Ocak 7, 2014

Slide1_1 Slide1_2


Italy first European country to introduce Internet Bill of Rights…

Temmuz 29, 2015

Yesterday, Italy became the first European country to introduce an Internet Bill of Rights, which was open to comment by the country’s citizens. Italy follows in the footsteps of Brazil, which passed the world’s first Internet Bill of Rights into law in April 2015 and advised Italy throughout its own process.

Renata Avila, Web We Want campaign manager at the World Wide Web Foundation says:

“Italy is to be commended for taking the lead, and conducting a collaborative, open and crowdsourced effort to draft an Italian Internet Bill of Rights.

“There is a lot to like about this Bill of Rights – it establishes access as a fundamental right, acknowledges the importance of the Internet to democracy, and puts open access to information, knowledge and culture at its heart. Provisions for open government data are also included, while Net Neutrality is not only protected, but seen as a precondition to enjoy other rights.

“However, some doubts also arise. The Bill falls short in protecting anonymity and encryption, while clauses around data retention are unclear.

“Overall, this is a positive development for the protection of fundamental rights online, but further clarity on some clauses, and information on how the Bill will be enforced must be urgently addressed, so it can achieve its full potential.”

Source: http://webfoundation.org/2015/07/italy-first-european-country-to-introduce-internet-bill-of-rights/


Casus Yazılım Kullanmak Anayasal Suçtur! Basın Açıklaması

Temmuz 29, 2015

5 Temmuz 2015 tarihinde İtalya yazılım şirketi Hacking Team’in kirli dosyaları 400 gigabytelık veri ortalığa saçıldı. Belgeler, şirketin çeşitli devletlere kullanıcı bilgisayarlara erişen casus yazılım sattığını belgeliyordu. Belgelere göre Hacking Team’in aktif müşterileri arasında 21/06/2011 tarihinden bu yana şirketin RCS (Remote Control System – Uzaktan Kontrol Sistemi) yazılımını kullanan Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) de vardı ve şirkete 440 bin Euro ödeme yapılmıştı. RCS, hedeflenen kullanıcıların bilgisayarlarına ya da telefon/tablet gibi akıllı cihazlarına uzaktan yerleştirilerek bu cihazların uzaktan kontrol edilebilmesine, cihazların içindeki dosyaların kopyalanabilmesine, cihazlara sahibinin bilgisi dışında dosyalar yüklenebilmesine olanak sağlayan bir casus yazılımdır. RCS, hedef kullanıcıya gönderilen bir e-postanın ekinde yer alan dosyanın içine gizlenerek gönderilebilmekte ve e-postayı alan kişi ekteki dosyayı açtığında bilgisi olmadan sistemine kurulabilmektedir.
Bir hukuk devletinde, tüm devlet kurumları yürürlükte olan kanunlar çerçevesinde hareket etmek zorundadır. Halbuki, EGM’nin casus yazılım kullanımı Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına aykırıdır. Yasalarımız, iletişimin izlemesini ancak mahkeme kararıyla izin vermektedir ve izleme süphelinin iş yeri ile sınırlıdır. Bilgisayar kullanıcılarının casus yazılımlarla takibi bu sınırın aşılmasıdır. Bu yolla, sahte delil yerleştirilebilmekte, kişiler tüm iletişimi izleyebilmektedir. Türk Telekomun iletişlimi izleme amacıyla ihale çıktığı bilinmekte, bilişim STK’ları olarak kamuoyunun dikkati daha önce çekilmişti. Bu şekilde casus yazılım kullanmak, Anayasa Suçudur. Bu uygulamaya son verilmeli ve kimlerin casus yazılımla izlendiği açıklanmalı, ilgililer için soruşturma açılmalıdır. Kişisel veriler yasa tasarısı, özgürlükçü bakış açısıyla ve sivil toplumun katkılarıyla, yurttaşı devlete karşı koruyan bir bakış açısıyla yasalaşmalıdır.
Yurttaşlar Kendilerini Korumalıdır!
Güvenli internet, kullanıcıların internet erişiminin çeşitli filtrelerle engellenmesi demek değildir. Güvenli internet için kullanıcıların öncelikle bilgisayarlarına izinsiz giren ve iletişimlerini izleyen kişi ya da kuruluşlara karşı korunması gerekmektedir. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, ve vatandaşlar geniş bir bilgilendirme kampanyası ile haberdar edilmelidir.
Son yıllarda ortaya çıkan belgeler, hükümetlerin ve şirketlerin çeşitli amaçlar doğrultusunda internet kullanıcılarını sürekli bir şekilde gözetlediğini göstermektedir. Birçok kullanıcının “saklayacak bir şeyim yok” diyerek bu gözetime tepkisiz kalmasına karşın gözetim, başta siyasal olmak üzere özgürlükleri tehdit etmektedir. Wikileaks’ten, Snowden’dan ve en son Hacking Team’den sızan belgelerden gözetimin başlıca hedefinin siyasi muhalifler olduğu anlaşılmaktadır. Aktif olarak siyasetin içinde olunmasa bile, gözetimin olağanlaştırılması ve içselleştirilmesi, kullanıcıların kendilerini özgürce ifade etmesini zorlaştıracak ve engellenen sitelerin yerini otosansür alacaktır. İnternetin daha demokratik bir toplumun temeli olacağını tahayyül ederken, internet tam tersine dönüşmektedir. Gözetimden uzak güvenli erişim tüm internet kullanıcılarının hakkıdır.
Kişisel veriler hakkındaki ulusal ya da uluslararası kanunların yetersiz kaldığı veya uygulanmadığı durumlara karşı tüm internet kullanıcılarının bu haklarını ısrarla savunması gerekmektedir.
Hangi işletim sistemi, hangi yazılım kullanılırsa kullanılsın kötü niyetli yazılımlara karşı %100 güvenlik yoktur. Ancak https://prism-break.org/tr/ adresinde önerilen Özgür Yazılımlar’la en azından bilgisayarların, tabletlerin ve akıllı telefonların ele geçirilmesi ve izlenmesi zorlaştırabilir.
Tüm internet kullanıcılarını önce internette gözetime karşı duyarlı olmaya, sonra da özgür olmayan işletim sistemleri ve yazılımlar yerine GNU/Linux ve özgür yazılımlarla bilgisayarlarını güçlendirmeye davet ediyoruz.
Özgür Yazılım, özgürleştirir!

Alternatif Bilişim Derneği
Ankara Barosu Bilişim Hukuku Komisyonu
Elektrik Mühendisleri Odası
Demokrat Bilgisayar Mühendisleri
İnternet Teknolojileri Derneği
İnternet Yayıncıları Derneği
Korsan Parti Türkiye Hareketi
Linux Kullanıcıları Derneği
Pardus Kullanıcıları Derneği
SansüreSansür
Tüm İnternet Derneği


Canımız yanarken de uymamız gereken etik kurallar var

Temmuz 22, 2015
Yazan: Ceren Sözeri, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi

Çok basit: Suruç haberlerini yaparken kendinizi ölenlerin / yaralananların ya da onların yakınlarının yerine koyun…

Dün Suruç’ta çoğu öğrenci 32 kişinin katledilmesi hepimizin canını yaktı, kalbimiz sıkıştı, boğazımız düğümlendi, gözyaşlarımızı tutamadık. Gördüklerimizi, hissettiklerimizi bir refleks halini almış şekilde sosyal medyada paylaştık. Ne olup bittiğini güvendiğimiz medya kuruluşlarından ve sosyal medyadan katliama tanıklık etmiş, yaşamış insanların ifadelerinden öğrendik. Bir bakıma geldiğimiz duruma şükrediyoruz, Roboski’de 34 kişi öldürüldükten ve medya bunu görmezden geldikten sonra önemi artan sosyal medya, özellikle de Twitter sayesinde artık en azından katliamlar görmezden gelinemiyor. Ancak bu durum yeni zorlukları, yeni ikilemleri de beraberinde getirdi. Doğrulanmamış bilgiler, özel yaşamın ihlali, izin alınmadan kullanılan fotoğraflar… hem medyanın hem de sosyal medya kullanıcılarının göz ardı ettiği konular oldu. Canımız acıyor diye ateşin düştüğü yerleri belki daha da incittik.

Online ve sosyal medyada etik standartlara uymalıyız

Aslında yola çıkma noktamız çok basit, daha önce de ifade etmiştim: Bir olayı haberleştirirken ya da bir olayla, insanlarla ilgili bilgileri paylaşırken kendinizi ölenin / yaralananın ya da onun yakınlarının yerine koyun. Sizin ya da sevdiklerinizin başına böyle bir şey gelseydi, emin olunmadan hakkında öldü / yaralı bilgisinin paylaşılmasını ister miydiniz? Özel yaşamınız / yaşamlarınız hakkında konuyla alakasız bilgilerin, her ne kadar olaya maruz kalanların aslında ne kadar iyi insanlar, masum insanlar olduğunu göstermek adına bile olsa, dolaşımda olmasını ister miydiniz? Tamamen olaydan bağımsız bir zamanda çekilen fotoğrafınızın / fotoğrafların sizden hiçbir şekilde izin alınmadan herkesin sayfasında bulunmasını arzu eder miydiniz? Yapılanların pek çoğu iyi niyetli bile olsa, dün paylaşılan bilgilerin bir kısmı ve fotoğraflar pek çok aileyi üzdü.

Çocukları için yola düşmüş pek çok aile Twitter’da çocuklarının akıbetiyle ilgili dolaşan bilgiler arasında yardım aradı. Arkadaşıyla çekilmiş bir fotoğrafını ona veda etmek için sayfasına koyan bir kullanıcı, ölenler arasında kendisinin olmadığını anlatabilmek için bütün gece uğraştı. İşin garibi bu konuda doğrudan iletişime geçtiği “Twitter fenomenleri”ni bile ikna edemedi. Görmeyenlerinizin Twitter’da @dilrike adlı kullanıcının yazdıklarını okumasını tavsiye ederim. Sadece kullanıcılar değil güvendiğimiz medya kuruluşları da aynı fotoğrafları kullanmaya devam etti, aile tek tek arayıp kaldırılması için ricada bulundu.

Felaketler, katliamlar, saldırılar karşında ilk kez karşılaştığımız bir durum değil bu ama ders almayı öğrenemedik. Bu vesileyle bazı kuralları yeniden hatırlatmakta fayda var. Online News Association (ONA) etik sorunları ve yapılması gerekenleri beş maddeyle özetliyor http://journalists.org/2014/03/07/social-newsgathering-five-key-ethical-challenges-part-ii/) :

1. Doğrulama ve kesinlik: En basitiyle doğruluğundan emin olmadığınız, kaynağına güvenmediğiniz haberleri, bir an önce yayalım, çare bulunsun, harekete geçilsin gerekçesiyle bile olsa yaymayın. Örneğin dün Suruç’ta içme suyunun zehirlendiği iddiası medyada yetkili kimseye sorulmadan “iddia” olarak verildi. Oysa doğrulanmadan verilmesine ya da sadece katliama tanık olma sıfatıyla kanala bağlanan kişilere sorulmasına gerek yoktu. Ölen ya da yaralanan kişilere ait bilgiler orada görevli, sorumluluk almış kişiler olmasına rağmen farklı kaynaklardan dolaşıma sokuldu. Doğrulatma önemli bir konu, üzerinde hepimizin daha çok çalışması ve tartışması gerekiyor. İlgilenenler bu konuda yazılmış linkteki el kitabına http://verificationhandbook.com/ ya da bu konu üzerine uzunca bir zamandır kafa yoran Erkan Saka ve Mehmet Atakan Foça’nın yazılarına başvurabilir.

2. Katılımcıların güvenliği: Doğal olarak bu durumlarda medyanın ilk yaptığı şey olaya tanıklık etmiş birilerine bağlanmak, neler olduğunu ilk ağızdan öğrenmek, tanıkların çektiği fotoğraf ve videolara ulaşmak. Katkı verenler gönüllü olduğu için bir sakınca yok ancak ikinci canlı bomba olabilir iddiaları arasında medyaya düşen görev tanıkların güvenliğini de düşünmek, güvenli bir yerde olduklarından emin olmak. Bu başlığın konusunun biraz dışında ama tanıklar o anın dehşetini belgelemek istemiş olabilirler ama medyanın bunları kullanırken dikkatli olması gerekir. Sosyal medya kullanıcılarının da öyle. Olayın dehşetini anlatmak, öfkenizi haykırmak için kimsenin kopan kolunu bacağını, kanlar içinde bedenlerini göstermenize gerek yok. Baştaki cümleye dönelim ölenlerin / yaralananların ailelerini düşünün.

3. Haklar ve yasal konular: Bu konuda yasal bir hassasiyet olmadığından kimsenin kurbanların yasal haklarına ilişkin bir çekincesi yok, bunu biliyoruz ama bu sizin onların haklarını görmezden gelmeniz anlamına gelmemeli. Sağlam etik standartlarla yürüyen medya kuruluşlarının bu konuda gayet açık editoryal politikaları mevcut. BBC bu tür durumlarda kullanılan fotoğrafların videoların medya eliyle yeniden dolaşıma sokulmasının yaratacağı etkinin dikkate alınması gerektiğini söylüyor ve bu tür malzemelerde paylaşımın amacının ne olduğu (örneğin bir tatil ya da mezuniyet fotoğrafı), izin alınıp alınmadığı ve fotoğrafın / paylaşımın kullanılmasında kamu yararının olup olmadığı kriterlerini koyuyor (http://www.bbc.co.uk/editorialguidelines/page/guidance-social-media-pictures). Guardian da yine bu tür paylaşımlarda mahremiyete saygı gösterilmesi gerektiğini savunuyor ve yine kamuya açık paylaşım bile olsa kullanımında kamu yararının olup olmadığının sorgulanması gerektiğini söylüyor (http://image.guardian.co.uk/sys-files/Guardian/documents/2011/08/08/EditorialGuidelinesAug2011.pdf). Suruç’taki katliamla ilgili somut örnek vermek gerekirse basın açıklaması ve katliamdan önce Amara Kültür Merkezi’nin bahçesinde kahvaltı ederken çekilen ve sosyal medyaya konan fotoğraflar ya da gençlerin Kobane için yaptıkları hazırlıkları gösteren paylaşımları elbette kullanılabilir çünkü konuyla alakalı ve Twitter, Instagram gibi kamuya açık alanlarda paylaşılmış ama Facebook sayfalarındaki tatil, mezuniyet fotoğrafları hayır. Bunların kullanımı için mutlaka yakınlarından izin alınmalı ve izin alınarak kullanıldığı belirtilmeli.

4. Bu haberleri yapan gazetecilerin sağlığı: Buna artık yurttaş gazetecileri de eklemek gerekir kanaatindeyim. Bunca paylaşım arasından doğruyu bulmaya, doğrulatmaya çalışanların da risk altında olduğunu, desteğe ihtiyaç duyduklarını unutmamak gerekiyor (gazeteciliğin diğer mesleklerden ne farkı var diyenleri de burada hatırlayalım). The Dart Center for Journalism & Trauma, Tragedies & Journalists’te bu tür durumlarda gazetecilerin nasıl davranmaları gerektiği ve kendilerini nasıl korumaları gerektiğine dair bir rehber var. İster gazeteci ister yurttaş gazeteci olun özetle yardım alın arkadaşlarınızla konuşun, stresinizi ortadan kaldıracak yöntemler bulun. (http://dartcenter.org/content/tragedies-journalists-6#.Va47R_ntlBe)

5. İş akışı: Ne alaka diyebilirsiniz, ONA demeyin diyor, çünkü bu durumlarda haber merkezlerinde kimlerin nasıl görevlendirileceği, editoryal kararların etik standartlara uyup uymadığının birileri tarafından kontrol edilmesi önem taşıyor. Yanlış bir bilginin ya da sizi rahatsız eden bir paylaşımın yer alması durumunda medyada muhatabınız kim, bir düşünün. Biraz lüks gibi gelebilir ama bunlar sağlıklı ve doğru haber / bilgi akışı için çok elzem bir konular.

Son söz: Özdenetim mekanizmalarımız çalışsaydı…

Pek çok yazıda dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz ama başka çaremiz yok maalesef. Pek çok ülkede bu tür olayların ardından basın konseyleri harekete geçip, doğru habercilik için kontrol mekanizmaları oluşturuyorlar. Bizim Konsey’imiz basın özgürlüğü davalarından başını kaldıramıyor. Ama güçlü bir özdenetim mekanizmamız olsaydı herhalde ilk işi dün katliamın ardından sosyal medya aracılığıyla nefret söylemi yayan, tetikleyen, katliamda sorumluların araştırılmasını isteyenleri tehdit eden gazetecileri bu mesleği yapamayacak denli dışlamak, kınamak olurdu. Yasal bir yaptırıma gerek yok, bir gazeteci için en vahimi kendi meslektaşları, meslek örgütleri, okuyucuları tarafından kınanmak, tabii mesleği eğer gazetecilikse…


Çıta yükseltme oyunu…

Temmuz 19, 2015

İnternet politik bir savaş alanı, o kesin, ama bu savaşı kimsenin kazanması mümkün görünmüyor. Bir uçtakiler çıtayı yükselttikçe, diğer taraf onu geçmeye çalışacak.

Ahmet A. Sabancı

Bu yazıyı yazdığım cihaz, bir zamanlar çok da fazla etkisi olmayacağına inanılan bir oyuncaktan ibaretti. Bu yazıyı iletmemi ve sizlerin de okumasını sağlayacak olan iletişim aracı ise dünyada ütopik bir çağın başlangıcı olarak görülüyordu. Ancak şu anda geldiğimiz nokta, geçmişte kurulan hayallerden oldukça farklı görünüyor.
İnternet, belki de insanlık tarihini en hızlı ve en yoğun biçimde etkileyen teknolojik gelişmelerden birisi. Ancak her büyük gelişmede olduğu gibi, internet için de büyük bir teorik ve politik bulanıklık söz konusu. Onun neler yapabileceğini ve tam olarak ne olduğunu anladığımızı söylemek mümkün değil. Belki Facebook, Twitter gibi internet parçalarına bakarak bir şeyler söyleyebiliriz ama bu bize sadece büyük şirketlerin internette para kazanmak için neler yapabileceğini anlatır. İnterneti daha iyi anlayabilmenin yoluysa uç noktaları incelemekten geçiyor. Yani asıl dönüştürücü olayların yaşandığı yerlerden.
***
WikiLeaks belki de bu uçlar arasında ismini en çok duyduklarımızdan. Dünyadaki büyük devletlerin ve şirketlerin sırlarını ifşa etmeyi ve işledikleri suçları belgeleriyle kanıtlamayı görev edinmiş bir grup insan ve onları destekleyen yüz binlerce gönüllü. ABD’nin savaş suçlarını ve diğer devletler hakkındaki dedikodularını, Suudi Arabistan’ın sırlarını, Stratfor gibi bir casusluk şirketinin yaptıklarını ortaya döktüler. Ve hâlâ çalışmaya devam edebiliyorlar. Böyle bir şeyi internet gibi bir iletişim aracı olmadan gerçekleştirebilmeleri ve ardından çalışmaya devam edebilmeleri söz konusu bile olamazdı.
İnternet sayesinde artık bilgiyi yaymanın önündeki engeller her geçen gün daha da azalıyor. İnternetin dağıtık ve merkezsiz ağ yapısı ise tüm bunları yaparken önümüze engeller konulmasını neredeyse imkansız hâle getiriyor. İster Wikileaks olun, isterseniz normal bir internet kullanıcısı; elinizdeki bilgiyi paylaşmanızı ve başkalarının paylaştığına ulaşmanızı engellemeleri çok zor.
***
Ancak devletler ve şirketlerin bu durumdan memnun olmalarını ve bu yeni çağı büyük bir gülümsemeyle karşılamalarını beklememiz safça olurdu. Bizlerin özgürce iletişim kurabilmesini sağlayan her araç, onların güçlerinden ve otoritelerinden bir parça çalıyor. Bu yüzden onlar da bunu durdurabilmek için düşünebildikleri her türlü kirli yöntemi uyguluyorlar.
Edward Snowden’in büyük bir cesaret örneği göstererek açığa çıkarttığı NSA ve GCHQ projeleri bunların en meşhur örnekleri. Bu projelerin temel amacı interneti sansürlemek değil, interneti icat edenler bunu yapamayacaklarını zaten biliyorlar. Onun yerine, artık her yerde olan bu iletişim aracını kullanarak bizi gözetlemeye ve her an kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Bu sayede bilginin önünü kesmek için kaynağına gitmeyi amaçlıyorlar. Elbette ellerinde böyle bir imkan varken de dünyadaki herkesi her an gözetlemeyi de deniyorlar.
Ancak bunun işe yaramayacağı ya da nokta atışı araçlara ihtiyaç duyduklarındaysa Hacking Team ya da FinFisher gibi şirketlerle bir araya geliyor ve onlardan saldırı araçları satın alıyorlar. Özetle bu şirketler kullandığımız bilgisayarlarda internete bağlanabilecek ne varsa onun açıklarını bulmaya ve bunları devletlerin ve özel grupların “güvenlik amacıyla” kullanacakları silahlara çevirmek (http://bit.ly/hackingteamtr). Kullandığımız hemen her şeyin de bozuk olduğunu düşünürsek (http://bit.ly/herseybozuk), durumun ne kadar vahim olduğu daha iyi anlaşılır. Türkiye’nin de müşterileri arasında bulunduğu bu şirketler, belki de internetin başımıza sardığı en büyük tehlikelerden birisi. Tahmini rakamlar, bu şirketlerin devletlere sattığı zararlı yazılımlar yüzünden, dünya genelinde onlarca gazeteci ve aktivistin şu anda hapiste olduğunu söylüyor.
***
Burada özetlediğim şey, aslında iki uç nokta arasında sonu asla gelmeyecek bir savaş. Bir uç mevcut özgür araçları kullanarak bir şeyleri ortaya çıkartıyor ve ona göre bir gelişim süreci başlıyor. Ardından devletler buna karşı daha farklı saldırı yöntemleri geliştiriyor ve bunları kullanmaya çalışıyorlar. Ardından birileri tüm bunları ifşa ediyor ve tekrar başa dönüyoruz.
İşte bu tam olarak Özgür Uçkan’ın “çıta yükseltme oyunu” olarak tanımladığı şey. İnternet politik bir savaş alanı, o kesin, ama bu savaşı kimsenin kazanması mümkün görünmüyor. Bir uçtakiler çıtayı yükselttikçe, diğer taraf onu geçmeye çalışacak. Bu kavramı anlattığı bir konuşmasında da söylediği gibi “Burada mesele oyunu kazanmak değil, bir sonraki aşamaya hazırlanmak için gereken zamanı kazanabilmek, bunun için de çıtayı olabilecek en yüksek noktaya koymak.”
Son günlerde gündemimizde olan Hacking Team olayının ve iki yıldır takip ettiğimiz NSA sızıntılarının bize söylediği de tam olarak bu. İnternetin şu anda geldiği durumda bizlerin çıtası çok aşağıda kalmış görünüyor ve şu anda sıra bizde. İnterneti ve onun gerçekten ne olduğunu hayalleri bir kenara bırakıp gerçekten iyi bir şekilde anlamalı ve çıtamızı mümkün olan en yüksek noktaya koymalıyız.

* http://ahmetasabanci.com
ahmet@ahmetasabanci.com

Kaynak: http://www.evrensel.net/haber/256264/cita-yukseltme-oyunu


Özgür Uçkan’ın ardından

Temmuz 19, 2015

Özgür Uçkan’ın farklı ağlar arasındaki göçebe öznelliği en çok etkilendiğim yanı olmuştur. Sanat, teknoloji ve siyaset üçgeninde enine boyuna uğraşmanın mümkün olabildiğini hayatıyla hepimize göstermiştir

Burak ARIKAN

Özgür Uçkan aramızdan ayrıldı, acımız çok büyük, yakınlarına ve #netdaş’larına baş sağlığı ve sabır diliyorum, fikirlerini, davasını, anısını yaşatacağız. Çok zor da olsa şurada Özgür’ün hayatına ve düşüncelerine dair iki anımı yazmak istiyorum.

MELEZ ÖRGÜTLENME
Bir gün Teşvikiye’de arada bir buluştuğumuz hemen Valikonağı Caddesi’nin arkasında Akkavak sokağına bitişik parkta sohbet ediyoruz.Özgür Uçkan her zamanki gibi o kararlı ses tonuyla Türkiye’de İnternet’in özgürleşmesi için pek çok siyasa yapmayolunu denediğini, ancak bunun mücadeleyi yormaktan öteye gitmediğini söyledi. Bilişim teknolojileri ve bilgi ekonomisi alanında kanun teklifi önerisi hazırlamaktan stratejik danışmanlığa pek çok emeği vardı. Bilişim alanındaki uzmanlığımızı böyle tepeden değiştirmeye çabalamak için değil, diğer pek çok mücadele gibi, aşağıdan büyüyerek baskı oluşturacak toplumsal mücadele için kullanmanın acil olduğunu belirtti. Nitekim o zamanların kült sosyal ağı FriendFeed ve email zincirleri üzerinde örgütlenme çoktan başlamıştı. [1] Bu devirde örgütlenmenin ne sadece internette ne sadece sokakta başarılı olabileceği görüşünde hemfikirdik. Hem internetin bilgiye yön verme hızından, hem sokağın siyasi etkisinden bir arada faydalanacak, dijital ve fiziksel ortamlar arasında geribildirimler ile genişleyecek bir melez örgütlenme esas kabul edilmişti.
2010 Temmuz ayında Türkiye’de ve belki de dünyada örnek teşkil edecek internetin özgürleştirilmesini talep eden ilk geniş katılımlı yürüyüş Taksim’de yapıldı. Özgür Uçkan bu yürüyüş  için “İnternet sokağa iniyor!” başlığıyla çağrı yaptı. [2] Hükümetin giderek artan İnternet sansürü ve erişim bloklamalarına karşı ikinci yürüyüşü ise 2011 Mayıs ayında Türkiye’nin 30 şehrine yayıldı. [3] Özgür Uçkan en önde yürüyenlerdendi.
İnternet-sokak melez örgütlenmeyöntemleri herkesin birbirinden öğrenmesiyle ve anlık iletişim araçlarının, mobil kameraların, akıllı telefonların, dağıtık bilgi yayma kanallarının kitlelere nüfuz etmesiyle daha sık kullanılır oldu. Nitekim bu gidişat etkisini 2013 Haziran’ında da göstermiştir.
Özgür Uçkan bir yandan bu araçları aktif kullanıyor ve yayıyordu bir yandan dafarklı mücadeleler arasında bağlantılar kuran müştereklerin ve platformların oluşturulması için çaba harcıyordu. Keza internet kullanımının artmasıyla, bu ortamın özgürlüğü için ortaya konulan talepler de daha çeşitli oluşumlar tarafından dert edinilir olmaya başladı. Bilgi özgürlüğü ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin internet ortamlarında geçerli olması düşüncesi, Özgür Uçkan’ın ifadesiyle göçebe hale geliyordu.

AĞ GÖÇEBESİ
Özgür Uçkan “gayrimerkezi” terimini İngilizce’de “decentralized” karşılığı olarak, ağ topolojisinde “merkezi” ve “dağıtık”uçları arasında duran üçüncü topolojiyi anlatmak için kullanırdı. Bu terimin çevirisi “gayrimerkezi” mi “çok merkezli” mi olmalı diye Twitter üzerinde yaptığımız bir tartışmada ise neden bunu kullandığını şöyle açıklamıştı:[4]
“Gayrimerkezi, internetin tamamı, içinde birleşmeye çalışan süpermerkezi kümeler var, direniş de dağıtık bir halde TAZ’lar yaratıyor”
Örneğin gerek internet altyapısında yönelticilerin (“router”) veri akışını optimize etmek için yarattığı bağlantı hiyerarşisinde, gerek son yılların Türkiye’sinde ahbap çavuş kapitalizminin yarattığı güç ilişkilerinde gayrimerkezi ağ yapısı hakimdir.
Özgür Uçkan sanatın, felsefenin, teknolojinin, siyasetin farklı bilgi merkezlerini birbirine bağlayan, bu alanlara özgü sosyal gruplar arasında köprüler kuran, kendi deyimiyle bir ağ göçebesiydi. Yaşamı internet, interneti yaşamdı. Nitekim, websitesine şöyle bir metin koymuştur:
Disiplin kimliğin, kimlik aklın, akıl hayal gücünün yerini almasın; düşünce disiplinler, fiiller, diller, kültürler “arası” dolaşsın diye… Bilgiyi neşelendirmek için… Zihin “göçebe”…
Göçebe zihin farklı disiplinler arasında dolaşırken bunların merkezinde durmaz, kenarlarında gezinir, bir disiplinden diğerine geçerek varlığını sürdürdür. Dolayısıyla her daim bir disiplinin merkezinden bakan için kenardaki aykırıdır, oysa o aykırılık farklı alanlar arası köprüyü kurandır, bilgiyi neşelendirendir. [5] Özgür Uçkan’ın kuramsallaştırdığı konulardan ağ sanatıve hacktivizm bu ağlı bağlı hayatın kenarlarında dolaşan yaşamın ürettiği alanlardandır. [6][7]
Özgür Uçkan’ın farklı ağlar arasındaki göçebe öznelliği en çok etkilendiğim yanı olmuştur. Sanat, teknoloji ve siyaset üçgeninde enine boyuna uğraşmanın mümkün olabildiğini hayatıyla hepimize göstermiştir.
Özgür Uçkan’ın vefatından sonra kanımca bize düşen açtığı yolları çatallandırarak ilerletmek, düşüncelerini ve görüşlerini üzerine inşa ederek yaşatmaktır. Bir “Özgür Uçkan Veritabanı” oluşturarak işe başlayabiliriz.

[1] http://www.ozguruckan.com/kategori/teknoloji/22219/internet-sansurune-karsi-ortak-platform-toplantisi
[2] http://www.ozguruckan.com/kategori/teknoloji/22217/internet-sokaga-iniyor
[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nternetime_Dokunma!
[4] https://twitter.com/arikan/status/285501651408789505
[5] Gri bölge http://www.ozguruckan.com/kategori/makaleler/33898/gri-bolge
[6] http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22216/makinedeki-hayalet-ag-ve-sanat
[7] Sanat Felsefesi: Hacktivizm, Internet, Teknoloji ve Sanat: Hack the Art, The Emdire Project – 26 Ocak 2013 Istanbul https://prezi.com/6fw_cerc1kts/dr-ozgur-uckan-vol-7-hacktivizm-internet-teknoloji-ve-sanat-hack-the-art/

Kaynak: http://www.evrensel.net/haber/256266/ozgur-uckanin-ardindan


Remembering Özgür Uçkan

Temmuz 16, 2015

Özgür Uçkan, one of the pioneers of the digital rights and free Internet movement in Turkey, passed away on 10 July. He was 54 years old, and had been battling with cancer for two years.

He was one of the founders of the Turkish EDRi member Alternative Informatics Association (AIA) and his contribution to the AIA and to the struggle against surveillance and censorship in Turkey was enormous. He held the post of the EDRi representativeness of AIA, but had to leave this post due to his illness.

Özgür was an multi-faceted person and successfully combined activism with his academic life and art criticism. He was a well-known personality in Turkey who frequently appeared in conferences and media.

He will be dearly missed.

Özgür Uçkan
http://www.ozguruckan.com/

Dr. Özgür Uçkan passed away (only in Turkish)
http://www.ozguruckan.com/kategori/kategorilenmemis/63029/dr.-ozgur-uckan-i-kaybettik

Contribution by Melih Kirlidog, EDRi member Alternatif Bilisim, Turkey

Source: https://edri.org/remembering-ozgur-uckan/


Dr. Özgür Uçkan’ı kaybettik…Herkesin başı sağ olsun…

Temmuz 11, 2015

Türkiye’de özgür internet mücadelesinin öncülerinden, akademisyen, Alternatif Bilişim Derneği ve Türkiye Bilişim Derneği üyesi Dr. Özgür Uçkan’ı rahatsızlığı nedeniyle kaybettik. Herkesin başı sağ olsun..

Dr. Uçkan, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bilgi ekonomisi, ağ ekonomisi, yaratıcı endüstriler, enformasyon tasarımı ve yönetimi, iletişim tasarımı, tasarım yönetimi konularında lisans ve lisansüstü düzeyde, Yeditepe Üniversitesinde bilgi ve inovasyon stratejileri konusunda lisansüstü düzeyde ders verdi. Türkiye İhracatçılar Meclisi bilgi ekonomisi danışmanlığını yaptı. İstanbul Ticaret Odası Bilişim İhtisas Komitesi,  Alternatif Bilişim Derneği ve Türkiye Bilişim Derneği üyesi olarak çalıştı. Akademik faaliyetlerinin yanı sıra, çeşitli kurum, kuruluş ve firmalara yönelik düzenli veya proje temelli olarak bilgi ekonomisi, iletişim stratejisi ve iş geliştirme danışmanlığı hizmeti sundu. Politika, insan bilimleri, medya, enformatik, kent planlaması, ekonomi, internet ve hukuk, kültür ve sanat konularında düzenli olarak bilimsel katkı sundu. Literatür Yayınları’ndan “E-Devlet, E-Demokrasi ve Türkiye” adlı kitabı yayınlanmıştır. Cemil Ertem ile birlikte yazdığı, “Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz” adlı kitabı Etkileşim Yayınları tarafından Nisan 2011‘de yayınlanmıştır. Haftalık bilgi teknolojileri dergisi “Bthaber”de köşe yazarıdır. Web sitesi için: http://www.ozguruckan.com/

Yazıları için:

http://www.evrensel.net/haber/76657/yeni-5651-internet-sansur-ve-gozetimine-kaba-guce-karsi-matematik

http://www.evrensel.net/haber/46163/internet-30-yasinda

http://www.evrensel.net/haber/59472/gezi-direnisi-ve-sosyal-medya-iletisim-orgutlenmektir

Ayrıca videoları için: http://erkansaka.net/basimiz-sagolsun-ozgur-uckan-ozuckan-hocayi-kaybettik/


Hack Team ve Türkiye arasındaki ilişki? Hack Team dünyada ne yapıyor?

Temmuz 7, 2015

Yazan: Işık Mater 6 Temmuz 2015, bilgi güvenliği ve mahremiyet üzerine çalışanlar için adeta bayram havasında geçti… Hack Team

Her şey Twitter’in beni sabahın 7’sinde “kalk kalk, senin yokluğunda millet Hacking Team diye bir şey hakkında konuşup konuşup durdu” diye dürtmesiyle başladı. Normalde 08:20’den 1 dakika önce uyanmayan ben,” hayırlar olsun inşallah” diyerek konuyla ilgili tweetleri okumaya başladım. Tabi 5 dakika sonra ne uyku kalmıştı ne başka bir şey. Çünkü internet tarihinin belki de en önemli hacklerinden birisiyle karşı karşıyaydık. Peki kimdi bu hacklenenler? Hacklenen şirketin adı ironik bir şekilde Hacking Team idi ve Twitter hesaplarının ismi hacklendikten hemen sonra “Hacked Team” olarak değiştirilmişti. Hesaba girip baktığımda gözüme çarpan ilk şey: “Since we have nothing to hide, we’re publishing all our e-mails, files and source code” cümlesi ve bir torrent linkini içeren tweet oldu. Bu gerçekten çok yaratıcı bir tweetti bence, zira özellikle mahremiyet üzerine çalışan biz internet aktivistlerinin en çok duyduğu argüman genelde “ama benim saklayacak bir şeyim yok ki” (I have nothing to hide) argumanıdır. Belli ki, Hacking Team’i hackleyenler de bu argümana atıfta bulunuyorlardı. Bakınız: https://pbs.twimg.com/media/CJNe8xZUYAADawg.jpg:large Aslına bakarsanız Hacking Team adlı şirketin ismini karşımıza ilk defa çıkmıyordu. Kanada Menşeyli, gözetim üzerine çalışan bir araştırma laboratuvarı olan Citizen Lab bundan tam bir sene evvel Haziran 2014’te Police Story: Hacking Team’s Government Surveillance Malware adlı bir rapor (Citizenlab.org) yazarak, Hacking Team’in, 21’den fazla Devlete, yurttaşlarını gözetleyebilmeleri için yazılımlar sattığını ortaya çıkarmıştı. Bu olay bilgi güvenliği camiasında oldukça ses getirse de, elbette ki Hacking Team tarafından kesin bir dille yalanlamıştı. Sözün özü, Hacking Team zaten adı çok da iyi anılan bir şirket değildi ve bu hackle birlikte bütün söylentiler ayyuka çıkmış oluyordu. Hacking Team’i hackleyenler, şirketin sunucularında ne var ne yoksa almış ve aldıkları datanın çok büyük bir kısmını yukarıda bahsettiğim torrent linki ile paylaşmışlardı. Bir çok arkadaşımın ve benim dikkatimizi çeken ilk şey, torrent dosyasının boyutu oldu. Normalde bir torrent dosyası olsun olsun en fazla 30-40 kb büyüklüğünde olurken bu dosyanın boyutu 26 MB idi. Sonradan açıklamayı okuyunca, hackerların linkte paylaştığı datanın boyutunun 400 GB büyüklüğünde olduğunu anladık. (Kimilerine göre Hacking Team sunuculardan çekilen tüm datanın boyutu 1 TB’ı aşmaktaymış) Tabi boyutu 400 GB olunca, böyle bir dosyayı indirmek de çok kolay olmuyor haliyle. “Fani” insanlar harddisklerinde yer açıp, kısıtlı internet hızlarıyla dosyayı indirmekle cebelleşirken, bilgi güvenliğiyle uğraşan şirketler ve mahremiyet/gözetim üzerine çalışan organizasyonlar kısa zamanda 400 GB dataya ulaşabilmişlerdi ve Twitter hesaplarından belgeleri paylaşmaya başladılar. İlk açıklanan belgelerden bir tanesi Hacking Team’de sistem yöneticisi olarak çalışan Christian Pozzi’ye ait olan neredeyse tüm hesaplar ve onların parolalarının listesini içeriyordu. Burada ilginç olan nokta ise adı Hacking Team olan bir yazılım şirketinde sistem yöneticisi olarak çalışan bir kişinin neredeyse tüm parolalarının “Passw0rd” olmasıydı. Hal böyle olunca maalesef Sn. Pozzi bilgi güvenliği camiasının diline düşmekten kendini kurtaramadı. İlk başta kendisini kurtarmak için, “o indirdiğiniz torrent var ya virüs aslında o virüüüs” gibi tweetler atmaya yeltendiyse de sonunda gelen baskılara dayanamayarak Twitter hesabını kapatmak zorunda kaldı. Bakınız: https://pbs.twimg.com/media/CJN-2W4UMAAOMrB.png https://pbs.twimg.com/media/CJOSsz0W8AAW7Qh.png:large Bu arada parola mevzusuna gelmişken hemen araya bir reklam almak istiyorum. Aklınızda bulunsun, uzun ve güçlü parola kullanmamaktan daha kötü bir şey varsa o da aynı sevgili Christian’ın yaptığı gibi tüm hesaplarınızda aynı parolayı kullanmaktır. “E ama başka türlü aklımızda tutamıyoruz” diyorsunuz biliyorum o yüzden “parola programı ayağınıza geldi komşular!” diyor ve hararetle KeePassX’i tavsiye ediyorum. KeePassX özgür bir yazılım, herhangi bir şirkete ait değil ve aynı zamanda açık kaynaklı, bu da onu oldukça güvenli bir yazılım haline getiriyor. KeePassX’le hem güçlü parolalar oluşturabilir hem de tüm parolalarınızı güvenli şekilde saklayabilirsiniz. Bakınız: https://www.keepassx.org/ Reklam bitti, konumuza dönelim. Christian Pozzi’nin skandal belgelerinin ardından ise yavaş yavaş can sıkan belgeler paylaşılmaya başlandı. Maalesef Citizen Lab’in geçen seneki iddiaları doğru çıkmıştı hatta durum onların anlattıklarından da vahim gözüküyordu. Hacking Team, içinde Türkiye’nin de olduğu, çoğunluğu baskıcı rejimlerden oluşan 30’dan fazla ülkeye çok yüksek fiyatlara “Remote Control System” (RCS) (Uzaktan Kontrol Sistemi) denilen bir yazılım satmıştı ve satılan yazılımların hepsinin faturaları da kesilmiş durumdaydı. Elbette ki bu faturaları, İtalyan bir şirket olan Hacking Team’in “Fatture” adlı klasörlerinde bulmak kimse için zor olmadı. Bu arada Hacking Team’in FBI, DEA ve Amerikan Ordusuna da yazılım sattığı ve FBI’a Phoebe, DEA’e Katie ve yazılımı deneyip satın almayan CIA’ye ise Marianne kod adlarını uygun gördükleri ortaya çıktı. (Kod adı mı kaldı ayol bu saatten sonra!) Bakınız: https://pbs.twimg.com/media/CJO1QXUUYAADUFZ.png  ve https://d262ilb51hltx0.cloudfront.net/max/800/1*_dmC8psxc4aol4kY4ms-hw.png

Bu arada yazılım satılan ülkeler arasında Sudan’ın da olması oldukça dikkat çekmişti zira Birleşmiş Mlletler Sudan’ı yakından takip etmekte ve silah ambargosu gibi yaptırımlar uygulamaktaydı. Hacking Team sunucularından, Birleşmiş Milletler İtalya Temsilcisi’nin Birleşmiş Milletlere, Hacking Team adlı şirketin Sudan’da herhangi bir ticari bir aktivitede bulunmadığına dair yazdığı bir mektup çıkmıştı. Birleşmiş Milletler’in Citizen Lab’in raporundan sonra, Hacking Team’i bu konuda 5 kereden fazla sorguladığı ve hiç tatmin edici bir cevap alamadığı hatta Hacking Team CEO’sunun zeytinyağı gibi üste çıkarak “Bu suçlamalarla şirketimizin itibarını zedeliyorsunuz” diye Birleşmiş Milletleri suçladığı ortaya çıktı. Oysa ki aynı sunucudan yukarıdaki listede gördüğünüz gibi, Sudan’a kesilmiş 2 adet 480 biner Euro’luk fatura da çıkmıştı. 2015 yılı itibariyle Sudan hala bu yazılımı kullanıyor gözüküyor. Birleşmiş Milletler’den konuyla ilgili henüz bir açıklama gelmedi. (Yazarın naçizane notu: Bu şirket artık iflah olmaz) Bizler Twitter’da “adamlar Birleşmiş Milletleri de kandırmış yahu” diye şaşırmaya devam ederken o sırada RCS’nin kullanım kılavuzları paylaşılmaya başlandı. RCS’nin kullandığı başlıca gözetleme yazılımının adı Da Vinci idi. Bu kılavuza göre bu yazılıma sahip olanlar, karşılarındakilerin e-maillerine, SMS’lerine, telefon rehberlerine, kimleri aradıklarına, internette yaptıkları aramalara rahatça ulaşabiliyorlardı. Ayrıca yazılımın, telefonların (iOS,Android,BB,Windows phone) mikrofonları yardımıyla etraftaki konuşmaları dinleme, ses kaydetme, telefon kamerası ile görüntü kaydetme, hedef kişinin bilgisayarına backdoor yerleştirme, Skype ve Voip’le yapılan konuşmaları takip etme, Whatsapp ve Viber chat’leri izleyebilme, klavyede yazılan her kelimeyi kaydetme(keylogger) gibi çok detaylı özellikler taşıdığı ortaya çıktı. Bakınız: https://drive.google.com/file/d/0B2q69Ncu9Fp_TF9XeFF3VFUwa2s/view (incelemek isteyenler için) Diğer paylaşılan bir belge ise Hacking Team’in bu yazılımla ilgili tek canını sıkan konunun TOR Ağı olduğunu gösteriyordu. Zira Henüz TOR Ağı’na sızmanın yolunu bulamamışlardı ve “TOR Ağı’na Nasıl Sızarız” temalı 54 sayfalık bir sunumları mevcuttu. TOR Projesi bugün Twitter hesaplarından konuyla ilgili açıklama yaparak, Hacking Team’in TOR Ağına sızma planlarından zaten haberdar olduklarını ve şu ana kadar ağda herhangi bir açıkla karşılaşmadıklarını belirttiler. Bakınız: https://pbs.twimg.com/media/CJSnrQhWUAAsJ1S.png:large Dün itibariyle Hacking Team, tüm müşterilerine “soruşturma bitene RCS yazılımlarını kullanmayın” talimatı verdi. Burada yine karşımıza ilginç bir nokta çıkıyor çünkü sızdırılan belgeler arasında Hacking Team’in Kriz yönetimi el kitabı da mevcut ve el kitabına göre herhangi bir kriz anında tüm operasyonların eşit zamanlı şekilde merkezden kapatılabileceği belirtiliyor. Bu da bize aslında HT’in devletlere sattığı yazılımlarda backdoorlar olduğunu ve müşterilerin bu backdoorlardan hiçbir şekilde haberleri olmadığını gösteriyor. Bu arada yine bu belge ile, her müşterinin yazılımının kendine ait bir watermark’ı olduğunu ve bu watermarklar sayesinde hangi müşterinin kimi/neyi izlediğinin Hacking Team ve -dünkü hackten sonra- tüm dünya tarafından çok rahat şekilde ayırt edilebileceğini görüyoruz. Bakınız: https://pbs.twimg.com/media/CJNoBS0UYAABNVK.png:large Edward Snowden’ın sızıntılarıyla birlikte birçoğumuz, devletlerin vatandaşlarını gözetlediklerini öğrendik. Dünkü hackleme olayı sayesinde de bu gözetimin boyutlarını belki de iyice anlamış olduk, belki aramızda bu konuları çok ciddiye almayanlar vardı ama devletlerin, şirketlere bir gözetleme yazılımı için ödemeye razı oldukları tutarları görünce sanırım çoğu kişi ikna olmuştur. Umuyorum ki bugünden sonra herkes bu konularda daha da bilinçlenmeye başlayacak, “benim saklayacak bir şeyim yok” argümanından vazgeçip, “mahremiyet, kendinle ilgili hangi bilgiyi paylaşacağına kendinin karar verme gücüdür” argümanını benimseyecektir. Hacking Team CEO’su David Vincenzetti’nin, satış bölümü çalışanlarına gönderdiği 8 Haziran tarihli mail’dan bir alıntı; (Ve belki de yazımın özeti) “Imagine this: a leak on WikiLeaks showing YOU explaining the evilest technology on earth! :-),”  “Allah muhafaza şunu hayal edin! Meğersem Wikileaks’ten bir belge sızmış, bu belgede de SİZİN, dünyanın en kötücül teknolojisinin sunumunu yaptığınız gösteriliyor, ne fantastik olurdu değil mi? J (Gülüşmeler) Bakınız: https://twitter.com/wikileaks/status/617865712611233792 (Gülemediler) Not: Dün itibariyle GammaGroupPR adlı kişi/kişiler hack eylemini üstlendi. Kimlikleri bilinmiyor. Bakınız: https://twitter.com/GammaGroupPR/status/618250515198181376 Ayrıca bu konuda Efe Kerem Sözeri’nin yazısına bakılabilir: http://jiyan.org/2015/07/07/emniyet-teskilati-casus-yazilim-icin-hackingteame-440-bin-euro-odemis/ Bakınız: https://twitter.com/wikileaks/status/617865712611233792 (Gülemediler) Not: Dün itibariyle GammaGroupPR adlı kişi/kişiler hack eylemini üstlendi. Kimlikleri bilinmiyor. Bakınız:  https://twitter.com/GammaGroupPR/status/618250515198181376


THE NEED FOR A TECHNO-SOCIAL POLICY ON NEW MEDIA LITERACY

Haziran 20, 2015

by Prof.Dr. Mutlu Binark
Hacettepe University Faculty of Communication  Department of Radio, Television and Cinema, Faculty of Communication Faculty Member binark@hacettepe.edu.tr

by Gözde Çoklu

by Gözde Çoklu

It is now evident that new media have become an inseparable part of our daily routines. We are living in a new social eco-system. It is possible to say that in this new social eco-system, the boundaries between online and offline worlds have become blurred. In fact, media applications have been affecting our offline relations and experiences in different ways. New media have even changed the way we socialize and social relations have become more within a certain flow running through the interface. As danah boyd puts it, we are experiencing life within a networked public (2014: 8-9) formed by new media. Following boyd, we can explain the features of networked public as follows: First, interconnected technologies form a space. This space makes it possible for people to spend time together. Today it is hardly news that many people sit in a café, lobby or park using their smart phones or tablets to get in touch, spend time and chat with their friends in their networks. They socialize through networks. They announce that they are going to join an event. They like their friends’ sharing. They retweet posts. What these people are doing is, in fact, to share a moment they experience through an interface. Second, an imaginary community is constructed as an intersection of people, technologies and practices. This imaginary community connects people through loose or tight links in not only online but also offline worlds. As Bruce Hood emphasizes in his eye-opening work, social networks play an important role in an individual’s self-construction (2014). Therefore, it can be stated that existing and creating a profile on social networks are the practices that satisfy our needs to be liked and to have our ego approved.

We can understand that new media are an “integral” part of our daily routines and practices also when we consider our need to be constantly online and join the network even while we are in action (Hinton & Hjörth, 2013). In the new social eco-system, we experience our existence by producing contents in a continuous flow, being visible in case of possible viewers/users, sharing and disseminating the content we produce and the content we receive from others and looking for a content we like…In this new social eco-system, users are enabled and encouraged to customize their content. Thus, they increasingly produce their own content. As Manuel Castells puts it, there is self mass-communication, which means that individuals share content among each other and with the masses (2013). Such phenomena make us discuss and conceptualize topics such as participatory culture (Behmann & Lomborg 2012; Jenkins & Couldry, 2014), citizen journalism, trolls, hate speech (Binark & Bayraktutan 2013), the role of users in informational capitalism as intangible labor (Fuchs, 2014), data mining and the content produced by users for the big data. It is important to think about and analyze our existence and experiences on new media through various conceptual and theoretical sets and instruments. Otherwise, either some epic techno-deterministic polices would be produced or moral panic would be started through discourse demonizing new media by especially political actors and mainstream media…

by Gözde Çoklu

by Gözde Çoklu

2014 Information Society Statistics of Turkish Statistics Institute show that individuals are using computers and the Internet more and more. Based on these statistics, it is now easier to make statements such as “Turkey is evolving into an information and network society” and “We provide each and every child with a tablet”. However, if we consider the concept of digital gap, which shows us the inequalities in using ICT among people of different geographies, genders, social statuses and ethnic origins, we can see that there is nearly a 20% difference between the use of the Internet in Istanbul and Marmara region and the Southeastern Anatolia. It is possible to observe the gender inequalities in Turkey in the use of information technologies, too. For instance, one of the table of these statistics shows that there is a difference of 20% between women and men in the use of computer and the Internet and this difference is to the detriment of women. Similarly, there is a digital gap between different generations. All these inequalities once more prove that new media literacy should cover all individuals in the society.

As it can be seen in the table, digital gap has not disappeared. On the contrary, as long as the current economic, social and cultural inequalities remain, the inequalities in the use of ICT will continue to exist, too. There is no doubt that the inequalities in ICT usage are fed by neo-liberal economic policies dominating all spheres of social life including business, education, health as well as cultural and political participation. Such inequalities are also related to conservative public administration practices. Therefore, it is not possible to discuss or solve these inequalities without considering such practices.

Accordingly, we can outline the chronic problems of new media in Turkey as follows: First, an amendment was made in the Internet Act numbered 5651 in February 2014. With this amendment, Telecommunication Directorate is now authorized to block access to any web site – without any verdict- within 4 hours on the grounds that the website in question violates personal rights and dignity. Second, Internet Service Providers are obliged to enforce the URL or IP based bans on websites as stipulated by Telecommunication Directorate. Thus, a panoptic Internet infrastructure is being established. In other words, deep package inspection is justified and normalized. It is obvious the way the right to information and freedom of expression is currently exercised on the Internet is in conflict with an ideal society and ideal policies (https://yenimedya.wordpress.com/2014/02/24/turkeys-new-internet-law-is-the-first-step-toward-surveillance-society-says-cyberlaw-expert/).
As it is known, United Nations had the Rapporteur Frank La Rue prepare a report on the protection of the freedom of opinion and expression on May 16, 2011 (1). Both this report and the agenda 69 (b) presented in the 68th General Assembly Meeting of United Nations on September 4, 2013 underline the public’s right to information and open governance. In these reports, it is stated that not only does the Internet improve individuals’ freedom of opinion and expression through its specific and transformative structure but it also contributes to the development of an entire society. In this context, the right to access the Internet is seen as a fundamental human right. However, the government of Justice and Development Party (shortened as AKP in Turkish) and its opinion leaders demonized the citizens who shared posts and enjoyed their right to obtain and disseminate information during and after Gezi Park protests in June 2013. They tried to explain and trivialize citizens’ use of the Internet during this process through conspiracy theories. During the Corruption Operation targeting AKP government on December 17, 2013, some illegal video tapes were shared on Twitter and YouTube. In response to this, Erdoğan, the Prime Minister of the time labelled social networks as a “pain in the neck” and pointed them as a target. After that, Telecommunication Directorate working under the Ministry of Transport, Maritime and Communications banned access to Twitter and YouTube respectively (2). As it can be seen, citizens’ existence on social networks is “under surveillance” and the judicial system and public administration are actively involved in this surveillance. This techno-political policy is also supported by AKP government and its opinion leaders who target the Internet and social media with their demonizing discourse (Binark and Bayraktutan, 2014)(3). This demonizing discourse unfortunately ignores our society’s need for an educational campaign which would be based on lifelong learning and supported by many stakeholders to ensure qualified use of new media. Other chronic problems in new media can be listed as follows: There is a monopoly in the network infrastructure of TürkTelekom, which is a problem of political economy. In parallel with the security/securitization discourse, which positions each and every single individual as a usual suspect, all domains of daily life are put to various surveillance technologies and data twinning by commercial organizations such as NetClean and Phorm (https://yenimedya.wordpress.com/2014/09/23/alternative-informatics-associations-censorship-and-digital-surveillance-in-tuekey-country-report-september-2014/). Data twins are constantly being created in digital data bases. As a result, we are unable to claim our right to our digital bodies (Ball et al.2012, 2014). On top of this, there is no law on the protection of personal data in Turkey.
Briefly, there are problems about freedom of expression and the right to information resulting from legal and political practices. There are problems about the objectivity of networks because of the ownership of network infrastructures. There are also problems about our rights to use and protect our personal data, which result from the new governance policy. Apart from these problems, citizens also create problems in their capacity as users. One of the most significant problems related to user-driven content production in Turkey is that on social networks such as Facebook and Twitter, there is a hate speech against different sexual identity orientations, minorities, sectarian associations, Kurds, politicians of People’s Democratic Party (HDP) and Syrian refugees . For instance, on Twitter, the hate speech targeting Syrian refugees(4) can clearly be seen with the hashtag “#wedontwantanysyrians”. The hate speech against politicians working for HDP and Kurdish citizens can be seen in any search with the “#kobani” hashtag.
Another problem about quality content production is that new media are fed unidimensionally. When one says new media, what comes to the mind of children and young people is generally the same: Google, Facebook, YouTube, Twitter, What’s App, Instagram and vine. That there is a uniformed approach to social media among the youth proves that there is a deprivation in new media literacy. When someone wants to search something, they simply “google” it. What they miss is that Google, which is a search engine, lists the results which “fit our profile” the best based on out input. In doing so, Google uses our digital free labor to create its own value. On the other hand, Wikipedia is a crowdsource, the content of which is produced by us (5). Internet users should be aware of this distinction:Google uses us… Otherwise, we will continue to obtain information unidimensionally. In fact, accessing or owning new media tools does not suffice to remove the digital gap in the society. As Eszter Hargittai underlines it, there are sharp inequalities among citizens in terms of digital skills (2010). Hargittai suggests that the term “digital natives” should be given up because such a definition prevents us from seeing the inequalities between children and young people in terms of digital skills. Similarly, boyd argues that there are digital naives not digital natives among children and young people (2014:196-198). Thus, boyd proposes that basic education about new media practices be combined with life-long learning. Given the digital gap between men and women, among different regions and people at different ages in Turkey, it is possible to argue that there is an urgent need for a new techno-social policy to improve new media literacy skills of the aging population and women and to include these people in the new eco-system.
Digital skills that must be acquired within new media literacy include knowledge and strategic skills about production, writing, participation, security of personal accounts, privacy and ethical behavior on social networks. For example, the Final Report of EU Kids Online has revealed that European children use the Internet as passive consumers. They generally play games and use the Internet for entertainment (EU Kids Online Final Recommendations for Policy, September 2014). It is possible to say that this finding is also applicable to Turkish children and the young.

Following the chronic problems, it would finally be promising to list some positive developments in new media literacy for policy-making: There has been an increase in the user-driven content since Gezi Park protests. There is also an increase in alternative media applications and citizen journalism with websites such as 140 Journos, Dokuz Sekiz Haber, Çapul TV, Seyri Sokak, and Ankara Eylem Vakti. After the bans on Twitter and YouTube, citizens learned how to use VPN, TOR and Torrent and how to change DNS settings. Alternative Informatics Association organized a workshop on “New Media Literacy Curriculum Development” with the support of Unicef Turkey on April 11, 2014 in Ankara. Curriculum development units were created for children, adolescents and adults. During IGF 2014, Alternative Informatics Association organized Internet Ungovernance Forum with diverse non-governmental organizations from Turkey and the world (https://iuf.alternatifbilisim.org/). During this forum, participants discussed the freedom of governance of the Internet around the globe, objectivity of networks, digital gap and digital surveillance. On February 26-27, 2015, there was a 2nd National Conference of New Media Studies on the main theme of organized by Alternative Informatics Association and Kadir Has University. The Declaration of the Conference was published in: https://wordpress.com/post/8481561/3869/.

Based on these problems and following UN Universal Declaration of Human Rights, a techno-social policy about new media literacy which handles inequalities among people of different ages, social statuses and genders and which targets the children, young and adults in Turkey must immediately be developed and this policy must be carried into effect with the contribution of many stakeholders including but not limited to academy, public institutions and non-governmental organizations. To this end, there should be a stronger cooperation among non-governmental organizations. The opinions of children and young people should be taken into consideration in planning how to improve new media literacy skills because they are the active subjects in this field. Interactive trainings must be developed to help citizens enjoy online opportunities and protect themselves from online threats. Transparency of all actors to be involved in policy-making should be guaranteed. Life-long learning policies should be developed to make sure that all citizens can become a part of this new social eco-system. There should be more micro and macro interdisciplinary field studies that can comparatively reveal the differences between generations, genders and regions.
Bibliography:
Ball, K., K.D.Haggerty and D.Lyon (2012, 2014) (Eds.) Routledge Handbook of Surveillance Studies. London: Routledge.
Bechmann, A. and S.Lomborg (2012) “Mapping actor roles in social media: Different perspectives on value creation in theories of user participation”, New Media & Society, 1-17.
Binark, M. and G. Bayraktutan (2013) Ayın Karanlık Yüzü:Yeni Medya ve Etik. İstanbul:Kalkedon.
Binark, M. and G.Bayraktutan (2014) “Twitter as a new battlefield”, a paper presented at XVIII WORLD CONGRESS OF SOCIOLOGY, RC 47 Session “Social Media And Collective Identities In The New Activisms”. 13-19 July 2014 Yokohama-Japan.
boyd, d. (2014) It’s Complicated: The Social Lives of Networked Teens. New Haven: Yale University Press.
Castells, M. (2013) Umut ve İsyan Ağları:İnternet Çağında Toplumsal Hareketler. İstanbul: Koç Ünv.Yayınları.
Declaration of the 2nd National New Media Studies Conference February 27th 2015 https://wordpress.com/post/8481561/3869/
EU Kids Online Project (2014) EU Kids Online Final Recommendations for Policy, September 2014 .
Fuchs, C. (2014). Social Media. A Critical Introduction.London: Sage.
Hargittai, E. (2010) “Digital Na(t)ives? Variation in Internet Skills and Uses Among Members of the ‘Net Generaton’”, Sociological Inquiry, 80: 92-113.
Hinton, S. and L. Hjorth (2013). Understanding Social Media. London: Sage. 1,2,3,4,7 ve 8. Bölümler.
Hood, B. (2014) Benlik Yanılsaması: Sosyal Beyin, Kimliği Nasıl Oluşturur? İstanbul: Ayrıntı. 282-323.
Livingstone, S. (2014) “Digital Media and Children’s Right” http://blogs.lse.ac.uk/mediapolicyproject/2014/09/12/sonia-livingstone-digital-media-and-childrens-rights/. Access November 2, 2014.
Jenkins, H. and N. Couldry (204) “Participations: Dialogues on the Participatory Promise of Contemporary Culture and Politics”, International Journal of Communication, 8, 1107-1112.

Endnotes:

1. UN Special Rapporteur on the Right to Freedom of Opinion and Expression Frank La Rue, in his annual report to UN Human Rights Council in 2011 (A/HRC/17/27 Geneva:OHCHR, 16 May, 2011).
2. After Yaman Akdeniz and Kerem Altıparmak used their right to apply to the Constitutional Court, the ban on Twitter and YouTube was removed by the Court on the grounds that ’banning the access to such networks is a violation of the right to information and freedom of expression. https://yenimedya.wordpress.com/2014/04/08/eu-welcomes-end-of-twitter-ban-but-worries-persist/
3. For example, Prime Minister Erdoğan himself labelled social media as “a pain in the neck” in a TV program he attended in June 2nd 2013. He said that “There is a pain in the neck called Twitter. You can find all the lies and exaggeration here. To me, social media is a pain in the neck”. Similarly, Ali Şahin, AKP’s Vice President in charge of Social Media made the following statement: “Social media is a tool full of lies and slander. It is much more dangerous than a bomb-laden vehicle. The latest developments have proven that there is a need to regulate social media”. See:

by Gözde Çoklu

http://www.radikal.com.tr/politika/basbakan_erdogan_twitter_denen_bir_bela_var-1135952, Access Date: 14.06.2014.

4.For hate speech and its types on social networks in Turkey, please see: https://yenimedya.wordpress.com/2012/01/31/using-social-media-for-hate-speech-is-not-freedom-of-expression.
5. Regarding this, Siva Vaidhyanathan concludes that “we are not Google’s customers:we are its product” in her work titled The Googlization of Everything (2011:3). This shows that such free software is the main source of users’ value creation.


Declaration of the 2nd National New Media Studies Conference February 27th 2015

Haziran 20, 2015

New media literacy has become a key concept due to the widespread existence and importance of Internet politically, socially, culturally and economically. We need to consider the fact that access to the Internet and new media is a fundamental citizen’s right.
New media literacy requires that one has the knowledge and skills to use new media as well as is aware of affordances and potential risks presented by new media. In addition, as part of new media literacy, citizens need to develop attitudes to deploy new media from an ethical and right-based perspective.
New media is not just a technical or pedagogical matter. Rather, it is a political stance, which aims to establish active and participatory citizenship, democratic and pluralist social and political system and a communicative platform that is free from prejudice and hatred. In this sense, new media literacy is a multidimensional and multi-party process situated at the center of many disciplines, concerns, individuals and institutions.
The subject of this concept are not passive consumers but rather active and participatory citizens who are able to construct a critical relationship with media texts, as well as possess the skills to produce their own content and media. New media literate are active and productive citizens are able to circulate their own language and discourses. New media literate citizens have the ability to interrogate the codes and social agreements.
This type of new media literacy is an attempt to gain awareness with respect to the protection of information voluntarily digitally produced by individuals against political and commercial interests. At the same time, it plays a fundamental role with respect to the formation and maintenance of a communication environment free from pressure, censorship and surveillance measures.
Not limited to these, new media literate citizens question alienated relationships with technology, specifically new media technologies and aims to replace this relationship with curiosity, creativity, production and criticism.
New media literacy can be implemented through macro and micro politics and contributes to the citizens’ ability to have power over their everyday lives and political decisions. It is comprised of liberatory practices that create alternative forms of communication and spaces, as well as promoting free software. It is important to develop a culture of do it yourself and hacking in this regard. In contextual terms, it involves collaborative regulation vis-à-vis surveillance policies. Literacy needs to be constructed with an understanding that is far from disciplining children through bans, as well as an understanding that approaches children as subjects rather than objectifying. It is necessary to defend new media as spaces open to free speech and as spaces within which children can practice defense of rights.
We need to think of this concept and literature on new media literacy as part of education policies in general, integrate with each phase of education, and nationally popularize on every age level.
Similarly, in order to struggle with hate speech and cyber-bullying, the affordances of new media should be deployed against the dangers created by new media with the aim of attaining a more humane, solidaristic and collaborative discourse.
Departing from the understanding that technology does not have a political mind on its own and constitutes a realm of hegemonic struggle for political interests, new media literacy is constructed as a political tool in the fight against digital divide of all kinds. It needs to be a political tool for struggling against all kinds of generational, regional, cultural divides across identity, socieatal and class lines.
New media literacy is comprised of a mental transformation that targets gender discrimination. Fighting against digital divide based on gender discrimination can also be used as a political method to struggle against gender based discrimination.
It is vital to promote quantitative and qualitative studies to accumulate knowledge in relation to media literacy of all kinds. It is important to increase research funds in this direction and involve the participation of partners towards the goal of developing a science policy. The role of the academic is important as far as knowledge production is concerned.
Prepared by Alternative Informatics Association
2nd National New Media Studies Conference, held in Kadir Has University, İstanbul

http://www.yenimedya.org.tr


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 249 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: