Yarı Analog Jenerasyonun Sosyal Medya ile İmtihanı: Küresel Köyün Dijital Göçmenleri

Her kuşak kendine özgü dinamiklerin içine doğar. Farklı krizler, gündelik yaşam işleyişinde farklı pratikler, dünyayla ve diğer insanlarla farklı ilişkilenim biçimleri… Bu dinamikleri bir çatı altına sığdırabilmek için de çeşit çeşit adlandırmalara başvurulmuştur şimdiye kadar. 80’lerin sonunda, 90’ların başında doğan bizim kuşağa da Y Kuşağı etiketi uygun görülmüş. Her sosyal, ekonomik, kültürel değişimin, dönüşümün; her coğrafyada eş zamanlı ve eş yoğunlukta olarak yaşanmadığı üzerine kurulu tartışmalar sürüp giderken, belli kuşakların içerisinde bulunduğu bazı ortak çıkmazlar olduğunu da kabul etmek gerekiyor gibi görünüyor bir yandan da. Kuşak ayrıştırmasının, yaşa dayalı ayrımcılık ve damgalamanın ortaya çıkışını kolaylaştırabileceği şerhini de düşerek, Y kuşağı ve yeni medyanın sancılı ilişkisinden bahsetmek isterim naçizane.

Y kuşağı konusunda, dijital ekosistem içerisinden konuşacak olduğumuzda yarı-analog şeklinde bahsetmenin uygun olabileceğini düşünüyorum. Bir kısmımız dünyaya geldiğimizde, üzerinde döner bir halka olan çevirmeli telefonları dahi gördük. Birçoğumuz okula giderken cüzdanlarımıza telefon kartı koyduk; gerekirse okul koridorlarındaki ankesörlü telefonları kullanmak için. İlk tecimsel yayınları gördük, kocaman kasalı televizyonları gördük. Çanak anten diye bir şeyin varlığını sonradan öğrenip televizyon tahayyülümüzü karasal yayının dışına çıkarmanın heyecanını yaşadık, ilk uydudan yayınları merakla bekledik, Teletex’ten hava durumuna baktık gibi gibi.

1 ve 0’ın hâkimiyetindeki dijital evrenin yükselişinden önce, dünyanın nasıl bir yer olduğuna ilişkin belli kalıplar halihazırda yer etmeye başlamıştı zihinlerimizde. Bir yandan yeni dünyanın kokularını almaya başlasak da, temelde eski dünyanın imgeleriyle iç içe büyüdük. Kontör yüklediğimiz cep telefonlarımız ve her nostalji sohbetinde anmadan duramadığımız çevirmeli ağlı internet bağlantılarımız yavaş yavaş yaşamlarımızın vazgeçilmezi olurken bir başka evrende, çok başka ilişkilenim biçimleriyle tanışmaya başladık. Web 2.0’ın gelişini bizimle her yere gelen dizüstü bilgisayarlarımızın vazgeçilmezimiz olması takip etti, bahçede otururken internete bağlanmaya başladık. Telefonlarımız akıllanmıştı, gündeliğin içinden kareler yakalayıp bizim varlığımızdan haberdar kim varsa onlarla anlık hallerimizi paylaşmaya başladık. Bambaşka ilişkileniyorduk. Herkes, herkesin, her şeyinden haberdardı. Her şeyi biliyorduk, her şeyi görüyorduk. Baktığımız her an bir şeyler yenileniyordu, ışık değişiyordu, ses değişiyordu, hızlı hızlı akıp gidiyordu ne varsa. Aradan bir şeyleri yakalamaya çalışıyorduk; tutmaya, tutunmaya çabalıyorduk. Ama çabuk sıkılıyorduk. Yenilenmeye, yenilemeye bağımlı olmuş gibiydik. Hiç kimseyle ve hiçbir şeyle uğraşmak istemiyorduk. Ekran kasmaya başlarsa sayfa yeniliyorduk, en kötü “bi’ kapatıp açıyorduk”. Sonrasında yepyeni akış, yepyeni sayfa, yeni gündemler…

Bir hocam, bir derste yeni medya ile ilgili bir şeyler anlatırken bilgisayarın fişini tutup tak diye çekmişti prizden, “işte her şey bu kadar!” diyerek. Hakikaten de öyle, birkaç amper elektriğe bakıyor aslında. Sorumluluğun ağırlığından, yüzleşmenin zorluğundan kaçmak için her fırsat parmaklarımızın ucunda şimdi. Z kuşağı bu hızı görece daha iyi göğüsleyebildi sanki. Çok erken yaşta tanıştılar Mc Luhan’ın küresel köyüyle, hatta bu köyde doğdular, buranın yerlisi onlar. Bir başka tartışmalı ayrım da buradan çıkıyor zaten, dijital yerliler ve dijital göçmenler. Biz bu köyün dijital göçmenleriyiz. Göç her zaman zordur. Bir yandan geride bıraktıklarımızla vedalaş(ama)manın sancısını çekerken, bir yandan da yeni bir yerde, yeni bir hayatın kurallarını öğrenmek, buraya uyumlanmak zorundayızdır. Y kuşağının dijital dünyadaki yarım halleri de buradan geliyor işte. Akşamüzeri yayına ara verilen, ağır çekim, TRT’li dünyanın nizamiliğinde doğup kendimizi VOD*[1]’ların göz alıcı hızı ve keyfiliği içerisinde buluverdik bir anda. Eski köye yeni adet getirmek denir ya, biz de yeni köydeyiz şimdi, eski adetlerimizin kalıplarını uyumlayarak yer edinmeye çalışıyoruz buralarda.

Bu kalıplar kimi zaman işliyor, kimi zaman da eşyanın doğasına aykırı kalıyor. Z kuşağı bunu görece daha iyi göğüsleyebildi demiştik, bu da Z kuşağının eşyanın doğasının farkındalığından kaynaklanıyor muhtemelen. Mc Luhan’ın köyünde, eski dünyanın kırıntılarını aramıyor Z kuşağı, Y kuşağının aksine. Twenge (2018)[2], önceki kuşaklarla karşılaştırıldığında Z kuşağının (Twenge onlara i-kuşağı diyor -internetin i’si) yaşıtlarıyla etkileşim kurmaya ayırdığı zamanda, gözle görülür bir azalma olduğunu belirtiyor. Dahası Z kuşağı bir aradalığın her türüne ihtiyatlı yaklaşıyor gibi; Twenge, bir başkasıyla ilişkide olmanın, yeni kuşağın mottosu olan “mutlu olmak için başkasına ihtiyacın yok- kendi kendini mutlu edebilmelisin” yaklaşımıyla çeliştiğini söylüyor ve Google’ın kitap veri tabanında yapılan taramalarda “Kendini mutlu et”, “Başkasına ihtiyacın yok” ve “Asla taviz verme” kalıplarının kullanılışındaki yükselişe dikkat çekiyor. Bu söylemlerle daha iç içe olduklarından da pat diye prizden çekiliveren fişlerin varlığı daha kolay akıp gidiyor sanki Z kuşağının üzerinden.

Y kuşağında ise işler biraz daha farklı. En azından bir kısmımız için. Kuşkusuz her göçte, daha kolay uyum sağlayanlar ve uyum sağlamakta zorlananlar olur. Dijital göç için de benzer bir durum söz konusu. Bazılarımız için halen çok zor sağ üstteki çarpıya basıp pencereyi kapatıvermek. Hala “canım kendim” deyip, hemen ardından bir başka konuşma penceresine tıklamak huzursuz hissettiriyor bizi. Bir yandan artık dünyanın böyle bir yer olduğunun çok farkındayız, bir yandan da bu tempoda nefes nefese kalıyoruz, soluklanmak istiyoruz durup. Yeni bir tarihin ilk çocuklarıyız biz; hepimiz 15 dakikalığına milyoner, 15 dakikalığına rock yıldızı olabiliriz. En büyük buhranımız kendi hayatlarımız olamayacak kadar da bağlantılıyız artık birbirimizle. Öyle veya böyle bu tıkanmış nefesle, bu baş dönmesiyle baş etmeyi öğrenmemiz gerekiyor gibi önünde sonunda. Yeni dünya koşmaya devam ediyor, edecek.


[1] VOD (Video on Demand): Talebe bağlı görüntü hizmeti veya kısaca seç-izle olarak adlandırabileceğimiz, izleyicilerin; istedikleri içeriğe, istedikleri zaman, herhangi bir yayın akışına bağlı olmaksızın ulaşabilecekleri medya dağıtım sistemidir.

[2] Twenge, J. M. (2018). i-Nesli, (Çev. O. Gündüz), İstanbul: Kaktüs Yayınları.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: