Ocak 7, 2014

Slide1_1 Slide1_2

Reklamlar

Birlikte Çalışma Videoları ve Canlı Yayınları: Kolektif Çalışma Duygusunun Yaratılması

Mart 18, 2019

Mutlu Binark, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi

YouTube dünyasında son iki yıldır yeni bir trend daha ortaya çıktı…Makyaj, yemek videoları, challenge videoları  derken, şimdi de “birlikte çalışma videoları” ortaya çıktı. Japonya’da “勉強動画” (benkyou douga), Kore’de  “공부방송” (gongbubangsung), ABD’de  “study with me”, Türkiye’de de “birlikte çalışalım” vblogları olarak adlandırılıyor bu yeni tür. Bu yeni vbloglarda  yorum olanağı dışında vblog sahibinin canlı yayında izleyicileri ile, izleyicilerin de kendi aralarında eşanlı etkileşime olanak tanıması, izleme nedenlerinden biri kanımca. Canlı görüntünün yanında akan izleyici -artık yeni medya ekosisteminde katılımcı demek daha doğru- metinlerinde güne ilişkin selamlama, kendi çalışma saatlerine ilişkin bilgi verme ve deneyim paylaşma, katılımcıları çalışmaya motive etme yer almakta.

2

“내 옆자리 남자” (Neyeop Jari Namja)  diğer adı ile “The Man Sitting Next to Me” hesabının sahibi,  Koreli genç muhasebeci olmak için çalışıyor ve sabah 9 ile  gece yarısı 12 ye değin YouTube da, ödev veya alıştırma yapmasını ya da kitap okumasını canlı olarak paylaşıyor. 50 dakika çalışıp 10 dakika ara veriyor. 10 dakika aradan sonra geç kalırsa, katılımcılar “hey nerdesin?” “ara bitti” diye Neyeop Jari Namja’yı yayına, daha doğrusu birlikte çalışmaya davet ediyorlar. Jamie Lee de tıp fakültesinde öğrenci, “The Strive Studies” hesabından daha önceden kayıtladığı 20 dakikadan 2,5 saate değin süren çalışma videolarını paylaşıyor. Diğer çalışma videolarından farklı olarak doğa sesi ve müzik te eşlik ediyor çalışmasına. Özellikle Pomodora tekniğinin çalışmada verimliliği arttırdığına videolarında işaret ediyor. Her iki vbloger da, çalışma videolarının katılımcılarının yalnızlığını giderme işlevine dikkat çekiyor. Koreli çalışma videosu üreticisi, bu videoların iki türlü amaca hizmet ettiğini belirtiyor:  izleyen katılımcıları çalışmaya motive etmesi ve içeriği üretenin de konsantrasyonu dağılmadan çalışmaya devam etmesini sağlaması. Örneğin, Neyeop Jari Namja, “오늘은 다른 방송을 이용하시거나 이전 스트림으로 공부하셔야할것 같습니다” şeklinde katılımcıya şu yanıtı vermektedir: “bugün başka bir yayını kullanmalı ya da önceki yayını izlemelisin”. Böylece, kendi çalışması dışında yayına katılanlara da değer verdiğini göstermektedir. Japonya’dan içerik üreten “Manten” bu videoları 2018 yılının 8.ayına dek üreteceğini açıklamıştır. Manten Ezcacılık Fakültesine girmek için çalışmaktadır. Yayın saatleri, Pazartesi, Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerinde sabah 5 ile akşam 8, Pazar sabah 5 ile 11, öğleden sonra 6 ile 10, Salı sabah 5 ile 3, akşam 9 ile 10, Çarşamba sabah 5 ile 11, öğleden sonra 6 ile 10 arasındadır. Manten’de canlı yayında katılımcılarla sohbet etmeyi ihmal etmiyor. Manten’in diğer vbloggerlardan farkı, kim olduğuna ilişkin mahremiyete önem vermesi ve tüm içeriklerinde yüzünü maske ile gizlemesi, başına da daima şapka takması. Böylece kim olduğunun öğrenilmesini güçleştirmesi. Bu videolar hiç kuşkusuz Uzak Doğu’da “cram school”, diğer bir deyişle okul sonrası dershaneye giderek burada tek başına ders çalışma kültürünün bir uzantısı.

3

Bu vbloglar, ders çalışırken, üniversite veya kamu görevlisi sınavlarına hazırlanırken duyulan yalnızlık hissinin, bir çalışma topluluğunun parçası olma ve birliktelik duygusunun yaratılması ile aşılmasını sağlıyor. Günümüzün veri üretimi ve tüketimi odaklı, verilerin artı değer yarattığı platform kapitalizmi dünyasında 7/24 her an bu dünyaya dahil olmaya davet ediyoruz. Bireyin boş zaman elde edebilmesi için daha verimli, daha yaratıcı ve  esnek çalışmaya  teşvik edildiği bu dünyada, çalışma bir zorunluluk olarak kurulmakta. YouTube’daki çalışma videoları da çalışma edimini bir tür kutsamakta, diğer YouTube videoları nasıl çalışmaktan kaçışa olanak sağlarken, bu videolar “amaca /hedefe yönelimli” sürekli çalışmayı önermektedir. Sizce peki denemeye değer mi? “birlikte çalışma videoları”…Kolektif bir çalışma duygusu üretiyor mu?

Kaynaklar:

https://www.youtube.com/watch?v=ixCW2YzSVAQ

https://news.naver.com/main/read.nhn?mode=LSD&mid=sec&sid1=104&oid=044&aid=0000203039

https://www.youtube.com/watch?v=TDXOUJsgE68

https://www.youtube.com/watch?v=Z36D5dTfgAM

https://www.youtube.com/watch?v=oso8UQQofbw

 


“Aramadan Önce Mesaj At”: Dijital Çağda İletişim Kurmanın Yeni Kuralları

Mart 14, 2019

Yazan: Şule Karataş Özaydın, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Ar.Gör.

USA Today’in web sitesinde 22 Şubat 2019 tarihinde Dalvin Brown tarafından hazırlanan yazı, üstünde durduğu konu itibariyle oldukça ilgi çekici. Brown yazısında Amerika özelinde dijital çağda iletişim kurmanın yeni kurallarına sosyal medya kullanıcılarının görüşlerini dikkate alarak yer vermiş. Her ne kadar dijital çağda iletişim kurmak kolaylaşsa da bu kolaylığın getirdiği bir takım zorluklar da var. Bu zorlukların başında her an ulaşılabilir olmak geliyor. Brown’un aktardığı üzere çoğu insan aranmadan önce konuşmak için müsait olup olmadığının mesaj yoluyla sorulmasını bekliyor.

Yazısında Brown, Virginia Tech Üniversitesi’nde İletişim profesörü olan James Ivory’nin de görüşüne yer veriyor. Ivory’e göre nasıl ki her kuşağın ve küçük arkadaş gruplarının kendilerine ait konuşma biçimleri var internet kültürüyle ortaya çıkan teknolojiye bağlı bireylerin de kendilerine ait iletişim kurma ritüelleri var. Brown’un Amerikalı Twitter kullanıcılarının görüşlerinden derlediği dijital çağda iletişim kurmanın yazılı olmayan 15 kuralı şöyle:

  1. İnsanları rastgele görüntülü aramayın. Biriyle görüntülü konuşmak istiyorsanız ilk önce o kişiye mesaj atın ya da arayın.
  2. OK ya da LOL gibi tek kelimelik mesajlar muhabbeti bitirir. Eğer gerçekten konuşmayı sonlandırmak gibi bir niyetiniz yoksa karşınızdakine tek kelimelik cevaplar vermeyin.
  3. Eğer tanıdığınız biri paylaştığınız bir fotoğrafa ya da videoya yorum yapmışsa, sizin de yoruma cevap vermeniz gerekir.
  4. Eğer biri sizinle belirli bir iletişim aracıyla iletişim kuruyorsa, örn. e-posta, sizin de aynı iletişim aracını kullanarak cevap vermeniz beklenir.
  5. Kendi paylaşımlarınızı beğenmeyin. İnsanlar beğenilerinizi görür ve bu durum sizi garip bir duruma düşürür.
  6. Beğeni, yorum ve paylaşım isteklerinde bulunmayın.
  7. Bir mazeretiniz yoksa size gelen mesaja cevap vermek için saatlerce beklemeyin.
  8. Aslında sesli mesaj bırakmak zorunda değilsiniz.
  9. Eğer biri size mesaj yoluyla birçok soru sormuşsa, mesajın sadece bir kısmına cevap vermeyin.
  10. Peş peşe fotoğraf paylaşmayın.
  11. Doğum günü, bayram vs. kutlamaları için mesaj atmanız yeterli. Aramak zorunda değilsiniz.
  12. Mesaj gruplarını bire bir konuşmak için kullanmayın. Bu tarz konuşmalar sinir bozucu olabilir ve çoğunlukla tercih edilmez.
  13. Mesajla kötü haberleri paylaşmaktan kaçının. DM kullanarak kötü haber paylaşmayın.
  14. Eğer mesajınıza cevap alamazsanız sinirlenmenize gerek yok. Bu o kadar da büyütülecek bir mesele değil.
  15. Eğer Snapchat’te paylaşım yapacak zamanın varsa, telefon mesajlarına cevap vermek için de zamanın var demektir.

Her ne kadar yazılı olmayan iletişim kuralları Amerikalı kullanıcılar tarafından dile getirilse de bu kuralların evrensel olduğu aşikar. Yine de bu kurallara farklı kültürler ve dilsel pratikler bağlamında ek yapılabilir. Örneğin Türkiye özelinde yazılı olmayan iletişim kurallarına bir ek yapmamız gerekiyor. Bu ek maddeyi bir örnek olay üstünden açıklayalım. TV8’de yayınlanan Survivor programında 5 Mart 2019 tarihinde bir yarışmacı ve sevgilisi arasında mesajlaşma krizi yaşandı ve bu kriz Türkçe mesajlaşırken dikkat etmemiz gereken bir diğer yazılı olmayan iletişim kuralını gözler önüne serdi.

Kısaca olaya değinmek gerekirse Survivor programında ödül olarak sevdikleriyle mesajlaşma hakkı kazanan yarışmacılar sırasıyla yakınlarıyla Whatsapp üstünden yazıştılar ve bu yazışmalar TV8 ekranında yayınlandı. Ödülü kazanan yarışmacılardan biri olan Melisa, erkek arkadaşıyla yazıştığı sırada erkek arkadaşının ona sadece ismiyle hitap etmesi sonucunda duygusal bir çöküntü yaşadı.

Melisa ve erkek arkadaşı arasında geçen bu yazışma sosyal medyada da yer buldu. Melisa’nın erkek arkadaşının aşkım, sevgilim, bir tanem vs. gibi sevgi hitapları yerine sadece Melisa yazması bazı sosyal medya kullanıcıları tarafından eleştirildi.

Melisa ve erkek arkadaşı arasında yaşanan bu örnek olay üstünden de anlaşılacağı üzere Türkiye bağlamında iletişim kurmanın yazılı olmayan bir diğer kuralı şudur: Mesajlaşırken insanlara ismiyle hitap etmek bir resmiyet ve soğukluk göstergesidir. Bu sebepten dolayı siz siz olun sevgilinizle ya da en yakınlarınızla mesajlaşırken ismiyle hitap etmekten kaçının.

Haberin linki: https://www.usatoday.com/story/tech/2019/02/22/15-unwritten-rules-calling-texting-and-social-media/2789056002/


Hacettepe Üniversitesi Teknokent Kişisel Verilerin Yönetimi Sempozyumu’nun ardından

Mart 14, 2019

Yazan: Derya Güçdemir, M.S.

Kişisel Verilen Yönetimi Derneği (KVYD) ve Hacettepe Teknokent A.Ş. tarafından, 7 Mart 2019 tarihinde kişisel verilerin korunmasına yönelik farkındalık oluşturmak, bilinç geliştirmek, kişisel verilerin yönetimini ele almak ve veri güdümlü ekonomide gerek özel gerek kamusal aktörlerin uluslararası rekabet kapasitesini artırmak amacıyla Kişisel Verilerin Yönetimi Sempozyumu gerçekleştirildi[1].

Kişisel Verilerin Yönetiminde Düzenleyicilerin Yaklaşımı isimli oturumda, Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK) 2. Başkanı Cabir Bilirgen, kişisel sağlık verilerinin hastaların sağlığını geliştirmek dışında kullanılmaması, araştırma amacı dışında başka bir amaçla yaklaşılmaması ve hukuki gereklilik halinde yalnızca veri tabanı yöneticisinin erişebilmesi gerektiğini belirtti. Bu bağlamda, verinin gerek teknik gerek idari yönden korunmasının gerekli olduğunun altını çizdi. Sudo veri, veri anonimleştirme, veri silme, veri yok etme ve veri sahipliği kavramlarından bahsederek en çok çalınan verinin kişisel veriler olduğunu, bu çerçevede verilerin kurumlar tarafından amacına uygun olarak ve sadece açık rıza ile yeteri kadar toplanması gerektiğini vurguladı. Aksi takdirde, hastaların güvenlik ve mahremiyet gibi kaygılardan dolayı sağlıkları ile ilgili her şeyi anlatmadığını ve hasta hikayesinin eksik kaldığını, mahremiyetin bu yüzden önemli olduğunu söyledi. Yapılan ihlaller karşısında ise Türkiye’de yaptırımların uyarı mahiyetinde olduğunu ve GDPR (General Data Protection Regultion)’dan içtihat oluşturduğumuzu paylaştı. Daha kökten çözümler için veri koruma kültürünü oluşturmanın gerekliliğinden ve bunun kurumsal kültürün bir parçası olması gerektiğinden bahsetti. Örneğin, bu noktada kurumlarda kişisel veri dairesinin neden olmadığını düşünebiliriz. Bunun yanında, okullarda kişisel veri kulüpleri kurulması yönünde MEB ile çalışmalar yaptıklarını vurguladı.

Aynı oturumda, T.C. Sağlık Bakanlığı, Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürü Dr. M. Mahir Ülgü, kişisel sağlık verileri hakkındaki regülasyonlardan ve tıpta kaydın öneminden bahsetti. Elektronik ortamda tutulan bilgiler ile ilgili olarak verilerin çeşitliliği ve büyüklüğünden bahsederek bilgi işlem güvenliğinin önemine değindi. Saha eğitimleriyle 500.000’den fazla sağlık çalışanının 453.000 kadarına bilgi güvenliği ile ilgili farkındalık eğitimleri verildiğini vurguladı. ISO 27001 Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi, kamu net ve e-nabızdan bahsetti. Hasta verileriyle ilgili olarak, sadece hukuki dayanaklar dahilinde yeteri kadar veriyi açtıklarını ve hangi hekimin hangi hastanın sağlık kayıtlarına baktığına dair log tutulduğunu belirtti. E-nabız sisteminde paylaşım ayarları kısmında “hiçbir hekim verilerimi görmesin” kısmını işaretleyerek verilerin erişime kapatılabileceğini ve hekimin talebi ve hastanın rızası doğrultusunda sadece tek kullanımlık SMS şifresiyle giriş yapılabileceğini anlatarak, sağlık bakanlığının veri koruma ve güvenliği konusunda attığı adımları paylaştı.

Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Korunması Arasındaki Denge isimli oturumda, Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK), Veri Yönetimi Daire Başkanlığı’nda Uzman olarak çalışan Ahmet Miraç Sönmez, anayasanın 20. maddesinin 3. Fıkrasından (özel hayatın gizliliği) ve 2016 yılında kabul edilen Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’ndan bahsetti. Verimlilik elde edebilmek için verilerin korunarak işlenmesi gerektiğini, işlendiğinde ise amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olması gerektiğini vurguladı. Veri ve özel nitelikli veri arasındaki fark, zımni rıza, kişisel verilerin işlenmesinde veri sorumlusunun yükümlülükleri, 6698 Kişisel Verilerin Korunması Kanunu madde 10 (aydınlatma yükümlülüğü), madde 12 (veri güvenliği) ve Veri Sorumluları Sicil Bilgi Sistemi (VERBİS) gibi konulara değindi. Verilerin uluslararası transferinin açık rıza ile mümkün olduğunu belirtti.

Aynı oturumda T.C. Sağlık Bakanlığı, Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü, Sistem Yönetimi ve Bilgi Güvenliği Dairesi Başkanı M. Fatih Uluçam, verilerin herkesi ilgilendirdiği konusunda oluşması gereken farkındalıktan, bireylerin kendi haklarını çok iyi bilmesi gerektiğinden ve verilerin kötü ellere geçmesini engelleyen kişi ve aktörlerin öneminden bahsetti. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Bedii Kaya kişisel verilerin işlenmesi ve korunmasıyla ilgili olarak herkesin kendisiyle ilgili kişisel verinin korunmasını isteme hakkına sahip olduğunu vurguladı. Bu hakkın sınırlarının neler olabileceğinden ve hakların kötüyü kullanımı karşısında hukuki korumadan bahsetti. Verilerin dışarıya açılması hakkında, verilerin kötüye kullanılmasına, şirketin ticari sırlarının ortaya çıkmasına ve yanlı algoritmalara yönelik duyulan endişeden bahsetti. Daha yansız sonuçlara ulaşmak için algoritmanın başka bir algoritma tarafından denetlenebileceğini söyledi. Veri temelli ekonominin ancak hukuki belirlilikle sürdürülebilir olduğunu vurguladı.

Ulusal ve Uluslararası Yönleriyle Kişisel Verilerin Korunmasına Hukukçu Yaklaşımı isimli oturumda Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Ertuğrul Akçaoğlu mevzuat okuyabilmenin hukuk bilmek anlamına gelmediğini, kişisel verilerin yönetimi ve korunması konusunda hukukçular, mühendisler ve diğer paydaşlarla birlikte süreci yönetebilmenin, birbirimizi ve kullandığımız dilleri anlayabilmenin önemine dikkat çekti. Kişisel verinin aslında Adem ile Havva’nın karşılaştığı zamandan beri var olduğunu, yeni bir olgu olmadığını tartıştı. KVKK’nın 2016’dan daha önce zaten var olduğunu, bunu medeni kanunda, kişilik haklarında, vergi kanununda ve TCK’da görebileceğimizi belirtti. 2016 yılında ise kişisel verilerin korunmasıyla ilgili başka bir perspektif kazandığımızı vurguladı. Terminoloji konusunda yaşanılan sıkıntıya dikkat çekmek için ‘controller’ kelimesinin Türkçe’ye ‘veri sorumlusu’ olarak çevrilmesine işaret etti. Controller dediğimizde, denetime ek olarak yönetim kısmı olduğunu da düşünebilir miyiz? Ya da veri sorumlusu dediğimizde, kanun bize sana hesap sormaya geldim mi demek istiyor? AB’nin şu anda GDPR ile çöpe atmış olduğu 1995 tarihli Veri Koruma Direktifi’nden KVKK’yı çıkartmış olduğumuzu vurguladı. İlkeleri öğrenmemiz ve özümsememiz gerektiğinin altını çizdi. Eksiklerimizin farkına vararak, diyalog ve iş birliği içinde olmamız, aynı terimlerle konuşmamız ve var olan diğer kanunların amaçlarıyla KVKK’nın amaçlarının uyumlu olması gerektiğini belirti. Aynı oturumda Ankara Barosu Üyesi Av. Ela Erturan kişisel verilerin korunmasının uygulamadaki yansımalarına / farklılıklarına ve ayrıca bu süreçlerin veri sorumlusu ve veriyi işleyen taraf için nasıl olması gerektiğine yönelik bir sunum yaptı. Hukuki sebeplerin olmaması dahilinde verilerin silinmesi gerektiğine, verilerin güvenliğinden sadece IT birimlerinin sorumlu olmadığına ve hukuku iyi bilmenin önemine dikkat çekti.

Sağlık Hizmetleri ve Araştırmalarında Veri Mahremiyeti ve Bilgi Güvenliği isimli oturumda T.C. Sağlık Bakanlığı’nda Danışman olarak çalışan Uzm. Dr. Sinan Korukluoğlu hastaların sosyal medyada sağlık verilerini ve sağlıkları ile ilgili durumları paylaşmasını eleştiren bir sunum yaptı. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. F. Nur Baran Aksakal veri mahremiyeti ve bilgi güvenliği konusunda tarafların bulaşıcı hastalıklar ya da salgınlar konusunda veri toplamak ya da toplanan veriye erişim sağlamak isteyebileceğini fakat bunun bilgisel mahremiyet çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiğini belirtti. Veri mahremiyeti derslerinin olmamasına dikkat çekerek, ‘veri, ‘bilgi ve ‘enformasyon terimleri arasındaki ayrımı ortaya koydu. Etik kodların ve aynı dili konuşmanın öneminden bahsetti. MSD Türkiye Klinik Araştırmalar Kalite Müdürü Ayşe Ceren klinik araştırmalardaki veri mahremiyeti ve bilgi güvenliği konusundaki pratiklere değindi. Kısıtlı erişimin öneminden, sosyal medya uygulamaları aracılığıyla belge göndermenin yanlışlığından ve firma dışına çıkan verinin kodlanmış veri olduğundan bahsetti.  Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK)’da Uzman olarak çalışan Cennet Alas Şekerbay, veri mahremiyeti ve veri koruma kültürünün oluşmasının öneminden bahsetti. 2016’dan beri bu kültürün gelişmekte olduğunu, fakat hala oturmadığını ve yaptırımlarla birlikte ilerleyebileceğini belirtti. Pseudonymization ve anonimleştirme gibi kavramlardan ve belirli durumlarda verinin ‘tanımlanabilir” olmasına ihtiyaç duyabileceğinden bahsetti.

Son olarak, verinin güvenliğini ve mahremiyetini sağlamak için ilk önce veri koruma kültürünün bireysel, toplumsal ve kurumsal düzeyde gelişmesi gerektiğini görebiliyoruz. Cabir Bilirgen’in de belirttiği üzere, bedava peynirin sadece fare kapanında olduğunu hatırlayarak ‘ücretsiz hizmet’ sağlayan platformların ve şirketlerin verilerimizi nasıl kullandığı konusunda eleştirel yaklaşmalıyız. Verilerimiz üzerindeki haklarımızı bilmeli ve gerektiğinde talep etmeliyiz. Mehmet Bedii Kaya’nın da belirttiği üzere, hukuki belirliliğin veri güdümlü ekonominin sürdürülebilirliği için temel olduğunu benimsemeli ve kanunların/düzenlemelerin verimli bir şekilde uygulanabilmesi için paydaşlar olarak aynı dili ve kodları kullanmanın önemini kavramalıyız.

[1] https://www.hacettepeteknokent.com.tr/tr/duyurular/55/kisisel-verilerin-yonetimi-sempozyumu


VISUALISING FACEBOOK: Sosyal Medyadan Görünen Saha

Şubat 20, 2019

Yazan: Uğur Çetin, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi, Araş.Görevlisi

Daniel Miller ve Jolynna Sinanan. (2017). Visualising Facebook A Comparative Perspective. UCL Press. 226 sayfa. ISBN: 978- 1- 911307-40-2.

Sosyal paylaşım siteleri, büyük ölçüde insanların iletişim kurma, kendi hayatlarından paylaşımlarda bulunma, ortak düşünülen konular etrafında aynı konumu paylaşma zorunluluğu olmaksızın bir araya gelme gibi amaçlarla kullandıkları en güncel internet uygulamalarıdır. İnsanlar sosyal medya sitelerinde desteklenme, kendini tanıtma ve kabul ettirme gibi sosyal ihtiyaçlarını karşılamak, ilişkilerini güçlendirmek ya da eğlenmek amaçlı paylaşımlarda bulunmaktadır. Kitap eleştirisi olarak hazırlanan bu yazı, sosyal paylaşım sitelerinden Facebook’ta paylaşılan görseller üzerine lokal araştırmalar içeren, “Why We Post” adlı projenin bir parçası olan, Daniel Miller ve Jolynna Sinanan tarafından kaleme alınan Visualising Facebook adlı çalışması üzerinedir.

Visualising Facebook çalışması, 9 farklı alana yayılmış olan her biri 2 yıla yakın sürmüş büyük bir projenin kıyaslamalı olan tek bölümü olarak hazırlanmıştır. Çalışma, yazarlarca açıklanan üç temel sebeple ortaya konulmaktadır. Diğer bölümlerin metin ağırlıklı oluşu nedeniyle, ilk olarak görsellere odaklanan bir çalışmanın eksikliğini gidermek kaygısı çalışmaya kaynaklık etmektedir. Proje, görsel basımın maliyetli oluşu gibi ekonomik sebeplerle metin yoğunluklu çalışmaları zorunlu kılmaktadır. Bu durumun yarattığı eksiklik şu anda incelediğimiz araştırma ile giderilmeye çalışılmıştır ve alan çalışması yapılan iki bölgede yaşayan insanların doğrudan görsel paylaşımları üzerinde yoğunlaşılmıştır. Yazarlar böylece, “hem dikkat çekme hem de çoğaltılmaları bakımlarından, hangi fotoğraf ve memlerin kitabın yazıldığı dönemde belirli bölgelerin sosyal medya paylaşımlarına hangi derecede egemen olduklarını doğru bir şekilde yansıtarak”, bu görsel paylaşımların hakkını vermeyi amaçlamaktadır (2017:201).

Yazarlarca vurgulanan bir diğer amaç, karşılaştırmalı antropolojinin potansiyelini ortaya koyabilme çabasıdır.  Yazarlara göre sosyal medyada paylaşılan görseller üzerine yapılan çalışmaların sayısındaki artış, yapılan paylaşımların bir yerden ötekine ne denli değişkenlik gösterebileceğini görünür kılmakta ancak niceliksel ve niteliksel kanıtları sistematik olarak karşılaştırma anlamında somut bilgi ortaya koymamaktadır. Bu araştırmanın tam da bu noktada öncü rolü üstlendiği yazarlarca iddia edilmektedir. Çalışmanın bir diğer amacıysa araştırmacılarca “hâlihazırda alandan elde edilmiş geleneksel yöntemlerle elde edilmiş antropolojik verinin analizi açısından görsellerin bir potansiyel taşıyıp taşımadıklarını keşfetmek olarak ortaya konuyor”  olarak açıklanmıştır. (2017:201).

Daniel Miller ve Jolynna Sinanan, The Glades ve El Mirador isimlerini verdikleri iki ayrı şehirde Facebook’ta paylaşılan görselleri; yaş, cinsiyet, kültür, inanç, sınıf gibi kategorilere göre ele alarak “niçin paylaşıyoruz?” sorusuna cevap aramaktadırlar. Şehirlerden ilki The Glades; Londra’nın doğusunda, yaklaşık 20.000 nüfusa sahip, göçmen nüfusu neredeyse olmayan, ekonomik olarak orta sınıfın yoğunluklu yaşadığı bir kenttir. Diğer şehir El Mirador ise, nüfusunun çevre gecekondularda yaşayanlarla birlikte 25.000 olduğu tahmin edilen ve Venezuela kıyılarında bir Karayip ülkesi olan Trinidad’a bağlı bir kasabadır. Adanın en fakir bölgelerinden olan El Mirador’da eski köleler, ucuz işgücü olarak getirilmiş Hindistanlı’lar ve diğer gruplar yaşamaktadır. El Mirador; hastane, okul ve kamu kurumlarının olduğu bir kasaba olmakla birlikte Trinidadlılar tarafından geri kalmış bir bölge olarak görülmektedir. Diğer yandan özellikle kalabalık pazarı, cadde üzerinde bulunan dükkânları ve barlar ve yer yer canlı müzik bulunabilen mütevazı eğlence olanakları sayesinde çevre köyleri cezbetmektedir (2017: 3-4).

Araştırmacılar tarafından her bakımdan birbirinden farklı olduğu açık bu iki bölgenin seçilmiş olması, araştırma sonuçlarını doğrudan etkilemektedir. Her ne kadar yazarlar ortaklıkların da bulunduğunu metnin sonlarında işaret ediyor olsalar da okuyucunun tüm çıplaklığıyla gördüğü üzere seçilen kentler birbirinin neredeyse tamamen zıttı olan yaşamları temsil etmektedirler. Bir tarafta gerek kültürel gerek ekonomik, toplumsal gerek konumu bakımından açıklıkla avantajlı olan bir kent olarak The Glades, diğer tarafta ucuz iş gücünün, sınıfsal dezavantajın temsilcisi El Mirador. Yazarlar The Glades’in İngilizliği, El Mirador’un Trinidadlılığı temsil etmediğini sıkça vurguluyor olsalar da özellikle The Glades için bu durumun tam olarak gerçeği yansıtmadığı söylenebilir. Metni incelediğimizde her iki araştırma alanı ve bulundukları ülkelerle ilişkileri açısından bir eşitsizlik olduğu kolayca göze çarpmaktadır. Metinde İngilizlik ve İngiliz kelimeleri 133 kez kullanılmışken The Glades 225 kez kullanılmıştır. Buna karşılık Trinidad ve Trinidadlılık 256 kez kullanılmışken, El Mirador 157 kez kullanılmıştır. Buradan yola çıkılarak The Glades ve niteliklerinin İngilizliği daha fazla temsil ettiği söylenebilecekken, Trinidad değerleri ve niteliklerinin El Mirador üzerinde daha fazla belirleyici olduğu yazarların iddialarının tersine ileri sürülebilir. Orta ve üst sınıf İngilizlerin yoğunlukla yaşadığı bir Londra banliyösü “ideal” İngilizliğin değerlerini neredeyse kusursuzca yansıtmakta ve burada yaşayanların Facebook paylaştıkları görseller İngilizlikle özdeşleşen mizah, kendini geri çekme, uçlardan kaçınma gibi karakter niteliklerini yansıtmaktadır. Bunun karşısında Trinidadlılık ile özdeşleştirilen üçlü kozmolojinin izleri kendini El Mirador’da yaşayanların Facebook paylaşımlarında göstermektedirler.

Araştırmacılar The Glades ve El Miradorlu Facebook kullanıcıların paylaştıkları fotoğraflar üzerinden bir sonuca varmak gayesindedir. Araştırmanın ilgisi fotoğrafın kendisiyle ya da paylaşanın kişiliğiyle ilgili değildir. Araştırma fotoğrafı araçsallaştırmakta, kişileri göz ardı etmektedir. Fotoğrafı araçsallaştırır çünkü tartışması teknik olarak fotoğrafın niteliği değildir; vurgusu fotoğrafı paylaşan kişiler değildir çünkü kişilerin paylaşımlarını belirleyenin ne olduğunun izini sürmektedir. Bu kitap, yazarlara göre “insanların artık her gün milyarlarca görüntüyü çevrimiçi yayınladıkları gerçeğinin bir yansıması ve onaylanmasıdır.” (2017:207) Burada yoğunlaşılan, fotoğrafın geleneksel anma ve temsil etme yeteneklerine bir diğer mecburi becerinin, sosyal medyada ses ve metin ile rekabet etmek durumunda kalan, gündelik iletişimin önemli bir yönü olarak fotoğrafın eklenmesidir. Bu noktada fotoğrafın geleneksel kullanım ve temsil etme biçimlerinin çalışmanın dışında tutulduğunu belirtmemiz gerekiyor. Buna ek olarak alanda fotoğrafın yeni niteliği ile ilgili çok önemli tartışma mevcutken kitapta bu tartışmalarla da ilgilenilmemektedir. Bu çalışma açısından, mesele sosyal medya fotoğrafçılığının doğasını anlamak değil, bu materyali kültürel farklılıkların incelenmesi ve ifade edilmesi için yeni bir araç olarak kullanmaktır (araçsallaştırıyor). Çalışma; fotoğrafın, ister geleneksel türleriyle ilişkili olsun ya da ister selfie gibi tamamen yeni bir tür olsun, kullanımlarının İngiltere’de Trinidad’la kıyaslandığında nasıl farklı olduğuna ya da gençler arasındaki kullanımlarının yetişkinler arasındaki kullanımından nasıl farklılaşabildiğine odaklanmaktadır. Geleneksel türler ancak belirgin şekilde devamlılık söz konusu olduğunda, örneğin orta sınıf yoğunluklu olan The Glades’te, geleneksel düğün fotoğrafçılığı türünün ya da aile albümü geleneğinin devamı söz konusu olduğunda, tespit düzeyinde değini konusu olabilmektedir. (2017: 9, 66, 69). Fotoğrafın kendine özgü temsil biçimlerinin ve yeni medya ile birlikte geçirdiği yeniliklerin ve bu konuda yapılan tartışmaların konu dışı bırakılmasının, çalışmanın sonuçları açısından belirleyici olduğu açıktır. Fotoğraf bu anlamda, alandan elde edilen etnografik verinin bir sağlaması aracına indirgenmiş olmaktadır. Yazarlar bunu sevinçle karşılamışlar ve görsellerin proje boyunca ve bu çalışmada söylemek istediklerini doğrudan gösterebilmenin bir aracı olmasını önemli bir fırsat olarak değerlendirmişlerdir (2017: 207).

Çalışmanın ilk bölümlerinde insanların bebeklikten yetişkinliğe belirli beklenti ve normlar uyarınca toplumsallaştıklarının iması söz konusuyken, 6. Ve 7. Bölümlerde, bu normların tarihsel ve toplumsal koşulları tartışma konusu edilmektedir. Bu anlamda paylaşımların öznellik içermediği toplumsal normlarca belirlendiği ileri sürülmüş olmaktadır. Fakat böyle bir iddia objektif bir nesnel bir bakışı ima edebileceğinden 8. Bölümde, her bir görselin paylaşanın niyetinin ötesinde başkalarınca bambaşka şekillerde anlamlandırılabileceği ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bölümde 10 kişiye bir grup görsel gösterilmiş ve bu kişilerin aynı görselleri, görselleri yayınlayanların niyetlerinden, araştırmacıların yorumlarından ve birbirlerinden ne kadar farklı şekillerde alımladıkları ortaya koyulmuş, bu kişilerin ayrıca gördükleri şeyleri görme biçimleriyle ilgili fikirlerini ne kadar kolay değiştirebildikleri de gözlemlenmiştir. Böylece görsel analiz yapılırken basit bir nesnelliğin imkânsızlığı vurgulanmıştır. Bu çabanın yeterli olduğunu söylemek pek kolay değildir. Öncelikle bu bölüm yalnızca Trinidadlılar açısından gerçekleştirilmiştir. The Glades’te gerçekleştirilen paylaşımlar için aynı şey düşünülmemiş, bu durum İngilizliğin genel niteliğiyle, başkaları hakkında mütevazılık sınırlarının aşarak yorum yapmayacakları varsayımıyla gerçekleştirilmemiştir (2017: 204). Dolayısıyla ciddi şekilde bir genellemeye gidilmiş ve yazarlar tarafından kısmi olduğu varsayılan bu genelleme yapılan bu çalışma ile giderilebilmiş değildir.

Yazarlar, Facebook kullanıcılarının yaptıkları paylaşımların içindeki bulundukları koşullar yani genel anlamda yapı tarafından belirlendiğini, sosyal medyanın var olan kimliği çeşitlendirdiğini antropolojinin tipik olanla ilgilendiğine yaslanarak işaret etmektedir. Kimlik kısaca “ben kimim, biz kimiz” sorularına verilen cevaptır. (Güvenç, 1996)  Kişilik bireyin kendisine dair bir şeyler söylerken kimlik toplumsala dair bilgi vermektedir. Sosyal medya hesapları da kişisel kimlikler oluşturmanın mekânı haline gelmiştir. Giddens bu kişisel kimlikler mekânını “Artık kimliklerimizi geçmişimizden almıyoruz; kimliklerimizi başkaları ile etkileşime girerek yaratmak zorundayız” diyerek açıklar. (Giddens, 2008: 159) Araştırma(cılar) için temel olan Facebook’un izlenim oluşturma ve buna bağlı olarak sosyal kimlik inşa etmeye katkısını The Glades ve El Mirador’lu kullanıcılar üzerinden incelemek gibi görünse de araştırmacılar genel anlamda sosyal medyada paylaşılan görsellerin, yapının devamlılığına katkı sağladığını salık vermektedir. Oysa sosyal medya aracılığıyla kimlik kişinin yeniden inşa edebildiği böylece yapıyı tersyüz eden bir hal almakta, araştırmanın işaret ettiği durumu yansıtmamaktadır.

Araştırma öncelikle The Glades’teki gençlerin Facebook hesaplarında paylaştıkları fotoğrafların detaylarını incelemektedir. The Gladesli gençlerin Facebook’ta paylaştıkları fotoğraflara bakıldığında “spontan” izlenimi uyandıranların sayısının oldukça fazla olduğu söylenebilir. Paylaşılan fotoğraflar büyük ölçüde arkadaşlarla eğlenilen, turistik geziler, konserler ve partilerden seçilmektedir. Spontanlık vurgusu olan fotoğraflarda dil çıkarma ve iki parmağını kaldırma yaygınlıkla kullanılan ifadeler olarak belirginleşmektedir.  Fotoğrafın kendisine ilişkin bir diğer konu da fotoğrafın eğlenmenin bir aracına dönüşmüş olmasıdır. Kameranın yukarı kalkmasıyla birlikte fotoğraf için eğlenceli pozlar veren genç Facebook kullanıcıları böylece fotoğrafı da eğlence için araçsallaştırmaktadır (2017: 11).

Sosyal medya kullanımının özellikle akıllı cihazlarla uyumlu hale getirildikten sonra artması, akademik çalışmaların da konusu haline gelmiştir. Çalışmaların birçoğu sosyal medya kullanımdan doğan kimliği yeniden kurma halinin narsisizmi tetiklediğini göstermeyi amaçlamaktadır. Sosyal medya kullanımını eleştiren çalışmalar, Facebook ile kurulan bu yeni kimliğin; kendini teşhir etmek, görünür kılmak, kendini olduğu gibi değil olmak istediği gibi göstermek gibi bir işleve sahip olduğunu savunmaktadır. “Narsisist kişiler sosyal paylaşım sitelerinde oldukça başarılı olurlar; çünkü sosyal medyanın yapısı, narsisist kişinin kendini ortaya koyma ve beğendiği fotoğraflarını seçme, çok sayıda arkadaşa sahip olmak gibi eğilimlerini ödüllendirmektedir” (Twenge ve Campbell: 2010). Daniel Miller ve Jolynna Sinanan, Facebook’ta fotoğraflarını paylaşan gençlerin narsisizmle ilişkilendirilmesine karşı çıkmaktadır.  Araştırmadaki bulgularından yola çıkan araştırmacılar, Facebook’ta yalnızken paylaşılan fotoğrafların, arkadaş ya da ailelerle paylaşılan fotoğraflara kıyasla çok az olduğuna dikkat çekmektedir. Öte yandan Miller ve Sinanan, Facebook’ta paylaşılan fotoğrafların beğenilmesi üzerinden gelişen kabul görmeye muhtaç özgüven eksikliğinin altını çizmektedir (2017: 17). Dolayısıyla Facebook’ta paylaşım yapmanın narsisizmle ilişkisini kabul etmemektedirler. Gerçekten de yeni bir sosyalleşme aracı olarak bu ağların kullanılıyor olması kendine hayranlığı değil, kendiliğin onayını kullanıcılara sunmanın bir aracıdır. Örneğin genelde gençlerde narsisizmin bir göstergesi olarak görülen selfie’nin The Glades’te aldığı biçimin bunun tam tersi akranlar arası bir kendini onaylatma davranışı olarak kullanıldığını ortaya koyan çalışma, öte yandan örneğin El Mirador’da küresel olarak genel güzellik algısına uymayacak vücutlara sahip kadınların bu varsayıma ve ne kadar fit görüldüklerine bakmaksızın ‘selfie’lerde kendilerini ortaya koyduklarını dolayısıyla böyle güzellik kavrayışının kesin ve evrensel olmadığını ortaya koymaya çalışmıştır. “The Glades’te gençlerin kendi deyimleriyle “selfie kızları” ölçütlerine uygun olan paylaşımlar görülmekle birlikte bunlar sayısal olarak neredeyse yok denecek kadar azdır” (2017: 29-30).

vfjpeg

Miller ve Jolynna araştırmalarında Facebook’ta kadın ve erkeklerin fotoğraf paylaşımlarını da ayrıca ele almaktadırlar. Kadın öğrenciler daha çok hemcinsleriyle olan fotoğraflarını paylaşırken erkek öğrenciler kadın arkadaşlarıyla olan fotoğraflarını paylaşmaktadır. Araştırmacıların yaptıkları görüşmelerden çıkan sonuca göre erkeklerin kadın arkadaşlarıyla paylaştıkları fotoğraflar doğrudan erkeklikle ilgili olup, maçoluk göstergesidir. Yine yapılan görüşmelerden kadın öğrencilerin paylaştığı fotoğraflarda hemcinsleriyle olmalarının henüz karşı cinsle karşılaşmanın gerilimine hazır olmadıklarından mı yoksa itibarlarını korumak amacından mı kaynaklandığı anlaşılamamıştır (2017: 22).

Miller ve Jolynna The Glades ve El Miradorlu gençlerin Facebook’ta yaptıkları paylaşımlardaki temel farkları yaratan unsurun büyük oranda İngiliz tevazuu olduğu sonucuna varmışlardır (2017: 22). El Miradorlu Facebook kullanıcısı gençlerin uç denilebilecek paylaşımlarına karşı The Gladesli gençler daha ortada duran denilebilecek paylaşımlar yapmaktadırlar. İngiliz gençler arasında Facebook’un tamamen farklı bir dünyayı ortaya koyduğunu görmek mümkündür. Araştırmada incelenen İngiliz gençlere ait hesaplarda ünlülerle bir araya gelinmiş fotoğraflar, maddi nitelikli şeylere odaklanan fotoğraflar, satın alınan ürünleri ya da kıyafet ve takıları gösterir fotoğraflar paylaşılmamaktadır. Odak büyük oranda yüzler, kollar ve eller aracılığıyla alınan keyfin gösterilmesine yöneliktir.

El Miradorlu gençler arasında yaygın olan fotoğraflar genellikle okulda çekilmiş, üniformalı oldukları fotoğraflardır. Özellikle başarıların paylaşıldığı fotoğraflar aynı zamanda Trinidadlı olmaya vurgu yapan, milliyetçi de bir tavırla paylaşılmaktadır. El Miradorlu Facebook kullanıcılarının paylaştıkları fotoğraflardan yola çıkıldığında toplumsallığın formlarını yaşattıkları hem de birey olmanın özgünlüğünü göstermeye çalıştıkları görülmektedir. The Gladesli kullanıcıların avantajlı kimliklerinden getirdikleri tevazuu El Miradorlularda coşkunun ön plana çıkarılmasıyla karşılanır. Burada yerleşik kültür, sınıf gibi öğelerin böylesi bir farklılaşmaya neden olduğu açıkça görülmektedir. The Gladesli kullanıcıların tevazuu sınırları içinde kalma kaygısı, El Miradorlu kullanıcılarda kendini bütünüyle ortaya koyma, örtük olanı açığa çıkarma kaygısına karşılık gelmektedir (2017: 39-40).

Kitabın üç dört ve beşinci bölümünde araştırmacılar El Miradorlu kullanıcılarla The Gladesli Facebook kullanıcıları arasındaki farkları ele almaktadır. Gençlikten yetişkinliğe ve ebeveynliğe geçişte Facebook hesaplarında yapılan paylaşımları inceleyen araştırmacılar konuyu devamlılık bakımından incelediklerinde The Gladesli kullanıcılarda devamlılığın El Miradorlulardan farklı işlediğini fark etmişlerdir. The Gladesli kadın kullanıcılar anne olduktan sonra kendileriyle ilgili paylaşımlar yapmaktan geri durarak çocuklarının fotoğraflarını paylaşmaktadırlar. Bu paylaşımlar paylaşımı meşru kılan özel günlerden –doğum günü gibi- yapılmaktadır. Çocukların fotoğrafları bebeklikte yalnız olduklarından, oyun oynama yaşlarına geldiklerinde akranlarıyla olanlardan seçilmektedir. Gençlik döneminden farklı olarak The Gladesli kadınlar; toplumsal değerleri,  domestikliği ve aile içi sorumluluğu temsil etmektedirler. Paylaştıkları fotoğraflarda ev hanımlığı vurgusu oldukça fazladır. Bununla birlikte cup-cake fotoğrafları, kadınlıkla özdeşleşen şarap fotoğraf ve memleri de sıklıkla paylaşılan görsellerdir (2017: 84-85).

El Miradorlu Facebook kullanıcılarıysa kendi hesaplarını devamlılık üzerinden kullanmaya devam ettirmektedirler. Çocuklarının fotoğraflarının yanında kendi fotoğraflarını da paylaşmaya devam etmektedirler. Çocukların fotoğrafları The Gladeslilerden farklı olarak akranlarla değil akrabalarla –kuzenler olabilir- olanlardan seçilerek paylaşılmaktadır. The Gladesli ve El Miradorluların paylaştıkları çocukların akran ve akrabalarıyla olan fotoğrafları iki grup için etnografik bir bulguyu gözler önüne sermektedir. The Glades’te çekirdek aile modeli ön plandayken El Mirador’da geniş aile modelinin yaygın olduğu sonucunu paylaşılan fotoğraflardan çıkarmak mümkündür.

Her iki grup için de benzerlik gösteren paylaşımlar ise çocuk fotoğraflarının daha çok anneler tarafından paylaşılıyor olmasıdır. The Gladesli babalar, paylaştıkları fotoğraflarda dışarıda arkadaşlarıyla birlikte alkol özellikle bira tüketirken görülürken anneler kadın arkadaşlarıyla evde buluştukları fotoğraflar paylaşmaktadır. El Miradorlu babalarınsa anneler tarafından çekilmiş fotoğraflarda çocuklarıyla ilgilendiklerini gösterir fotoğrafları olmakla birlikte bu fotoğraflar yine annenin hesabından paylaşılmaktadır. Araştırmacılar, The Gladesli ve El Miradorlu kadın ve erkeklerin paylaştıkları fotoğraflardan yola çıkarak her iki yerde de toplumsal cinsiyet rollerinin devam ettirildiğini sonucuna varmaktadır. Araştırmacılar her ne kadar toplumsal cinsiyet rollerinin Facebook hesaplarında devam ettiğini açıklıyor olsalar da bunu mesele etmekten uzak durmaktadırlar. Toplumsal cinsiyet rolleri tarihsel ve politik bir mesele olarak ele alınmamakta, yazarlar konuyla ilgili düşüncelerini aktarmamaktadır. Toplumsal cinsiyet konusu veriler üzerinden okunarak değinilip yüzeysel olarak bahsedilip geçilmiştir. Bu da yazarların metnin amacı olan “ne paylaşır, niçin paylaşırız” konularından sadece “ne paylaşırız”a odaklandıklarını göstermektedir.

Yetişkinlik dönemine geçişte El Miradorlu erkeklerin Facebook paylaşımlarında, El Mirador’da bulunan alt-orta ve alt sınıf nüfus Amerikan hip-hop kültüründe popüler olan ‘Gangsta’ imgesiyle özdeşleşmenin yaygın olduğu görülmektedir. Genç erkekler için “gangsta” tarzı bir erkeklik şapka, düşük bel büyük boy kot pantolon, spor ayakkabı, t-shirt ya da atlet, altın zincir, saat ve güneş gözlüğü giymeyi gerektirdiği paylaşılan fotoğraflardan açıkça anlaşılmaktadır. Bu imgeyi benimseyen genç erkekler, biçimsel olarak hip-hop kültüründe kesişen ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet ve cinsellik kavrayışıyla da özdeşleşmiş görünmektedirler. ‘Gangsta’ imgesiyle özdeşleşen kişiler aynı zamanda para fotoğrafları, para ile ya da para kazanmakla ilgili memler, ve pahalı içkiler ve arabalarla birlikte çekilmiş fotoğraflar gibi tüketimle ilgili paylaşımlar da yapmaktadır (2017: 102). Yetişkinliğe geçiş döneminde El Miradorlu erkek Facebook kullanıcıları, erken gençlik dönemlerinde olduğu gibi oyunlar ve sporla ilgili paylaşımlar yapmaya devam etmektedirler. Özellikle Dünya Kupası döneminde bu tarz fotoğraflar ön plana çıkmaktadır ancak erken gençlik döneminde olduğu kadar yoğun paylaşım yapmaktan kaçınmaktadırlar. Çalışan erkekler, kendileri bizzat spor yapıyor dahi olsalar bu tarz fotoğrafları daha az paylaşmaktadırlar. Araştırmacılar paylaşımların azalmasının nedenini açıklıyor olmasalar da yetişkin erkeklerin yeni kimliklerini kurdukları Facebook platformunda kadınların ilgilerine dair öngörüleri üzerinden paylaşımlarını belirledikleri anlaşılmaktadır (2017:104).

Annelik öncesi genç yetişkin El Mirador kadınları Facebook paylaşımlarını The Gladeslilerden farklı olarak sürdürmeye devam etmektedir. Gelenek ve kültüre bağlı olarak yaptıkları paylaşımların yanı sıra küresel olarak kabul edilebilecek paylaşımlar da yapmaktadırlar. Küresel kabul edilenlere örnek olarak tek başına yenilen yemek paylaşımları, Amerikan restoran zincirlerinde yapılan paylaşımlar, tatil, iş gezisi gibi fotoğrafların paylaşılması sayılabilmektedir. Ayrıca El Miradorlu genç kadınlar moda ‘blog’ ve ‘vlog’larını yakından takip etmekte ve buralarda gördüklerini uyguladıkları fotoğrafları da Facebook hesaplarında paylaşmaktadırlar. Trinidadlı ya da benzer kolonyal geçmişi olan yerlerden ve benzer yaş grubundan olan ‘blogger’ları takip eden genç El Miradorlular az sayıda da olsa cinsel ve romantik ilişkileri ele alan ‘blogger’ları da takip etmektedirler. İlişkilerle ilgili ‘blog’ları takip etme sebepleri olarak aile kurma ve aile değerlerini ele alıyor olmaları bakımından bir özdeşlik kuruyor olmalarıdır (2017: 110).

Araştırmacılar Facebook paylaşımlarını sınıf kavramı bakımdan da ele almaktadırlar. Trinidadlılar için sınıf meselesi ırksal farklılıklarla iç içe geçmiş durumdadır. Bağımsızlık sonrası ilk elli yıl köleleştirilmiş olan Afrika kökenli Trinidadlılar beyaz üst sınıfla rekabet edebilmek adına eğitim yoluyla kültürel sermayeyi artırarak statü kazanma çabasına girişmişlerdir. Buna karşılık Doğu Hindistan kökenli Trinidadlılar toprak edinme ve ticaret yoluyla servet edinmeye çalışmışlardır. Trinidad’da sınıf meselesi ‘ghetto’ ve ‘stush” kavramlarıyla açıklanmaktadır. Bu kavramlar zengin ya da fakir olmanın ötesinde ahlaki öğeler barındırmaktadır. Bu anlamda ‘stush’ birinin yalnızca ne kadar zengin olduğunu değil sahip oldukları dolasıyla diğerlerinden daha üstün olduğunu işaret eden bir kavramdır. ‘Ghetto’ ise tam tersinden rüküşlüğü, ucuzluğu, gürültücü kimseleri temsil etmektedir. ‘Ghetto’ ayrıca olumsuz ırksal çağrışımlar da yapan ve çoğunlukla Afro-Trinidadlılar için kullanılan bir kavramdır. Facebook paylaşımlarına bakıldığında üst sınıftan olanların kendilerine aldıkları şeylerden çok onlar için alınmış hediyeleri, restoran ve barlarda sunum gibi detayları, kaliteli içkileri paylaştıkları görülmektedir. Bunun üstüne alt grupların markaları, evde yapılmış yemekleri ve çok fazla içildiğini gösterir fotoğrafları paylaştıkları görülmektedir (2017: 109).

Araştırmacılar sınıf kavramını da diğer tasniflemelerinde olduğu gibi eleştirel bir pozisyondan ele almamaktadır. Oysa kavram kendinde eleştireldir. Bir iletişim ağı olarak Facebook’u ele alan bir araştırmanın iletişim ekonomi politiğini göz ardı ederek alt alta veriler sıralaması başlı başına bir problemken, sınıf kavramını ele alırken dahi ekonomi politiği dikkate almaması araştırmayı sığlaştırmaktadır. Tüm iletişim ağları kapitalist ekonomiyi geliştirmenin yanında yeni iktidar yapıları üreten ve bu ağları kullanan insanların kendisini, içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal koşulları, yaşadıkları dünyayı anlamlandırmasında etkin rol oynamaktadır. Kişinin yaşadığı dünyayı yeniden anlamlandırmasının vesilesi olarak sosyal ağlar ve yeni iletişim kanalları bir tür sahne performansları alanı oluşturmakta ve gösteri durmaksızın devam etmektedir. Ve bu gösteride “yaşamın her bir görünümünden kopmuş imajlar, bu yaşamın birliğini yeniden kurmanın artık mümkün olmadığı ortak bir bakışta kaynaşırlar. Kısmi olarak göz önünde bulundurulan gerçeklik, ayrı bir sahte-dünya olarak, salt seyrin nesnesi olarak kendi birliğinde sergilenir.” (Debord, 2006: 35)

Yeni medya kapitalist ekonominin işlevli bir taşıyıcısıdır. Althusser’in deyimiyle söylemek gerekirse yeni medya “ideolojik aygıtlardan” yalnızca biridir. Althusser’in görüşü sosyal ağlara da pek tabi uygulanabilirdir. “Gelenekler, görenekler, din ve öteki toplumsal alışkanlıklar, kitle iletişim araçları yaşadığı sürece ideolojiler de yaşamaktadır.” (Althusser, 2003: 58) Sosyal ağlar, insanlar arası iletişimi ve bilginin dağılımını mümkün kılarak ideolojinin yaşamını sürdürmesine katkıda bulunurlar ve dolayısıyla ideolojik düzenin önemli bir taşıyıcısı görevini üstlenmektedirler. Althusser’in ideoloji tanımına daha yakından bakarak sosyal ağların nasıl ideolojinin bir taşıyıcısı olduğu daha iyi anlaşılacaktır. “İdeoloji, insanlar ile onların dünyası arasında yaşanan ilişkidir. Ya da bu bilinçsiz ilişkinin yansıtılmış bir biçimidir” (Althusser, 1995: 280). Althusser ideolojiyi egemen sınıfın bir diğer sınıfa kabul ettirdiği fikirler bütünü olarak değil tüm sınıfları çağıran, içine çeken ve tüm sınıflarda yayılan pratikler olarak yeniden tanımlamıştır. Sosyal iletişim ağları da Althusser’in bu yeniden tanımlamasına uygun bir aygıt olarak varlığını sürdürmektedir. Sosyal ağlar kullanıcılarına zaman ve mekân kategorilerinden bağımsız olarak enformasyon üretme ve iletişim kurma imkânı sağlamaktadır. Geleneksel medya biçimlerinin aksine bireyler edilgenlikten etkin konuma geçmişlerdir. Bu etkin olma hali kendini popüler kılmayı da mümkün kılmaktadır. Böylece “toplumsal/kültürel alandaki bu ideolojik inşayı yerine getirirken sürekli olarak toplumdaki sınıfsal çelişkileri perdeleyerek gündelik hayat, yaşam biçimi, eğlence, tüketim, moda gibi kategoriler oluşturarak bir anlamlandırma çerçevesi oluşturmayı tercih etmektedirler” (Fiske, 2003: 224).

KAYNAKÇA

Althusser L (1995) Kapital’i Okumak, Celal A. Kanat (çev), Belge Yayınları, İstanbul.

Althusser L (1998) Gelecek Uzun Sürer, İsmet Birkan (çev), Can Yayınları, İstanbul.

Althusser L (2003) İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Alp Tümertekin (çev), İthaki Yayınları, İstanbul.

Debord, E. G. (2006). Gösteri Toplumu (2. baskı) (Çev. A. Emekçi, O. Taşkent). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Fiske, J. (2003) İletişim Çalışmalarına Giriş, Süleyman İrvan (çev.). Bilim ve Sanat, Ankara.

Giddens, Anthony (2008). Sosyoloji, Cemal Güzel (çev.), İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Güvenç, Bozkurt (1996). Türk Kimliği, Kültür Tarihinin Kaynakları, İstanbul: Remzi Kitabevi.

Twenge, J.M., Campbell, W.K. (2010). Asrın Vebası: Narsisizm İlleti. (Çev. Özlem Korkmaz). İstanbul: Kaknüs Yayınları. (2009).

Zourabichvilli, François. (2002). Deleuze Sözlüğü (Çeviren: Aziz Ufuk Kılıç), İstanbul: Say Yayınları.

 

 

 

[1] Arş. Gör. , Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi, cetinugur@gmail.com

 


İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi (2018) kitabı üzeri

Şubat 19, 2019

Sıradan sesleri, sözlere dolaşıma sokmaya adanmış bir hikâye: İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi (2018) kitabı üzerine (İst.:Alternatif Bilişim Derneği)

Yazan: Dr. Şengül İnce/Hacettepe Üniv. İletişim Fak.

Hikâyeyi biliyoruz da dijital hikâye nedir diye aklınızda bir soru varsa Burcu Şimşek’in İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi (2018) adlı çalışması, size aradığınız cevabı verebilir. Kitabı okumaya başladığınızda sadece bu sorunun cevabını değil aynı zamanda:

Hikâye nedir? Hikâye’nin söylendiği gibi bir gücü var mıdır? Kişisel hikâyeler anlatılmaya, paylaşılmaya değer midir? Deneyim denilen şey, size ya da başkalarına ne  anlatır? Sözlü kültürün en önemli “mesleği” hikâye anlatıcısı kimdir, neden önemlidir? Hikâye ile öykü aynı şey midir? sorularının da cevabını bulabilirsiniz.

Kitap, Burcu Şimşek’i Türkiye ile Avustralya arasında başlayan yolculuğu sırasında dijital hikâye anlatımı ile tanıştıran, Avustralya’daki dijital hikâye anlatımının yaygınlaşmasında öncü QUT Yaratıcı Endüstriler Fakültesi kurucu dekanı, bu konuda dünyadaki en önemli isimlerden biri ve aynı zamanda Şimşek’in doktora tez danışmanı olan, John Hartley’nin önsözü ile Alternatif Bilişim Derneği tarafından yayınlandı. Kitabın yayıncısı olan Alternatif Bilişim Derneği, “bilişim teknolojilerinin özgürce kullanılmasını, teknolojinin insanı ve toplumu özgürleştirmesi amacıyla kullanılması için mücadele etme” amacıyla bilgi ve iletişim teknolojileri konusunda çalışmalar yürütmektedir. Kitabın, Dernek tarafından açık kaynak olarak yayınlanması bu bağlamda hem Derneğin amaçlarına hem de Şimşek’in toplumda kadınlardan başlayarak özelikle dezavantajlı grupların sesini duyurma çabasına katkı sunuyor. Açık kaynak olarak hazırlanan kitabın içinde yer alan hyperlinkler de okuyucunun, referanslara ve kitap içinde dökümü yapılan 60’dan fazla atölyeye ve hikâyelere rahatça ulaşmasını sağlıyor.

Şimşek, kitabı okumayı başladığınızda nasıl bir hikâye okuyacağınıza dair ipuçları veriyor “Yola Çıkarken” adlı Giriş Bölümünde. Kitabın kapak fotoğrafında yer alanların hikâyeleri, aynı zamanda kitabın yazarının kendi hayat hikâyesini de belirliyor. Yollarda, farkı ülkelerde, farklı kültürlerden tanışılanlarla kurulan ve yazılan bir hikâye. Haliyle hikâyenin pek çok tarafı var, taraflar hikâyeleri paylaştıkça çoğalıyor, yayılıyor. Şimşek de bu kitabı, hem hikâyeyi daha fazla insanla paylaşmak hem de hikâyenin diğer taraflarına teşekkür için kaleme alıyor bir yandan.

Burcu Şimşek’in “ailemin kadınlarına” ve “yoldaşım kadınlara” diyerek başladığı çalışması, onun akademik çalışmalarındaki toplumsal cinsiyet hassasiyetini anlamamız için bir, ilk ipucu gibi. Şimşek, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda tamamladığı yüksek lisans çalışmasında kadınların konuşmalarına ve bu konuşmalardaki asimetrilere odaklanırken de  doktora çalışmasını yaptığı Avustralya Queensland University of Technology  (QUT)’de dijital hikâye anlatımı atölyeleri ile tanıştığında da odağında hep toplumsal cinsiyet ve kadınlar var. Şimşek, dijital hikâye anlatımı atölyelerini ve bu atölyelerden çıkan ürünlerin kadınların, kamusal alanda görünürlüklerine ve seslerinin daha fazla duyulmasına yardımcı olacak yeni bir form olduğunu düşünerek binlerce kilometre uzaklıkta yeni bir maceraya başlıyor. İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi adlı çalışma da 2009 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde kurulan Dijital Hikâye Anlatımı Atölye ekibiyle birlikte Şimşek’in yazmaya devam ettiği hikâyeyi anlatıyor.

iletisim_kitap_Rev5_KAPAK

Şimşek ve ekibi, dijital hikâye anlatımı atölyelerinde insanların hikâyelerini topluluk içinde anlatmalarını, ses ve sözlerini dijital hikâyelere dönüştürmelerini sağlarken, bu hikâyeleri “www.digitalstory.hub” adresinde biriktiriyor ve paylaşıma açıyor. İletişim Çalışmaları Bağlamında Dijital Hikâye Anlatımı: Kavramlar ve Türkiye Deneyimi kitabı ise Şimşek’in hem ekibiyle birlikte yürüttüğü atölyeler hem Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yürüttüğü “Dijital Hikâye Anlatımı” yüksek lisans dersinde hem de bu bağlamda ürettiği akademik metinlerde kullandığı kavramları, atölye süreçlerini ve pratiklerini, dijital hikâye anlatımı hareketinin dünyadaki kaynaklarını ve Türkiye’deki hareketi ve konumunu anlatmak için kaleme aldığı bir çalışma.

Kitabın Giriş Bölümünden sonraki “Hareket ve Anahtar Kavramlar” başlıklı ikinci bölümünde, Walter Benjamin’in hikâye anlatıcısı ile karşılaşırken sözlü kültürde hikâyenin gündelik yaşamdaki rolünü ve gücünü, hafızanın önemini, sözlü kültürün kaybolan hikâye anlatıcısının yerine modern zamanların teknoloji dolayımlı hikâye anlatıcılarının geçtiğini farkediyorsunuz. Hikâye anlatımının bu yeni dönemdeki dijital halinin, üretici-tüketiciler için ne anlama geldiğinin altının çizildiği bölümde okuyucu, kitabın çıkış noktası olan dijital hikâye adlı yeni medya formunun ve bu formun ortaya çıkmasını sağlayan atölye ortamı hakkında geniş bir bilgiye sahip oluyor. Dijital hikâyeler ve dijital hikâye anlatımı atölyeleri, deneyime önem veren, sesi önceleyen, gerçek insanların hikâyelerini dillendiriyor, bir araya getiriyor ve paylaşıma açıyor.

“John Hartley’nin haikuya benzettiği dijital hikâyeler, üretildiği atölyenin süresine bağlı olarak 2-4 dakika arasında, anlatıcının kendi sesi ile anlattığı, hikâyesinin ses kaydına eşlik eden, anlatıcının seçtiği ya da ürettiği görsellerle oluşturulan amatör bir formdur” (s. 26). Bir atölye teması etrafında birbirini hiç tanımayan insanların bir araya geldiği atölye ortamı, hikâye çemberi adı verilen katılımcılar kadar atölye ekibi için de sürprizlerle dolu olan büyülü bir çember.  Bu çember büyülü çünkü birbirini hiç tanımayan insanlar bir anda kendilerini, belki daha önce hiç paylaşmadıkları özel anlarını, deneyimlerini, hikâyelerini anlatmaya başlıyor.  Katılımcılar ve atölye ekibi arasında herhangi bir asimetrinin bulunmaması, gelişen etkileşimle sağlanan samimiyet, birlikte yaratım süreci, katılımcıların hem anlatan hem de dinleyen olması çemberin ve sonrasında atölyenin tüm süreçlerinin kolektif bir şekilde ilerlemesini sağlıyor.

Hikâyelerin anlatıldığı bu aşamadan sonra hikâyelerin yazılı bir nota dönüştürülmesi, ses kaydının yapılması ve görsellerin oluşturulup sesle birleştirilerek dijital hikâyelerin oluşturulması “birlikte yaratım” ve Burgess’ın “yaygın yaratıcılık” kavramlarının bir yansıması gibi.  Çünkü bu aşamaların gerçekleştiği atölye ortamı,  bilgisayara okuryazarı olan kadar olmayanı, farklı sosyo-ekonomik seviyeden olanları, farklı kültürlerden ve farklı dilleri konuşan insanları bir tema etrafında bir araya getirerek birbirleriyle deneyimlerini paylaşıp bunu yaratıcı pratiklerle birlikte bir ürüne dönüştürmelerine olanak veriyor. Tarihe kaydı düşülenlerin, haberlere konu olanların, etrafında efsaneler yaratılan kişiler ve olayların nicel azlığına karşılık milyonlarca “sıradan insanın” hayatının yok sayılmasının politikası düşünüldüğünde dijital hikâyelerin ve atölyelerin farklı bağlamlardaki demokratikleşme için taşıdığı önem de burada ortaya çıkıyor.

Kitabın “Çemberi Büyütmek” adlı üçüncü bölümü, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde kurulan Dijital Hikâye Anlatımı Atölyesi’nin yukarıda bahsedilen demokratikleşme, birlikte yaratım, yaygın yaratıcılık, dezavantajlı grupları kamusal alanda görünür kılma amacını gerçekleştirmek için 10 yıldır yaptığı atölyelerin bir dökümünü yapıyor. Burcu Şimşek hem Türkiye’deki ilk dijital hikâye anlatımı atölyesinin kuruluşunu hem de on yıldır gerçekleştirdikleri atölyeleri anlatırken aslında atölyenin hikâyesini ve atölyeyi ayakta tutan katılımcıların hikâyelerini arşivliyor, kayda geçiriyor, tarihe not düşüyor.  Toplumsal cinsiyet temasının ve elbette bir feminist olarak Burcu Şimşek’in kadınların sesini duyurma konusundaki hassasiyeti sebebiyle kadınların seslerinin öncelendiği atölyelerin toplumsal cinsiyet, göç, mültecilik, sağlık iletişimi, gündelik yaşam, kent ve bellek çalışmaları, üniversite yaşamı ve kurumsal iletişim gibi pek çok alanda gerçekleştirildiğini görmek mümkün. Yürütülen 60’dan fazla atölye ile 400’den fazla hikâyenin dolaşıma girmesini sağlayarak Burcu Şimşek ve ekibi, toplumsal sorumluluk  bağlamında akademinin toplumla arasındaki bağı kurmada, dezavantajlı ve hassas grupların görünürlüğünü sağlamada yeni medyanın bu yeni formunu başarılı şekilde kullanıyor görünüyor.

Kitabın linki için bakınız: https://ekitap.alternatifbilisim.org/files/dijital_hikaye_anlatimi.pdf


Dijital Kültürde Yaşlılık ve Ötesi” Çalıştayı…1-2 Mart 2019 Antalya

Şubat 16, 2019

1-2 Mart 2019 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü Akdeniz Medeniyetleri Enstitüsü’nin ev sahipliğinde yapılacak olan Doç.Dr. Özgür Arun ile birlikte düzenleyicisi olduğum, İLT 648 dersi yüksek lisans öğrencileri ile sunum yapacağımız “Dijital Kültürde Yaşlılık ve Ötesi” Çalıştayına ve Gökbük köyü saha incelemesi değerlendirmeleri Ankara Üniversitesi İletişim FakültesiDijital Kültürde Yaşlanma & Sonrası Afiş_Son Yeni Medya Araştırmaları Labarotuvarı/New Media Lab’da yayınlanacaktır.

Çalıştay katılımcılar ile sınırlıdır.

Değerlendirme notlar için: http://netlab.media/


Yapay Zeka ve İklim Değişikliği: Antroposen mi Kapitalosen mi?

Şubat 16, 2019

Yazan: Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

Öyle bir noktaya geleceğiz ki dünyamıza verilen zararlar, bize isyan gerekçesi olarak geri dönecek. İşte o zaman, eleştirel düşünce yoksunu ana akım yapay zekalara karşı, eleştirelliği temel alan doğal zekalarımızla direniyor olacağız.

Yapay zeka, iklim değişikliği ve özel olarak küresel ısınma konusunda ne yapabilir? Bir çözüm sunabilir mi?

Akla ilk olarak sürücüsüz arabalar, bacasız fabrikalar, enerji tasarrufu sağlayan akıllı araçlar vb. geliyor ve o klasikleşmiş sözler:

“Hepimiz aynı gemideyiz: Dünyada. Kendi aramızdaki anlaşmazlıkları bırakmalı, geminin batmasına izin vermemeliyiz. Yoksa yalnızca gemi değil hepimiz batarız.”

Doğru mudur bu sözler? Göreceğiz.

Yapay zekanın ideolojisi

Kimi filmlerde, tüm bilgilerle donanmış bir süper-bilgisayar, gezegen ölçeğindeki sorunların çözümü için insan türünün imha edilmesi gerektiği sonucuna varır.[1] Peki bu, doğru mudur? Gezegenimizin ölümcül nitelikteki yıkımından insanlar mı sorumludur?

Bu yazıda, bu soru üstünden öncelikle yapay zekanın girilen verilere göre, sanılanın tersine, ne kadar ideolojik olabileceğini göstereceğiz; daha sonra da burjuva bilim dünyasında son dönemde yaygın kullanıma giren ‘antroposen’ kavramının neden yanlı ve hatta yanlış olduğunu gözler önüne sereceğiz.

Büyük veri ve yapay zeka, birçok tartışmada her sorunun çözümü olan sihirli bir formül olarak sunuluyor. Oysa, önerilen çözümler, girilen veriler ve tasarımın kendi iç öğeleriyle kısıtlı durumda. Hatta bunlardan önce, bir sorunun nasıl tanımlandığı, olası çözüm önerileri üzerinde bir hayli etkili. Fakat geriye doğru gidersek, her sorun, tanımlanabilecek kadar basit de değil.

Yapay zeka, trafik sorununu çözebilir, fakat çözemeyeceği ya da yanlış öneriler getireceği birçok öznel ve siyasal konu bulunuyor. Örneğin, bir boşanma sürecinde, kara gün dostu, en ileri düzey bir yapay zeka olmayacaktır ya da bir seçim için yapılan ittifaklar konusunda yapay zekanın getireceği öneriler, birçok kesin olmayan, belirsiz olan ve karıştırıcı nitelikte olan değişken nedeniyle pek yardımcı olamayacaktır.

Veri mi yetersiz, paraya para mı denmiyor?

İklim değişikliği ve küresel ısınma, ilk bakışta, tartışmasız bir doğa bilim konusu gibi görünüyor. Tartışmasızsa ve sıkıntı, dünya ölçeğindeki devasa verileri çıplak beynimizle (evet, çıplak göze karşılık olarak bunu kullanıyoruz; yani gözlük misali herhangi bir araca başvurmadan) çözümleyemememizden kaynaklanıyorsa, yapay zeka bize yardımcı olacak ve bu verilerden çeşitli sonuçlar çıkaracaktır. Bize konuyla ilgili kesin kanıtlar verecektir ve bu da, çevre ve gezegen dostu kampanyalar için yararlı olacaktır. Hatta bu verilerden geleceğe bakarak, bu gidişle, gezegende insanın yaşayabileceği son yılı bile söyleyebilecektir.

Biz de bu verileri alırız ve küresel ısınmanın insan eliyle gerçekleştiğine inanmayan siyasetçilere gider; onları bu veriler yardımıyla ikna etmeye çalışırız. İkna olurlar mı olmazlar mı, bu, yapay zekayı aşar. Zaten siyasetçilerin bu konuda ikna olmamalarının veri ve çıkarsama eksikliğinden kaynaklandığını varsaymak bile, konuya yönelik yaklaşımlardan yalnızca birine karşılık geliyor. Bunun tersine, siyasetçiler ve genel olarak bu konuda söz, yetki ve karar sahibi olanlar, veri ve çıkarsama yetersizliğinden değil, çıkarları nedeniyle ikna olmuyormuş gibi görünüyor olabilirler. Bu, akla, uzun yıllar kanser ile sigara arasındaki ilişkiyi yadsıyan tütün şirketlerini anımsatıyor. İşte bu görüşü aşağıda derinleştirip antroposen kavramına bağlayacağız. Fakat öncelikle yapay zekaya dönelim.

Diyelim ki siyasetçilerle ilgili herhangi bir sorun yok, ilk varsayım doğru ve bizim sorunu çözmek için doğal verileri toplamamız ve yapay zekadan destek almamız yeterli. Peki ya yapay zekanın beslendiği veriler yanlışsa?

İlk başta, bu, olanaksız gibi görünüyor. Doğal olan bir verinin yanlış olması, toplumsal bir verinin yanlış olmasına göre daha düşük bir olasılık. Toplumsal veriler, Cambridge Analytica örneğinde gördüğümüz gibi, çarpıtılmaya daha açık. Oysa doğal veriler de yanlış ve yanlı olabiliyor. Bu, ölçüm hatasından ileri gelebilir; ölçüm yapanların bilinçli hilelerinden kaynaklanabilir (örneğin, iklim değişikliğini yadsıyan bir ölçümcünün hileleri) ve dahası ideolojik bakışla ilişkili olabilir.

Doğa ve ideoloji mi? Ama doğa, ideolojiden bağımsız değil miydi? Değil. Çünkü iklim değişikliği gibi bir tartışmada, insan bilimleriyle doğa bilimleri iç içe geçiyor ve insan bilimlerinin sahneye çıkışıyla doğaya bakış da iyice ideolojikleşiyor.[2]

Sarı Yelekler aynı gemide mi?

İklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın nedenini bir tür olarak insana bağlayanlar, yaşadığımız çağa, buzul çağı (pleistosen) ve sonrasındaki ılıman çağı (holosen) izleyerek insan çağı (antroposen) adını veriyorlar.

Bu durumdan bir tür düzeyinde tüm insanlar sorumluysa, o zaman sorunun çözümü tüm insanların sırtında olacaktır. Yapay zekaya girilen veriler, insan çağı yanlısıysa, çözüm de bu olacaktır. O zaman örneğin, yoksul olsun zengin olsun her ülkeden yurttaşlara ağır çevre vergileri uygulanmalıdır. Böylelikle, çevre sorunlarının çözümü için devasa bir fon oluşturulmuş olacaktır. Bu da, ‘aynı gemideyiz’ söylemiyle uyuşur.

Oysa sorunun kaynağı, büyük devletler ve büyük şirketler ekseninde küresel egemen sınıflar ise, bu tür çözümler, hem haksızlıktır hem de küresel eşitsizliği ve adaletsizliği daha da derinleştirecektir. Bu pisliği üçüncü şahısların değil bizzat kirletenlerin temizlemesi gerekir. Ayrıca bu ağır çevre vergilerinin sonuçlarını Sarı Yelekler örneğinde gördük. Bu vergiler, küresel ölçekte büyük ayaklanmalara yol açabilecek niteliktedir. O zaman ne olacak? İsyan etmeyeceği düşünülen halkları yöneten devletler bu vergilere asılacak; ama en isyan etmeyecek kesimlerin bile “yeter artık” diyebildiğini toplumsal mücadeleler tarihi bize sık sık anımsatıyor.

‘Aynı gemi’ söylemine dönersek, aynı gemide kimimiz kürek mahkumuyuz (kaçak göçmenleri ve kayıtdışı çalıştırılanları temsilen), kimimiz mürettabat (emekçileri temsilen), kimimiz kaptan (büyük devletleri temsilen) ve kimimiz güvertede güneşlenen, iklim değişikliği zengini (büyük sermayeyi temsilen) vb… Gemi batarsa, kaptan ve yağlı müşteriler, ne yapıp eder, kendi bölmelerinin su almasını engellerler. O da olmadı, geminin batma olasılığına karşı hazırlattıkları sandallara (örneğin aya giden uzay araçları) binerler. Dolayısıyla, aynı gemide olsak da aynı konumda değiliz. Geminin batmayıp da egemen sınıfların çekip gittiği durum, en idealidir. Kürek mahkumları ve mürettebat için gidilecek başka yer yok. Bu konuya az sonra döneceğiz.

Jeolojik özne olarak kapitalistler

İşte yukarıdaki yanlış çözümleme birimi sorunu nedeniyle, diğer bir deyişle, küresel ısınmanın sorumlusu olarak büyük devletler ve büyük şirketleri değil de herkesi görme hatası nedeniyle, kimi yazarlar, ‘antroposen’ kavramını reddediyorlar, onun yerine ‘kapitalosen’ (sermaye çağı) kavramını ileri sürüyorlar. Buna göre, iklim değişikliği, sermaye düzenindeki her ne pahasına olursa olsun kazanç elde etme gibi temel bir güdüyle açıklanırken, devletler de sermayenin kötülüklerine göz yumdukları için suç ortağı sayılıyorlar. Zaten çevre sorunları sınıflara değil türe özgü olsaydı, umutlu olmak için bir neden de kalmayacaktı; çünkü biyolojik tür özellikleri kısa sürede değişmez. Toplumsal, kültürel tür özellikleri ise dünya ölçeğinde üzerinde uzlaşılır nitelikte değildir.

Öte yandan, çevre sorunlarını 10 bin yıl önceki tarım devrimine dek geriye çekenler var. Bu durumda, bu sorunlar kapitalizme yıkılamaz, ancak bunun  böyle olmadığını biliyoruz. Gezegenimizin medetsiz sorunları, o kadar geriye gitmiyor; 19. yüzyıl ve sonrasına tarihleniyor. Gerçi bu tarihi, birkaç yüzyıl daha geriye de çekebiliriz, fakat bu geriye gidiş, binlerce yıllık olmayacaktır. Neden birkaç yüzyıl? Çünkü Avrupalı sömürgecilerin yaptıkları Güney ve Kuzey Amerika ölçeğindeki yerli soykırımlarının, getirdikleri salgın hastalıkların ve göçlerin yarattığı nüfussuzlaşmanın iklim değişikliğine yol açtığı yönünde bulgular var, fakat bunların gezegenimiz açısından ekolojik anlamda yıkıcı etkileri olmamıştır.[3] Yine de sömürgeciliği erken kapitalizmin bir yansıması ya da öncülü olarak görürsek, kapitalosen kavramının neden doğru olduğu bir kez daha ortaya çıkar.

Antroposencilerin gözden kaçırdığı temel noktalardan biri, iklim değişikliğinin nedenler zincirinin fosil yakıt kullanımının ötesine geçmesi olgusudur. Fosil yakıtlar bir neden değil, ara değişkendir. Asıl etmen, tek bir merkezden verilen kararların büyük ölçekli sonuçları noktasındadır. Bu, eski çağlardaki devasa imparatorluklarda da görülmekle birlikte, asıl yıkıcılığına kapitalizm çağında ulaşmıştır; çünkü bu imparatorluklar büyük ölçekli hedeflere sahip olsalar da, bu hedeflerin gerçekleştirilmesiyle ekolojik yıkım ilişkisinin kurulabilmesi için, kapitalizmin oluşturacağı maddi altyapı gerekli olmuştur. Antroposenciler, insan türünü jeolojik bir özne olarak görüyor; oysa bu özne, büyük devletler ve onların büyük ölçekli etkilerini yıkıcılaştıran kapitalizmdir.[4] Kapitalosende, büyük şirketler de büyük devletler kadar etkili olmuşlardır; hatta kimi örneklerde, ekolojik yıkıcılıkta onları aşmışlardır.

Aynı gemide miyiz, ya peki eşit miyiz?

Şimdi gemi mecazına ya da metaforuna dönelim: Dünyanın yok olma sürecine girmesi, herkesi eşit bir biçimde etkilemeyecektir. Sonuçlarından egemen sınıflar zarar görmeyecek ya da çok az zararla kurtulacak, çünkü onların kendileri için önlem alacak kaynakları var. Hem yedek gelirleri var hem de olası bir felakette sigortadan bedelini alırlar. Dünyanın en kaymak tabakası, gezegenin yaşanmaz duruma gelecek koşullarında bile sağ kalmak için bir yol bulacaktır. Örneğin, ayda yaşam konusuna daha çok kaynak ayırabilirler. Aslında aya gitmeye de gerek yok. Egemen sınıflar, madem ki küresel ısınma olacak, yerkürenin şu an daha soğuk olan bölgelerine doğru bir göç tetikleyecek, Sibirya vb. bölgeleri imara açtıracaklardır. Taşkın, tayfun vb. felaketlerin yaşanma olasılığı yüksek olan yerlerden daha güvenli yerlere göçeceklerdir.

Küresel ısınmayla su altında kalması beklenen Hollanda ve Maldivler gibi ülkelerde bu soruna çözüm bulunamazsa, egemen sınıflar, daha yüksek, dağlık bölgelere yerleşeceklerdir. Küresel ısınma ve iklim değişikliği onların zararına olsaydı, şimdiye dek çoktan harekete geçerlerdi. Hem B planları olduğu için hem de bu durumdan kazançlı çıkacakları için, iklim değişikliği konusundaki inkarcı duruşlarını koruyorlar. Savaştan zenginleşen savaş ağalarının barışı istememeleri gibi, egemen sınıflar da krizi fırsata çevirip daha fazla kazanç sağlayacak, geride kalanların daha da yoksullaşmasına neden olacaklardır.

Onlar için bu dünya, bir dünya değil, cennettir. Olası bir küresel felaket döneminde, bu dünyanın cennetleri neredeyse onlar da orada olacaktır. Olan, geriye kalan çoğunluğa olacaktır. İşte bunları bize egemen sınıfların yapay zekası söylemeyecektir ve bu söylemeyişin ideolojik bir işlevi olacaktır.

Ezilenlerin yapay zekası, doğal zekaları ve gelecek

Gelecekte, ezenlerin ve ezilenlerin bilimi ayrımı gibi, ezenlerin yapay zekasıyla ezilenlerin yapay zekasının farklı sonuçlar çıkaracağını göreceğiz. Öyle bir noktaya geleceğiz ki dünyamıza verilen zararlar, bize isyan gerekçesi olarak geri dönecek. İşte o zaman, eleştirel düşünce yoksunu ana akım yapay zekalara karşı, eleştirelliği temel alan doğal zekalarımızla direniyor olacağız.

Yazının başındaki yapay zekanın gezegenin yaşamsal sorunlarını insan türüne bağlamasını yadırgayacak, sorumlu olarak büyük şirketleri ve büyük devletleri gören alternatif yapay zekalar geliştireceğiz. Dahası, büyük şirketlerin ve büyük devletlerin olmadığı, insanın rahatlıkla nefes alabildiği bir geleceği inşa etmek için tüm zeka türlerini devreye sokacağız… (UBG/EKN)

Kaynak: https://bianet.org/biamag/diger/205517-yapay-zeka-ve-iklim-degisikligi-antroposen-mi-kapitalosen-mi


[1] Örneğin Terminatör filminde ve yapay zekanın dünyanın kontrolünü ele geçirdiği diğer çeşitli filmlerde.
[2] Aslında doğa bilimlerinin kendilerinin de ideolojik olduğunu ileri sürebiliriz; çünkü doğa bilimlerinde bile yorum ve çıkarsama söz konusudur. Aynı veriden farklı sonuçlar çıkarsanabilir. Fakat bu durum, insan bilimlerinde çok daha belirgin. Konuya ilişkin, büyük veri bağlamındaki bir tartışma için bkz. Gezgin, U.B. (2018). An invitation to critical social science of big data: From critical theory and critical research to omniresistance. AI & Society. Doi: https://link.springer.com/article/10.1007%2Fs00146-018-0868-y
[3] Bkz. Milman, O. (2019). European colonization of Americas killed so many it cooled Earth’s climate. The Guardian, 31.01.2019. https://www.theguardian.com/environment/2019/jan/31/european-colonization-of-americas-helped-cause-climate-change
[4] Bu görüşe yönelik klasik bir yanıt, 20. yüzyılın sosyalizm deneylerinin de çevre dostu olmadığı yönündedir. Bu yanıta iki nedenle katılmıyoruz: Birincisi, bu deneyler, kapitalizmin karşıtı olarak bile kapitalizmin ürünü olmuşlardır; üretim düzeyinde, kapitalist ülkelerde uygulanan modelleri uygulamışlardır. İkincisi, bu deneylerin bir teki bile (Küba, Kuzey Kore, Çin, Vietnam, Laos vb. örneklerin eskisine göre farklı bir noktada olduğunu anımsayalım), günümüze ulaşmamıştır. Oysa bu gezegen düzeyindeki ekolojik eleştirilerin yaygınlaşması ve görünürleşmesi, bu deney ülkelerinin yıkılmasından sonraki döneme denk geliyor. Kapitalizme göre daha ussal oyuncular olarak, ekolojik açıdan dönüşüme belki de daha açık olacaklardı. Bunu bilmemiz olanaksız. Öte yandan, sınıflı değil ama sınıfsız bir toplumda, herkes gerçekten aynı gemidedir. Geminin batmaması, herkesin çıkarınadır. Dolayısıyla, gerçekten sosyalist olan bir ülkenin gezegen dostu siyasalar gütmemesi için bir neden bulunmuyor. Bir de şu eklenebilir: Bu sosyalist deneylerin çöküş dönemlerinde sınıfların yeniden oluşmaya başladığı ve hatta sosyalist ülkelerin dağılmasının tam da bundan kaynaklandığı (çünkü her sınıfın çıkarı sosyalizmde değildir) biçimindeki görüşü de burada not edelim.

Yeni Medya Çalışmaları V: Türkiye İnternet Tarihi yayınlandı

Şubat 3, 2019

Erkan Saka (Der.) (209) Yeni Medya Çalışmaları V: Türkiye İnternet Tarihi. İstanbul: Alternatif Bilişim Derneği

Önsöz:

Bu kitabın ortaya çıkmasında iki an var. Birincisi Korkmaz Alemdar hocanın Türkiye’de Kitle İletişimi Dün-Bugün-Yarın kitabının yeni baskısı için benden istediği Türkiye’de İnternetin geçmişine dair kısa yazı. Bu yazıyı hazırlarken ortaya çok daha uzun bir yazı çıktı ki bunu kitabın giriş bölümü haline getirdim. Ancak hazırlık süreci ve yazının istenenden uzun olması Türkiye’nin internet tarihine dair yetkin bir eser çıktığı anlamına gelmiyordu. Araştırma sürecinde aslında ne kadar eksiklikler olduğunu ve ortaya çıkacak yazının ancak bir giriş niteliğinde olacağını ve belki sonraki çalışmalar için bir çerçeve sunabileceğini düşündüm.

İkinci an ise internet tarihi ve web arşivciliğine dair Bilgi Medya’da verdiğim bir yüksek lisans dersi oldu. İnternetin 25. Yılı geride kalırken hep şimdiki zamanda ve hep varolacakmış gibi gözüken internet içeriğinin de tarihsel boyutları olduğu, kaybolduğu, evrim geçirdiği ya da monolitik olmadığı için o kadar da kolay bulunabilir olmadığı daha iyi anlaşılıyor. Dersten aldığımız ihamla da Türkiye’nin İnternet tarihine bakmak istedik. Dersin teorik çıktıları ise bu kitaba doğrudan dökülemedi. İnternet arşivciliğinde ortaya çıkan bir çok pratik ve teorik çerçeve var. Danimarka devleti internetin ilk günlerinden beri Danca içeriği milli kütüphanesi bağlamında arşivliyor. Bu arşivlemenin nasıl olacağına dair de hem orada hem de genel olarak dünyada birçok öneri var. Örneğin ekran görüntüsü alarak başlayan sürecin artık çok daha kapsamlı ve internetin yeni halini kuşatıyor olması lazım. Flash bazlı birçok içerik ne yazık ki zamanında bu yüzden arşivlenemiş. Ayrıca çok kişili oyunların nasıl arşivlenebileceği de ayrı bir konu. Türkiye’de bu çalışmaların çoğuna başlanmadığı için bu tip teknik meseleler de pek konuşulmuyor. Umarım bu çalışma bu bağlamda da bir tetikleyici olur.

kapak-ön

Kitap çağrısı yaptığımızda bir çok fikir belirdi ve birçok kişi katkıda bulunma vaadinde bulundu. Ama bu tip projelere aşina biri olarak bunların çok azının gerçekleşebilmesine şaşırmadım. Tek kaygım şu: Türkiye’ye İnternetin girişinin ve internet içeriğinin birçok gizli kahramanı var. Bunlardan baızlarını bu kitapta temsil edemediğimize inanıyorum. Alanında en kapsamlı çalışmayı yapmayı denedik, kitap çağrısını olabildiğince yaydık. Ama üzerine çalışma sunamadığımız kişiler, olaylar ve platformlar olma ihtimali yüksek. Bundan dolayı bizi affedeceğinize inanıyorum. Bu eksikliği en azından bir miktar azaltmak için paralel olarak bir tür Wiki projesi başlattık. Ortaya çıkan sonuca bu adresten ulaşabilirsiniz: https://sites.google.com/view/turkiyeinternet/home

Bugün hızla ticarileşen ve dev şirketlerin ve medya kuruluşlarının bir bakıma gündemi belirlediği internet dünyasının ilk günlerine dönmek belki gelecek için yeni hayaller kurabilmeyi de mümkün kılar. Bu çalışmayı da hayallerini hep koruyan bir isme, Türkiye’de İnternetin babası sayılabilecek Mustafa Akgül’e ithaf ediyoruz…

Erkan Saka

Irvine, CA

10 Ekim 2018

Not: Bu kitabı İngilizce olarak sevgili arkadaşım ve meslektaşım İvo Furman ile derlemeye karar vermiştik ama sonra araya başka projelere girdi ve o şekilde gerçekleştiremedik. İleride başka bir evrede birlikte çalışacağımızı umut ediyorum. Yine Furman’ın girişi yazdıktan sonra farkettiğim iki önemli çalışmasına da dikkat çekmek isterim:

Furman, I. (2016) “Coders, geeks and moderators: how Bulletin Board Systems influenced early Internet Pioneering Culture in Turkey”, Routledge Companion to Global Internet Histories.  Routledge. ISBN 9781138812161

Furman, I. (2013) “Digital archives and the construction of an alternative cultural memory in Turkey: A case study of Ekşisözlük”, Turkey – EU Relations: Power, Politics and the Future, Vol. II. Cambridge Scholars Publishing , ISBN-10: 1443848700

İçindekiler

  • Önsöz

Giriş / Introduction

  • Türkiye’de İnternet – Erkan Saka
  • Mustafa Akgül – Merve Kanak & Kübra Bıçak
  • Changing Issues of the Internet Conferences in Turkey – Ceyda Camgöz Aydın
  • Contemporary Digital Archival Repositories in Turkey – Hale Turhan

Alanlar/Fields

  • Türkiye’de Erken Dönem İnternet Aktivizmi – Gülüm Şener ve Arda Erdikmen
  • Türkiye’nin E-Devlet Hikayesi – Itır Akdoğan
  • Türkiye’de E-Devlet Uygulamaları ve Tarihçesi – Ali Erdem Akgül
  • Rol Yapma Oyunlarının Türkiye’deki Gelişimi – Ertuğrul Süngü
  • Türkiye’de Kitlesel Fonlama Uygulamaları: Dünü, Bugünü, Geleceği – Seda Aktaş
  • Cybersecurity & Securing the Internet – Deniz Zerin
  • Türkiye’de İnternet Sanatının Tarihine Dair Bir İnceleme – Fulya Baran
  • Türkiye’de dijital müzik pazarının oluşumu – Mine Erkaya
  • Dijital Müzik ve İnternet’in Kısa Tarihine Genel Bir Bakış – Mert Kutluk, Barbaros Kaptanoğlu
  • Pioneers: A Brief History of Early Period, User-Created, Popular YouTube Videos from Turkey – Fırat Doğan
  • iTürkiye’de İlk Dönem İnternet Servis Sağlayıcıları: Bir Arşiv Denemesi – M. Can Denizer
  • Online Movies & TV series consumption in Turkey – Ece Gül Güçlü Evrüke
  • History of Online Dating in Turkey: The Case of Gabile.com – Atınç Gürçay

Vaka Çalışmaları/The Case Studies

  • How Turkish Literature Permeated to Hypertext and E-Publishing: The Intertwined Cases of altZine and altKitap – Sercan Şengün, Şevket Tüfekçi
  • Zinhar/Poetikhars.com (2003-) üzerine – Gökçen Ertuğrul, Serkan Işın
  • İnteraktif Medya ile Ağ Bant Genişliğinin Etkileşimi: Ege Üniversitesi Üzerine Bir İnceleme – Mustafa Aydemir, Vedat Fetah, Sümeyra Nur Altan
  • On the Hyperstitional Implications of Memes as Digital Objects in Turkey – Gökhan Turhan

Ekler

  • Biyografiler – Biographies

 


Book Review of “Labor in the Global Digital Economy” by Ursula Huws (2014)

Ocak 21, 2019

By Ali Zain, Hacettepe University, Graduate School of Social Sciences

Every day millions of people access information through paper-printed newspapers around the world, and an enormous news reports, updates on latest developments and hyperlinked information is accessed via social media networks, websites and online newspapers on the screens of computers and smartphones. This is the summary of our compelling impulse to commodify every aspect of our lives in the twenty first century: which is a novel example of capitalism and a clear indication that how this digital-era is being taken for granted. Ursula Huws has academically explained this plain story of evolution of networked capitalism in the digital age in “Labor in the Global Digital Economy”. The book which has been published by Monthly Review Press, New York in 2014 is actually a reprinted version of her seven essays. She has raised crucial questions about the actors of new economy, both the waged and the unwaged workers all across the global division of labor. Establishing her case by proving the link between information communication technology (ICT), accumulation of capital and latest restructuring of work phenomena, Ursula Haws has examined how a “sea change in the character of work” (17) has been prompted by these technologies while leading the debate to what future holds for this form of labor. Without any exception, Huws has successfully carried the discussion from the explanation of the “cybertariat” to create an awareness about the multilateral ways in which the series of mutually reinforcing economic, political and technological factors are transforming not only the global economies, nature of work, but also the individual lives.

This work is a follows up of Huws’ previous book titled “The Making of Cybertariat: Virtual Work in a Real World” which is an early exploration of the impact of technological change on the workplace experience just after the change of millennium. This book takes the discussion forward to explain how, as the title of the book suggests, the cybertariat has “come of age”. The book is an organization of a series of essays which describe some of these issues at a greater level. Chapter 1 discusses the concept of occupational identity, and how the idea of division of labor has vastly dispersed contractually and geographically. Huws reviews the class notions of dual labor markets in general and in particular the internal labor markets (Doeringer and Piore, 1971), and why a more up-to-date conceptualization of this idea is needed by raising several questions over the nature of job destabilization by presenting it as a manifestation of capitalism. Chapter 2 takes the debate to work identities to consider the nature of jobs and workplaces, how they are transforming, and the potential impact of this change on nature of cities and societies because after all “social structures and relationships are played out in the physical geography of the city” and human communities (48).

While mentioning the change in the nature of work in the digital world, Huws points to the similarity between increased movement of populations around the world and the breakdown of old traditional occupational identities. She notes that increasingly more people are experiencing features of being both static and footloose often in complex configurations – leading to their fractured existence, and how “there has been an erosion of the clear boundaries of the workplace and the workday, with a spill-over of many activities into the home or other locations” (58). Here she raises a key point that “the future of our cities will depend in large part on how we reintegrate these fractured selves, workplaces and neighborhoods” (60).

It’s certainly not possible to do justice with each of these chapters based versatile academic concepts in a few sentences as each presents a complete essay explaining several issues in depth, such as: “the intensification of work and increased precarity” (ch.3), the establishment of a conceptual framework to analyze the restructuring of industries and the potential impact of such changes on employment (ch.4); the interknitted complexity between actors of the creative industries, and the important role of creative workers in development of capitalism (ch.5); the financial crisis to be seen as a capitalist opportunity to encourage reformation and modification of public services (ch.6); and a discussion on how to apply Marx’s fundamental concepts of class, commodities and labor in the era of the modern world (ch.7). In doing so the final chapter beginnings with a consideration that how we can understand the functioning of the modern capitalist systems, how one may visualize alternatives for them and act to instigate a collective action to foster change.

Chapters 5 and 7, together, present a picture of labor circumstances in “the information and media industries” and the changing situations of information workers where “there is the urge by individual workers to do something meaningful in life, make a mark on the world, be recognized and appreciated and respected, on the one hand, and, on the other, the need for a subsistence income, the ability to plan ahead, and some spare time to spend with loved ones”, resulting in “a contradiction between a drive for autonomy and a search for security” (125). And chapter 6 carefully reveals the key contradictions of the neoliberal political project to privatize functions of the state, which is not so much anticipated to “shrink” the size of government but to actually increase the scope of the public service sector as a new terrain for accumulation of capital “in which services are standardized and capable of being delivered by a compliant and interchangeable workforce, embedded in a global division of labor, and subjected to the discipline of that global labor market” (128).

In this book, Huws has also provided a detailed analysis of the possible ways in which information and communication technologies have created new opportunities for capitalist accumulation, and new options for commodification for sociology, public services, biology, art and culture.

To build an argument on social relations of labor she quotes the social caste system of Hinduism where division of labor has become so embedded in the social structures that occupational identity is something that one is born into. Haws cites Sudheer Birodkar: “Occupational specialization was the essence of the sub-division of the two lower Varnas (castes) of the Vaishyas and Shudras into the various Jatis (occupational sub-castes). . . . Infringement of caste rules of vocation could lead to expulsion; thus a Chamar (shoemaker) had to remain a Chamar all his life. If he tried to become a Kumar (potter) or Darji (tailor) he was in danger of being expelled from the Chamar caste and obviously under the caste rules he would not be admitted into any other caste in spite of his having the knowledge of any other vocation” (10). To add more on this in the context of innovation driven economy, she says: “the development of an ever more technologically complex capitalism results in de-skilling or reskilling are therefore beside the point. The nature of innovation is such that both processes happen simultaneously: each new development in the technical division of labor entails a new split between “head” and “hands”” (13). Huws terms it as an extraordinary ability of capitalism to survive through the centuries and generate newer commodities by redesigning the nature of work and labor. However, she also terms it as a contradictory experience because workers’ jobs have been standardized by the institutions and yet they are told to be more creative and innovative in their work.

Exactly like the emergence of electricity led to the new commodity development based on domestic labor in early twentieth century (for things such as washing machines) or entertainment goods (such as radio and television), today the modern technology is also creating a new set of commodities with attractive set of features. Capitalism has used these new technologies to further speedup the already intensified wave of commodification, which also faces contradictions within itself. As part of this, the author points to new fields of capital accumulation that have emerged such as: public services, art and culture, sociology and. The first of them, biology: includes the ways in which plants and animals are being transformed into commodities, new drugs or production of genetically engineered food. Of these new fields, the issue of biology is only introduced but not discussed in detail in the book, as Huws argues that it needs further consideration and debate. For art and culture Huws notes the ways in which several areas of production of cultural commodities have been swayed by technology and how this area has increasingly crawled into the ownership of the large international companies. Of the creative industries such as publishing, TV, film production and development of games have renovated into industries comprising an infrastructure ruled by “corporate behemoths”. The companies involved here also transnational in terms of nature of business and structure and have their involvement in different areas of cultural production, using “content producers” which work under increasingly indefensible terms.

Technology has made it easier to break labor  into micro-tasks, with usually being executed at different locations around the globe and for very little expense. For public services, Huws mentions the ways in which public sector work has been privatized to a great extent, how the commodification of public services sector took place during the twentieth century. In particular, Huws focuses on how the 2008 financial recession acted as a turning point to begin a new era of accumulation purely based on the concept of the commodification of public services. As a result, apart from the most primary public services, other skilled professionals are also getting their work transformed, for example the large number of academics which provide materials using opensource online courses.

The fourth area, sociality is termed by Huws as the new opportunity of commodification which has “mindboggling” implications due to the ubiquitous nature of technology being adopted within social life. She points out how the need for communication through technologies has made this part of life a new opportunity for the consideration of capitalism systems. She demonstrates the point with four scenarios: “school children and the proliferation of mobile phones (and the impact on young people who do not have access to such hardware); people in a café, again with multiple uses of the mobile phone; on a crowded London bus the multiple and in many ways mundane conversations, again happening through technology; and from a conference session where academics during presentations look at iPads, laptops or phones”. All of the time, there is a an interaction with technologies there is a potential profit to be made from it, and the presence of capitalism is built-in throughout all of these situations, from the production of the hardware, software and the ICT framework to facilitate the data downloads to the provision electricity to keep the technology active and running. Contemporary consumer trends have also led to a greater global connectivity through ICTs as well as various forms of manipulation.

Most importantly, Huws describes how capitalism is not only occupying the world of work but also personal relationships by making them part of larger system of corporate to make profits. Each of these concepts present the potential for the understanding of the work of the work, and human lives if said more broadly, to be shaped by the presence and use of technologies. Of course the transformation brought about by any system cannot be without its own contradictions, just like Huws has also noted some of these which occur at different levels from the workers to the nation and state.

The book introduces multiple examples from around the world, beginning from analysis of the impact of such changes in capitalist societies, and meanwhile raising questions about the possible implications of the digital-era for the world of labor in the future. At times the themes are not meticulously developed, but are vividly illustrated with examples from real world. This shows a variety of the contexts and levels at which these phenomena are marking their presence. Overall, this book presents a convincing and illuminating criticism of the contemporary capitalist world where so many people do not take care of their use of information and communication technologies which have become part of almost every sphere of modern life. It raises also important questions about understanding these transformations of capitalist world. The concepts have been illustrated through the author’s experiences from daily life, which have affinity with many of the readers. In terms of taking charge of change, Christian Fuchs claims that users the source of economic power as well as a source of change in this capitalist economy because they create economic value of corporate sector (ch.2). For this he presents a hypothetical example of Facebook, which is quite close to 2018’s famous case of Google that was ordered by European Parliament to take measures to change its pattern of commodifying the data of the users. However Huws does not suggest solutions for the issues presented in the book and instead only raises awareness about them by explaining the importance of a continuing research agenda based on the impact of digital economies on the nature of work and workers. As Huws moves towards conclusion in her final essay, she says “tedious though it may be to unravel the complexities of global value chains and position our labor processes in relation to them, this seems to be an absolutely necessary task if we are to learn how this system might be changed, act collectively to change it, and start to imagine what alternatives might be possible” (181).

Works Cited

Doeringer, P., & Piore, M. Internal Labor Markets and Manpower Analysis. Cambridge: Lexington Books, 1971.

Fuchs, C. Reconsidering Value and Labour in the Digital Age. London: Palgrave Macmillan UK, 2015.

Huws, U. The making of a cybertariat : virtual work in a real world. New York: Monthly Review Press, 2003.

Huws, U. Labor in the global digital economy : the cybertariat comes of age. New York: Monthly Review Press, 2014.


Kolektif Zeka Kitabı üzerine değerlendirme

Ocak 20, 2019

Yazan: Pelin Tokatlı, Hacettepe Üniversitesi SBE. Y.Lisans

Morva, O. ve Kuş, O. (drl) (2018). Kolektif Zeka: Yeni Medya Perspektifinden Katkılar, İstanbul: Kalkedon. 192 sayfa.

ISBN:978-605-7942-00-5.

Oya Morva ve Erkan Saka’nın yayına hazırladığı Kolektif Zeka: Yeni Medya Perspektifinden Katkılar (2018) isimli derleme kitap yedi ayrı çalışmadan oluşmaktadır. Her çalışma kendi perspektifinden ve özgün araştırma sorunsalından yola çıkarak biyolojiden ekonomiye, mühendislikten bilgisayar bilimine kadar pek çok farklı mecrayı kapsayan kolektif zeka tartışmalarının yeni medya ve iletişim çalışmalarına nasıl eklemlendiğini ve bu bağlamda kolektif zekanın ne anlama geldiğini açıklamaya çalışmaktadır. Kitapta kolektif zekaya yönelik tartışmalar kavramın iletişim çalışmaları kapsamında değerlendirilmesine olanak sağlayan ve bu alanı yönlendiren Levy’nin (1994) “sürekli olarak geliştirilen, gerçek zamanlı koordine edilen ve etkin mobilizasyon yetenekleriyle sonuçlanan bir tür evrensel dağıtık zeka” (Levy’den aktaran Saka, 2018:12) olarak tanımladığı ve dijital teknolojiler aracılığıyla kullanıcı merkezli içerik üretimine yönelik çok sayıda katılımcıya dayalı zekanın bireyden kolektiviteye aktarılmasıyla zekanın daha da artacağına yönelik iyimser yaklaşımı üzerinden ilerlerken; Oğuz Kuş’un Algoritmalar ve Filtre Baloncuğu Çağında Marka Değerinin Yönetilmesi Sorunsalı Üzerine (2018) başlıklı çalışması ise kolektif zeka kavramsallaştırmasına daha temkinli yaklaşmaktadır. Kitabın ana temasını oluşturan kolektif zeka kavramıyla ilgili çalışmalar genel olarak bireylerin dijital uzamda neden ortak üretime katkıda bulunduğu ile bu katkıda bulunma platformlarının nasıl ortaya çıktığı ve nasıl işlediğine yönelik argümanlar çerçevesinde ele alınmaktadır. Şimdi her çalışmayı bu bağlamda daha kapsamlı bir biçimde tartışmaya açalım.

Erkan Saka, Kolektif Zeka Ve Algoritmalar. Kısa Bir Giriş (2018) başlıklı yazısında kolektif zeka kavramını yakınsama kültürüyle ilişkili olarak ele alırken; algoritmaların bu kavram karşısına engelleyici bir unsur olarak nasıl çıktığını literatürdeki tartışmalardan yola çıkarak sosyal bilimler ve iletişim çalışmaları içerisinde eleştirel olarak analiz etmektedir. Erkan Saka, kolektif zekanın kitle psikolojisi, kitle zihni, kolektif bilinçdışı, ortak bilinç gibi kolektif aklı çağrıştıran hem disiplinlerarası hem de internet öncesi döneme işaret eden bir kavram olduğunu; internetle birlikte katılıma açık üretim, kendi kendine organize olan ekonomiler, kitle kaynak gibi kavram kümesine işaret etmesiyle kavramın dönüşümünü gözler önüne sermektedir. İnternet dolayımlı iletişim teknolojilerinin ortaya çıkmasıyla binlerce insanın koordineli bir şekilde kaynak ürettiği platformlardan birisi olan Wikipedia’nın içerik üretimine katılan kullanıcıların aynı zamanda daha katılımcı ve demokratik bir düzenin parçası oldukları üzerinde durmaktadır. Kolektif zeka ile ortaya çıkan bu olasılıkların algoritmalar aracılığı ile kısıtlandığını iddia eden Saka; algoritmaların yaratılmasında, filitrelemede ve birleştirmede subjektif kararların rol oynaması nedeniyle toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretilebileceği, daha görünür hale gelebileceği, kullanıcıların sayısallaştırılarak görünmez kılınabileceği görüşlerinin de olduğu gibi algoritmaların insan müdahalesine karşın tek tip bir sonuç çıkmasını da imkansızlaştıracağının altını çizmektedir.

İnsan Zekasının Sosyoteknik Örgütlenişi Olarak Kolekif Zeka: İletişim Çalışmaları Perspektifinden Bir Değerlendirme (2018) başlıklı yazıda ise Oya Morva, kolektif zeka kavramsallaştırmasının iletişim bilimleri perspektifinde ne ifade etttiğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu bağlamda ağ teknolojileriyle bağlantılı olarak kapsayıcı toplum idealini, katılımcı kültür üzerinden ağ mimarisinin interaktif karakterini ve ağ aracılığıyla kurulan pazarın temel unsurlarını tartışmaya açmaktadır. Ayrıca Morva; Web 2.0 tabanlı yeni medya teknolojilerinin ve sosyal ağların yaygınlaşmasıyla ağın başlangıçtaki statik yapısının dönüşüme uğradığı ve her katılımcının kendi yaratıcılık kapasitesinin kolektif zekaya dönüştüğü üzerinde durmaktadır. Dolayısıyla kolektif zekanın var olma koşullarından birisi katılımcı kültürün varlığıdır. Kolektif zeka, katılımcı kültür ile etkileşim halinde kendine ifade alanı açan dinamik bir ilişki içindedir. Morva’nın ifadesiyle “Bu kolektif çıktı, siberalanın teknolojik imkanlarını kullanarak sosyal bağ kurma, etkileşime girme ve katılımda bulunmanın yeni biçimlerine işaret eden yeni kültüre yani katılımcı kültüre aittir.” (Morva, 2018:39). Bu kapsamda Morva, ağ üzerinden ve teknoloji aracılığı ile kurulmuş pazarın asli unsurunu kolektif zeka ile ilişkilendirmektedir. Katılımcı ağın sadece kültürel bir alan olmadığı aynı zamanda da bir pazar alanı olduğunu belirtmektedir. Morva, Adidas ve Lego markalarının çeşitli yazılımlar üzerinden tüketicilerine kendi tasarımlarını yaratma imkanı sunması örneğinden yola çıkarak üretici tüketici ya da üretici tüketim gibi kavramların dijital uzamda sadece kültürel alanı değil; ayrıca ticari alanı da kapsadığını göstermektedir. Böylece üretim ve tüketim ile ilgili iki farklı alan olarak görülen yapının karşılıklı bir işbirliği içerisinde kolektif zekanın nasıl pratiğe dönüştüğü sergilenmektedir. Ancak katılımcı olarak tanımlanan ve bu çalışma kapsamında hem kültürel hem de ticari alanı yönettiği öne sürülen ortaklığın yani kolektif zekanın üretim ve tüketim ilişkisi içerisinde emek-değer ilişkisini merkezsizleştirebileceği de göz ardı edilmemelidir.

Alev Aslan, Dijital Çağda “Kolektif” Bir Demokrasi Arayışı: “DemocracyOS” Örneği (2018) başlıklı yazısında; dijitalleşen dünyada demokrasi uygulamaları ve siyasal katılım ilişkisi üzerinden katılımcı ve müzakereci modeller çerçevesinde internet ile demokrasi arasındaki ilişkiyi, bunun nasıl uygulamaya geçirilebileceğini, avantaj ve dezavantajlarını DemocracyOS örneği üzerinden kolektif zeka tartışmalarıyla birlikte okumaya çalışmaktadır. Aslan, bu okumayı yaparken dijital demokrasiyi geleneksel demokrasiye bir alternatif olarak ele almaktan ziyade demokrasinin güçlendirilmesinde, müzakerenin arttırılmasında ve katılımın çoğalmasında bir aracı olarak görmektedir; çünkü kullanıcılar çeşitli konularda tartışma olanağı bulmanın yanı sıra katılımcı demokrasi ile uyumlu bir etkinlik olduğundan öneride bulunabilir veya kanun teklifi verebilirler. Tüm bunlar karşılıklı ikna mekanizmalarının harekete geçirilmesi ve müzakereci demokrasinin bir uzantısıdır. Müzakereci ve katılımcı demokrasi içerisinde kolektif zekanın birlikte düşünme pratiği olan internet aracılığıyla gündeliğe dahil olan bu uygulama, demokratikleşmeye önemli olanaklar sağlasa da; dijital eşitsizliklere bağlı olarak erişimi olmayan grupları dışlayacağı ve marjinalleştirebileceği  de unutulmamalıdır. Demokrasinin yaşadığı krizleri çözmek için vatandaşlarla siyasetçiler arasında bir köprü kurmayı amaçlayan bu yazılım; dijital uzam ile fiziksel uzamın birbirinden ayrı iki alan olmadığını, birbirini kapsadığını ve birbirinin devamı niteliğinde olduğunu çalışmada bir kez daha aşikar hale getirmiştir. Bu yazılım esas olarak daha bilinçli bir vatandaşlık oluşturmaya yönelik ve seçilmiş temsilciler ile kurumları hesap verebilir hale getirmeyi, hızlı oy sayımını, oy kullanımında erişebilirliği kolaylaştırmayı amaçlamasına karşın algoritmaların genel yapısı gereği tarafsız ve yansız yazılımlar olmadığı; aksine önceden tasarlamış ve hedeflenmiş içerikleri olan platfomlar olduğu dikkate alınmalıdır. Yazar her ne kadar tartışmada nötr kalarak uygulamanın avantaj ve dezavantajları olduğu üzerinde dursa da her dijital platformda olduğu gibi bu programın da manipüle edebilir bir arka kapısı olabileceği göz ardı edilmemelidir.

Merve Zeynep Doğan Sarıbek, Sanal Toplulukların Kolektif Zeka Bağlamında Toplumsal Mobilizasyona Etkisi: Occcupy Wall Street Örneği (2018) başlıklı yazısında yeni toplumsal hareketlerde etkili olan çevrim içi kolektif zeka ile kitleleri harekete geçiren iradeyi Occcupy Wall Street örneği üzerinden ele almaktadır. Merve Zeynep Doğan Sarıbek, yeni toplumsal hareketlerin yukarıdan aşağıya doğru değil hareket ağı şeklinde ilerlediğini ifade etmektedir. Bu nedenle yazar; farklı siyasi, kültürel ve mesleki alanlardan gelen lidersiz ve yatay örgütlenme biçimi olan dijital çağda kitlelerin mobilizasyonunu kolektif zeka kapsamında değerlendirmiştir. Çalışmada Malone’nin gen metaforu üzerinden kalabalıkları etken bir şekilde kullanabilmek için bu genlerle yapılabilecek kombinasyon olasılıkları kolektif zeka haritasını çıkarmak için kullanılmaktadır. Bu nedenle yazara göre Malone, kolektif zeka sisteminde hedeflenen sonuca ulaşmak için hiyerarşi ve kalabalık aktörlerinin görevi yerine getirirken yaratmak ve karar vermek şeklinde iki farklı faaliyette bulunduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla çalışmaya ‘kalabalık’, ‘karar verme’ ve ‘yaratma’ gibi kolektif zekanın  bir parçası olan genler dahil edilmiştir. Yazar, sanal topluluğun faaliyetlerini  fiziksel uzama taşıyabileceğini; yani sanal uzamdaki kolektif zekanın çevrim dışına da taşınabileceğini iddia etmektedir. Merve Zeynep Doğan Sarıbek göre “kendi kolektif zeka sistemini üreten sanal topluluklar, kolektif zeka sistemini oluşturan topluluk içi oylama, karar alma ve yaratma süreçleri aracılığı ile kitleleri mobilize eder ve ağı bir toplumsal harekete dönüştürür.”(Doğan Sarıbek 2018:79). Çalışmada daha homojen bir şekilde okumaya açık olan ve Occcupy Wall Street hareketinin kolektif zeka sisteminin bir parçası olabilmesi için yaratma ve karar verme genlerini harekete geçirmeyi amaçlayan üyelerin daha rahat görülebileceği bir sanal toplumsal ağ olan occupywallst.org sitesinin forum kısmında yer alan gönderiler Occcupy Wall Street hareketinin kolektif zeka sistemine nasıl başvurduğunu ortaya çıkarmak için incelenmiştir. Hareketin doğrudan demokrasi ve eşit katılım ilkesine uygun olması sebebiyle bu site seçilmiştir. Forum kısmındaki tartışmalardan yola çıkarak yapılan içerik analiziyle Malone’nin yaratma ve karar verme genleriyle bağlantılı olarak yaratılan içeriklerin ne anlama geldiğinin,  ne oranda yeni fikirler yaratmak ve tartışmaya açmak üzere oluşturulduğunun cevabı aranmıştır. Sonuç olarak paylaşılan gönderilerin toplumsal bir hareket olan Occcupy Wall Street’da farklı stratejilerin, yeni uygulama ve araçların geliştirilmesine yönelik paylaşımlar yapıldığı görülmüştür. Yaratıcı fikir üretiminin yapıldığı gönderilerde en çok kullanılan kelimenin people olması  ardından all, community ve new kelimelerinin gelmesi hareketin kitlelere ve adil  katılıma açık yapısını desteklemektedir. Occcupy Wall Street hareketinin akışkanlığı ve etkin katılımı sağladığı, yeni fikir üretimi ve münazara kapsamında başarılı olduğu; ancak forumda konsensüs ortamının tam olarak oluşturulamadığı görülmektedir. Bu çalışma kapsamında hareketin hem dijital hem de fiziki uzamı kapsaması nedeniyle sadece dijital uzama bağlı kalınmadan sahada da verilen mücadelenin kolektif zekayı ne ölçüde desteklediğinin ya da beslediğinin irdelenmesi de önemli hale gelmiştir.

Dunning Kruger Etkisiyle Kolektivitenin Büyüsünü Okumak: Türkiye’de Kolektif Zeka (2018) başlıklı yazısıyla Burcu Kaya Erdem, cahil cesareti kavramı üzerinden kolektif zeka tartışmalarının Türkiye örneği üzerinden bir hayal kırıklığı olarak ele alınıp alınamayacağını tartışmaya açmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de modernleşme çalışmalarının elit merkezli, yukarıdan aşağıya inen hiyerarşik bir yapıyla devlet ve bürokrasi odaklı bir anlayışa sahip olmasını anakronizm ve obskürantizm kavramları çerçevesinde eleştirmektedir. Burcu Kaya Erdem’e göre Türkiye’nin modernleşme ya da modernleştirilme sürecinde geleneksel-modern, Doğulu-Batılı ya da seküler-islami gibi ikiliklerden Doğululukla örülen geleneksellik, gericilik, cehalet gibi tüm bileşenlerin bir an önce yok edilmek istenmesiyle ‘taşıyıcı elitler’ aracılığıyla Batıcı yaklaşımların hiyerarşik bir şekilde dönüşümü kolektif olan her şeyin muğlaklaşmasına yol açmıştır. Bu nedenle toplumun bazı kesimlerinin gerçeği bilmesinin kasıtlı olarak engellenmesini içeren obskürantist yapılanma çalışmada cehaletle ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle de yazar, kolektif zekaya olan güvenin cehalet algısındaki müphemleşmenin esiri haline geldiğini iddia etmekte ve bu durumu cahil cesaretinin teorileştiği Dunning Kruger Etkisiyle açıklamaktadır. “Söz konusu teori, cehaletin, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini arttırdığı ve yanlış sonuçlar ile talihsiz seçimlere varanların, vardıkları yerin yanlışlığını veya seçimlerinin talihsizliğini anlayabilecek yetkinlikte olamayabilecekleri” (Kruger ve Dunning’den aktaran Kaya Erdem, 2018:114) görüşüne dayanmaktadır. Yeni medya ile birlikte toplumsal ve siyasal hareketlerin sosyal medya ağlarına taşınması, kolektif bilgi ve paylaşıma yönelik koşullar gibi değişkenlerin olumlu olarak ele alınmasına karşın; cahil cesareti denilen ilişkiyi belgeleyen birçok paylaşımın da bu mecralar aracılığı ile dolaşıma sokulduğu örneklerle desteklenmiştir. Bu örneklerden yola çıkarak yazar, kolektif zeka bağlamında; düşünen, araştıran, temas kuran grupların varlığının mevcut durumda büyük bir hayal kırıklığı oluğunu belirtmektedir.

Selin Çetindağ, Sevda Ünal ve Mutlu Binark’ın Televizyon Endüstrisinde Yeni Yayıncılık Ekosistemi ve “İkinci Ekran” Olgusu: İçerde Dizisi Örneği (2018) başlıklı yazısı yakınsama kavramı ile bağlantılı olarak izleyici üzerinden kolektif zekanın işleyişini İçerde dizisi üzerinden ele almaktadır. Bu kapsamda çalışmada, ikinci ekran olgusu ile birlikte değişime ve dönüşüme uğrayan Türkiye’deki televizyon yayıncılığının izleyicinin katılımını nasıl şekillendirdiği sorunsallaştırılmaktadır. Çalışmada ikinci ekran olgusu ile birlikte görece edilgen olan televizyon izleyicisinin aktif bir üretim ve tüketim deneyimine sahip olduğu görüşü İçerde dizisinin izleme pratikleri doğrultusunda ele alınmaktadır. Çalışma Türkiye’de geleneksel yayıncılık anlayışının bu doğrultuda dönüşümünü ve ağdaş kamunun bir üyesi olan izleyicinin aynı zamanda kolektif zekayı nasıl oluşturduğunu da tartışmaya açmaktadır. İçerde dizisinin Instagram ve Twitter hesapları aracılığıyla paylaşılan kullanıcı türevli içerikler ve bölüm hashtaglari temelinde üretilen içerikler analiz edilerek ikinci ekran olgusu üzerinden kolektif zekanın nasıl işlerlik kazandığı anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda hashtaglar izleyicilere ortak bir tartışma platformu sağlaması bakımından önemlidir. Birden fazla medya sisteminin bir arada bulunduğu yakınsama kültürü, katılımcı kültür ve kolektif zeka arasındaki işbirliğine bağlı olarak teknolojik, endüstriyel, kültürel ve sosyal değişimlerin açıklanmaya çalışıldığı bu yazıda; televizyon izleme deneyimlerindeki sosyalleşmenin aile bireyleri arasından çıkarak sosyal medyada aynı içeriği tüketen izleyicilerle senkronik bir şekilde etkileşime dönüştüğü yazarlarca irdelenmektedir. Dolayısıyla çalışmada; gönüllü, geçici ve taktiksel bağlılıklarla kurulan, ortak entelektüel girişimlerle birlikte karşılıklı bilgi üretiminin gerçekleştiği yazarlarca ifade edilmektedir. Yayın ekibinin dizinin gösteriminden önce yayınladığı fragmanlar ile tüm hafta boyu dizi hakkında konuşma ve gösterim esnasında yayınlanan hashtag altında sosyal medya ağları aracılığıyla gerçekleştirilen pratikler yakınsamaya bağlı olarak katılımcı kültürün kolektif zekayı etkilemesi bakımından önemlidir. Sosyal medya ağlarında aynı hashtag altında buluşan İçerde izleyicileri duygusal içerik, bilgilendirme, görüş bildirme, eleştirme ve mizah üretme gibi temalar altında yayıncılara veri sağlama ve pazarın genişlemesine katkıda bulunma açısından kolektif zekanın bir parçası olarak işlev görmektedirler. Yeni iletişim teknolojileri ve katılımcı kültür pratikleri izleyicilerle daha fazla etkileşim sağlamayı olanaklı kılsa da izleyicinin eğlence amaçlı zaman geçirdiği bu platformların üre-tüketici kavramı çerçevesinde ücretsiz emeğe dönüşebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca dijital okuryazarlık ve sayısal uçurum gibi kavramlar dikkate alındığında ikinci ekran olgusuna bağlı olarak kolektif zekanın yeni medya teknolojileri aracılığı ile her kesime ulaşamayabileceği de unutulmamalıdır.

Oğuz Kuş’un Algoritmalar ve Filtre Baloncuğu Çağında Marka Değerinin Yönetilmesi Sorunsalı Üzerine (2018) başlıklı yazısı ise büyük veri ve algoritmaların etkisine olumlu yaklaşan çalışmalara bir uyarı mahiyetindedir. Bu kapsamda Oğuz Kuş, dijital dünyada insanların bilgiye ulaştıkları kanalların oto-propaganda aracına dönüşebileceği üzerinde durmaktadır. Çünkü Kuş’a göre bilgi edinilen kanallar kolektif değil; sahipli ve kâr temelli ticari yapılardır. Bu nedenle de algoritmalar reklam düzeyini arttıracak içerikleri kullanıcılara sunmak için tasarlanmıştır. “Algoritmalar, kullanıcıların geçmiş davranışlarını analiz ederek, kişinin ilgi alanları hakkında saptamalar yapmaktadır. Bu durumda kullanıcı, sadece kendi fikirleriyle örtüşen içerik ve kullanıcılarla karşılaşabilmektedir.” (Kuş 2018:172). Elbette bu durumda kullanıcı, algoritmalar ve filtre baloncuklarının işlevinden kaynaklı kendi fikirleri ve ilgi alanlarıyla örtüşen içerik ve kullanıcılarla karşılaşmakla birlikte; farklı görüş ve seslerin dışarıda kaldığı dijital bir deneyim sürmektedir. Bu durumu eleştiren Oğuz Kuş, benzer seslilik içerisinde kolektif zekanın nasıl işlerlik kazanacağı sorunsalını gündeme getirmektedir. Yazar; Facebook, Google, PageRank ya da Netflix gibi pek çok dijital mecranın algoritma ve filtre baloncuğu kullanarak kullanıcılarına daha kişileştirilmiş veri ve içerik sunmak istemesinin önemli parametrelerden olduğunu ifade etmektedir. Ancak yazar, bireylerin filtre baloncuklarına hapisolmasından dolayı markaların pazar payını genişletmek amacıyla farklı profildeki tüketicilere ulaşımının da zor olacağı üzerinde durmaktadır. Çünkü algoritmaların bireylerin davranışlarını öğrenerek ona göre içerik sunması başka bilgi ve alanları keşfetmesine engel olur. Oğuz Koç, büyük veri ile ilgili yaklaşım ve teknolojilerin avantajlarının olmasının yanı sıra marka iletişimi için muğlak bir ortam yarattığının da dikkate alınması gerektiğini ileri sürmektedir.

Sonuç olarak bu kitaptaki her biri alanında özgün olan çalışmalardan ve kolektif zeka kavramına yönelik tartışmalardan yola çıkarak denilebilir ki; sosyo-kültürel olanla teknolojik olan karşılıklı ilişki içerisinde birbirini değiştirmekte, dönüştürmekte ve geliştirmektedir. Çünkü kolektif olanla geçmişten günümüze farklı formlar ve soru sorma biçimleri altında da olsa bir şekilde temas halindeyiz. Bu nedenle dijital uzam ile fiziksel uzamı birbirine yakınlaştıran teknolojik determinizmin ne tarafında durduğumuzu belirlemek önemlidir. Dolayısıyla çalışmanın ana temasını oluşturan kolektif zekanın sihirli bir kavram olarak her koşulda doğrulanabilir olup olmadığını tartışmaya açmak bu açıdan değerlidir.

Kaynakça

Doğan Sarıbek, M.Z. (2018).. “Sanal Toplulukların Kolektif Zeka Bağlamında Toplumsal Mobilizasyona Etkisi: Occcupy Wall Street Örneği”. Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 67-96.

Kaya Erdem, B. (2018). “Dunning Kruger Etkisiyle Kolektivitenin Büyüsünü Okumak: Türkiye’de Kolekif Zeka”. Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 97-122.

Kuş, O. (2018). “Algoritmalar ve Filitre Baloncuğu Çağında Marka Değerinin Yönetilmesi Sorunsalı Üzerine” Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 196-192.

Morva, O. (2018). “İnsan Zekasının Sosyoteknik Örgütlenişi Olarak Kolekif Zeka: İletişim Çalışmaları Perspektifinden Bir Değerlendirme”. Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 25-46.

Morva, O. ve Kuş, O. (drl) (2018). Kolektif Zeka: Yeni Medya Perspektifinden Katkılar, İstanbul: Kalkedon.

Saka, E. (2018). “Kolektif Zeka ve Algoritmalar. Kısa bir Giriş”. Kolektif Zeka. Der. O. Morva ve E. Saka. İstanbul: Kalkedon. 4-14.


%d blogcu bunu beğendi: