir. Coronavac, Sinovac, Sputnik, Pzifer Biontech, Moderna, AstraZeneca, Turkovac hangi aşıyı olmalıydık? İçerikleri neydi? Kaçıncı fazı uygulanmıştı? Yan etkileri ne olabilirdi? Herkese yetecek kadar aşımız var mıydı? sorularına eşlik eden olağan kabul edilebilecek endişeleri MRN-A ve DNA aşılarının arasındaki farklar hakkında ortaya atılan özellikle Biontech aşısının genlerimizle oynadığı, kalbe zarar verdiği, doğurganlığı engellediği, hafızada gerileme yarattığı söylentileri, aşının bireylerin çiplenmesi için yapıldığı yönündeki komplo teorileri izledi. Hatta DNA ve MRN-A aşılarını aynı anda tercih edebiliyor olmamız bizi neredeyse Sinovac’cılar ve Biontech’ciler olarak yarışa sürükledi.    

Nihayetinde salgının başlangıcından itibaren gündelik hayat pratikleri içinde yurttaşların birbirine aktardığı veya geleneksel, sosyal medyadan üzerimize yağan bulaşma riski, bağışıklık sistemi ve bağışıklama yöntemleri hakkında bilimsel temellendirmeden yoksun veriler doğru bilgiye ulaşmamız konusunda yarattığı güçlük nedeniyle salgınla mücadele etmemize engel olurken, gerçekte tartışmaya ihtiyaç duyduğumuz konuları görünmez kıldı. Bu nedenle Kasım 2019 tarihinde ortaya çıkan virüs salgınının üzerinden neredeyse iki yıl geçmesine karşın salgının beraberinde getirdiği soru(n)ları tamamen çözüme ulaştıramadığımızı itiraf etmemiz gerekiyor. Salgın hastalıkları üzerine yeni sorularımızın olması, farklı problemlerle karşılaşmamız yeni varyantların ortaya çıkmasıyla devam eden epidemi sürecinde oldukça doğal kabul edilebilir. Ancak bulaşma hızı oldukça yüksek olan bir salgında pandeminin başlangıcından bugüne salgının aşamalarına ve ortaya çıkardığı konulara göre değişkenlik gösteren sorularımıza cevap ararken alınabilecek önlemleri, kolektif çözümleri tartışmak yerine yukarıda yalnızca bir kaçından bahsedebildiğim söylentiler, doğrulanmamış veya doğrulanamayacak veriler dolaşıma sokuldukça salgın hakkında bilgiye erişmenin giderek güçleştiğini belirmek gerekir.

Türkiye Tabipler Birliğinin 30 Ağustos 2022 tarihinde gerçekleştirdiği “Pandemi, İnfodemi: Kararsızlıklar, Karşıtlıklar ve Zarar Gören, Kaybedilen Yaşamlar” isimli çevrim içi paneli yukarıda kısaca özetlenen sorunları, salgınla mücadelede güçlük oluşturan infodemi kavramını ele aldı. Prof. Dr. Dilek Aslan, Yrd. Doç. Dr. Levent Akyıldız, Prof. Dr. Muzaffer Eskiocak ve medya ombudsmanı Faruk Bildirici’nin konuşmacı olarak yer aldığı panel, Doç. Dr. Ali İhsan Ökten başkanlığında gerçekleşti. Panelde sırasıyla infodemi üzerine kavramsal bir çerçeve sunulduktan sonra pandemi döneminde infodemi, aşı uygulamaları ve infodemi, medyanın infodemiyle ilişkisi tartışıldı. Yanlış, çarpıtılmış, güncellenmemiş, söylenti ve komplo teorisi niteliği taşıyan verileri infodemi olarak adlandırabileceğimizi belirten Dilek Aslan, söz konusu olgunun küresel bir sorun olduğunu belirttikten sonra verileri yorumlamadıkça ve bilgiye dönüştürmedikçe infodeminin bizi beklediğini ekledi. Aslan, infodeminin yönetilmediği takdirde ortaya çıkarabileceği sorunları aşağıdaki başlıklarda topladı:

  • Yurttaşlarda Salgın Hakkında Kafa Karışıklığı
  • Sağlık Bilgilerini Yanlış Yorumlamak
  • Salgın konusunda Risk Almak (Aşı olmama vb.)
  • Ruhsal Sorunlar
  • Eşitsizlik
  • Sosyal Kaos
  • Güvensizlik
  • Damgalama
  • Nefret Söylemi
  • Ötekileştirme
  • Toplumda Kolektivite Yoksunluğu    

TTB Pandemi Çalışma ve İzleme Grubu’ndan Yrd. Doç. Dr. Levent Akyıldız, infodemi kavramıyla ilk olarak Mayıs 2003’de Washington Post’ta bir makalede karşılaştığımızı belirttikten sonra, küresel boyutta bu sorunla karşılaşmamızdaki en temel sebebi moderniteden, postmoderniteye uzanan bilimsel paradigmadaki ve dünya tarihindeki dönüşümle açıkladı. Modernizmin akılla hakikati kavrayabileceğini kabul ettiğini, bilimsel bilginin bu yönüyle ilerlemeci olduğuna dikkat çeken Akyıldız, hakikat sonrası çağda nesnellik, evrensellik gibi olguların geçerliliğini kaybettiğini bu durumun bir aşamadan sonra yerini nihilizm ve sonsuz göreceliğe bırakabileceğini, bilginin kanaatle eşleştirildiği, büyük bir kuşkuyla yaklaşıldığı toplumsal bağlamda infodeminin eskisinden daha yoğun biçimde karşımıza çıktığını belirtti. Ayrıca medya ekosisteminin ekonomi politiğini, bilim karşıtı popülizm ve kutuplaşmış siyasal ortamı infodeminin nedenleri olarak yorumlayabileceğimizi ekledi. Yurttaşların herhangi bir konuda ortak kabulde bulunamadığı siyasal ortamlarda herkesin kendi bilgi evrenine aktarılanları tüketmesi sebebiyle gerçek bilgiye ulaşmada yaşanan güçlüğü vurguladı.  Sosyal medya kullanıcılarının aynı anda içerikleri tüketen ve üreten prosumerlar olmasının da infodemiye katkı sağlayan önemli noktalardan biri olduğunu hatırlattı. Akyıldız,  infodeminin sadece tek bir alana dönük değil, tüm boyutlarıyla incelenmesi gerektiğini, dağılımlarının ve belirleyicilerinin analizini yorumlamak adına bir infodemiyolojiye ihtiyaç duyduğumuzu belirtti.

Olgunun bağışıklama yöntemleri üzerine etkisini ele alan TBB Aşı Komisyonu Başkanı Muzaffer Eskiocak, aşı kararsızlığının belirleyicilerinin temel nedenleri arasında güven, kayıtsızlık ve önemsemenin yer aldığını söyledi. Uzun erimde kazanılan güvenin en önemli belirleyicilerden olduğunu belirten Eskiocak, vaka sayısının yanlış açıklanmasının, virüsü tanımlama biçimindeki değişimlerin, alınan önlemlerdeki tutarsızlıkların, Covid – 19 salgınını onunla yaşanabilir kabul etmenin güven zedeleyici olduğunu vurguladı. Örneğin MRN-A aşılarının “Bildiğimiz aşı.” olarak tanımlanmasını doğru bulmadığını, aşı tartışmasının enfeksiyon üzerinden yapılmasının güven kırdığını ekledi. Önceki salgın hastalıkları için aşı çalışmalarında kat edilen yolun paylaşılmamasının aşıların hemen üretildiği gibi yanlış bir kanıyla sonuçlandığını, aşının yüksek koruyucu oranlara sahip olduğu bilinirken Dünya Sağlık Örgütü tarafından sınırlı korumaya sahip olduğu yönündeki açıklamanın da doğrudan güvensizlik yarattığını ifade etti. “Virüs hasta etmiyor.”, “Öldürücülüğü az.”, “Aşılara ulaşmak zor.” , “Yan etkileri ağır.” vb. söylemlerin yurttaşlar üzerinde hem kayıtsızlık hem de güven problemi yarattığını belirtti.   

Medya ombudsmanı Faruk Bildirici, “Medyada İnfodemi ve Pandemide Medya Deneyimleri” isimli konuşmasında yanlış bilgiyi ortaya çıkaran asıl noktanın doğru bilgiye ulaşamama sorunu ve doğru bilgi yoksunluğu olduğunu belirtti. Yurttaşların doğru bilgiyi resmi kurumlardan ve medyadan alabileceğini ancak pandemi süresince medyanın rating ve tiraj kaygısı nedeniyle bu görevini yerine getiremediğinin altını çizdi. Türkiye’de tiraj ve rating kaygısının ancak salgın kaynaklı ölüm sayısının artışındaki ciddiyetten sonra bırakılabildiğini vurgulayan Bildirici, kapanma koşullarında gazetelerdeki tiraj oranlarının zaten hızla düştüğünü, habere güvensizliğin ise giderek azaldığını ifade etti. “2022 Dijital Gazetecilik Raporuna” göre evrensel boyutta yurttaşların %42’sinin haberlere güven duymadığını, Türkiye’de habere güvenin %36 rakamına gerilediğini, bu durumun sosyal medyadan bilgi takibiyle sonuçlanarak, infodemiye katkı sağladığını açıkladı. Habere duyulan güvenin artması için küresel düzeyde gazetelerin “Haber Doğrulama Masaları” oluşturduğunu ekledi.

“İnfodemiyle nasıl mücadele edeceğiz?” sorusuyla açılan ikinci oturumda konuşmacıların tümü temel mücadelenin bireysel değil kolektif olması gerektiğini, aksi halde infodeminin önüne geçmenin mümkün olmayacağını vurguladı. Dilek Aslan, internet ve popüler yapılar, bilim, politika, haber ve sosyal medya olmak üzere infodemiyle dört alanda mücadele verilmesinin önemine işaret etti. Bireysel bilgi paylaşımında bulunurken “Bu bilginin kaynağı nedir? , “Bilgi güncel mi? , “Neden paylaşıyorum?” sorularını cevaplamamız gerektiğini belirtti. Akyıldız, şeffaflığın yönetim ilkesinde oldukça kritik olduğunu, kurumsal ve kurallı işleyiş ağlarının infodeminin önüne geçebileceğini söyledi. Buna ek, dijital okuryazarlığa sahip olmanın ve karşılaşılan haberlerde eleştirel ve analitik düşünme öneminin yadsınamayacağının altını çizdi. Doğru bilginin kamusallaşması adına bilgilerin sadeleştirilerek kamuya aktarılmasının, disiplinlerarası çalıştayların da bu konuda faydalı olabileceğini ekledi. Eskiocak, aşı karşıtlığıyla mücadele konusunda aslında en önemli aktörlerin kurumlar değil, somut ve sürekli olmaları nedeniyle yurttaşların her gün karşılaştığı kişiler olduğunu, bu aktörlere daha çok güvenildiğini belirtti. Bu yönüyle eczacıların ve uzman hekimlerin önemli bir role sahip olduğunu ekledi. Yalnızca politik figürlerden oluşmayan toplum liderlerinin mevcut salgın gerçekliğini sürekli biçimde aktarmasının infodemi konusunda önemli olduğunun, yerel sağlık hizmetlerinin aşı ulaşımında sınırlarını zorlamasına ihtiyaç duyduğumuzun altını çizdi. Ayrıca TBB olarak “Bağışıklama İçin Güç Birliği Platformu” kurduklarını ve bu doğrultuda çalışmalarının giderek artacağının bilgisini verdi.  Bildirici, infodeminin önüne geçebilmek için medyanın yeniden yapılanması, güvenilirlik kazanması gerektiğini ancak Türkiye’de “Sosyal Medyada Dezenformasyonu Engelleme Yasası” türünde yasa önerilerinin bilgiye ulaşmada daha da güçlük yaratacağını, infodemiyi artıracağını belirtti. Bunların yanı sıra Twitter, Facebook vb. sosyal medya platformlarının infodemi konusunda hayli pasif kaldığını, herhangi bir önlem almadığını, algoritmaların doğru bilgi aktarımını destekleyecek biçimde düzenlenmesinin önemini vurguladı.

Bir son söz eklemek gerekirse salgının, vaka ve vefat sayısının devam etmesi, bağışıklama tedavilerinin beklenen orana ulaşmaması, salgın üzerine mücadelenin sürmesi nedeniyle Türkiye Tabipler Birliği tarafından gerçekleştirilen çevrimiçi panelin infodemi üzerine kavramsal bir çerçeve sunması, bileşenleri ve alınacak önlemleri aktarmasının anlamlı olduğunu inanıyorum. Yürütülen bilimsel tartışmaların içinde yer alan örneklendirmelerin mevcut yanlış bilgilere, söylentilere ve komplo teorilerine işaret etmesi nedeniyle panelin ayrıca değerli bilgiler sunduğunu söyleyebilirim.        


[1] Türklere hastalığın bulaşmayacağı yönündeki söylem ve pandemi döneminde hayatımıza giren terimler, deneyimler için Uğur Mumcu Vakfı tarafından çıkarılan “Temaslı Sözlük” incelenebilir.


Kitap Değerlendirmesi: Pandemi Günlerinde Medyanın Serencamı

Temmuz 5, 2022

Dr. Şerife ÖZTÜRK

2019 yılının sonunda Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan, Dünya Sağlık Örgütü tarafından ilerleyen zamanda COVID-19 olarak adlandırılan ve pandemi olarak nitelenen nefes yolu hastalığı, 2020 yılının ilk aylarında hızla tüm dünyaya yayılmaya başlamıştır. Sadece sağlıkla ilgili bir sorun değil, toplumsal yaşamı dönüştüren, alanları değiştiren bir olaydır koronavirüs pandemisi. Turizm alanından eğitime, çalışma yaşamından günlük pratiklere kadar insanların yaşamında herşey birden bire farklı bir boyuta geçmiş, karantinalar, sokağa çıkma yasakları, uzaktan çalışma, eğitime ara verme vb. zor bir süreç yaşanmıştır. Kısıtlamaların kalkması koronavirüsün bittiği anlamına gelmez. Hala var ve uzun bir süre de yaşamamızda olacak gibi görünüyor. Tabi pandemi deyip geçiliyor ancak bu hastalığın ortaya çıkmasından yönetim sürecine, medyada yer almasından insanların buna ilişkin dayatılan ya da isteğe bağlı olarak alınan tedbirleri benimsemesine kadar bütün aşamaları araştırma konusudur. Koronavirüs pandemisi, bir salgından ibaret olmaktan öte ekonomik, siyasi, diplomatik, teknolojik, güvenlik, etik, mahremiyet, bilim vb. bütün alanların içindedir. Pandeminin arka planı, ülkelerin pandemiyle başa çıkma yöntemleri, salgın sürecinde eğitim ve herşeyin temelinde olan ekonomi, ülkeler arası ilişkiler, hasta temas takip ve tedavi uygulamalarına ilişkin  teknolojik uygulamalar, bu uygulamaların kullanılmasında ortaya çıkan etik sorunlar ve kişilerin mahremiyetinin ihlali gibi konular birbiriyle bağlantılı olarak ele alınmalıdır.

Kitaba ilişkin bu değerlendirme yazısında yazarların emekleri göz önüne alınarak bölüm yazıları tek tek incelenmiş, yazıların içerikleri kaleme alınarak değerlendirme yapılmıştır. Yazarların yazılarında neyi anlattıkları, neyi ön plana çıkarmak istedikleri bu değerlendirmede sunulmuştur. Bu yazı, kitabın bir özeti ya da kitaba ilişkin bir eleştiri değildir. Kitabı okumak isteyenlere öncesinde kitabın içeriğinde nelerin yer aldığını, neyi okuyacaklarının bir sunuşu; yazıların benim gözümden bir değerlendirmesidir.

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik (UMAG) Vakfı Yayınları’ndan çıkan Pandemi Günlerinde Medyanın Serencamı adlı bu derleme kitapta, bölüm yazarları yukarıda bahsedilen tüm konuları kaleme almıştır. Yaşanılan kötü günlerde medyadan yansıyanlar ve madalyonun medyaya yansımayan diğer yüzü farklı perspektiften okuyucuya sunulmuştur. Kitabı derleyenlerden Mutlu Binark ve Sevda Ünal, Önsöz’de, ilk olarak tüm dünyada ekonomiden ticarete, eğitimden çalışma alanına kadar iş yapış pratiklerini dönüştüren özellikle teknoloji boyutunda birtakım farkındalıklara neden olan COVID-19 pandemisinin kronolojik bir anlatısını sunmaktadır. “Yeni normal” kavramını ön plana çıkararak uzaktan çalışma pratiğinin alanlardaki işleyişinin kısaca altının çizildiği yazıda en önemli vurgu, “ABD’nin başını çektiği Batılı kapitalist ülkeler ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında var olan 21. yüzyıla yönelik jeopolitik ve siyasal egemenlik mücadelesi”dir. Binark ve Ünal, pandeminin dünyadaki eşitsizlikleri daha da kalıcı hale getirdiğini ve eşitsizlikler arasındaki uçurumun arttığını kaydederken medya ve yeni medya ortamlarında sansür, oto-sansürün iyice meşrulaştırıldığı, gözetim ve verileştirme ile insan hakları aleyhine gelişmelerle karşılaşıldığı, yani pandemi ile mücadele ederken birtakım ihlallerin de yaşandığını vurgulamaktadır.

Derleme kitabın “Çin, ABD ve İran’da COVID-19 ve Medya” başlığını taşıyan ilk bölümünün ilk yazısı, K. Emre Demir’in kaleminden çıkmış. Çin ile ilgili farklı alanlarda deneyimi olan Demir’in “Çin’in Pandemi Söylemi: ‘Virüse Karşı Çin Seddi Ördük’” başlıklı yazısı, pandeminin başlangıç ülkesi olarak nitelenen ve bu süreçte çok sık gündeme gelen Çin’in COVID-19 ile mücadelesini ve deneyimini anlatmaktadır.  Pandeminin ilk olarak Çin’de görülmesi dünyada bu ülkeye karşı eleştiri oklarının çoğalmasına neden olurken içte ve dışta uyguladığı strateji ve politikalarla Çin’in imajını düzeltmeye çalıştığını aktaran Demir, Çin’in “COVID-19’un bir anlatısı”nı oluşturduğunu vurgulamaktadır.

Koronavirüsün ilk görüldüğü zamanlarda Çin sosyal medyasında eleştirel paylaşımların yapılması ve bazı medya kuruluşlarında Çin Hükümetini sorgulayıcı haberlerin çıkması üzerine bu tür yayın ve paylaşımların Çin halkına zarar verdiği ve kaos ortamı yaratılmak istendiğine karşı yayınlar yapıldığına ilişkin hususlar yazıda en can alıcı noktalardan biridir. Çin’in pandemi döneminde hem katı ve sert tedbirler almaktan çekinmediği hem de moral veren kamuoyu çalışmalarının yapıldığının altının çizildiği yazıda; pandemi sürecinin başlangıç ülkesi olarak gösterilmesi sonucu ülkeler nezdindeki olumsuz algıyı düzeltmenin Çin açısından hiç de kolay olmadığı belirtilmektedir. Pandemi öncesinde de büyük ticaret potansiyeline sahip olması nedeniyle Çin’e karşı önyargılı ülkeler, pandemiyle birlikte bu önyargılarını sağlık alanına taşımıştır. Demir yazısında kapsamlı olarak bu önyargılardan bahsederken Çin’in, vakanın ilk orada görülmesi ve tedavi sürecinde neler yapılacağını da bu sayede öğrenmesi nedeniyle, pandemiye ilişkin en tecrübeli ülke olduğunu ve bunun da diğer ülkeler nezdinde avantaj olduğunu vurgulamaktadır.

Çin’in koronavirüse karşı savaşının “halk savaşı” olarak nitelendirildiğini yazan Demir, ciddi eleştirilere maruz kalan bu ülkenin kapsamlı ve katı adımlarla eleştirileri telafi ettiğini belirterek bunu yaparken hangi yöntemlerin izlendiğini de sıralamaktadır. Demir’e göre eleştirilere karşı bir diğer uygulama da “Beyaz Kitap” isimli raporun yayınlanmasıdır. Demir, bu rapordan da kapsamlı olarak bahsetmektedir. Beyaz Kitap isimli raporu duymuştum ancak; içeriği hakkında bu denli kapsamlı bilgi sahibi değildim. Bu yazıyla birlikte rapor hakkında aklımdaki soru işaretlerini gidermiş oldum. Beyaz Kitap aslında Çin’in salgınla ilgili pek çok propaganda aracından sadece biridir. Salgınla mücadelede Çin Hükümeti’nin,  hem halkına hem de dış ülkelere karşı imajı konusunda hem de teknolojik ve ekonomik konuda mücadele verdiğinin sık sık ve farklı olaylarla altının çizildiği yazıda; işin aslının “sağlık”tan ziyade ticaret savaşlarının bir parçası olduğu, bu durumun aşı konusunda da yaşandığı kaydedilmektedir.

Tüm insanlığın tarihe geçen bir olayı eş zamanlı yaşaması ve bu olayın da çıkış noktasında nelerin, nasıl yaşandığına dair merakını gidermek isteyenlerin okuması gereken bir yazı olduğunu düşünüyorum. Demir’in yazısını okurken hem bu süreçte kendi yaşadıklarım hem de medyadan takip ettiğim olaylar dejavu gibi tekrar gözümün önünden geçti sanki. Okuyucuyu canlı tutan bu yazıda geriye dönük kısa süreli bir yolculuk yaptım sanki. Bu kitapta  Çin’deki pandemi sürecine ilişkin yazı olmasa eksik olurdu. ABD ve Batı ülkelerine göre kapalı bir yapısı bulunan Çin’in dünyanın gözündeki imajını içte ve dışta uyguladığı politikalarla nasıl değiştirdiğini bir sonraki cümleyi merak ederek okudum diyebilirim.

İlk bölümün ikinci yazısı aynı zamanda kitabı derleyen Mutlu Binark ve Sevda Ünal tarafından yazılmış. “Çin’de Parti-Devletinin Ürettiği ‘Çin Güçlü Kal! Wuhan Güçlü Kal’ Video-Anlatılarında Ulusal Birlik, Zafer ve Fedakârlık Söylemi” başlığıyla kaleme alınan bu yazı, K. Emre Demir’in üzerinde durduğu konulardan “propaganda”yı detaylı olarak ele almaktadır. Yazının konusunu COVID-19 salgınıyla mücadele stratejileri, bu kapsamda da Çin’in içte ve dışta salgına ilişkin zafer kazanmak ve bunu tüm dünyaya göstererek ülkeye karşı önyargıları yıkmak için sosyal medya platformlarında dolaşıma soktuğu video anlatılar ile bu anlatıların söylem stratejileri oluşturmaktadır.

COVID-19 pandemisinde hastalığı saklamak dolayısıyla da gerekli tedbirlerin alınmasında geç kalınmasına sebep olmakla suçlanan Çin’de sosyal medya platformları, halkın sesini yükseltmesini sağlamıştır. Pandeminin çıkış ülkesi olarak tüm dünya ülkelerince hedef haline gelen Çin salgınla mücadele ederken dünyadaki bu algıyı değiştirmek için de birlik ve mücadele vurgusu yapan video anlatıları dolaşıma sokmuştur. Bu video anlatıların söylemsel analizlerinin yapıldığı yazıda; salgının devletlerin yurttaşlar üzerindeki denetimi ve yaşamı disipline etme tekniğini meşrulaştırdığının altı çizilerek meşrulaştırmaya ilişkin çalışmaların “tutumların yönlendirilmesi” ve “özneleştirme” üzerinden yapıldığı ifade edilmektedir. Çin parti devletinin video anlatılarla propaganda yürütmesindeki temel amacının ülke içinde salgınla mücadele ettiği imajını güçlendirmek dışta ise hem virüsün Çin’den yayıldığı iddialarına ilişkin algıyı değiştirmek hem de yönetim modeli olarak Çin rejiminin üstünlüğünü göstermek olduğunu dile getiren Binark ve Ünal, bu anlatılarda, virüs ve salgına karşı kolektif savaş içinde bulunulduğunu ve “Çin Rüyası”nın sürekliliğine vurgu yapıldığını kaydetmektedir.

Binark ve Ünal’ın yazısında; hiçbir Batılı ülkede 76 gün süren kapanmanın olmadığını, Çin’in her yolu deneyerek salgından kurtulduğunu ve bunda Çin’in özgürlüklerin kısıtlanması, ifade özgürlüğünün denetlenmesi gibi uygulamaların yani yönetim rejiminin de büyük katkısının olduğu mesajının dünyaya verildiği vurgulanmaktadır. Çin devletinin propagandayı salgınla mücadelesinde başarılı bir şekilde uyguladığının altının çizildiği yazı; Çin devletinin ülke içinde tepkileri milliyetçi ve vatanseverlik duygularını canlandırarak bastırma; ülke dışından gelen eleştirileri de yeni bir emperyalizm biçimi şeklinde yorumlayıp püskürttüğü ifade edilerek noktalanmaktadır.

Pandemi sürecinde Çin’in olumsuz imajını düzeltmek için içte ve dışta izlediği propaganda taktiklerinin eleştirel bir üslupla ele alındığı yazıda; eleştirinin temeli ÇKP’nin egemen ideolojisinin pandemiyle mücadele kapsamında yurttaşlara dayatılması, bireysel özgürlüklerin sınırlandırılması ve devlet denetiminin artmasıdır. Bu düşünceler video-anlatılardan örneklerle sunulmaktadır. Pandemi sürecinde merak edilen konuların başında gelen Çin’in iç ve dıştaki imajını olumlamaya yönelik çalışmalar, Binark ve Ünal tarafından net olarak ortaya konmaktadır.

Birinci bölümün son yazısı Metin Yüksel’e ait. “Koronavirüs Salgınında Amerika ve İran’da Haber, Mizah, Şiir ve Ötesi” başlığını taşıyan yazı oldukça ilginç bir içeriğe de sahip. Yazının konusu koronavirüs salgınının ABD ve İran’da yeni medyaya nasıl konu olduğu ve nasıl yeni işlevler kazandırdığıdır. Yazıda, ABD’de bilgi ve eğlence sektöründe oldukça iddialı yayınlardan olan The Daily Show adlı programla İran’da Farsça yazılan korona şiirlerine yer verilmektedir.

Yazıda ilk olarak,  ABD’de The Daily Show (TDS) adlı program ele alınmaktadır. Programın sadece Amerikan siyasetini değil dünyadaki gelişmeleri de konuklarıyla birlikte ele aldığını ifade edip program hakkında kısa bir bilgi ile başlayan yazıinzda Yüksel, TDS’nin ABD’deki izleyicilerine program sayesinde eleştirel bir bakış açısı sağladığının altını çizmektedir. Yüksel, programın en renkli ve ilginç konuğunun “virüse karşı vücuda dezenfektan enjekte edilmesi” sözlerini bu programda sarf etmesi nedeniyle Trump olduğunu vurgulamaktadır.

Yüksel yazısının İran ile ilgili ikinci kısmını şiir ve hicve ayırmaktadır. İran’ın 1941’den itibaren kısa siyasi ve diplomatik olaylarına değinen Yüksel, ABD ve İran ilişkileri ile İran’ın Ortadoğu coğrafyasındaki konumunu da dile getirerek İran’daki kültürel ürünlerin başında şiirin geldiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla İran’da şiir önemlidir. Bu önemi içerisinde şiirin pandemi sürecinde “eş’ar-i korona” şeklinde yapılan çevrimiçi bir taramada çok fazla şiir ile karşılaşıldığını vurgulayan Yüksel, bu şiirlerin bazılarının siyasi hiciv bazılarının ise İran edebiyatının ünlü isimlerinin şiirlerinden uyarlanmış olduğunun altını çizmektedir. Yüksel konusunu maske takmak, korona, aşk, aşı ve karantinanın oluşturduğu şiirlerin İran’daki toplumsal ve siyasi olaylara da gönderme yaptığını vurgulayarak yazısını tamamlamaktadır.

Yüksel’in yazısının başlığını ilk okuduğumda önce anlam veremedim pandemiyi şiir ve mizahla nasıl ele aldığına. Yazının ilk kısımlarını okuyup ABD ve İran’daki pandemi günlerine geldiğimde anlamaya başladım ve derleme içinde yer alan yazı konularından ne kadar farklı, ne kadar ilgi çekici olduğunu kavradım. Pandemi deyince ilk akla konular arasında olmayan şiir, hiciv ve yine ilk akla gelen ülkeler arasında sayılmayan İran’ın yazıya konu edilmiş olması ve ABD’deki televizyon programının ele alınması kitap için oldukça farklı konuların arasında yerini almıştır.

Kitabın ikinci bölümü olan “Liderlerin Söylemleri-Habercilik ve Medya Profesyonelleri” başlığı altındaki ilk yazı, Ruhdan Uzun’un. “Haber Alma Hakkı Açısından Koronavirüs Pandemisinde Gazetecilik” başlıklı yazı, haber, habercilik, haber alma hakkı ve bu hakkın önündeki engelleri ilk olarak ele almaktadır. Ardından pandemi sürecinde gazetecilerin uzaktan çalışma ile karşılaştıkları sınırlılıkları ortaya konmaktadır. Uzun, pandeminin her anlamda küresel bir krize neden olduğunu, bu krizde gazetecilerin bilgiye ulaşması ve bu bilgiyi halka aktarırken hem toplum sağlığı hem de kendi sağlığını dikkate alması gerektiğinin altını çizmektedir. 

Uzun gazetecilerin her dönem karşılaştığı haber alma hakkını etkileyen faktörlerin pandemi sürecinde daha fazla olduğunu bunun da insanların bilgiye erişmesi konusunda yanlış yönlendirilmesine neden olduğunu vurgularken haber alma hakkını etkileyen siyasi baskılar ile mesleki performanstan kaynaklanan baskılara, pandemi koşullarından kaynaklı baskıların da eklendiğini belirtmektedir. Pandeminin başından beri hükümetin sürdürdüğü politikalara eleştirel yaklaşan Uzun, hükümetin bu politikası nedeniyle dolaşımdaki bilgilerin de güvenilir olmadığını, bunun da pandemiyle mücadelede engel teşkil ettiğini aktarmaktadır. Uzun yazısında, bu durumu net bir şekilde örneklerle ortaya koyarken basında “sürecin çok iyi yönetildiği” algısının oluşturulmaya çalışıldığını da dile getirmektedir.

COVID-19 pandemisinin dünyada tüm alanları dönüştürdüğü malum. Ancak en önemli dönüşüm çalışma modelleri içinde yer alan esnek çalışma içerisindeki uzaktan çalışma sisteminin ön plana çıkmasıdır. Her alanda uzaktan çalışma; ev ortamı ve maliyet anlamında imkan getirmiştir. Ancak saha mesleği olan gazetecilik alanında pandemi nedeniyle zorunlu hale gelen uzaktan çalışmanın imkan yanında sınırlılıkları daha fazla olmuştur. Pandemik belirsizlik yanında işyerinde çalışmanın sağlık açısından güvenliği tehdit eder hale eğlemesi gazetecileri mecburen sahadan uzaklaştırmıştır. Uzun yazısında, son olarak gazetecilerin uzaktan çalışarak haber üretme pratikleri üzerinde durmaktadır. Uzun’a göre uzaktan çalışma, birçok meslek açısından kolaylaştırıcı gibi görünse de gazetecilik açısından haber üretim pratiğini zorlaştırmıştır. Uzun yazısında gazetecilerin eğitimi, bilim gazeteciliği, sağlık haberciliği gibi alandaki en temel konuların da önemine değinirken ekonomik baskılar nedeniyle gazeteciliğin pandemi sürecinde içinde bulunduğu durumu gözler önüne sermektedir.

Uzun, kitabın başlığıyla doğrudan özdeşleşen yazısında, pandemi döneminde medyanın ve gazetecilerin serencamını sunmaktadır. Gazeteciliğin önemli noktalarına değinerek gazetecilik alanında yaşananları ortaya koyan Uzun, imkan gibi görünen esnek çalışma modellerinden uzaktan çalışmanın gazeteciler için ne tür sınırlılıklar getirdiğini, haberciliğin bu süreçte insanların sağlığına ilişkin yönlendirici haberlerinin ne denli önemli olduğunu örneklerle açıklamaktadır. Uzun yazısında gazetecilerin sorunlarının pandemi sürecinde daha da arttığını ve sağlık bahane edilerek basına sansür ve oto-sansür uygulandığının vurgusunu yaparak eleştirel bir gözle gazetecilik alanını analiz etmektedir.

Kitabın ikinci bölümünün ikinci yazısı Çiğdem Yasemin Ünlü’nün. “’Herşey Kontrol Altında mı?’ Neoliberalizmin Pandemi Krizi ve Dünya Liderlerinin Söylemi” başlıklı yazıda Ünlü, ABD Başkanı Donald Trump, Almanya (eski) Başbakanı Angela Merkel, Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Güney Kore Cumhurbaşkanı Moon Jae-in, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, İtalya Başbakanı Giuseppe Conte, Macaristan Başbakanı Victor Orban, Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın COVID_19 pandemisi sürecinde çeşitli vesilelerle verdikleri demeçler üzerinden eleştirel söylem analizi gerçekleştirip bu analizin sonuçlarını ortaya koymaktadır.

Yazısına eleştirel söylem çözümlemesini detaylı olarak açıklayarak başlayan ve çalışmadaki çözümlemesini Fairclough’a dayandıran Ünlü, pandemi ve ardından yaşanabileceklere ilişkin günümüz düşünürlerinin tartışmalarında uzlaştıkları noktanın, pandemiyle birlikte neoliberal düzenin içinde barındırdığı tüm olumsuzlukların gün yüzüne çıkıp bunlar üzerine düşünülmesi ve dünyanın daha yaşanabilir hale gelmesine ilişkin yeni bir dünya yaratmanın yollarını aramak olduğunu belirtmektedir. Ünlü’nün yazı için yaptığı araştırmada üzerinde durduğu konu, bahsi geçen liderlerin pandemiye ilişkin söylemlerini nasıl inşa ettikleridir. Salgın döneminin liderlerin popülist stratejilerden yararlanması için zemin hazırladığını ifade eden Ünlü, 11 lider üzerinden küresel krizde ulusların nasıl politikalar izlediğini aktarmaktadır. Ünlü, demeçleri inceleyerek liderlerin hemen hepsinin küresel salgını normalleştirdiğini, yönetimsel zafiyetlerin, hazırlıksızlığın, sağlık sistemlerindeki sorunların üzerini örten açıklamalar yaptığı sonucuna varmaktadır.

Yazıda en dikkat çekici noktalardan biri, istisnasız tüm liderlerin COVID-19 virüsünü görünmez/sinsi/ bilinmeyen bir düşman, küresel salgın durumunu ise bir savaş olarak tanımladığının kaydedilmesidir. 11 liderin ortak söylemi olan bu husus aslında, COVID-19’un insanlar tarafından hemen hemen aynı şekilde algılanmasının temelini oluşturmaktadır. Bu metaforlar liderler için salgının büyüklüğünün veya seferberlik halini anlamak için çokça başvurulan tarifler arasındadır. Yazıda son olarak liderlerin konuşmalarının genel değerlendirmesi yapılarak muhafazakar liderlerin söylemlerinde daha buyurgan bir biçemin hakim olduğunu ifade ederken Avrupalı liderlerin konuşmalarında birkaç ortak özelliğin göze çarptığı kaydederek bu özellikleri sıralamaktadır. Bunlardan birincisinin bilim ve uzmanlığın aşırı şekilde vurgulanması, ikincisinin açıklamaların demokrasi kavramıyla ilişkilendirilmesi, üçüncüsünün ise uygulanan politikalar ve karşılaşılan yetersizlikler açıklanırken yurttaşlarla özdeşleşme ve tepkileri hafifletmeyi sağlayabilecek stratejini benimsenmesi olduğu vurgusu yapılmaktadır.

Ünlü, yazısını uzun zaman aralığında incelediği 11 liderin pandemiye ilişkin söylemi üzerinden oluşturmuştur. Yazıda Avrupalı liderler geniş yer alırken muhafazakâr liderler daha az yer bulmaktadır. Eleştirel söylem çözümlemesinin orijinal örneklerinden olan bu yazıda, örneklem için dünyada pandemi sürecindeki uygulamalarıyla merak konusu olan ülkeler seçilmiştir.

Sinema Filmlerinde ve Ünlülerin Yaşamlarında Salgınlar başlıklı üçüncü bölümün ilk yazısı Zeynep Özarslan ile Aylin Berna Zamandar Başoğlu’na ait. “Sinemada Salgınlar: 2000’li Yılların Filmleri ve Dizileri” başlığını taşıyan yazı; sinema tarihinde salgın temasının nasıl ele alındığı, salgın hastalıkların sinemadaki temsili, salgın konulu filmlerin türleri ile 2000’li yıllardan sonra salgın film ve dizelerinin analizi üzerinde durmaktadır. 

Yazıda, sinemada salgın filmlerinin korku türü altında ele alınsa da bilim-kurgu, felaket, gerilim türleri altında da değerlendirildiğinden bahisle, korku sinemasını kısa tarihi ele alınmaktadır. Çalışmanın örneklemine dahil edilen filmler Children of Men, I am Legend, Contagion, Perfect Sense, World War Z; diziler ise The Walking Dead, 12 Monkeys, Containment’dır. 5 film ve 3 dizi bu çalışma kapsamındadır. Uzun ve detaylı bir çalışma olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu filmleri izlememiş olanlar için konu tanıdık olsa da temelde film ve diziler, birkaçı dışında, benim için aşina değildir.

Sinemada salgın olarak en sık ele alınan hastalığın veba olduğunu belirten yazarlar, salgın temalı film ve dizilerde çoğunlukla salgın sonrası hayat vurgusu yapıldığının ve çoğunlukla virüs kapan insanları “zombi” olarak gösteren film ve dizilerin izleyici kitlesinin cinsellikleri kısıtlanan gençler ile alt sınıflar olduğunun altını çizmektedir. Yazarlar bu konuda Wood’a atıf yaparak, zombi filmlerinde bozulan toplumsal düzenin bu zombilerle başa çıkarken, bunun için uğraş verirken yeniden inşa edildiğini kaydederken korku türünü genel anlamda ele alarak uygarlığın yasakladığı ve baskı altına aldığı her tür şey için verilen mücadeleyi temsil ettiğini belirtmektedir. Yazıda önemli bulduğum nokta, salgına neden olan virüsün kaynağının genellikle film ve dizilerde cevapsız kalmasıdır. Tıpkı COVID-19 pandemisinde olduğu gibi. Bu pandemi sürecinde de Çin’den yayıldığı yolunda söylemler bulunan koronavirüsün asıl kaynağı henüz netliğe kavuşmamıştır. Demek ki, dünyadaki diğer salgın hastalıklar 50 yıl önce de olsa, 100 yıl önce de olsa kaynağı konusundaki kafa karıştırıcı hususlar devam etmektedir.

Yazarlar çalışma kapsamındaki film ve diziler üzerinden dönemin siyasi ortamını ortaya koyarken bu ürünlerin egemen ideolojinin kültürel bir işlevi olarak rol oynadığını ileri sürmektedir. Yazının son kısmında salgın filmlerinde güçlü erkek imajı, yeniden üretilen ataerkil aile yapısı, geleneksel manevi değerlerin öne çıktığının altı çizilmekte ve yapımların sonunda insanlara “umut verici” mesajlar iletildiği vurgulanmaktadır. Yazı; salgın konulu yapımların toplumsal ve siyasi rolüne değinirken metin örgüsü içinde egemen gücün ideolojisini de meşrulaştırdığını ortaya koymaktadır.

Üçüncü bölümün son yazısı “Ünlülerin Pandemi Günlerinde Sosyal Medyada Ürettikleri İçerikler” başlığıyla yine Zeynep Özarslan ile Aylin Berna Zamandar Başoğlu’na ait. Yazıya pandeminin tüm alanların olduğu gibi kültürel, sanatsal faaliyetlerin de dönüştüğünden bahisle başlayan yazarlar, çalışmalarında COVID-19 pandemisinde Türkiye’de sinema, televizyon, müzik sektörlerinden tanınmış kişilerin Instagram paylaşımlarını Türkiye’de pandemi sürecinin başı olan Mart-Nisan 2020 tarihleri arasında inceleyerek bu kişilerin salgın döneminde izlerkitleleri ile olan iletişimlerini analiz etmeyi amaçlamaktadır.

Çalışmalarının kavramsal ve kuramsal çerçevesini Ünlü Çalışmalarına dayandıran Özarslan ve Başoğlu, Frankfurt Okulu kurucularından Adorno ve Horkheimer’ın “kültür endüstrisi” kavramını temel alarak yeni iletişim teknolojilerinde ünlü çalışmaları üzerine araştırmaları bulunan Henry Jenkins’ten, Pierre Bordiue’nun sermaye kavramındaki ünlü sermayesi kavramından yola çıkarak ve Ervin Goffman’ın “performans”, “vitrin”, “sahne önü-sahne arkası”nı  ele alarak ilerlemektedir.

Sosyal medyanın ünlülerin performatif eylemlerinin ön plana çıkmasında katkı sağladığını ifade eden yazarlar, hayranların ünlülerin canlı yayın yapmaları sayesinde onların sahne arkası yani özel hayatlarına tanıklık ettiğini ve onlara “daha kolay erişebilme” imkanı sunduğunu kaydetmektedir. Pandemi döneminde evde kalınan süreçte ünlüler ile influencer’ların takipçileri ve hayranlarıyla ağ üzerinden kurdukları iletişim, çeşitli markalarla yaptıkları tanıtım ve reklamların incelendiği çalışmada, aslında herşeyden uzak kalınan süreçte ünlülerin kendilerini unutturmamak adına ağlar aracılığıyla canlı program, canlı konser, canlı gösteri, canlı sohbet gibi eylemlerde bulundukları; gelirlerinin devamlılığını sağlamak için de çeşitli markalarla işbirliği yaptıkları üzerinde durulmaktadır. Bu süreçte çoğu yerin kapanmasından kaynaklı işsiz kalan insanlar için bazı ünlülerin yardım kampanyası düzenlediği ancak pandemiye ilişkin doğrudan paylaşım yapmadıkları onun yerine bu süreçte evde geçirdikleri gündelik hayatlarını gözler önüne serdikleri ortaya konmaktadır.

Yazıda belli bir ünlü örneklem olarak seçilmiş olsa da metin örgüsü içinde örneklem dışındaki ünlülere de atıf yapılmaktadır. Yazının dikkat çekici kısmı bana göre ünlülerin pandemi sürecinde toplumu yönlendirici, kültürel ve sanatsal etkinliklere dair paylaşım yapmamalarının üzerinde durulmasıdır. Bu durum Türkiye’deki ünlülerin genel kültür ve bilgi düzeyleri hakkında fikir vermekle birlikte pandemi sürecinde “herkesin kendi derdine düşmüş” olduğunu ünlülerin paylaşımlarından örneklerle sunmaktadır. Sanatçılar, duyarlı ve hassas kişiliğe sahiptir ya da en azından öyle bilinir. Dünyayı dönüşüme uğratan salgında takındıkları tavır ve tutum Özarslan ve Başoğlu’nun yazısında görülmektedir.

Salgın Sırasında Sağlık İletişimi ve Kriz Yönetimi başlığını taşıyandördüncü bölümSinem Akkaya Güngör’ün kaleminden çıkmış.COVID-19 Salgınında Küresel Sağlık İletişimi İle Güven Oluşturmak: Dünya Sağlık Örgütü Instagram Sayfası”başlığını taşıyan Güngör’ün yazısı, halkla ilişkilerin kriz yönetimindeki önemine vurgu yapmaktadır. Salgın döneminde halkın güvenilir bilgiye zamanında erişerek tedbir almasının ne denli hayati olduğunu aktararak yazıya başlayan Güngör, teknolojik gelişimle birlikte sosyal medyanın insan hayatındaki yerini, özellikle salgın döneminde sağlığa ilişkin bilgilerin tarandığı mecra olarak rolüne değinmektedir.

Güngör çalışmasını stratejik sağlık riski iletişimi yaklaşıınma dayandırmakta, koronavirüs salgını döneminde kullanılan iletişim türlerine ve içeriğine odaklanarak Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) bu süreçte Instagram hesabından yaptığı paylaşımları Mart-Nisan 2020 tarihleri arasında irdelemektedir. Sağlıkla ilgili krizlerde sağlık iletişimcilerinin bir yandan kurumlarının itibarını korurken bir yandan da güvenilirliği sürdürmelerinin ve halkın endişesini azaltmak için kullanacakları ifadelerin öneminin altını çizmektedir.

DSÖ’nün COVID-19’u salgın olarak ilan ettiğinde bu hastalığa karşı koruma sağlayacak aşının henüz olmadığını, hastalık ve tedaviye ilişkin net bilginin bulunmadığı bir krizde hızlı ve etkin hareket ederek COVID-19’dan korunmak için DSÖ’nün korunma önlemlerini tüm dünya ile paylaştığını ifade eden Güngör, DSÖ’nün bu süreçte şeffaf olmak için çabaladığını vurgulamaktadır. Güngör, DSÖ’nün Instagram paylaşımlarının içeriğini dokuz kategoriye ayırmakta ve şöyle sıralamaktadır: Epidemiyoloji ve istatistik, eğitim ve bakım, genel önleme yönergeleri, hijyen, sağlıklı beslenme ve yaşam tarzı, karantina, dünya haberleri. DSÖ’nün Instagram hesabında genellikle bilgilendirici içerikler, çocuklara karantina sürecinin nasıl anlatılması gerektiği, virüslü biriyle aynı evde yaşamanın kılavuzunu, yanlış yayılan bilgi hakkında doğru bilgi gibi içerikler paylaşmıştır.

Güngör yazısında DSÖ’nün Instagram hesabını incelemekte ve hangi etiketlerle hangi içerikleri paylaştığını ele almaktadır. Ancak yazıda incelenen paylaşımlardan birkaç görsel de yer alabilseydi yazının içeriği zenginleşebilirdi. Hangi içeriğin hangi görselle paylaşıldığı da fotoğraf veya metin olarak belirtilebilirdi. Çünkü sosyal medya demek görselliğin ön planda olması demektir. Sosyal medya paylaşımları üzerine bir araştırma temelleniyorsa paylaşımların görselliğinin de olması çalışmayı daha güçlü kılar. Diğer taraftan DSÖ’nün genel anlamda bu çalışmaya konu olması da çalışmayı orijinal kılmıştır.

Dördüncü bölümün son yazısı Ayşe Aslı Sezgin’in. “Pandemi Günlerinde Kurumsal Sosyal Medya Yönetimi: Yeni İletişim Taktikleri Mi Yoksa?” başlıklı yazıda Sezgin, JP Morgan Chase&Co, Manchester City Spor Kulübü ve Wyndham Hotel Group’u odak noktası yaparak bunların Facebook hesaplarını incelemekte ve pandemi dönemindeki paylaşımlarını ele almaktadır. Bu bağlamda Sezgin yazısında, pandemi sürecinde kapitalizmin nasıl işlediğini finans, futbol ve turizm sektörü açısından irdelemektedir.

Yazıda Sezgin, pandemi sürecinde kapitalizmin temel argümanlarını ortaya koyarken örnekleme dahil ettiği sektörler üzerinden pandemide insan sağlığı ön planda tutulurken arka planda para akışının azalmasını veya kesilmesini önleyici tedbirlere ilişkin çabaların yattığını vurgulamaktadır. Pandemi sürecinde örneklem dahilinde bulunan kurumsal sosyal medya hesaplarındaki paylaşımlarda dikkat çeken noktanın kurumların fırsatçı olarak algılanmalarından duydukları kaygı olduğunu belirten Sezgin, bu hususta kurumsal halkla ilişkiler bölümlerine çok iş düştüğüne ve üstlendikleri görevin hassasiyetine vurgu yapmaktadır.

Sezgin, salgın öncesi ile salgın sürecinde örnekleme dahil edilen kurumların Facebook hesaplarındaki paylaşımların farklılığını ortaya koymaktadır. JPMorgan Chase&Co’nun salgın öncesinde Facebook hesabından kurumun faaliyet alanına yönelik etkinlik, duyuru, tanıtım yapılırken salgın sürecinde müşterilerine çözüm üreten paylaşımlar yapıldığı ve böylece kendi konumunu da belirlemeye çalıştığı yazıda kaydedilirken futbol endüstrisinde de durumun farklı olmadığının altı çizilmektedir. Manchester City Spor Kulübünün Facebook hesabından pandemi başladığında yapılan ilk paylaşımın müsabakaların ertelendiğine dair bilgi olduğu, pandemi sürecinde ise taraftarlarına evde kalmaya yönelik paylaşımlar yapıldığının kaydedildiği yazıda ayrıca; futbol endüstrisindeki kapitalizmin temelinde yer alan tüketici-taraftar hedef kitlesini elde tutmaya yönelik taktikler uygulandığı vurgulanmaktadır. Sezgin, turizm sektörü açısından ele aldığı Wyndham Otel Group’un Facebook paylaşımlarında ise pandemi ortaya çıktığında ilk duyurusunun konukların ve çalışanların sağlık ve güvenliğini en önde tuttuğuna ilişkin açıklamaya yer verdiğini belirterek pandemi sürecinde ilerleyen zamanda bu otelin geleceğe yönelik teşvik edici, umut dolu mesajları içeren paylaşımlar yaptığına dikkat çekmektedir.

Pandemi sürecinde sekteye uğrayacağından korkulan kapitalist düzeni farklı sektörden üç örneklem ile ele alan Sezgin’in yazısının başında sistematik olmayan bir düzen dikkati çekmektedir. “Yazı nereye gidecek acaba?” derken başlıklar halinde sektörlerin ele alındığı görülmektedir. Örneklem olarak seçilen sektörlerin pandemi sürecinde kapitalizmin kesintiye uğramaması ve kâr maksimizasyonunu en üst seviyede tutmak için uygulanan taktiklerin yeni toplumsallık deneyiminde nasıl reaksiyon göstereceği de merakla beklenen bir konu olduğu metin içinde dolaylı olarak aktarılmaktadır.

Kitabın İletişim Teknolojileri: İki Yönü Keskin Bıçak başlıklı beşinci bölümünün Onur Dursun’a ait ilk yazısı, “‘Pan’lar Birleşti İktidarlar Güçlendi Panoptikonla Yönetilen Pandemi ve Mahremiyet Arasına Sıkışan İnsanlık” başlığını taşımaktadır. Bölümün başlığından da anlaşılacağı üzere yazıda, teknolojinin imkan ve sınırlılıkları pandemide yaşanan süreç çerçevesinde, Foucault’nun, 1780’de Jeremy Bentham’ın çizdiği hapishane modelinden yola çıkarak ortaya koyduğu panoptikon kavramı temelinde tartışılmaktadır. Dursun yazısına pandemilerin ya da toplumsal felaketlerin kendilerine çözüm üretme yolları bulmaya çalıştığı sürece her defasında yeni mekanizmalar inşa ettiğini ve bunları meşrulaştırdığını ifade ederek başlamaktadır.

COVID-19 pandemisi sürecini egemen güçlerin müdahaleci tutumları bakımından 11 Eylül’e benzeten Dursun, pandemide evde kalanlarının sınıfsal analizlerini de ortaya koymaktadır. Sağlıklarının korunması için evde kalanların beden gücüyle çalışmayan çoğunlukla üst ve orta, evde kalmaktan muaf, çalışmak zorunda kalanların ise alt sınıf olduğuna dikkat çeken Dursun, pandemide sınıflar arası mücadelelerin bu minvalde iyice belirginleştiğini, hükümet/devletlerin diktatörleştiğini ve insanların bazen elde olmayan koşullar bazen de isteyerek kötü yaşam koşullarına mahkum edildiğini ifade etmektedir. Dursun’un bu kapsamda kaleme aldığı çalışmasının konusu, pandeminin geliştirdiği ya da pekiştirdiği gözetim sistemleri, bu sistemlerin yarattığı olumsuzluk ve bunlara karşın çözüm önerileridir.   

Dursun yazısında, pandemi sürecinde hastaların, hastalığın yayılmasını önlemek ya da ne durumda olduğunu anlayabilmek açısından devletin gözetim mekanizmalarına ilişkin uygulamaların ne yönde olduğunu aktararak, çeşitli ülkelerden konuyla ilgili örnekler sunmaktadır. Günümüzde gözetleme sistemlerinin kamu ve özel sektör tarafından kullanılmakta olduğunu ve bunun verimlilik ve güvenlik amaçlarına hizmet için işe koşulduğundan bahisle, bu şekilde gözetleme eyleminin gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldiğinin altını çizen Dursun, artık gözetimin toplumda normalleştirildiğini vurgulamaktadır. Dursun’un yazısında benim dikkatimi çeken en önemli husus, pandemi sürecinde telefonlara indirilen Hayat Eve Sığar uygulamasının gözetimin bir parçası olarak kullanıldığını, hatta bunun sağlık ve güvenlik için kişinin mahremiyetini feda etmek zorunda bırakılmasının kişinin kendi isteği gibi gösterilmesidir.

Dursun, bireylerin gözetimine ilişkin birtakım öneriler de sunmakla birlikte bunların gerçekleşeceğine dair umutsuzluğunu dile getirerek yazısını bitirmektedir. Dursun yazısında, pandemi sürecindeki gözetime ilişkin Hayat Eve Sığar uygulaması özelinde bireylerin nasıl takip edildiğini bunu bireyin nasıl kabullendiğini anlatırken, böylece iktidarın bir kez daha ideolojisini meşru hale getirip yaygınlaştırdığını dile getirmektedir. Bu yazıda, pandemi mahremiyet üzerinden ele alınmaktadır. Teknolojinin sağladığı imkan hep dile getirilirken bunun getirdiği sınırlılık çoğu zaman görmezden gelinir veya unutulur. Dursun’un bu yazısı, teknolojinin sınırlılıklarını her alanda göz önünde tutulması gerektiğini hatırlatmaktadır.

Beşinci bölümün ikinci yazısı “Salgın Takibinde Algoritmaların ve Büyük Veri Analizlerinin Kullanılması: Etik Sorunlar ve Etik Bakış Gereği” başlıklı yazı. Hasan Hüseyin Kayış’a ait bu yazıda; Onur Dursun’un yazısındaki temel noktalara farklı bakış açısı getirilmektedir. Kayış yazısında; pandemi sürecinde temas takip uygulamalarının kullanılmasındaki temel sav ve bu uygulamaların kullanılmasının meşrulaştırılmasına değinerek söz konusu uygulamaların gizlilik ve mahremiyet ihlali başta olmak üzere birtakım etik sorunları beraberinde getirdiğinin altını çizmektedir.

Bahse konu uygulamaların algoritma ve büyük veri analizi kapsamında değerlendirildiğini hatırlatan Kayış, bu kavramların tanımını yaparak bunların çeşitli gelişmelerle ilişkilendirildiğini kaydetmektedir. Kayış, hasta takip uygulamalarının algoritmalarını etik açıdan üç kategoriye ayırmakta, bunları karmaşıklık ve opaklık, eşik bekçiliği, öznel karar alma olarak sıralamaktadır. Algortimaların ve büyük verinin günlük yaşamın bir parçası olduğunu ve basit Google uygulamasının bile büyük veri aracılığıyla işlediğini hatırlatan Kayış, salgın döneminde bunların kullanılarak elde edilen verilerin hızla işlenerek bilgiye ve siyasal karar almaya dönüştürüldüğünü vurgulamaktadır.

Kayış, salgınla mücadele kapsamında Çin’in uyguladığı yöntemlerden örnek vererek sadece kişisel verilere ihtiyaç duyan uygulamalar dışında kişilerin doğrudan verisine ihtiyaç duymayan uygulamaların da bu ülkede kullanıldığını ifade etmektedir. Çin örneğinde bahse konu ülkedeki bilim insanları tarafından hastanın gösterdiği semptom ve geçmişteki rahatsızlıkları göz önüne alınarak hangi hastaya tedavide öncelik verileceği konusunda yapay zeka alanında çalışıldığı benim bu yazıda ilgimi çeken noktalardan biri. Aslında Çin’in, kitaptaki diğer yazılarda da kısım kısım ifade edildiği gibi, salgının ilk çıktığı yer olmasından dolayı hazırlıksız yakalandığı COVID-19 pandemisine karşı verdiği mücadele bu yazıda da kısaca yer almaktadır. Salgın sürecinde hasta takibi gibi çeşitli uygulamaların mahremiyet başta olmak üzere etik ihlallere neden olduğu sesli bir şekilde dile getirilirken Kayış yazısında bu uygulamaların veri mahremiyetine sadık kalan olumlu örneklerinin de bulunduğunu vurgulamakta, bu örneğin Google Covid-19 Community Mobility Reports: Anonymization Process Description olduğunu açıklamaktadır. Bu uygulamanın nasıl işlediği hakkında bilgi de veren Kayış, COVID-19 pandemisinin diğer salgınlara göre tek farkını algoritmalara ve büyük veri analitiğine temellenmesi olarak belirtmektedir.

Kayış’ın yazısında hayatımızın bir parçası olan büyük veri ve algoritmaların pandemi sürecinde nasıl kullanıldığı, bu kullanımdaki etik ihlalleri ve COVID-19 salgınının dijital kültürde hasta takibi açısından nasıl yönetildiği ele alınmıştır. Yazı, mahremiyet açısından sürekli dillendirilen konuyu makro düzeyde kaleme alış biçimiyle farkındalık yaratma gayreti içerisindedir. Dijital kültürün birtakım etik ihlalleri de barındırdığı hatırlatmasında bulunulan yazıda, büyük veri ve algoritmalardan maksimum fayda sağlamak için kullanımı ve yorumlanmasında yeni medya okuryazarı olmanın önemine dikkat çekilmektedir.

Ertan Ağaoğlu’na ait “Salgın Sırasında Çevrimiçi Eğitim ve Dijital Eşitsizliklerin Pekişmesi” başlıklı yazı beşinci bölümün son yazısı. Ağaoğlu yazısına pandemi sürecinde yaşananları toplumsal açıdan ele alarak başlamaktadır. Benim de çalışma konularımdan olan teknik sermayeyi “dijital sermaye” olarak tanımlayan Ağaoğlu, yazısında eğitimdeki eşitsizlikler çerçevesinden dijital sermaye sahipliği/sahipsizliğini incelemektedir.

Eğitimin rolüyle ilgili genel bilgi veren Ağaoğlu, eğitim alanındaki eşitsizliğin salgın sürecinde daha da açıldığını vurgulayarak bunun nedenlerini sıralamaktadır. Ağaoğlu, yoksul ülkelerde yaşayanlar başta olmak üzere milyonlarca çocuğun eğitim alma hakkından yoksun olduğunu hatırlatmakta ve okulların pandemi sürecinde kapatılmasının birçok olumsuz sonuç doğurduğunu ya da uzun vadede doğuracağını vurgulamaktadır. Bu olumsuz sonuçları, başta sosyalleşme eksikliği olmak üzere çalışan ebeveynler için okulun çocuk bakım işlevi ve beslenme işlevi eksikliği, evde yalnız kalma şeklinde sıralayan Ağaoğlu, çoğu ebeveynin evde çocuğunu yalnız bırakmamak için işten ayrıldığını bunun da maddi sıkıntıya neden olduğunu anlatırken aslında birbiriyle bağlı olumsuz sonuçlar olduğunu vurgulamaktadır.

Çevrimiçi eğitimin gelişimi ile çeşidinden de bahseden Ağaoğlu, bu eğitime yöneltilen eleştiriler olduğunu kaydetmektedir. Ağaoğlu bu eleştirileri sıralayarak ne olursa olsun çevrimiçi eğitimin yüz yüze eğitimin yerini tutmayacağını vurgulayıp öğretmenlerin öğrenci üzerindeki kontrolü sağlayamayacağı, uygulama derslerindeki uygulamaların çevrimiçi ortamda yapılamayacağını ve özellikle sınavlarda birtakım olumsuz davranışların önüne geçilemeyeceğini dile getirmektedir. Eğitim eşitsizliğine dijital kültürde pandemi ile birlikte dijital eşitsizliğin de eklendiğinden bahseden Ağaoğlu, bu eşitsizliğin ekonomik eşitsizlik ile yakından ilişkili olduğunun araştırmacılar tarafından ortaya konduğunu belirtmektedir. Dijital becerinin ne olduğunu tanımlayarak dijital sermaye kavramına değinen Ağaoğlu, gelir düzeyi ile dijital beceri arasında doğru orantı olduğunun altını çizmektedir. Eğitim eşitsizliğinde eğiticilerin de durumunu yazısında ele alan Ağaoğlu eğitmenlerin de eğitim alan kesim kadar eşitsizliğe maruz kaldığını, bunun genellikle araç ve dijital becerilerin eksikliğinden kaynaklandığını dile getirmektedir.

Ağaoğlu’nun yazısında benim için odak noktası çok da fazla alanyazında olmayan eğitmenlerin dijital eşitsizlik içindeki konumudur. Öğrenci ve eğitmenlerin djital beceri ve eşitsizlik durumunu bir arada ele alan yazıda, eleştirel medya okuryazarlığının önemine değinilmektedir. Eleştirel medya okuryazarlığını ele alan Ağaoğlu, pandemi sürecinin gelecekteki iş yaşamı içerisinde gerekli olan bilgi ve beceriden mahrum kalacakları için sorunların ortaya çıkacağını kaydedip bunu önlemek için birtakım adımların atılması gerektiğini sıralarken aslında bu önerilerin yerine getirilmeyeceğinin de farkındadır.

Kitabın son bölümü olan Akıl-Doğa Karşıtlığı Olarak Pandemi Deneyimi başlıklıaltıncı bölümün tek yazısı Deniz Tansel İliç’in. “Akıl-Doğa Çatışması Olarak Koronavirüs Deneyimi” başlıklı yazıda; COVID-19 salgınını akıl ve doğa arasındaki bir savaş ve bu savaşın iki cephesi arasında tutacağı safın bilme konusunda yetkin olmayan insan öznesi üzerinden tartışılmaktadır. Yazısına insanın tüm organizmalar içerisinde doğasından en koparılmışı olduğunu vurgulayarak başlayan İliç, nesnel aklın öneminin altını çizmektedir.

İliç yazısında; insanoğlunun COVID-19 pandemisi gibi küresel felaketlerde nasıl konum alacağını bilmediğini belirterek bunun altında yatan temel sebebin de insanın kendini doğanın bir parçası olarak görmemesi olduğunu ifade eder. İliç, insanın günlük işleriyle çok meşgul olduğunu, kendi bedeniyle ilişki kurmaktan uzaklaştığını, kendi tikel çıkarına gömüldüğünü kaydederken insanın doğadan uzaklaşma nedenlerini bu şekilde sıralar.

Frankfurt Okulu’nun araçsal akıl eleştirisinden temellenen yazıda, bu okula ilişkin kısa bilgi verilerek nesnel aklın yerini Hobbes ve Locke gibi düşünürlerle birlikte öznel aklın aldığını, nesnel aklın güçsüzleştirildiğini yazan İliç, aracın amacın önüne geçtiğinin hatırlatmasını yaparak günümüzün kısa bir özetini sunmaktadır aslında. İliç, öznel akılla birlikte araçların artık amaçlardan daha değerli olduğunu kaydetmekte, özellikle koronavirüs salgını gibi deneyimlerin araçsal akla sahip otoritaryen, doğanın parçası olduğunu unutan kişilere doğayı hatırlatmak için yapılan bir çağrı, doğanın gücünü unutanlara bir cezası olduğunu savunmaktadır. Araçsal akla ilişkin eleştirisinde doğada her unsurun birbiriyle ilişkisinin olduğundan ve bunu öznel aklın göremediğinden bahseden İliç, nesnel akla göre insanın doğa ve doğal olduğunun vurgusunu yapmaktadır. İliç, doğanın; insan, hayvan, bitki olarak bir bütün olduğunu, bunun dışındaki düşüncelere sahip insanların kendini doğadan üstün görerek doğayla bütünleşmeyi reddetmelerinin boşa olduğunu, modern çağda doğadan tecrit edilmiş insanın her zaman doğaya geri dönme girişimleri olduğunu ifade ederken kesilen her ağacın, kirlenen havanın, tutsak edilen her havanın kendisi olduğunu onlara verilen her zararın bir gün kendisine döneceğini insanoğlunun er geç anlayacağını aktarmaktadır.

İliç’in yazısının kitabın son yazısı olmasında isabetli bir karardır. Kitap boyunca aktarılan konular bu yazıyla anlam bulmuş ve kitaba son nokta konmuştur. Aslında kitabın ana fikri gibidir bu yazı. Öznel ve nesnel akıl bağlamında insan-doğa ilişkisinin ele alındığı yazıda, insan-doğa bütünlüğünün gerekliliği COVID-19 pandemisi özelinde, küresel felaketlerin genelinde ele alınarak okuyucuya sunulmaktadır. Öznel akla getirilen eleştirinin temelindeki argümanları nesnel akıl savunusu ile ele alan İliç, yazısında pandemiyi bu yönüyle ele alarak okuru küresel felaketler konusunda düşünmeye sevk etmektedir.

Altı bölümden oluşan ve birbirine yakın konuları içeren yazıların bir bölümü oluşturduğu kitap, pandemiye ilişkin arka planı ve görülmeyeni sunmaktadır. Toplam 14 yazarın bir araya gelerek oluşturduğu kitap benim pandemiye ilişkin yaptığım araştırmalar içinde her konuya değinen, ele alınan konularda çok yönlü bir şekilde araştırma ortaya koyan yazılardan oluşmaktadır. Değerlendirmenin başında da belirttiğim gibi, birbiriyle bağlantılı alanlarda pandeminin ele alınmış olması bakımından kitap salgın sürecini araştıranlar ve ilgi duyanlar için önerebileceğim bir kaynak. 

Künye: Binark, M. ve Ünal, S. (Der.) (2022) Pandemi Günlerinde Medyanın Serencamı. Ankara: UMAG.


%d blogcu bunu beğendi: